Şer’î Delillerin Kısımları /Üçüncü Mebhas 'İcmâ-î Ümmet'in Hakikati ve Nevileri Beyanındadır'
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in müctehid imamları; İslâm Fıkhı’nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara ‘Edille-i Şer’iyye’ denildiği gibi ‘Asli Deliller’ de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer’i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi’nin, usûl ilimlerini konu alan “Minhâcü’l-Muhammedî” isimli eserinin girişinde yer alan ve şer’i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
13.03.2019 12:45
34 okunma
İCM‘ lügatta “ittifâk”a derler. Ve Şeri‘atta icmâ‘, Ümmet-i Muhammed’den müctehidlerin bir asırda bir emir (konu) üzerine ittifak etmeleridir. Ulemânın büyük çoğunluğu dediler ki: Bu ümmetin icmâ‘ı şer‘an ilmi mûcib (bilgi gerektiren) hüccettir, bu ümmete kerâmet için ve bunları hata üzerine icmâ‘dan korumak için.
[Mutezileden] Nazzâm ve Havâric icmâ-‘i ümmetin hüccet-i kâtı‘a (kesin delil) olduğunu inkâr ettiler. Ulemâ genelinin delîli, Rab Teâlâ’nın;
[Okunuşu: Ve men yüşâkiku’r-Rasûle min ba‘di mâ tebeyyene lehü’l-Hüdâ ve yettebi‘ ğayra sebîli’l-mü’minîne nüvellihî mâ tevellâ ve nuslihî cehennem. Ve sâ’e masîrâ.] kavl-i şerîfidir.(1)
Yani, “Bir kimesne ki ona tarîk beyân olunduğundan (doğru yol açıklandıktan) sonra Peygambere muhalefet eyleye ve mü’minlerin tarîkinden başka tarîk ihtiyâr eyleye (yol tercih ede), biz onu dünyada küfür ve dalâletten meyil ve muhabbet eylediği şeye mutasarrıf kılar [ve orada bırakırız] ve âhirette cehenneme sokarız. Oysa cehennem ne çirkin merci‘ ve makarr (varılacak ve kalınacak yer) olur.”
Süyûtî “Miftâhu’l-Cennet” adlı kitabında şöyle der: “Rivayet olundu ki İmam Şâfi‘î bir gün ashâbı arasında oturur iken sâlih bir zat hey’etinde (tipinde) bir heybetli bir yaşlı kişi çıkageldi. Ve selâm verip İmam Şâfi‘î’nin katında oturdu ve dedi ki: “Allah’ın dîninde hüccet nedir?” İmam Şâfi‘î cevap verdi ki: “Kitap ve Sünnet ve İcmâ-‘i Ümmettir!” Şeyh dedi ki: “Ümmetin delîl olmasına Kur’ân’da delilin nedir?” Şâfi‘î bir saat te’emmül edip (düşünüp) cevap veremeyince Şeyh dedi ki: “Üç güne dek sana mehil olsun. Eğer delîl ikâmet edersen ne âlâ, aksi takdirde tevbe ve istiğfâr eylegil…” Ondan sonra şeyh gidip Şâfi‘î dahi uzlet etti. Verilen müddet tamâm olduğunda taşra (dışarı) çıktı. Uykusuzluktan yüzü ve gözü şişmiş idi. Aynı anda ol şeyh çıkageldi. “Hâcetim nice ettin?” dedi. Şâfi‘î dahî ona işbu âyet-i kerîmeyi tilavet etti ve dedi ki: “Mü’minlere muhalefet cehenneme girmeyi îcâb etmesi delâlet eder ki, onlara muvâfakat etmek farz ola. Şeyh onu tasdik edip gitti.”(2)
Malûm ola ki icmâ‘ın rüknü ittifaktır. İttifak ise iki tarîk (yol) ile sabit olur.
Birinci Tarîk; Azîmettir. Azîmet, onların tamamının ittifaklarını îcâb eder şeyle konuşmalarıdır veyahut onların bir fiile girişmeleridir, eğer [icmâ konusu] fiil türünden ise; belli bir yiyeceği yemeleri gibi ve hamama girmeleri gibi. Pes, bu fiil bunlardan icmâ‘ olur ki, ol fiil mübâhdır.
Ve İkinci Tarîk; Ruhsattır. Ve ruhsat oldur ki, onlardan bazıları bir sözü söyleye veya bir fiili işleye, bâkîleri sükût ede. Yani böyle dedikleri veya ayıttıkları bâkîlerine yetişip ve müddet-i teemmül (düşünme süresi) geçtikten sonra sükût edeler. Amma Îsâ b. Ebân ve Bâkıllânî ve Şâfi‘î indinde sükût ile icmâ‘ mün‘akid olmaz. Cümlesi tansîs etmek (hepsinin onu onaylaması) lâzımdır.(3)
Ve ‘adâlet ve ictihâd ehli her asır ulemâsının icmâ‘ı hüccettir. Fâsık Müctehidin kavline itimat yoktur ve hüccet sayılmaz. Ve hevâ ehlinin muhalefeti muteber değildir. Ve ehl-i icmâ‘ müctehid olanlardır; meğerki icmâ‘ [üzerinde birleşilen konu] ictihaddan müstağnî olan sünnette de ola: Kur’ân’ın nakli ve rekatların sayıları ve zekât miktarları, ekmek ödünç verme ve banyo yapmak gibi. Pes, bunlarda avâmın icmâ‘ı müctehidlerin icmâ‘ı gibidir.
Ve icmâ‘nın mün‘akid olmasında ulemânın azlığına ve çokluğuna itibar yoktur. Cumhûr ulemâ bu kanaate varmışlardır. Ve bazıları der ki: “Müctehidlerden ancak bir kimse kalsa onun kavli icmâ‘ olur. Zira efrâdı indinde ona “ümmet” lâfzı (denmesi) sâdık olur.”
Ve bazıları, “İcmâ‘ üç kimse ile mün‘akid olur” dediler. İmam Serahsî dahi bu kavle meyletti. Ve bazıları “İki kişi ile mün‘akid olur” dediler.
Ve ehl-i icmâ‘ sahâbeden olmak şart değildir. Ve Peygamberimiz (sav)’in ıtresi (aile fertleri) olmak dahi şart değildir. Nitekim Zeydiyye ve İmâmiyye bu inançtadırlar. Ve Rasûl’ün ‘Itresi, Ali ve Fâtıma ve Hasan ve Hüseyin (r.anhüm) ve bunların evlâdıdır. Ve Medine ehlinden olmak dahi şart değildir, nitekim buna İmam Mâlik zâhib olmuşdur. Ve icmâ‘ hüccet olmak için inkırâz-ı asır (bir asırda yaşayanların tamamının tükenmesi) dahi şart değildir. Nitekim buna İmam Şâfi‘î ve Ahmed b. Hanbel ve İbn Fûrek zâhib olmuşlardır.(4)
Amma ‘âmme-i ulemâya (ulemanın geneline) göre her müctehid âlim, her ne beldeden ve her ne nesilden olursa olsun ehl-i icmâ‘dandır. Ve ilim ehli olup ehl-i icmâ‘dan olmayan bu hükümde avam gibidir.
İmdi, ictihâd ile idrak olunan şeyde onun hilafına itibar olunmaz. Ve kaçan bir asrın ehli bir meselede ihtilaf edip ol ihtilaf üzere ölseler, İmam Şâfi‘î ashabı bu kanaate vardılar ki, bu ihtilâf sonraki asırda in‘ikâd-ı icmâ‘a (icmânın gerçekleşmesine) mânî‘dir. Amma Hanefîler indinde sonraki asırda icmâ‘ mün‘akid olup hilâf-ı sâbık (önceki ihtilaf) ortadan kalkar. Ve cümlesinin ictimâ‘ı (görüş birliği) şarttır, hattâ ictihâda sâlih (lâyık) olan ferdin hilâfı (itirazı) icmâ‘nın gerçekleşmesine mânî‘dir.
İcmâ‘ın hükmü, onun ile murad olan kesinlik ve yakînin Şer‘an sâbit olmasıdır; Kitap ve Sünnet ile sâbit olan gibi. Hatta kat‘î, icmâyı inkâr eden kâfir olur. İmam Habbâzî “Muğnî” nâm kitabında(5) ve “Sirâc” nâm kitapta der ki:
“İcmâ‘ birkaç mertebe üzeredir. Yani, kuvvette ve zaafda dört mertebedir:
Evvelkisi: Sahâbenin icmâ‘ıdır. Bu, hepsinden güçlüdür, zira bunda ulemâdan hiçbiri itiraz etmemiştir. Ve icmâ‘ Kur’ân ve Sünnet-i mütevâtire menzilesindedir. Kat‘î hüküm îcâb eder. Ve bu icmâ‘yı inkâr eden kâfir olur.
İkincisi: Şol icmâ‘dır ki sahâbeden bazılarının nassı (onayı) ve bâkîlerinin sükûtuyla sâbit olur. Sûreti budur ki, mesele sahabenin her birine eriştiğinde onda bazıları bir hüküm deyip sâirleri sükût ede, ona itiraz etmeye. Bu icmâ‘ya, “icmâ-‘i sükûtî” adı verilir. İmam Şâfi‘î ve Bâkıllânî ve Îsâ b. Ebân ve bazı Mutezile indinde bu icmâ‘ olmaz. Amma Hanefîler ve sair büyük ulemâ katında bu icmâ‘ sahîhdir. Kuvvette meşhûr hadis menzilesindedir. Hatta bu icmâ‘ ile Kitâb üzerine ziyade câiz olur ve münkiri (onu inkar eden) kâfir olmaz.
Üçüncüsü: Sahabeden sonra gelenlerin bir hüküm üzerine icmâ‘larıdır ki, ol hükümde, daha önce sahabeden bir muhalif olmamış ola. Yani, ol hükme muhalif sahâbî kavli asla zâhir olmaya. Sıhhat-i istizâ‘ üzerine icmâ‘ları gibi. Veyahut ol hükme muvafık sahâbî kavli zahir ola. Bu icmâ‘ âhâd yolla gelen hadis rivayetlerinden sahîh haber (hadis) menzilesindedir. Onunla amel vâcib olur ve Kitâbullah üzerine ziyade etmek onunla caiz olmaz.
Dördüncüsü: Müteahhirînin (sahabe sonrası âlimlerinin) bir hüküm üzerine icmâ‘larıdır ki, ol hükümde mütekaddimînden (ilk devir âlimlerinden) onlara bir muhalif sebkat etmiş (bulunmamış) ola. İlk asırda yaşayanların muhalefetleri istikrârından sonra, onların iki kavlinden birisi üzerine müteahhirînin icmâ‘sı gibi. Pes, ulemâ bu fasılda ihtilâf ettiler. Bazı kelâmcılar ve ehl-i hadîs geneli, “Bu icmâ‘ olmaz” dediler. Ve bazı ulemâ, “Bu zikrolunan Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf mezhebidir” dedi. İmam Muhammed katında icmâ‘ olur. Lâkin sahîh olan Ebû Hanîfe ve ashabı [katında] bu icmâ‘, sahîh bir icmâ‘dır, zira Peygamberimiz (sav);
[Okunuşu: Lâ tectemi‘u ümmetî ‘alâ dalâletin]
“Benim ümmetim dalâlet üzerine cem‘ olmaz”(6) kavl-i şerîfi ki, icmâ-‘i ümmetin hüccet olduğuna delildir. Pes, bu hadîste daha önce seleften muhalefet eden etmeyen hükmü arasında fark zikrolunmamıştır. Ve sonraki muhalife itibar olmadığı gibi önceki muhâlife dahi itibar yoktur. Zira mevcut ümmetin cümlesinin ittifakıdır. İmdi [bu], mü’minlerin tarîki (yolu) olup, ona ittibâ‘ vacip olur.
Ve malûm ola ki icmâ‘ nefsinde (icmânın kendisi) bir kavî (sağlam bir) hüccettir. Lâkin bize nakil olunması hasebiyle onda tefâvüt vâkî olur (farklılaşma meydana gelir), sünnet nakli gibi. Nitekim bizim hakkımızda sünnet, onda şüphe olmayan delil ile sabit olur, mütevatir gibi. Ve onda şüphe olan delil ile sabit olur, meşhur gibi ve âhâd gibi. Pes, icmâ‘ dahi böyledir. İmdi, kaçan sahâbe icmâsı nakli üzerine her asrın ittifakıyla sahâbenin icmâsı bize intikal etse, tevatür ile sünnet nakli menzilesinde, onu inkâr eden kâfir olur, mütevatiri inkâr edenin kâfir olduğu gibi. Bunun misali;Ebûbekir (ra)’ın hilafeti üzerine ve zekâtı ayırıcılarla savaşması üzerine icmâ‘ları gibidir.
Ve kaçan sahâbenin icmâsı bize âhâd [rivayet] ile intikal etse, meselâ; bir sika sahâbe; “Cemîsi şunun üzerinedir” deyû rivayet etse… Bu icmâ âhâd ile nakil olunan sünnet menzilesinde olup, amel îcâb eder, ilim îcâb etmez. Ve ekser ulemâ indinde kıyas üzerine takdim edilir, zira icmâ‘ şer‘î hüccettir. İmdi, maktû‘ (hakkında tartışma kesilmiş, kat‘î olan bir delil) ile amel nice vâcip ise maznûnu (zannî) ile dahi vâcip olur, sünnet gibi. Nitekim sünnetin maktû‘u ile amel vâcip olduğu gibi, maznûnu ile dahi amel vacip olur.
Bunun misali, Ebû Ubeyde-i Selmânî’den rivayet olunandır. Demiş ki: “Peygamberimiz (sav)’in ashâbı öğle namazı farzından önce devamlı dört rek‘at sünnet kılma üzerine cem‘ oldukları gibi ve sabah namazını ikinci tan yeri ağarması ve karanlığın gitmesi vaktinde kılmak üzerine cem‘ oldukları gibi ve bir kız karındaşı boşayıp veyahut ölüp onun ‘iddeti içinde iken öbür kız karındaşı nikâh ile almanın haram olduğu üzerine cem‘ oldukları gibi bir şey üzerine cem‘ olmamışlardır.”(7)
Ve malûm ola ki sahâbe iki kavil üzere ihtilâf etseler üçüncü kavil hatadır. Ve eğer üç kavil üzere ihtilâf etseler dördüncü kavil hatadır. İmdi, eğer sahâbe bir hükümde iki kavil üzerine ihtilâf etseler, ol hükümde sahâbeden sonra gelenlerin üçüncü kavil ihdâs etmesi caiz olmaz. Ve eğer bir hükümde üç kavil üzerine ihtilâf etseler onlardan sonra gelenlerin ol hükümde dördüncü kavil ihdâs etmesi caiz olmaz. Ve bu cumhûr ulemânın mezhebidir, tafsîli usûl kitaplarında yazılıdır.(8)
____________________
(1) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 115.
(2) Süyûtî, Medine: Câmi‘a İslâmiyye, 1989, Miftâhu’l-Cenne Fi’l-İhticâc Bi’s-Sünne, s. 40-41.
(3) Bkz. Serahsî, Temhîdü’l-Fusûl, c. 1, s. 303; Pezdevî, Usûl, s. 242; İbn Emîr Hâc, Takrîr ve’t-Tahbîr, c. 3, s. 102.
(4) Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 3, s. 241-243; İbn Emîr Hâc, Takrîr ve’t-Tahbîr, c. 3, s. 98-102.
(5) Habbâzî, Muğnî Fî Usûli’l-Fıkh, Mekke, 1403 h., s. 282-283.
(6) Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, c. 7, s. 221, No: 11966; Sehâvî, Mekâsıdü’l-Hasene, c. 1, s. 716, No: 1288; Süyûtî, Dürerü’l-Müntesire, s. 210, No: 460; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 430, No: 2999; Ahmed, Müsned, c. 45, s. 200, No: 27224; Taberânî, Mu‘cemü’l-Kebîr, c. 2, s. 280, No: 2171.
(7) Serahsî, Usûl (Temhîdü’l-Füsûl, c. 1, s. 302.
(8) Örnek olarak bkz. Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 3, s. 235; Ebû Ya‘lâ, ‘Udde, c. 4, s. 1113; Cüveynî, Burhân, c. 1, s. 273, Md. 652; Karâfî, Nefâisü’l-Usûl, c. 6, s. 2667; Ebü’l-Hüseyin Basrî, Mu‘temed, c. 2, s. 45; Hatîb Bağdâdî, Fakîh ve’l-Mütefakkih, c. 1, s. 435.
 
Misak Dergisi 339. Sayı
Şubat 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya