Sünnet Düşmanlığı Din Düşmanlığıdır
Peygamberimiz Efendimiz'in (sav) sünnetine karşı ortaya konulan her menfi tavır, dinde samimiyetsizliğin, imanda sadakatsizliğin bir tezahürüdür. Ebû Râfî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, ‘biz onu bunu bilmeyiz. Allah’ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar’ derken bulmayayım.” Bazı İslâm alimleri şu tesbitte bulunmuşlardır: Sünnetin getirdiği her hükmün, uzak veya yakın, Kur’anda aslı vardır. Sünnet, kitaba râcîdir. Onun mücmelini tafsil, müşkilini tavzih eder, muhtasar olanını da genişletir. İmam-ı Şatıbî, Kur’an ile iktifa fikrine sahip olanların sünnetten ayrılan nasipsiz kişiler olduğunu söyledikten sonra, “Bid’at ehlinden birçoğu hadisi terkedip Allah’ın kitabını yanlış te’vil ederek hem kendileri sapıttı, hem de başkalarını sapıttırdılar” demiştir
Mustafa ÇELİK
16.02.2019 14:20
391 okunma
Paylaş
KUR’ÂN-I KERİM’e inanıp, Peygamberin sünnetine inanmayan din sahibi sayılmaz. Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp inkıyada memur oldukları gibi, hadislerle buyurulan şer’i hükümleri de kabullenmeye mecburdurlar. Kur’an-ı Azimüşşan’ın gölgesine sığınarak yanlış telkinatta bulunan bir kimse hiç olmazsa şunu bilmelidir ki, bir Müslüman ne kadar âmi de olsa Kur’an’ı Azimüşşan’ın Allah kelamı olduğuna katiyyen şüphe ve tereddütü olmadığı gibi Sünnet-i Seniyye’nin de İslâm’ın ikinci bir delili ve nokta-i istinadı olduğunu yakinen bilir ve öyle de itikad eder. Şu hâlde, “İslâm dininin esası yalnız Kur’an’dır, biz yalnız o’nda olan hükümler ile amel ederiz, onun haram dediğine haram, helal dediğine helal deriz. Diyerek, Sünnet-i Şerifi nazar-ı itibare almamak, ona kıymet vermemek Peygamberimizin değerini ve vazifesini idrak etmemektir. Kur’an’ı tebliğ eden ve en başta tefsir eden O’dur. Peygamberimiz (sav) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Bana Kur’an-ı Kerim ve onunla birlikte, bir onun kadarı daha (yani sünnet) verildi. Bir kişiye, koltuğuna yaslanmışken hadisim ulaşır da, ‘Aramızda Allah’ın kitabı var, ondaki helali helal, haramı da haram sayarız’ derse (bilsin ki) Rasûllullah’ın haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”(1)
Bazı İslâm alimleri şu tesbitte bulunmuşlardır: Sünnetin getirdiği her hükmün, uzak veya yakın, Kur’anda aslı vardır. Sünnet, kitaba râcîdir. Onun mücmelini tafsil, müşkilini tavzih eder, muhtasar olanını da genişletir. İmam-ı Şatıbî, Kur’an ile iktifa fikrine sahip olanların sünnetten ayrılan nasipsiz kişiler olduğunu söyledikten sonra, “Bid’at ehlinden birçoğu hadisi terkedip Allah’ın kitabını yanlış te’vil ederek hem kendileri sapıttı, hem de başkalarını sapıttırdılar” der.(2)
Peygamberimiz Efendimiz'in(sav) sünnetine karşı ortaya konulan her menfi tavır, dinde samimiyetsizliğin, imanda sadakatsizliğin bir tezahürüdür. Ebû Râfî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, ‘biz onu bunu bilmeyiz. Allah’ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar’ derken bulmayayım.”(3)
Batı’nın İslâm ülkelerini istilâ ettiği ve askerî işgali kültürel işgale dönüştürüp sürekli kılmaya karar verdiği yıllardan itibaren planlı ve örgütlü olarak başlatılmış olan sünnet düşmanlığı, ilerleyen yıllar içinde “Kur’an’la yetinme” çağrısına dönüştü. Oryantalistlerin sünnet verilerine yönelttikleri uydurulmuşluk” ithamlarına körü körüne kapılmaktan kaynaklanan bahis konusu düşmanlık ve çağrı, ilginç bir şekilde İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra memleketimizde değişik seviyede ulu orta yazılır-çizilir ve konuşulur oldu. Batı’ya yenik düşmüş İslâm ülkeleri aydınlarından bazıları bu yenikliğin ve ezikliğin etkisiyle İslâm’a müsteşrikler gibi yaklaşıp onların bedava avukatlığını üstlenerek ülkelerinin gündemine sünnet karşıtı fikirleri taşımışlar ve kitaplık hacimde yoğun tartışmalara, sürtüşmelere vesile olmuşlardır. 
Bizde sadece Sünnet'in değil, bizzat İslâm'ın kendisinin reddedilmesine çalışılmış, ancak Müslüman halkın, necip milletimizin yoğun baskı ve bilinçli direnişi sonucunda dinî eğitim-öğretim resmen başlatılmıştı. 1950’li yıllardan bu yana çok daha yaygın şekilde bir İslâmî kimlik ve kişiliğinin inşâsı çalışmaları sürdürülmektedir. Ne kadar acıdır ki, bu İslâmî kimlik ve kişilik mücadelesinde henüz yeterli birikim ve kıvam elde edilememişken, gelişmekte olan bu İslâmî potansiyel, Bâtının sunduğu bilimsel görünümdeki düşman şablonuna uygun olarak Sünnet’siz, yoz bir istikamete sürüklenmek istenmektedir. İslâmî hareket ve araştırmalar, “Kur’an’la Yetinme” çağrıları etrafında Sünnet’siz bir çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.
Olaya, kültürler arası savaş noktasından bakıldığı zaman, bu girişimlerin, siyasal istiklâl mücadelesindeki vatan ihanetinden çok daha büyük bir ihanet olduğu anlaşılacaktır. Zira bu, ümmet çapında yürütülen kültürel istiklâl mücadelesinde, kimlik ve kişilik savaşında irtikab edilen bir ihanettir. Parolanın, “Kur’ân’la Yetinme” olması, temeldeki sünnet ve İslâm düşmanlığı cinâyetini hafifletmez, aksine daha da ağırlaştırır. Çünkü İslâm düşmanlığına, “Kur’an Taraftarlığı” gerekçe ve vesile kılınmaktadır. Asıl düşman çirkin yüzünü saklamayı başarmış, ortada oltaya takılmış, beyin ve yüreklerinden avlanmış bir takım aldatılmış yerli aydınlar kalmıştır. Bunlar, iddia ve çağrıları ne olursa olsun aldatılmışlığın acısını temsil etmektedirler.
Yukarıdaki Hadis-i Şerif, işte bu noktada taşıdığı Nebevî tespit ve ikaz ışığıyla imdada yetişmekte, sergilenmekte olan oyunu gerçek yüzüyle inananlara tanıtmaktadır. Sevgili Peygamberimiz, günün birinde kendisinin teşri yetkisini tanımayacak, Sünnet'in getirdiği evrensel yorumu önemsemeyecek, Kur’an’la yetindiğini söyleyecek münasebetsizlerin çıkacağını, ashâbından (ve tabii ümmetinden) hiç kimseyi böylesi bir tavır ve iddia içinde görmek istemediğini pek beliğ ve etkili bir şekilde belirtmiş, Sünnet’siz İslâm iddialarını, suçüstü yakalayıp teşhir etmiştir.
Hadis-i Şerif’te öncelikle, Sünnet’e karşı çıkışın temelinde bir kabalık, kayıtsızlık, nefsîlik, kendisini bir şey sanmak, müstağnilik duygusunun yattığı, ortaya konan tavrın da yakışıksız ve Müslüman edebinden uzak bir tavır olduğu, «koltuğuna yaslanmış (ya da kaykılmış)» ifadesiyle tespit edilmektedir. Bir başka rivayette durum; «koltuğuna yaslanmış karnı tok bir adam...» şeklinde belirtilmiştir. Dünyevî değerlere sırtını dayamış şımarığın, kendisine ulaşan Peygamber emir veya yasağı karşısında; “ben anlamam, onu-bunu bilmem, sünnet-münnet tanımam” demesi, sınır tanımazlığını, “Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar” sözü de anlayış eksikliğini, kasıtlı bir cehaleti ortaya koymasının ötesinde tavır bozukluğunun nasıl bir fikri bozukluğa dayandığını da göstermektedir. İç dayanakları ve dış görünüşüyle bu bozuk ve hatalı tutum, “sakın hiç birinizi bu halde görmeyeyim!” tenbih ve tehdidine muhataptır.
Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, bu sorumsuz, bölücü, ayırımcı, yanlış ve müstehzi üslûp ve tavrı görüldüğü gibi hem teşhis hem de mahkûm etmiştir. Hadis-i Şerif’in ifadesi son derece güçlü bir yasak tonu ve vurgusuna sahiptir: “Sakın hiç birinizi bu halde bulmayayım!” Bunun  anlamı; “sakın böyle bir edepsizlik yapmaya kalkışmayın” demektir.
Sünnet’e karşı çıkanlarda ortak özellik olarak dün olduğu gibi bugün de gözlemlenen üslûp ve tavır bozukluğu, Hadis-i Şerif’teki tespitlerin somut delilini oluşturmaktadır.
Sünen-i Tirmizi’nin şârihlerinden Mübârekfûri (rh.a.), bu Hadisi Şerif’in şerhinde bir başka gerçeğe dikkat çekmekte ve şöyle demektedir:
“Bu Hadis, peygamberlik delillerinden bir delil ve bir âlâmettir. Zira Hadis’te haber verilen durum aynen gerçekleşmiştir. Hindistan’ın Pencap eyaletinde bir adam çıktı ve kendisini “ehl-i Kur’an” diye isimlendirip tanıttı. Hâlbuki onunla ehl-i Kur’an arasında dağlar kadar fark vardı. Aslında o “ehl-i Kur’an” değil, ehl-i ilhad idi. (Ne acıdır ki) bu zat önceleri sâlihlerdendi, şeytan onu saptırdı, azdırdı ve sırat-ı müstakimden uzaklaştırdı da ehl-i İslâm’ın söylemediği bir takım sözler söylemeye başladı. Peygamberin hadislerini bütünüyle kesin şekilde reddetmeye kadar işi götürdü ve; “bütün bunlar Allah adına uydurulmuş yalan ve iftiradan ibarettir, gerekli olan sadece Kur’ân-ı azîm ile ameldir, Hadislerle değil; isterse bu hadisler sahih-mütevâtir olsunlar. Kim Kur’an’dan başka bir şeyle amel ederse, o, “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir” ayetinin hükmü altına girer” dedi. Daha buna benzer küfrü gerektiren birçok söz söyledi ve bir sürü cahil de ona tâbi oldu, onu “imam” edindi...
Devrin âlimleri bu adamın küfrüne, ilhadına ve İslâm çerçevesinden çıktığına dair fetvâ verdiler. Bize göre de durum, âlimlerin dediği gibidir.»(4)
Mübârekfûrî merhumun isim zikretmeden verdiği bu çarpıcı örnek, “Kur’ân’la yetinme” ya da “sünnetsiz İslâm arayışı” yanlılarının sonuçta ulaşacakları noktayı göstermesi bakımından fevkalâde dikkat çekicidir.
Sünnet karşıtı görüşlerin, “Kur’an’la yetinme” çağrılarının temelinde yatan aldatılmışlığı da Mustafa A’zami şöyle tespit etmektedir:
“İngilizler, Hindistan’ı geçen asırda bütünüyle sömürgeleştirmişti. Müslümanlar ülkeyi onların elinden kurtarmak için cihat ilân ettiler. Sömürgeciler silâhlı cihadın tehlikesini fark ettiler. Bunun için Müslüman âlimler arasında kılıçla cihadı reddeden bir grup peyda ettiler. Onlar da bu işe kılıçla cihadı emreden hadisleri reddetmekle başladılar. Çerağ Ali ve Mirza Gulam Ahmed el-Kadıyânî bu ekolün önderlerindendir.
Nihâyet elle tutulur etkili bir faaliyet gösteren Gulam Ahmed Perviz geldi, aylık bir dergi yayınladığı gibi “Ehl-i Kur’an” adıyla bir cemiyet de kurdu ve birçok kitap neşretti.
Aslında Perviz, ictihad ve bağımsızlık iddiasına rağmen, Tevfik Sıdkı’yı takip ve taklid etti. Hadislerin herhangi bir teşriî değeri olmadığını iddia ile âhad haberleri ve hatta onların ötesinde beş vakit namaz, namazın rekâtları, şekli ve buna benzer tevâtür yoluyla nakledile gelmiş bilgileri de reddetmiş ve «Kur'an bize sadece namazı ikame etmeyi emrediyor. Namazın nasıl kılınacağı ise, devlet başkanına bırakılmış bir iştir. O, bunu danışmanlarıyla görüşerek zaman ve mekâna göre tespit eder” demiştir. Bu, Tevfik Sıdkı’nın “İslâm sadece Kur’an’dan ibarettir” başlıklı makalesinde ileri sürdüğü görüşün ta kendisidir. Fakat Sıdkı, sonraları bu görüşünden vazgeçmişti.
Hülasa, ikinci hicrî asırda çok az kişi, sünnetin delil oluşunu ve teşriî (yasal) değerini inkâr etmişti. Bunun kaynağı cahillikti. Aynı şekilde sünnetin mütevâtir olmayanını inkâr eden bir başka grup da görülmüştü.
İkinci asırdan sonra bu fitneye son verilmişti. Şimdilerde aynı fitne, batı sömürgeciliğinin etkisiyle yeniden diriltildi. Bazı insanlar sadece cihad hadislerini, diğer bazıları da mütevâtiri, meşhuru ve âhâdıyla Hz. Peygamber'in sünnetinin bütününü, tamamıyla inkâr etmektedirler. (5)
Peygamber hadisi/sünneti, İslâm’ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçüdür. O'nun verilerine yöneltilecek hiç bir tenkit, ondan müstağni kalmayı haklı kılamaz. Yani ne sünnetsiz Müslümanlık olur ne de sünnet'e rağmen Müslümanlık olur.
Kur’an’la sünnet’in arasını ayırma esasına dayalı iddia sahipleri, “keyfi İslâm” arayıcıları, önü alınamayacak hurafe ve bid’atlara kapı açacaklarını unutmamalıdırlar. Bu tür anlayış ve arayış sahiplerini uyarmak, uyanmazlarsa kendilerini yalnızlığa ve ilgisizliğe terk etmek, herhalde günün en uygun metodu olacaktır. Zira Hattabî’nin de isabetle belirttiği gibi, “Bid’at ve hevâ ehlinin selamını almamakla kişi, günahkâr olmaz.” (6)
Sünnet düşmanlığını yapanlar, Peygamberimiz’den ve ashabından bize intikal eden dine uydurulan din diyerek “kendi uydurduklarını” din diye bize yutturmaya çalışanlardır.
İslâm dünyasında hadislerin bir kısmının uydurma olduğu gerçeğinden hareketle ve bu gerçeğin istismarıyla birlikte bir hadis düşmanlığı yaşanmaktadır. Aslında yapılmakta olan bu düşmanlık sadece hadis düşmanlığı değil sünnet düşmanlığıdır. Sünnete düşman olmak ise Hz. Muhammed'e düşmanlık etmek demektir. Bu da sahiplerini din düşmanlığına ve Allah düşmanlığına götürür ve dinden çıkarır.
İslâm topraklarında sünnet düşmanlığı, kâfirleşmenin, kâfirleştirmenin serüvenidir. Herkesin eline bir meâl alıp kendine göre yorum yaptığı günlere bir anda gelmedik. Uzun yıllar bu sonucun altyapısı hazırlandı. Kur’ân’ın etrafındaki surlar birer birer yıkıldı. Önce müçtehidler safdışı edildi. Sonra mezhep imamları, sonra Tâbiin, sonra Sahabe hedef tahtasına oturtuldu. “Onlar adamsa biz de adamız” diyenler, evvelâ kendi fikirlerini onlarınkine alternatif olarak sundular, sonra onları da bir kenara atarak kendi yorumlarını doğrudan pazarlamaya başladılar. Aslında, onların önünde hiçbir zaman aşamayacakları bir Sünnet engeli vardı; fakat Sünneti bize taşıyanlar gözden düşürüldükten sonra, Sünnet için ayrı bir çalışma yapmaya neredeyse hacet kalmamış gibiydi. Onlardan kimi, Buharî ve Müslim gibi Hadis imamlarını “araştırmacılara malzeme hazırlayan asistanlar” muamelesine tâbi tutuyor, kimi de “Buharî kullanmadıklarını çöpe atmış, onun çöplüğünden Müslim toplamış, ilh.” gibi yakışıksız ve seviyesiz yalanlarla Hadis ilminin direklerini çürütüyor; böylece, bize Rasûlüllah’ın sünnetini aktaran kaynakların tamamı devre dışı bırakılınca, bu dinin Kur’ân ile beraber gönderilen diğer temel kaynağı da kendiliğinden etkisini kaybetmiş oluyordu. Oysa Kur’ân bizim dinimizin genetik kodlarını ihtiva eden kitabımızdı. Hücre içindeki genetik kodlar nasıl bir çekirdek içinde sapasağlam muhafaza altına alınarak haricî tesirlerden korunuyorsa, bize Kur’ân ile gelen kodlarımızın da, onun gibi semavî kaynaklı olan Sünnet ile muhafaza altına alınması gerekiyordu. Fakat şişirilmiş ene’ler bu İlâhî muhafazayı kibirlerine yediremediler. Kur’ân’a Sünnetin irşadıyla değil, doğrudan doğruya varmak istediler. Varabildiler mi? Vardıklarını sandılar; hâlâ da öyle sanmaya devam ediyorlar. Oysa Kur’ân’a doğrudan doğruya değil, kendi ene’lerinden süzülerek vardılar. Tabii ki bu vardıkları şey nefsülemirdeki Kur’ân değildi; onların kendi anlayışlarıyla, ön yargılarıyla, hevâ ve hevesleriyle çevrelenmiş olan bir kitaptı. Gerçi lâfız olarak bizim okuduğumuz Kur’ân’ın aynısıydı; belki onların birçoğu bu lâfzı bizim birçoğumuzdan daha da iyi okuyabiliyordu. Fakat o lâfızlardan anladıkları ve anlattıkları mânâ, dalâlet üzerinde ittifakı muhal olan ümmetin bin dört yüz senedir anladığı mânâya tamamen yabancı düşüyor ve bu mânâlar da genetiği değiştirilmiş bir din tasvir ediyordu. Çünkü onların anladıkları ve anlattıkları Kur’ân, kendi hususî dünyalarının Kur’ân’ı idi. Nasıl bu büyük âlem içinde herkesin kendisine bakan ve kendi rengini alan hususî, küçük bir âlemi varsa, nefsülemirdeki Kur’ân’dan da herkesin Kur’ân olarak algıladığı, kendi rengine boyanmış bir kitabı vardı. Kur’ân’ın ayetleri arasında kendi hevâ ve heveslerini, önyargılarını arayanlar, neticede Kur’ân ile değil, kendi hevâ ve hevesleri, önyargılarıyla başbaşa kalırlar.
Kur’ân’ı Peygambere göre değil, kendilerine göre anlamaya çalışanlar, Kur’ân’sız kalmaya karar vermiş olanlardır.Kur’an-ı Kerim’i tam olarak yalnız Rasûlüllah anlamıştır. Çünkü muhatabı O’dur. Kur’an O’na gelmiştir. Ondan başkası tam ve daha iyi anlayamaz. Onun için Allahû Teâla şöyle buyuruyor: “İnsanlara açıkla diye Kur’anı sana indirdik.”(7) Buâyette bildirilen «beyan» Kur'an'ın manasındandır. Bu beyan ise ancak Peygamberimiz (sav)'in sünnet ve hadisleri ile olur.Açıklamak, âyet-i kerimeleri, başka kelimelerle ve başka suretle anlatmak demektir. Bırakın bizleri, ümmetin âlimleri de, âyetleri anlayabilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi, Allahû Teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları tebliğ et der, açıklamasını emretmezdi. Bu ve benzeri âyetlere rağmen, (Rasûlüllah Kur’an’ı getirmekle işi bitmiştir, o bir postacı idi) diyen ilmen nesebsiz, mezhepsiz türediler vardır. Eshab-ı kiram, ana dilleri Arapça olduğu halde, bazı âyetleri anlayamayıp, Peygamber efendimize sorarlardı. Resulullah, Kur’an-ı kerimin tefsirini Eshabına bildirmiştir. Eshab-ı kiramın bildirdiğinden başka türlü söyleyenler, dalalete, hatta küfre düşer. Dinde sünneti delil kabul etmeyi mahkûm etmeye çalışanlar, İslâm’ın amel ve uygulama boyutunu daraltıp, İslâm’ı tatbikî ve amelî sahadan tecrid ederek sadece fikrî ve kalbî rabıtalara bağlamaya ve “İslâm bir vicdan meselesidir.” diyerek avam-ı nası, İslâm’ın yaşanan ve uygulanan değerlerinden uzaklaştırmaya çalışan kasıtlı ihanet şebekeleridir. Bunlar İslâm dininin, diğer semavi dinlere karşı gittikçe yayılmasını hazmedemeyen taassub sahibi bir kısım müsteşriklerdir veya onların içimizdeki teşaronlarıdır.
Sünnete karşı savaşanlar,Selef-i salihini, müçtehitleri ve mazideki İslâm ulemasını, akıllarınca küçük düşürerek, gurur-u ilmilerini, enaniyetlerini sergilemek isteyen, şan ve şeref, alkış ve şöhret hissi ile sünnete karşı çıkarak efkâr-ı ammede görünmek sevdasına kapılan şöhretperestlerdir. Bunlar, ilmi seviyesi, Sünnet-i seniyenin, dinin menbaı olduğunu idrak edemeyecek kadar nakıs olanlar....Güya Kur’an’a tazim mülahazası ile sünnete ehemmiyet vermeyen sadık ahmaklar. İslâm tarihinde ilk defa sünnet ve hadislere karşı çıkan Hariciler olmuştur. Hariciler, dinde mutaassıp muhakeme-i akliyede noksan insanlardır. İlk defa Müslümanlar arasında tefrika çıkararak İslâmiyet’e darbe vuranlar da yine bunlardır. Son asırlarda Havariç tıynetinde olan bazı kimseler de, Kur’an’dan başkasını tanımayız diyenler de ortaya yeni bir şey koymamışlardır. Bunlar itikaden haricilerden farklıdır. Günümüzde Peygamberin çizmiş olduğu sünneti tanımak istemiyenler ya Kur’an ve hadis hakkında hiçbir fikri olmayanlar yahut içine daldıkları nimet kendilerine onu vereni unutturan, boğazına kadar zevk ve eğlenceye dalarak yalnız dünya hayatına razı olanlardır. Bunların derdi; din derdi değil, dünya derdidir. Din ile dünyayı takas etmişlerdir. Sünnet, dinin vazgeçilmez, vazgeçilemez esaslarındandır. Sünnetten vazgeçenler, dinde sünnet beni bağlamaz diyenler, bizzat dine karşı savaşanlardır. Sünnet dinde beni ilgilendirmez, bağlamaz diyen kişi dinden çıkar. Sünnet dindir. Sünneti reddedenin dini olmaz.
____________________
(1) Sünen-i Ebû Davud Sünnet, 6, İmare 33; Tirmizi, İlim 10; İbnu Mace, Mukaddime, 61
(2) İmam-ı Şatibi, el-Muvafakat, IV, 17,18
(3) Ebû Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10; İbn Mace, Mukaddime 2; ed-Darimi, el-mukaddime, 48; el-Hakim, el-Müstedrek, I, 109; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 130 
(4) Tuhfetü‘l-ahvezi Şerhü Sünen-i Tirmizi (Mübarekfurî) , VII, 425.
(5) Dirâsât fi’l-hadisî’n-nebevî (Mustafa A’zami), Sh: 28-29
(6) Meâlimu‘s-sünen Şerhü Sünen-i Ebü Davud (Hattabî), IV, 296 ahl Sûresi/ 44
 
Misak Dergisi 336. Sayı
Kasım 2018
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya