AYIN KONUSU

 Referandum Sancısı, Açılım Tartışmaları ve Özel Sınır Birlikleri
 Batı’dan tercüme yoluyla aktarılan siyaset kültürü ile Türkiye’nin problemlerini çözmek mümkün değildir.

Referandum Sancısı, Açılım Tartışmaları ve Özel Sınır Birlikleri
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Batı’dan tercüme yoluyla aktarılan siyaset kültürü ile Türkiye’nin problemlerini çözmek mümkün değildir. Batılılaşma sevdasına kapılan aydınların ve devlet adamlarının ‘Türkiye’nin şartlarından kaynaklanan ve kendimize mahsus olan demokrasi ve lâiklik anlayışımızı korumak zorundayız’ şeklindeki demagojileri; hem askeri vesâyet rejimini ortaya çıkarmış, hem de hukukun politikaya alet edilmesine vesile olmuştur. Siyasi meseleleri tahlil ederken, bu inceliğin dikkate alınması gerekir. Türkiye tam doksan yıldır, olağanüstü şartlarda hazırlanan ve silahlı güçler tarafından dayatılan ‘Anayasa Hukuku’ ile yönetilmektedir. Medya aydınlarının ‘özgürlükçü’ olduğunu iddia ettikleri 1961 Anayasası; seçimle iktidara gelen Başbakan Adnan Menderes’in idamına karar veren ve darbe yaptıkları günü ‘Ulusal Bayram’ ilan eden zorbaların hazırlattırdığı bir anayasadır. Halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’nı hazırlayan ‘Danışma Meclisi’ üyeleri, darbeci beş general tarafından tayin edilen kimselerdir.

Referandum Sancısı, Açılım Tartışmaları ve Özel Sınır Birlikleri

TARİH boyunca ‘hikmet-i hükümet’ anlayışını esas alan, devletin mukaddes olduğunu iddia eden ve hukukun üstünlüğünü hafife alan siyasi rejimlerde; servete ve silaha sahip olan zinde güçlerin, diğer insanların haklarına tecavüz ettikleri malûmdur. Siyasi faaliyetleri ‘yönetim tekniği’ olarak değil, boğun eğdirme sanatı olarak gören devlet adamlarının, kendilerine ‘egemenliğin kaynağı nedir?’ sualinin sorulmasından bile rahatsız olduklarını söylemek mümkündür. Batı’da egemenliğin kaynağı konusunda, iki önemli görüş vardır. Birincisi: Egemenlik, kainatı yaratan ve herşeyin sahibi olan Allah’a mahsus olan ve O’nun adına kullanılması gereken bir haktır. İkincisi: Egemenlik, halkın iradesine ve rızasına dayanan, yani kuvvet kullanma imtiyazını halktan alan devletin gücünü ifade eden bir kavramdır. Birinci görüşü savunan ruhban sınıfı; diğer egemen zümrelerle (feodal beyler, senyörler vs.) işbirliği yapmış ve uzun yıllar iktidarı elinde tutmuştur. Bazı medya aydınlarının, ‘din nassa dayanır ve teokratik bir nizamı teklif eder. Çağdaş uygarlık, akla ve bilime dayanır. Bunun tabii sonucu ise demokrasidir’ şeklindeki iddialarının, Avrupa ülkeleri için nesnel bir değeri vardır. Ancak halkı müslüman olan ülkeler için hiçbir önemi yoktur.
Batı’dan tercüme yoluyla aktarılan siyaset kültürü ile Türkiye’nin problemlerini çözmek mümkün değildir. Batılılaşma sevdasına kapılan aydınların ve devlet adamlarının ‘Türkiye’nin şartlarından kaynaklanan ve kendimize mahsus olan demokrasi ve lâiklik anlayışımızı korumak zorundayız’ şeklindeki demagojileri; hem askeri vesâyet rejimini ortaya çıkarmış, hem de hukukun politikaya alet edilmesine vesile olmuştur. Siyasi meseleleri tahlil ederken, bu inceliğin dikkate alınması gerekir. İmtiyazlı konumlarını demokrasiye borçlu olan siyasi parti liderlerinin; ‘Anayasa Değişikliği’ konusundaki demagojilerine geçmeden önce, bir tesbitte bulunalım. Türkiye tam doksan yıldır, olağanüstü şartlarda hazırlanan ve silahlı güçler tarafından dayatılan ‘Anayasa Hukuku’ ile yönetilmektedir. Medya aydınlarının ‘özgürlükçü’ olduğunu iddia ettikleri 1961 Anayasası; seçimle iktidara gelen Başbakan Adnan Menderes’in idamına karar veren ve darbe yaptıkları günü ‘Ulusal Bayram’ ilan eden zorbaların hazırlattırdığı bir Anayasa’dır. Halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’nı hazırlayan ‘Danışma Meclisi’ üyelerinin, halkın vekâletini alarak (seçimle) bu hukuk metnini hazırladıkları söylenebilir mi? Darbeci beş general tarafından tayin edilen danışma meclisi üyeleri, efendilerine asla hesap sorulamıyacağına karar vermişlerdir. Eğer Türkiye; tıpkı İngiltere’de olduğu gibi, yazılı Anayasa hukukuna ihtiyaç duymadan yönetilebilen bir ülke olabilirse, mesele yoktur. Aksi takdirde; yürürlükteki Anayasa’nın ‘değiştirilemez, hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ maddeleri de dahil olmak üzere, tamamının tartışmaya açılması gerekir. Darbe dönemlerinde hazırlanan ‘Anayasa Hukuku’ metinlerinin, Türkiye’yi siyasi krizlere sürüklediğini gizlemenin bir anlamı yoktur.

DARBE ANAYASASI VE
 REFERANDUM SANCISI

Anayasa Mahkemesi’nin referandum sürecini başlatan kararıyla birlikte, siyasi partilerin tutumları netleşmeye başlamıştır. TBMM’de grubu bulanan bütün siyasi partiler; görünürde farklı gerekçelerle olsa da aslında aynı gerekçeyle, pakete karşı çıkmaktadırlar. Referandumda “Hayır” bloğunda yer alacağını açıklayan CHP, MHP ve BDP, tutumlarının sebebini izah ederken, paketin muhtevasıyla fazla ilgilenmediklerini, zımnen itiraf etmektedirler. Referandumda AK Parti karşıtı blokta yer alan siyasal partilerin tamamı, referanduma sunulan anayasa değişiklik paketinin muhtevasına itiraz ettikleri için değil, ‘pakete karşı çıkmanın AK Parti’ye karşı çıkmak’ anlamına geldiği için, referandum döneminde “Hayır” kampanyasına devam edeceklerdir. Diğer iki partiden (MHP ve BDP) farklı bir tavra sahip olan CHP’nin ‘Hayır’ kampanyasını başlatmasının gerekçesi şudur: Bu paketin ‘yargının bağımsızlığına zarar vereceğini’ ileri sürmektedir.

MHP, Anayasa değişiklik paketinin muhtevasıyla ilgili hiçbir eleştiride bulunmadan paketin ‘demokratik açılım’ politikasının bir devamı olduğunu ve ‘Habur Hukuku’nu yerleştirme teşebbüsünün bir ürünü olduğunu’ iddia etmektedir. Hangi maddenin bu sonuca yol açacağını açıklama ihtiyacını bile hissetmeyen MHP, tamamen hamasi duygu ve keyfi gerekçelerle, meseleyi demokratik açılım süreciyle ilişkilendirmektedir.

BDP ise, değişiklik paketinde ‘Kürt Sorunu’ ile ilgili herhangi bir maddenin bulummadığını ileri sürmektedir. Onlara göre ‘AK Parti, kendi ihtiyaçlarını ve AB müktesabatını dikkate almış, böyle bir değişikliği’ gündeme getirmiştir. Paketi AK Parti’nin öncelikleriyle izah ettikleri için CHP ve ‘Kürt Sorunu’ konusunda da tersinden MHP’nin tezini savunan BDP’nin, ‘iki ara, bir derede’ kaldığını söylemek mümkündür. Yani BDP’nin; seçmenini AK Parti’ye yakınlaştırmak istemediğinden ‘Evet’, MHP ile aynı politikayı savunduğu zaman bunu tabanına anlatamıyacağını düşündüğü için de ‘ Hayır’ diyemediğini söylemek mümkündür. Ayrıca seçmeninin tercihine güvenmediği için, BDP ‘boykot’ kararı almayı uygun bulmuştur.

Referandum sürecinde, değişiklik paketinin kabul edilmesini engellemek için mücadele eden her üç partinin sözcüleri de, halen yürürlükte olan 12 Eylül Anayasa’sına karşı olduklarını ısrarla vurgulamaktadırlar. Dolayısıyla, referanduma karşı çıkan siyasal partiler, değişiklik paketinin muhtevasını eksik buldukları için değil, AK Parti İktidarı’nı hedef aldıkları için pakete ‘Hayır’ diyorlar. Bunun zaruri neticesi şudur:‘ TBMM’de grubu bulanan partiler; AK Parti düşmanlığını, referandumun ana malzemesi haline getireceklerdir.

Bu değişiklik paketi; eğer kabul edilirse, 12 Eylül Anayasası’nın 27 Mayıs Anayasasın’dan devraldığı ve güçlendirdiği mevcut rejimi zaafa uğratabilir. Yüksek yargının iki merkezi kurumunu oluşturan AYM ve HSYK’nın yapısını ve üye kompozisyonunu değiştirmesinin yanı sıra, askeri yargının yetkisini ve yapısını düzenleyen maddeleri de içine aldığı malûmdur. Paketin onbir maddesi yargıyı ilgilendirirken, on maddesi temel hak ve hürriyetlerin sınırını genişletmektedir.

DEMOKRATİK AÇILIM
TARTIŞMALARI
Geçtiğimiz Ekim ayında; (Ayın Konusu bölümünde) değişik kesimler tarafından tartışılan ‘demokratik açılım’ meselesini değerlendirirken şu tesbitte bulunmuştuk: ‘Politika çarşısının yeni gündemi; önce ‘kürt Açılımı’ olarak başlayan, sonra ‘Demokratik Açılım’ adını alan, sonra da ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ şeklinde takdim edilen siyasi değişim proğramıdır. Masallardaki ‘zümrüd-ü anka’ kuşu gibi adı olan, fakat keyfiyeti bilinmeyen bu açılım paketleri, zaman içerisinde ortaya çıkan siyasi değişimin bir hülasasıdır. CHP ve MHP’nin itirazlarına, DTP’nin tuzaklarına ve Sivil toplum örgütlerinin yetersizliklerine rağmen; AK Parti iktidarı; son politik gelişmelerle bağlantılı olarak, Kürt sorunu ve PKK terörünün çözümü için mevcut şartları zorlamaya karar vermiştir. Bu noktada bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Hazırlanan yol haritaları, eylem planları, çözüm paketleri, kardeşlik ve huzur projeleri gibi yazılı metinler; çözüm için gereklidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı, Türkiye proje ve yol haritası mezarlığına dönmezdi.’ (Bakınız/Misak Dergisi- Ekim: 2009- Sayı: 227 Sh: 3)

Kürt meselesini, değişik bir açıdan izah etmek mümkündür. Kavmiyetçilik-milliyetçilik ideolojisi, Büyük Fransız Devrimi’nden sonra hızla yayılan ve modern-ulus devlet anlayışını ön plâna çıkaran bir ideolojidir. Osmanlı Devleti, Büyük Fransız Devrimi’nden sonra gündeme giren ‘Her ulusa bir devlet’ anlayışının getirdiği siyasi rüzgara karşı duramamış ve param-parça olmuştur. Türkiye’de ‘Kürt Sorunu’nun’ çözülmesini istemeyen partilerin (MHP-BDP) ve sivil toplum örgütlerinin tamamının, kavmiyetçi-milliyetçi ideolojiyi savunduklarını gizlemenin bir anlamı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticileri; laiklik adına İslâm Fıkhı(na meydan okumanın, farzları yasaklamanın ve haramları teşvik etmenin nelere sebeb olabileceğini hiç düşünmemişlerdir. Ayrıca ‘Türk’ ve ‘Kürt’ kavimlerinin ortak değeri olan İslâm Fıkhı’nı mahkum etmenin, bu iki kavmi birbirinden uzaklaştıracağını dikkate almamışlardır. Zaman içerisinde ulusal üst kimlik teorisi ve ‘Atatürk Milliyetçiliği’ gibi kavramların ön plâna çıkarılması, etnik-kimlik meselesinin kronik hale gelmesine sebeb olmuştur. Son aylarda ‘demokratik açılım’ tartışmaları sona ermiş, terörle mücadele için ‘Özel Sınır Birlikleri’ meselesi gündeme girmiştir.

ÖZEL SINIR BİRLİKLERİ
VE AB MÜKTESEBATI
Bazı siyaset uzmanlarına göre, terörle mücadelenin kendine mahsus kuralları vardır. Aynı zamanda bu mücadelenin düzenli ordularla yapılması kolay değildir. AK Parti Hükümeti’nin gündemine getirdiği ‘Özel Sınır Birlikleri’ meselesi, AB’nin üyeliğe aday olan ülkelere tavsiye ettiği bir modeldir AB Schengen Müktesebatı’na göre, aday ülkelerin yerine getirmesi zaruri şarlardan birisi de “sınırlardan yasal ve yasa dışı insan giriş çıkışlarını kontrol eden profesyonel, asker olmayan ve sivil otoriteye bağlı bir birimin kurulmasıdır”. Türkiye bu yükümlülüğü yerine getireceğini taahhüt etmiş ve bunun için kanuni mevzuat çalışmalarına başlamıştır. Bu çerçevede, İçişleri Bakanlığı’na bağlı ‘Sınır Muhafaza Genel Müdürlüğü’nün kurulması için hazırlıklara başlamıştır.
 AK Parti Hükümeti’nin geçtiğimiz ay ortaya attığı ‘Özel Sınır Birlikleri’ kurulması teklifi ile AB Schengen Müktesebatı’nın bir ilgisinin olmadığını söylemek mümkündür. Zira kurulması teklif edilen ‘Özel Sınır Birlikleri’, son aylarda artan PKK saldırılarına karşı düşünülen tedbirlerden birisidir. Resmi beyanlardan da anlaşılacağı üzere, bu birliklerde görev alacak kimselerde ‘mecburi askerlik hizmetini komando olarak yapmış olmaları, belirli özellikleri taşımaları, her şart altında dağda yaşayabilmeleri ve gönüllü olmaları’ gibi şartların arandığı ifade edilmektedir. Özel Sınır Birlikleri’de vazife yapacak olan personel; özel bir eğitime tabi tutulduktan sonra, 5-10 yıl arasında, bölgede terörle mücadele edecektir. Bu süre sonunda isteyenler için tazminatlarının yanı sıra kamu kurumlarında iş imkânları sağlanacak, istemeyenler ise tazminatlarını alarak özel hayatlarına dönebileceklerdir. Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Eğer AK Parti Hükümeti, bundan beş yıl önce ‘AB Schengen Müktesebatı’na’ göre kurmayı taahhüd ettiği ‘Özel Sınır Birlikleri’ projesini hayata geçirseydi, son günlerde yaşanan ‘Özel Ordu’ tartışmalarının tarafı haline gelmezdi.

Bazı medya aydınlarının ortaya attığı ‘Özel Sınır Birlikleri, TSK’ya mı, yoksa İçişleri Bakanlığı’na mı bağlı olacaktır?’ sualini hafife almak mümkün müdür? AB Schengen Müktesebatı’na’ göre; özel sınır birliklerinin hem şeffaf ve hesap verebilir olması, hem de TSK’nın bünyesinde yer almaması gerekir. Bazılarına göre düşük yoğunluklu savaşın yaşandığı bölgede; polis, Jandarma, TSK’nın diğer birimleri, MİT ve özel sınır birlikleri arasında, istenilen seviyerde bir işbirliğinin sağlanması kolay mıdır? PKK ile “derin güçler!” (ergenekon çetesi) arasındaki gizli ilişkilerin ortaya çıkarılmaması için bütün imkanlarını seferber eden askeri bürokratlar, kurulması düşünülen ‘Özel Sınır Birlikleri’ni’ kısa sürede hezimete uğratabilirler. Bu hezimetin faturasının da ister-istemez ‘AK Parti Hükümeti’ne kesileceğini unutmamak gerekir.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle