|
AĞUSTOS 2010 SAYI 237
|
|
|
|
İNCELEME
|
|
| İslâmi Öğretim ve Eğitim’in Zarûreti | | İslâm’da Aklın Değeri ve Görevi | | İslâm Fıkhı’nda Cihad İbadetinin Keyfiyeti ve İstişhad | | Tefrika Şeytan’dan Vahdet Rahman’dandır | | Vakıf Kültürü, Mali İbadetlerin Önemi ve Sadaka-i Cariye | | Kur’an-ı Kerim’in İ’câzı, Belâgati ve İknâ Husûsiyetleri | | İslâm’da Ulema İle Umera Münasebetleri | | Ahir Zaman Fitnelerinden Korunmak | | Müslümanları Dünyevileştirme Projeleri | | Kur’ân Kıssalarının Özellikleri ve Gayeleri | | İslâm İyilik Yapmaya Çağırır | | Cehâletin ve Gayr-i Meşrû Taassubun Neticesi: Tekfir Hastalığı (2) |
|
|
|
| Hakikate uygun olan bilgiye ilim denilir. İlmin elde edilmesinin bir değil, birden fazla yolu vardır. Geniş anlamıyla İslâmi eğitimi ‘Mükellefe Allah’ın razı olacağı davranışları kazandırmak’ şeklinde ifade etmek mümkündür. | | Yüryüzünün halifesi olan insanoğlu, akıl, hafıza ve ünsiyet sahibi olan mükerrem bir varlıktır. Akıl, madde açısından mücerred, tedbir ve tasarruf açısından bedenle münasebeti olan bir cevherdir. | | İslam Fıkhı’nda cihad ibadetinin keyfiyeti ve şehadet makamının önemi malûmdur. Batılıların literatürlerinde “şehadet” kavramı olmadığı için, Müslümanların cihad esnasında şehadeti göze alarak gerçekleştirdikleri eylemleri “intihar saldırısı” olarak nitelendiriyorlar. | | Hevasına muhalefet eden ve Allah’a (cc) ihlâsla teslim olan mükellefin ikrarına iman, İslâm ahkamına uygun amellerine ibadet, adalet, güzel ahlak ve salih amel denilir. İslâm dini tefrikayı değil, tevhidi emreder. | | Müslümanların bariz vasıflarından birisi, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğunu bilmeleri ve hesap gününe hazırlanmalarıdır. | | Kadı İyaz, ‘Şifa-i Şerif’ isimli eserinde, şu hadis-i Şerife yer vermiştir: “Allah Kur’an-ı Kerim’i emredici, nehyedici, uyulan başlı başına nurlu bir yol, dillerden düşmeyen bir misal olarak göndermiştir. | | Yeryüzünde kıyamete kadar; hem Allah’a teslim olan insanlar, hem de hevâlarını ilâh edinen kimseler birarada yaşayacaklardır. Bu hal, sünnetûllah’ın zaruri bir neticesidir.
| | Tarih boyunca hakkı inkâr eden, adaleti hafife alan ve peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri reddeden kavimler, fitne ve fasadın yayılmasına vesile olmuşlardır. Allahü Teâla (cc) kendi nefislerine veya birbirlerine zulmeden insanlara, belirli mühletler vermiş ve doğru yola dönmeleri için onlara zaman tanımıştır.
| | Dünyevi ihtirasa kapılan ve ahiret hayatını unutan bir mükellefin, imtihanı kazanması mümkün değildir. İslâm topraklarını işgal eden müstekbirler, müslümanlar için, değişik ‘dünyevileştirme’ projeleri hazırlamışlardır.
|
|
|
|
|
|
|
|
İslâmi Öğretim ve Eğitim’in Zarûreti
|
|
|
Mustafa ÇELİK Hakikate uygun olan bilgiye ilim denilir. İlmin elde edilmesinin bir değil, birden fazla yolu vardır. Geniş anlamıyla İslâmi eğitimi ‘Mükellefe Allah’ın razı olacağı davranışları kazandırmak’ şeklinde ifade etmek mümkündür. Dolayısıyla tek yönlü bilgi aktarımı (öğretim) ile eğitim arasında, bazı önemli farklar vardır. Öğrendikleriyle veya bildikleriyle amel etmeyen bir mükellefin imtihanı kazanması mümkün müdür? Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ilmi “amelin imamı/kılavuzu” olarak ifade ettiği malûmdur. Peygamberlerin bıraktığı miras olan ilmin yayılması, dünya ve ahiret saadetinin elde edilmesi için zaruridir. Seküler- lâik eğititim anlayışı, pragmatizmi ön plâna çıkaran ve fesadın yayılmasına sebeb olan bir anlayıştır. Minyatür beyinlerin imal edildiği cahilî eğitim ve öğretim kurumları; insanları sürekli olarak Allah’a (cc) isyana teşvik ederken, onların bu zulmüne seyirci kalmak ve Tağuti güçlere boyun eğmek başlı-başına bir felâkettir.
İslâmi Öğretim ve Eğitim’in Zarûreti
HAKİKATE uygun olan bilgiye ilim denilir. Marifetullah bilgisi, yani Allah’ı bilmek ise ilimlerin en büyüğüdür. Marifetullah bilgisine sahib olmayanların ortaya koydukları icraatların Allah’ın (cc) indinde hiçbir değeri ve anlamı yoktur. Bu nedenle İslâm dini, marifetullah merkezli eğitim ve öğretimi esas almıştır. İslâm dinine göre öğretim ve eğitimin tarihi, insanoğlunun tarihi kadar eskidir. Kurân-ı Kerîm`de “ve Âdem`e bütün isimleri öğretti”(1) buyurulmuştur. Yani bu tür eğitim insanın varlığı kadar eskidir. İslâm terbiyesi, bütün teferruatı ile müsbet bir bütünlük arzeder. İslâm terbiyesinde boş zaman yoktur. İslâm terbiye usulü, zamanı bedenin ve ruhun ihtiyaçlarına göre doldurmuş ve değerlendirmiştir. İslamiyet insanı yalnız âhirete yönelik ibadetleri yapmaya yönlendirmekle kalmaz; insan hayatında ibadet kadar işe, iş kadar dinlenmeye ve eğlenmeye de yer vermiştir. İslâm terbiyesindeki hedeflere göre, Allah adı ile yapılan her meşru iş, Allah yoluna götüren her hareket ve ahlâki davranış ibadettir. En üst terbiye edici, eğitici (Rab terbiye edici, eğitici manasına gelir.) Allah olduğuna göre, insan psikolojisini de en iyi bilen O’dur. İnsan şahsiyetindeki temel özellikleri en iyi bilen O’dur. İnsanı neyin nasıl motive ettiğini en iyi bilen, onu yaratandır: ”Andolsun, Biz insanı yarattık ve nefsinin ona ne vermek istediğini de biliriz, biz ona şah damarından daha yakınız.”(2)
İnsanın eğitilebilmesi için nefsindeki özelliklerin anlaşılması zaruridir. Madem ki; eğitim, insan üzerinde bir tasarruftur... Öyleyse bu tasarruf, bilmeden yapılmaz. Onun şahsiyetindeki ilahi unsurları zedelemeden, birini diğerine kurban etmeden eğitebilmemiz için onu iyi bilmeliyiz. Görülüyor ki İslâm, eğitimi insan fıtratı (tabiatı) üzerine bina etmektedir. Eğitim ilkelerini o fıtratın niteliğine göre koymaktadır. Fıtrata muğayyir prensiplerle insanları eğitmeye kalkışmak, insanları eritmektir.
İslâmî eğitim, insan hayatında takip edeceği yolu, nazari olarak çizip hayata uygulamak, nasıl hareket edeceğini göstermektir. Bu manada ‘’Rab’’ yaratanın, yarattığına doğru yolu göstermesi (irşad, ihda) demektir: ‘’Firavun şöyle dedi: O halde sizin Rabbiniz kimdir; Ey Musa? Musa: Bizim Rabbimiz, herşeye suret ve şeklini veren, sonra da yolu gösterendir, dedi.’’(3)
Eğitimi, peygamber düzeyinde ele aldığımızda da, ’’tebliğ’’ etmek manasına gelir. Böylece öğretim de eğitim içine girmektedir. Tebliğ, hem eğitimi hem de öğretimi içine alır. İslâm “Muttaki” insanı yetiştirmeyi gaye alırken, iyi ile kötünün tesbit edilmesinde yeterli şahsiyetlerin tesbit edilmesini hedef almak ister.”Ey mü’minler! Allah’tan korkarsanız, O size Hak ile batılı ayırdedecek bir anlayış ve nur verir.“(4) İslâm eğitimine göre iyi ile kötüyü tesbit etmenin bir ucu da ilahi iradeye bağlıdır. Bu özellik içinde muttaki insanın yetiştirilmesi istenir.
Öğretim ve Eğitim, insanlığın vazgeçilmez ihtiyaçlarıdır. Eğitimin tarihini araştırmak için eğitim işlemini analiz etmek gerekiyor. Bu işlemi ikiye ayırabiliriz; toplumsal eğitim ve kurumsal eğitim işlemleridir. Toplumsal eğitim, bireyin toplumun bir parçası olarak ailede başlamak üzere çevresindeki sosyal yapıdan aldığı eğitimdir. Kurumsal eğitimden bahsedecek olursak; eğitim kurumlarının en eskisinin nerede ve ne zaman bulunduğunu araştırmaya çalışan tarih, arkeoloji ve antropoloji uzmanları, farklı farklı tezler sunmaktadırlar. Ancak bütün bu tezler bir ortak noktada buluşmaktadır, o da eğitim ile din arasındaki bağlantı; yani eğitim işleminin ilk yapıldığı yerler ibadethanelerdir. Bir başka deyişle ibadethaneler, ilk eğitim kurumlarıdır. Bunun örneği de insanlık tarihinin en önemli buluşu olan yazının, ilk olarak M.Ö. 3200 yıllarında Sümer rahipleri tarafından kullanıldığı bilinmekte ve yazı ile birlikte kurumsal eğitim başlamıştır. Ayrıca Avrupa`daki modern eğitim sisteminin kökleri ortaçağ dönemine kadar gider. Ortaçağdaki okullar öncelikli olarak kiliselere bağlıydı ve din adamı yetiştiriyordu. İlk üniversitelerin çoğu Hristiyan kökenliydi. Ancak 1088`de kurulan Bologna Üniversitesi ile eğitim ile din arasındaki bağlantı kopmaya başladı ve laik üniversiteler ortaya çıktı.
İslâm medeniyetinde eğitimin yeri çok önemlidir. Kur’an`ın indirilen ilk kelimesinin “Oku” olması hasebiyle okuma, öğrenim ve öğretim bir dini vecibe olarak kabul edilir. Bu bağlamda Rasûlüllah (sav) Efendimiz buyurdular ki: “İlim elde etmek için evinden çıkan bir kimse, evine dönünceye kadar geçirdiği bütün zamanını Allah yolunda geçirmiş sayılır.”(5)
İslâm dini geldiği toplumda büyük bir inklâb gerçekleştirmiştir. Cahiliyye, imandan ve ilimden mahrumiyettir. Mekke dönemine bakıldığında Araplarda bir eğitim kurumuna rastlanmazken müslümanlar Medine`ye hicret ettikten sonra İslâm tarihinde ilk düzenli eğitim kurumunun kurulduğu görülmektedir. O da Mescid-i Nebevîdir. Orada Hz. Rasûlüllah (sav)`ın sahâbelerle oturup ders verdiği bilinmektedir. Ayrıca Bedir savaşında Mekke müşriklerinin yenilgisinde esir alınanların fidyesinin on Müslüman’a okuma ve yazmayı öğretmek olması, İslâm eğitim tarihinde önemli bir olay teşkil etmişti. Peygamberimizin Mekke’den, Medine’ye hicretinden sonra yaptığı ilk işlerden birisi, mescidin yanına yaptırdığı “Suffa” isimli eğitim kurumu idi. Suffa, gündüzlü ve yatılı olarak Müslümanlara hizmet veren ve tüm masrafları varlıklı kişilerce karşılanan bir eğitim kurumu idi. Suffa’daki eğitim faaliyeti peygamber mescidi olan “Mescid-i Nebi” den bağımsız değildi. Burası tüm mesaisini ilim tahsiline adamış ya da zaman zaman ilim öğrenmeye gelen Müslümanlarla dolup taşıyordu. Mescid-i Nebi’deki ilim faaliyeti sonraki camilere de örnek olmuştur. Pek çok yerde camiler bir ilim merkezi haline gelmiştir. Ayrıca İslâm, “faydalı ilim” kategorisine giren bütün ilimleri öğrenmeyi teşvik etmektedir. Sahâbelerden Abdullah Bin Amr Bin As ve Zeyd Bin Sâbit hazretleri Hz. Rasûlüllah’ın teşvikiyle Süryanice ve İbranice gibi yabancı dilleri öğrenmişlerdi.(6) Erken dönemlerde eğitim işlemi sadece sözlü olarak değil yazılı olarak da yapılıyordu. Bu iki sahâbe hem Arapçayı hem de bildikleri diğer dilleri yazabiliyorlardı. Bu da ancak sistemli bir eğitim sonucu yapılabilirdi.
Asr-ı Saadet`te yapılan fetihler sayesinde İslâm dini, Arap Yarımadasının dışına taştı ve bu yeni dini öğrenmek isteyen çok sayıda insanın eğitime ihtiyacı oldu. Bu ihtiyacı karşılamak için Şam, Irak, İran, Mısır ve Kuzey Afrika gibi uzak memleketlerde camiler kuruldu ve bu camilere medreseler bağlandı. Bu cami ve medreselerin masraflarını karşılamak için de vakıflar kuruldu. Bunlar da İslâm medeniyetindeki eğitimin temel kurumlarıdır. İslâm medeniyeti, bir ilim ve irfan medeniyetidir. İslâm medeniyetinde başka medeniyetlerde benzeri görülmeyen eğitim ile ilgili bir özellik daha vardır, o da “rıhle” adıyla bilinen ilim tahsili için yapılan uzun yolculuklar. Yolculuk İslâm dininin şartlarından biri içinde saklıdır. Hac ibadetini yerine getirmek için uzak memleketlerdeki müslümanlar da aylarca süren yolculukları göze alarak Mekke`ye gider, ibadetini yapar ve memleketine döner. Bu uzun yolculuklar sırasında bazıları ilim tahsili için beğendiği medreselerde kalır ve hayatı değişir. Büyük alimlerin çoğu bu şekilde yetişmişti. Tabii ki “Sadaka-yı Câriye” prensibi üzerine kurulan vakıflar ilim tahsili için hayatlarını adayan talebelerin masraflarını karşılardı.
Medreselerin tarihine bakıldığında ilk medrese zaten Mekke-i Mükerreme`deki Hz. Rasûlüllah`ın ikametgahı ve Erkam hazretlerinin evleriydi. Bunlar Mekke hükümeti sayılan “Dârü’n-nedve” tarafından yasaklanan medreselerdi. Daha sonra İslâm`ın ilk devleti Medîne-i Münevvere`de kurulduğunda Mescid-i Nebevî`de eğitim verilmeye başlandı. Orası da İslâm`ın ilk resmî medresesiydi ve Müslümanlar fethettikleri her memlekette hem ibadet hem de eğitim için cami kurmuşlardı.
İslam eğitim tarihini incelemeye başladığımızda ilk olarak eğitim mekânı olarak kullanılan mescitlerden söz etmek gerekmektedir. Öyle tahmin ediliyor ki mescitlerin kültür merkezi oluşundaki ana faktör İslâm’ın ilk dönemlerinde yeni dini hüküm ve anlayışını açıklayan dini bir tedrisat olmuştur. Daha İslâm’ın ilk asırlarında mescitlerin vazife anlayışı çok geniş tutulmaktadır. Onu ibadet yeri, ilim müessesesi, ordu karargahı ve elçilerin kabul edildiği bir mekan olarak kabul etmişlerdir.
Peygamber Efendimiz’in döneminden beri camiler mescitler bir eğitim mekânı olarak kullanılmıştır. İslamiyet’in doğurduğu yeni ilim, bünyesi itibarıyla camiye bağlı idi. Kur’an ezberlemek ve anlamak başta gelmekteydi. Ve buna hakiki bir Müslüman’ın ne şekilde davranması gerektiğini kati olarak beyan eden hadisler eklenmekteydi. Bu peygamberlerimizin ölümünden sonra da bu şekilde devam etmiştir. Talebelerden bazıları memleketleri dolaşarak hadis bilgilerini halka öğretti. Bu faaliyet belli başlı İslâm merkezlerinden bir alim zümresi oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemli bir tedrisata yol açtı. Yeni ilimlerin, eskilere eklenmesine rağmen, cami başlıca tedris merkezi olmaya devam etti. Mesela I. Asırda Medine camiinde ilmin bir meclisinden bahsedilmektedir. Yine Ömer Bin Abdülaziz tarafından Mısıra müfti olarak gönderilen Yazıt b.Abihabib ilmi Mısır’a tanıtan ilk zat olarak gösterilir. Arap dili tetkiklerinde camilerde hararetli bir eğitim konusu oldu. Zaten Arapların eskiden beri belagata olan ilgisi bilinmektedir. Mesela Mısır’daki Amr Camii zamanla bir tedris merkezi haline gelmiştir. Başlangıçtan itibaren asırlar boyunca camilerin birer tedris müessesesi olduğunu, alimlerin camilerde yatıp, kalka bildiklerini ve ayrıca Fatımîler zamanında, muhtemelen daha da önceleri alimlere evler tahsis edildiğini kati olarak söyleyebiliriz. Özellikle Cuma namazları sonrasında toplanan halka dini ve dünyevi bilgiler verilmekteydi. Zamanla bilhassa kurulan devletlerin hükümet merkezlerinden İslam dini yayıldıkça mescit sayısı da artmıştır. Mesela halife El-Mansur döneminde cami, hocaların ve talebelerin dikkatini çeken birer kıblegah olmuştur. El-Mansur camiinde ulemaya hadisleri yazmaları için yerler tahsis edilmiştir. Yine Şam camiinde öğrencilere dersler verilmekteydi. Bu cami garipler ve ilim taliplerinde geniş imkân sağlardı. Bu camide âlimler ve talebeler için zaviyeler kuruldu ve bir vakıfa bağlandı. İmam Şafii Medresesi, Mecidiye Zaviyesi vb.. örnek olarak gösterilebilir. Burada Tıp, Aruz, Astronomi vb.. üzerine dersler verilmekteydi. Medreselerin temelini oluşturmuştur diyebileceğimiz mescitler zamanla yerini medreselere bırakmışlardır? Bunları Maddelemek mümkündür:
* Düşündüğümüzde bir ibadet yeri olan mescitler hem dini bir amaçla hem de ders veren bir kurum olarak daha ne kadar özelliğini koruyabilirdi?
* Mescitlerde hocalarından ders alan talebelerin çıkardığı gürültü insanların namaz ve ibadetini gereği gibi eda etmelerini engelleyebilirdi.
* Zamanla ilmin ilerlemesi, yeni ilim dallarının ortaya çıkması mescitlerde sadece dini eğitim verilemeyeceğini ortaya koydu.
* Mescitlere eğitim amacıyla gelen ve hocalık yapan insanlara bir ücret ödenmiyordu. Bunlar orta halli insanlardı ve bir sanat dalıyla uğraşarak geçimlerini sağlıyorlardı. Bunlara belirli bir ücret temin edilmesi gerekliydi.
* İslam Âleminde Sünnilerle, Şiiler arasında bir çekişme vardı ki bu devletler arasındaki siyasi çekişmelerde bile önemli etkendi. Aynı zamanda eğitim alanında bu tür bir rekabet vardı.
Şimdi İslam âleminde medreselerin doğuşuna bakalım. 1055 tarihinde Selçuklular Bağdat’a girmişler ve bu da Sünniliğin Şiiliğe karşı bir zaferi olarak kabul edilmiştir. Ve Selçuklu Büveyhilerin Şiiliği yaymak için kullandığı yolları tıkamanın en hayırlı yolunun da ilmi yaymak ve eğitime önem vermekten geçtiğine karar vermişlerdir.
Dârül-ilm adı verilen müesseseler Fatimi ülkelerinde Şiilerin propaganda merkezi olarak gelişirken, şarkta, aynı neviden Sünnî bir müessese olmak üzere, medrese meydana geldi. İşte medreseler bir anlamda da Sünniliğin Şiiliğe karşı savunulması amacıyla ortaya çıktı diyebiliriz. Sünniliğin bilhassa Şafii ve Hanefi mezheplerinin kuvvetlenmesi ile şarkta kuvvetli Sünni temayülü birçok tedris müesseseleri kuruldu. Sünnilik, şarkta 4.asırda başka mezhepler ile mücadeleye girmek zorunda kaldı.
Müslüman tarihçiler medreselerin tarihini yazmakta güçlük çekmektedir. Medreselerin ortaya çıkışı Alparslan ve Melikşah’a vezirlik yapan Nizamül-Mülk’e bağlansa da El-Makrizi ve El-Suyûti, ondan önce medreseler bulunduğunu söylüyorlar. Fakat şu da kabul edilmelidir ki Nizamül-Mülk’ün gayret ve heyecanı medrese için yeni bir gelişme devrinin başlangıcı olmuştur.
Fakat ondan önce tarihçilerin kaydettiği çeşitli medreseler vardır. Bilhassa camide de esaslı tedrisat yapılan Nişabur’da bu tür medreseler meydana geldi. Burada meşhur 4 medrese olduğu bilinmektedir.
* El-Bayhakiya Medresesi
* Nişabur Valisi Nasr B.Sebüktegin tarafından kurulan medrese
* Abu Sa’d İsmail Al-Astarabadi’nin kurduğu medrese
* Ebu İshak El-İsfarani tarafından yaptırılan medrese
Bunlar kabul edilse de Nizamül-Mülk İslâm âleminde medreseler açısından bir dönüm noktasıdır. Onun kurduğu medrese tipi, yani talebeleri yedirip, içirip, barındıran mektep tipi ondan sonra da rağbet gördü ve birçok devlet tarafından örnek alındı. Eski camilerde de talebelerin yatıp kalktıkları odalar bulunduğuna göre, medrese ile cami (mescit) arasında pek fark yok denebilir. Ancak medreseler, özellikle talebelerin okuması, iskanı, eğitimi göz önünde tutularak yapılmıştır. Medrese (madrasa, madaris) bu vasfı ifade eder, bu İbranice ve Aramice ile müşterek alan Arapça “darasa” kökünden gelmektedir. İslâmî eğitim kurumlarından en etkili ve yaygın olanı medreselerdir. “Ders okunan yer” anlamına gelen medreseler, dini ilimler başta olmak üzere tıp, astronomi, matematik ve diğer ilimlerin de okutulduğu eğitim merkezleridir.
Son derece heybetli olan Nizamiye Medreseleri zamanla her köy, kasaba ve şehirde boy göstermiştir. Nizamül-Mülk’den sonra da medrese kurma faaliyetleri duraklamadı. Medrese Irak’ta, Horasan’da, El-Cezire’de...vb, Nizamül-Mülk devrinde veya ondan pek az bir zaman sonra gelişti. Sadece Nişabur’da, Bağdat’ta değil, Belh, Musul, Herat ve Meru’da da medreseler kuruldu. Mesela Nureddin Zergi Şam’da medrese kuran ilk kişidir. V. asırda Nizamül-Mülk’ün himmeti ile gelişen medreseler, şarkta daha uzun zaman devam etti. Şiraz’da ve İlhan’ın başlıca şehirlerinde de medreseler mevcuttu, V. asırdan itibaren bu yarışa Irak ve Suriye’de katıldı. Medreseler bilhassa Şam’da çok gelişti. Özellikle Eyyubiler zamanında Mısır’da inşa edilen dikkat çeker.
Nizamül-Mülk’den sonra, medrese kurmakta en çok şöhret kazanan şahsiyet Selahaddin olmuştur. Selahaddin’in bu şöhreti Suriye, Filistin ve Mısır gibi İslam memleketlerinde inşa sahasında faaliyet göstermiş olmasından gelmektedir. Eyyubiler ve Memluklar döneminde de bu tür faaliyetler dikkat çeker. Kahire’de eski Fatımi sarayının zemini üzerinde, iki dizi halinde medreseler kurulmuştur. Anadolu’da medreseler Selçuklular zamanından kalmadır. Konya’daki Sırçalı Medrese, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese örnek olarak gösterilebilir. İbn Batuta da Anadolu’nun her tarafında hatta küçük kasabalarda bile bu eğitim-öğretim kurumlarına rastlandığını not almıştır.
Medreselerin kuruluşu tarihteki devletler için ne kadar önemliyse burada eğitim veren müderrisler de o kadar önemlidir. Çünkü Müslümanlar talebenin ilmi tek başına kitaplardan öğrenmesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Nitekim şu sözlerle bunu ispatlamaktadır; “Belanın en büyüğü sayfaları hoca edinmektir.”
“Üstadı olmayan kimsenin önderi şeytandır.”
Bundan başka bilgiye bir eğitim tekniğinin de ilave edilmesi gerekmektedir. Bilgi öğretimi tek başına bir silah olarak kullanılamaz. Ayrıca talebe ve hoca arasında bire bir eğitimle sevgi ve saygı bağı kurma imkanı da elde edilebilir. İbn Haldun’a göre öğretim bir meslek ve sanattır. Fakat terbiyenin ilk olarak bir öğrenci için Aileden başladığı da o dönemin alimleri tarafından inkâr edilmemiş, aile ortamının bir çocuğun ilerideki öğrenimini etkilediğini kabul etmişlerdir. Öğretimin mescitlerde yapıldığı dönemlerde mescidin kapısı kendisini öğretmenlik yapma liyâkatına malik gören herkese açıktı. Fakat zamanla tam teşkilatlı ve kurumsal devletler ortaya çıkınca, hükümetler öğretime el atmış, öğretim müesseseleri bu hükümetler tarafından kurularak, buralara ücretli, belli bir müfredata göre ders veren müderrisler tayin etmişlerdir. Öğretim kurumunda görevli olan hocalar gerek seviyelerine gerekse aldıkları ücretlere göre üç gruba ayrılmıştır.
1. Mektep Muallimleri: Bunlar içinde kendini gerçekten öğretime adamayan insanlar yüzünden muallimler kötü bir nam salmıştır. İbn Abdun bunların sadece Kuran’ı ezbere biliyor diye muallimler yapılmalarını kınamaktadır. Bunların çoğu cihad ve muharebeden kaçmak için bu mesleği seçmişlerdir. Ancak, birkaçı yüzünden bütün muallimler kötülenemez. Fakat içlerinden bazıları muallimlerin itibarlarını öyle sarsmışlardır ki zamanla onlar için, “Sıbyan Muallimi” tabiri kullanılmıştır.
2. Müeddiblik: Devrin ilim, edep ve Ahlakça mümtaz sayılacak şahsiyetlerinin yaptığı büyük ve önemli bir işti. Bu insanlar hükümdar çocuklarının eğitimi gibi önemli bir mevki ye kadar yükselebiliyorlardı. Yine daha öncesinde de halife ve ekâbir çocuklarının eğitimi ile ilgilenen insanlar için kullanılan bir terimdi.
3. Mescit ve Medrese Müderrisliği: Bu gruba dahil muallimler aşırı derecede takdir ve hürmet görmüşlerdir. Tarihte onların değerini düşüren ve itibarını sarsan bir ifadeye rastlamak mümkün değildir. Zaten Medrese eğitim kadrosunda Müderris profesöre, Muid Asistana, Mufidler Doçentlere denk tutuluyordu. Mesela Nizamiye Medreseleri, yüksek seviyede öğretim yapan müesseselerdir. Bu bakımdan müderrisleri de daima devrin seçkin alimleri ve büyük üstatları arasından seçilirdi. Bu medreselerden icazetname alabilmek bir talebe için büyük bir onurdu. Medreselerde görevli olanların mali durumlarına bakarsak ki, bu medreseler vakıflara bağlı bulunuyordu, mekteb muallimlerinin zümre arasındaki düşük içtimai seviyelerinden dolayı mali durumları da iyi değildi. müeddibler ise vezir ve vüzera taifesinin kendilerine hizmet karşılığı sağladıkları varlık ve dirlikle refah bir hayat sürmüşlerdir. Medrese müderrisleri hiç şüphesiz tantanalı bir hayat sürmüşlerdir. Yüksek bir mali seviyeye ulaşmışlardır. Zaten devlet büyükleri müderrisleri himaye altına almaktaydılar. Bahşişler ve arkası tükenmez insanlar sayesinde muallim ve müeddiblere göre daha debdebeli bir hayat yaşamışlardır.
Bu eğitici kadro ve bunun dışında medresede çalışan diğer personelle bu kurum vakıflara bağlı olarak süregelmiştir. Tabii ki bu medreselerde öğrenciler için kalacak yer vb.. kurulduğu için burada çalışacak insanlara da ihtiyaç duyulmuştur. Mesela odalara kandil temini için uğraşan ve sırf bununla ilgilenen görevliler bulunmaktaydı. Talebelerin kendilerini sadece ilme vermeleri için her türlü imkan sağlanıyordu. Zaten medreselerin yanına mutlaka bir kütüphane kurulurdu. Talebeler mezun oldukları zaman icazetname, yani diploma alıyorlardı. Fakat İslam’ın ilk devirlerinde böyle bir tahsil diploması yoktu, çünkü kurumsal anlamda işleyen bir eğitim-öğretim çarkı yoktu. Zamanla medreseler ortaya çıkınca eğitim ve öğretime hem hocalar hem talebeler için belirli kurallar getirildi. Aynı zamanda şu da söylenmeli ki İslam aleminde öğretim imkanı ve eğitimde fırsat eşitliği zengin olsun fakir olsun her öğrenciye sağlanmıştır. Erkek öğrenciler için zengin olsun fakir olsun herkese öğretim eşitliği tanındığı gibi, kadın erkek ayrımı da yoktu. Müslüman kadınların birçoğu fırsatını bulup değişik branşlarda derinlemesine bir kültür seviyesine ulaşmıştır. Bunlar içinde edebiyat, musiki vb.. sayılabileceği gibi dini konu ağırlıklı olarak da eğitim alanlar vardı. Peki, İslâm da tahsil yolu kadınlara bu denli açık olduğu halden için bayan talebe erkeğe göre azdı. Müslüman talebeler arasında uzun yolculuklara çıkmak, feyz alabilmek için büyük âlimler izlemek birçok güçlüğe göğüs germek, çetin hayat şartlarına dayanabilmek talebenin derecesini artırırdı. Ancak bir kadın için bu güçlüklere katlanabilmek çok zordu. Yine de Eş-Şeyha Şühde, Zeyneb Binti, Rabiatül Adeviyye, Harun Reşid’in eşi Zübeyde gibi gerçekten ilim mertebesine yükselmiş kadınlar da vardı. Ortaçağ Avrupa’sıyla karşılaştırıldığımızda gerçekten İslam dünyasında eğitim-öğretim alanında kadına tanınan fırsat eşitliği açıkça görülmektedir ki, Batıda o dönemde kadın her şeyden elini ayağını çekmiş, dünyaya kapalı olarak yaşayan ve II. Sınıf insan muamelesi gören kişi durumundaydı.
İslâm tarihinde medresenin camiden ne zaman ayrıldığı tam olarak bilinmiyor, ancak ‘tâbii’lerden Kuzey Afrika`nın fatihi Hassân Bin Numân Tunus şehrinde Hicri 79 yılında bir cami kurdurmuştu. Bu cami, Katolik Kartaca şehrinin yakınında bir İslâm ilim merkezi haline geldi ve Zeytûne adıyla hem cami hem de üniversite olarak hala devam etmektedir. Zeytûne Camiine bağlı medresede ve Kuzey Afrika`nın hemen hemen her şehrinde bulunan şubelerinde hicrî ikinci asırdan itibaren bölgede aktif bir rol oynadı ve o asra ait bir eğitim sistemi vardı. Bu sistemin benzerleri üç asır sonra Fatımîler döneminde Mısır`da kurulan El-Ezherde ve daha sonra Orta Asya`da Timur İmparatorluğu döneminde kurulan Semerkand ve Buhârâ medreselerinde ve hatta Endülüs medreselerinde görülmektedir.
Bu farklı dönem ve bölgelerdeki eğitim kurumlarının deneyimlerinden istifade eden Sulçuklu Devletinin Vezir-i Ekberi Nizamü’l-Mülk; İran, Şam, Bağdat ve diğer bölgelerde kurduğu Nizâmiye medreseleriyle eğitim tarihinde yeni bir çığır açmıştı. Artık dünyanın ilk sistemli hiyerarşisi olan bir eğitim kurumu kuruldu. Bu medreseler bugünkü üniversitelerin temel taşıydı.(7) Avrupa karanlık çağını yaşarken İslâm âleminin her tarafında medreseler açılıyor, her alanda ilim ve bilim adamı âlimler yetiştiriliyordu. Avrupalılar beyzadelerini Endülüs medreselerine tıp, matematik ve mühendislik öğrenmeleri için gönderiyorlardı. Farklı bilim dallarındaki muazzam kütüphanemizi Latinceye çeviren batı medeniyeti, temel taşlarını bizden almışlardı.
Eğitim metodolojisi ve eğitim teorisi gibi bilimler ise ilk olarak Zeytûne medresesinde yetişmiş Abdurrahman İbn-i Haldûn tarafından önceki tecrübelerden istifade ederek “Mukaddime” kitabında bir bilim dalı olarak ortaya kondu. Osmanlı dönemine gelince eğitimin hem kurumsal hem de teorik anlamda her ayrıntısı tamamlanmıştı. Osmanlı medreseleri bunun meyvesini biçti ve İslâm âleminin birliğini 600 yıl boyunca bir taraftan kılıçla diğer taraftan ilim ve eğitimle korudu. Ama ne yazık ki 19. yüzyılda Müslümanlar batı hayranlığına kapıldı ve batıdan eğitim, siyasi, ekonomik ve askeri sistemlerini ithal etmekle beraber çöküş başladı. Müslümanlar İslâmî öğretim ve eğitimden uzaklaştıkları oranda kendi kimlik ve kişiliklerini kaybederler. Müslüman kimlik ve kişiliğin korunması için İslâmî öğretim ve eğitim şarttır.
Mükellef olan Müslümanların; önce üzerlerine “Farz-ı Ayn” olan ilimleri öğrenmeleri, sonra öğrendikleriyle amel etmeleri şarttır. Peygamber Efendimiz (sav)’in ilmi “amelin imamı-rehberi” olarak tarif etiği malûmdur. İlim ve sâlih amel hususunda hassasiyet gösterilmediği müddetçe, İslâmî hareketin gündeme girmesi mümkün değildir. Minyatür beyinlerin imal edildiği cahilî eğitim ve öğretim kurumları; insanları sürekli olarak Allah (cc)’a isyana teşvik ederken, onların bu zulmüne seyirci kalmak ve Tağuti güçlere boyun eğmek caiz değildir. İktidar sahiplerinden (sultandan) gelen ikrah hali müstesnadır.
İlim, Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayabilmek için vasıtadır, gaye değildir. Hesap gününe hazırlanan her mükellefin, hem üzerine “farz-ı ayn” ilimleri öğrenmesi, hem de öğrendikleri ile amel etmesi zaruridir.(8) İşte İslâmî öğretim ve eğitim bu zaruretin giderilmesi için gereklidir. İslâmî öğretim ve eğitim, Müslümanların evleviyatlarındandır. Müslümanlar mahiyeti izah edilen İslâmî öğretim ve eğitime kavuşmadıkları müddetçe Müslüman kimlikleri ve kişilikleri tehlikededir.
____________________
(1) Bakara Sûresi/ 31
(2) Kaf Sûresi/16
(3) Tâhâ Sûresi/49-50
(4) Enfal Sûresi/29
(5) Sünen-i İbn Mâce, Cihâd: 13; Sünen-i Tirmizî, İlim: 2
(6) Ibn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 358; Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe, II, 579,; Ibn Abdi’l-Berr, el-Istîâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, II, 538
(7) İslâm’da Eğitim Tarihi (Dr. Ahmed Çelebi/Ter: Ali Yardım, İst/2000;Çelebi, Katip, Mîzanu’l-Hak fî İhtiyari’l-Ehak, Konstantıniyye, 1306; Fethiye Nebravî, Târih en-Nuzûm vel-Hadara el-İslâmiyye, Kahire 1981, s. 209
(8) Medeni Vahşet (Hüsnü Aktaş) Sh:36, Ankara/2008
|
|
|
|
|
|
| HAVA DURUMU |
|
| DÖVİZ |
| SERBEST PİYASA | | | ALIŞ | SATIŞ | | USD | 1.5110 | 1.5210 | | EUR | 1.9210 | 1.9360 |
|
| ZİYARETÇİ SAYISI |
|
Online : |
2
|
|
Bugün : |
351
|
| Bu Ay : |
6.427
|
| Toplam : |
143.235
|
|
|
|