|
AĞUSTOS 2010 SAYI 237
|
|
|
|
"Şen Olasın Lâiklik" üzerine bir konuşma
Sadi BURAK
ARALIK 1977 YENİ ÖLÇÜ SAYI: 54
Geçtiğimiz günlede yeni baskısı yapılan Hüsnü Aktaş'ın "Şen Olasın Lâiklik" kitabı üzerine Sadi Burak'ın 1977 yılında Yeni Ölçü dergisinde yayınlanan söyleşisi...
Anti - marksist kesimde toplumsal gerçekçilik çizgisinde bir kitap bu. Bir hikâye kitabı. Onüç hikâyeden oluşmuş.
İlk bakışta, alışılmışın dışında görünüyor. Daha önce gördüğümüz “ins” den çok farklı; yani soyut hikâye türünden değil. (İns-C. Zarifoğlunundur) Daha çok Şevket Bulut Mustafa Kutlu çizgisine yakın. Açalım: Ş. Bulut ve M. Kutlu kişisel meseleleri toplumdan soyutlayarak ele almazlar. Bölgesel şiveler sık sık görülür bunların hikâyelerinde. Hüsnü Aktaş da devrimlerle başlayan toplumsal değişim sürecinde temel meseleleri konu olarak seçmiş. Olaylar ve mesaj önde, estetik kaygı arkada görünüyor. (Bu nokta üzerinde ayrıca durulabilir) Her hikâyede olumlu bir tip görüyoruz.
Gerçekten toplumun tüm yozlaşmasına rağmen olaylar karmaşığı içinde olumlu tipleri -az da olsa - görmek mümkün. Kitap, bütünüyle, siyasal - politik düzeyde tartışma konusu olan konuları içeriyor. Bu, okumayı kolaylaştırıcı bir durum. Meselâ büst ve heykel, kadın - erkek eşitliği - eşitsizliği, hastahanelerdeki ünlü rezaletler, köyden kente göç eden bir ailenin ev sahibi olmasındaki zorluklar, eğitim düzeninin sonuçları, batılı formlar çerçevesindeki Prof'lar, kapkaççı bir ekonomik düzenin kirli çamaşırları, kurulu laik düzenin içindeki bir “imamın dramatik hali” ve İmparatorlukla Cumhuriyet arasındaki geçiş devresini yaşamış bir Sıtkı Hocanın başkaldırısı...
Kitap etrafında veya kitabın hatırlattıkları çerçevesinde bazı sorularımız var yazara.
SORU: Yanılmıyorsam “Vay Gerici Vay” da, Kemalist bürokratların ülkeyi büst ve heykellerle donatmayı ileriliğin simgesi olarak kabullendiklerini vurguluyorsunuz. Fakat bugün?
H. AKTAŞ: Kemalist bürokratların, bu anlayışlarını terkettiğini iddia etmemiz mümkün değildir. Bugün, büst ve heykel dikecek alanların hemen hemen kalmaması, belirli bir duraklamayı göstermektedir. Zira her il-ilçe ve köyde, yeterince büst ve heykel vardır. Fakat garip bir tutumdur ki, büst ve heykellerin lüzumunu ideolojik planda savunan hiç kimseye rastlanmamaktadır. Pratikte ise yaygınlaşması halâ devam ediyor.
SORU: Lâikliğe ilişkin Anayasa maddesinin uygulamasını en acı biçimiyle yaşıyoruz. Bu açık. Bu düzenin mantığı içinde doğal değil mi bu?
H. AKTAŞ: Evet... Fakat bir hususu kesinlikle bilmek zorundayız. Doğal olması onaylanmasını getirmez. Esasen müşrik düzenlerin hiçbir kurumu ile pakt imzalayamayız. Her düzen kendi mantığı içinde tutarlıdır. Lâiklik tatbikatı da, bu düzenim kendi mantığı içerisinde tutarlıdır. Yoksa bazı kimselerin iddia ettiği gibi, “Batı'daki lâiklik tatbikatını övmek, her pazar kiliseye gidilişe methiye düzmek veya Avrupa'da din eğitiminin saatlerini saymak” düzenin yumuşamasını getirse bile, karakterini değiştirmez. Biz bir kurumun ıslahı ile meşgul olamayız, bu reformcu bir tavırdır.
SORU: Derler ki, batı toplumlarında lâikleşme süreci tamamlanmıştır. Bu, sanayi devrimiyle gerçekleşmiştir. Buna katılabilir miyiz? Yani sanayi devrimi olmadan lâik bir devlet ve toplum düzeni. Bu noktada diyecekleriniz vardır sanırım?
H. AKTAŞ: Lâiklikle sanayileşme arasında direkt bir ilişki, batıcı aydınların iddialarında yer almaktadır. Ben böyle bir ilişkinin, kesinkes varolabileceğini sanmıyorum. Ancak sanayileşme yeni bir hayat düzeni getirmiştir. Bunda en büyük darbeyi kilise yemiştir. Fakat unutmamak lâzımdır ki, kilise esasen devlet nizamına talip değildir. Dolayısıyla lâikleşme sürecinin tamamlanması diye birşey sözkonusu değildir. Türkiye'deki bazı marksistler, lâikleşmenin gerçekleşebilmesi için sanayileşmenin şart olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki bugün toplumumuz lâik bir yapıya sahiptir, hem de en koyu bir lâiklik. O halde batıcı aydınlar saçmalamaktadırlar.
SORU: Bir de şu var: Bu batıcı - lâik sirk düzeninde Diyanet İşleri Başkanlığı, İ. H. Okulları, dinle ilgili yüksek okullar, orta öğretimdeki din bilgisi derslerinin işlevi nedir? Ne beklenebilir bunlardan?
H. AKTAŞ: Bütün bu kurumların ortaya çıkışını düzenin kendi mantığı içerisinde bulmak mümkündür, Üretim-tüketim ilişkilerini düzenleyen, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan millî burjuvazi, hızla gelişen komünist hareket karşısına bir güç dikmek mecburiyetini hissetmiştir. 1924-1949 yılları arasında, hiçbir dinî okul yoktur, rejim böyle birşeye ihtiyaç da duymaz. Ne var ki, hızla yükselen nihilizm, rejimi ve bu arada hür dünyanın lideri (!) Amerika'yı güç duruma düşürmüştür. Bu sebeble Allah'a inanan, ibadet eden, fakat devleti ele geçirmeyi düşünmeyen bir neslin varlığı sözkonusu olmuştur. Bu kurumlardan çok şey beklemek hayaldir. Çünkü kurulu düzen, bu kurumları yakından kontrol etmek durumundadır.
SORU: O halde, laiklik ilkesiyle önceki sorumuzun içeriğini teşkil eden kurum, okullar ve dersler çelişmez mi? Çelişirse niçin böyle bir uygulama var?
H. AKTAŞ: Klasik olarak; din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde tarifini bulan laiklik, bu kurum; okul ve derslerle çelişir. Çünkü din adamının devlet memuru olarak görev yaptığı bir toplum, klasik laik toplum değildir. Ayrıca din eğitiminin devlet eliyle yapılması da ayrı bir çelişkidir. Fakat görülmektedir ki, kitlelerin baskısını çok iyi değerlendiren kurulu düzen, bazı önemsiz tavizlerden kaçınmamaktadır. Ayrıca çok partili demokraside, iyi bir propaganda konusu ortaya çıkmıştır. Her parti İmam-Hatip Okulu ve Yüksek Dinî Tedrisat yapan okulları kendi hanesine kaydedebilmenin savaşını vermektedir. Bilhassa seçim zamanlarında bu savaş daha da belirginleşmektedir.
SORU : “Ekonomik Kurul Toplandı” da polisin ahlâki düzeyinin yüksek oluşuyla, rüşvetin, karaborsanın kalkabileceği ima ediliyor. Bu olumsuzlukların kaldırılışı bir düzen meselesi değil midir, Aynı durumu “Hayata Dönmek İstiyorum” da da görüyoruz. Yani yozlaşmışlığı ve kokuşmuşluğu, öğrenci olaylarını eğitim düzeniyle açıklıyorsunuz. Olayları tek sebeble açıklama durumu var, ne dersiniz?
H. AKTAŞ: Gerek “Ekonomik Kurul Toplandı” isimli hikâyemde, gerekse “Hayata Dönmek İstiyorum” isimli hikâyemde, böyle birşeyi vurguladığımı sanmıyorum. Çünkü “Ekonomik Kurul Toplandı” isimli hikâyede, Türkiye'de siyasal kuruluşların ve yayın organlarının hangi metodlarla çalıştığım vurgulamak sözkonusudur. Polisin, ahlâki düzeyinin yükselmesi ile, olumsuzlukların ortadan kalkması diye birşey düşünülemez. Esasen polis, kendini saran ekonomik ve sosyal şartların dışında düşünülemez. Eğitimin yozlaşmada büyük payı vardır. Fakat herşeyin eğitime bağlanmasını kesinlikle kabul etmiyorum. Esasen yaygın olan bazı basit çözümlere kapılamayız. Bu yaygın çözümlerden birisi de “eğitim düzeltilse, herşey düzelir” cümlesi ile özetlenmektedir.
SORU: Bütünüyle anlatmak istediklerinizi verebildiğinize, (tabiî bir hikâye kitabiyle) inanıyor musunuz?
H. AKTAŞ: Cevaplandırılması çok zor bir sual. Hele hele evet demek imkânsız. Zira, bugüne kadar hikâyemize konu olmamış, hatta düşünülmemiş meseleleri gündeme getirmeye çalıştım. Bunun en büyük zorluğu, örnek alabileceğim hiçbir hikayecinin olmayışıdır.
Çünkü bu konular tabir-i caizse belâlı konulardır. Eğer sorunuz, bugüne kadar yayımlanan bütün eserlerim çerçevesinde ise, bir noktada evet demek mümkündür. Çünkü “Şeytan'ın Düzeni” ile, kurulu düzenin müslümanlarca kesinlikle onaylanmaması gerektiğini, “Cenazeler Çağı” ile felsefecilerin gölgesinde yürüyen bütün ideolojik hareketlerin batıllığını ve demokratik tavırların geçersizliğini ortaya koymaya çalıştım, “İsyan Çiçekleri” ise tamamen oto-biyoğrafik bir eser. Dolayısıyla bu romanda bir aktarmacılık görevini üstlendik. O dönemin İslâm gençliğinin çektiği çileleri kitlelere sunduğumu sanıyorum.
SORU: Bir de şunu sorabilir miyim? Deniyor ki, tüm insanların temel meselesini konu alan sanat eserleri kalıcıdır. Oysa siz dünya geneli içinde değil, Türkiye özeli içindeki insanı ve onun meselesini konu ediniyorsunuz, ne dersiniz?
H. AKTAŞ: Ulusal Edebiyat ve Evrensel Edebiyat meselesi... Bu mesele Türkiye'de çok yanlış anlaşılmaktadır. Bir kimse, ben bütün dünya insanlığının temel meselelerini konu alarak, hiçbir mekân göstermeden ve belirli şahıslara yüklemeden eser verebilirim diyemez. Derse saçmalık olur. Esasen bu konu üzerinde çok laf edildi. Tabiî ortaya sürülen iddiaların hiç de tutarlı tarafları yok. Hiçbir sanat eseri, çağının meselelerinden ve insanından soyutlanamaz. Bir Donkişot, evrensel bir eser olarak kabul edilmektedir. Fakat hiç kimse çıkıp da, bu şahıslar İspanya'da yaşamamıştır, çağının önemli olaylarını dile getirmemiştir diyemez. Dolayısıyla, ulusal edebiyat ve evrensel edebiyat kavramları açıklık kazanmış değildir.
Yazarın ilk hikâye kitabı bu. Bizce doldurulamamış bir alanda önemlice bir yeri var. Yeni hikâyeler beklemek hakkımız vardır sanırım yazardan. (ARALIK 1977 YENİ ÖLÇÜ SAYI: 54
Yazar Hüsnü Aktaş’ın 1976 yılında kaleme aldığı ve ilk baskısı 1977 yılında yapılan ‘Şen Olasın Lâiklik’ isimli eseri, yaşanan hadiselerin hikâyesidir. Bir anlamda ‘Makame Sanatı’nın günümüzdeki bir uzantısıdır. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ni gerçekleştiren müstekbirlerin ‘Yasak Kitaplar’ listesine aldığı bu eserin; 1982 yılından sonra yapılan baskılarında ‘Hikâyeler’ başlığının tercih edilmesi, devletten gelen ikrahın zaruri bir sonucudur. Onsekizinci baskısının hayırlara vesile olmasını dileriz.
Doğru Yorum gazetesinin Hüsnü Aktaş hocamızla yaptığı röportajı aynen iktibas ediyoruz...
Hüsnü Aktaş: "Mut'a Fesadı; Kitap, sünnet ve icma'a aykırılığın doğurduğu bir felakettir!.."
Doğru Yorum: "Kur'an ve İslâm tüm insanların Müslüman olmasını istemiyor…" diyene ne derisiniz?
HÜSNÜ AKTAŞ: Sözlerime başlarken Allah’a hamd-ü senâ, Peygamberimiz Efendimize, temiz ehl-i beytine ve ashabına selât-ü selâm, bütün müslümanlara hayır dualar ederim. Sualinize geçmeden önce, kısaca usûl üzerinde duralım. Bütün usûl kitaplarında ‘Allahü Teâla’nın (cc) dini hakkında, Peygamberler müstesna, hiç kimsenin muhkem bir delile dayanmadan söz söyleme hakkının tanımadığı, muhkem delillerin ise Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’ olduğu beyan edilmiştir. Dolayısıyle ‘Kur’an ve İslâm tüm insanların müslüman olmasını istemiyor’ iddiasını ortaya atan kimsenin, bu iddiasını muhkem bir delille ispat etmesi gerekir. Eğer maslahat-ı mürsele, istihsan ve istinbat gibi fer’i delillere dayandığını iddia ediyorsa, bu iddiasını da ispat etmek zorundadır. İlâhi tekliflerin muhatabı olan ve mukaddes emaneti yüklenen her mükellefin, yaratılış hikmetine uygun amellerde bulunması gerekir. Kur’an-ı Kerim’de ‘Allahü Teâla’nın (cc) insanlardan sadır olan tuğyandan ve küfürden razı olmadığı’ haber verilmiştir. (Ez Zümer Sûresi: 7) Bunun mefhum-u mavafakatı, akl-ı selim sahibi olan herkes kolaylıkla anlayabilir. Allahü Teâla’nın (cc) Kur’an-ı Kerim’de meâlen ‘Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul edilmeyecektir.’ (Al-i İmran Sûresi: 85) buyurduğu da malûmdur. Küfür ve tuğyan gibi felâketler; insanın fıtratını tahrip ettiği ve yeryüzünde fesadın yayılmasına sebeb olduğu için, gayr-i müslimlere karşı mücadele farz kılınmıştır. Bu hakikatleri dikkate alan ve selim akıl sahibi olan bir mükellefin ‘Kur’an ve İslâm tüm insanların müslüman olmasını istemiyor’ gibi, batıl bir iddada bulunması caiz değild
Doğru Yorum: "Kur'an, insanlara tek seçenek olarak Müslüman olmayı değil, din özgürlüğünü teklif ediyor!.." nasıl bir sözdür?
HÜSNÜ AKTAŞ : İslâm âlimleri, inanç hürreiyeti ile tefekkür ve tezekkür arasında bazı farkların bulunduğunu izah etmişlerdir. Muhkem nasslarla, hak ve batıl olan inançların keyfiyeti haber verilmiştir. İnsanoğlunun imanı veya küfrü tercih etmesi, kendi iradesine dayanan hadisedir. İmam-ı Teftazani; insanoğlunun ihtiyari fiillerini izah ederken; "İnsanların sevap ve mükâfat almaya, ceza ve azap görmeye esas teşkil eden ihtiyari fiilleri vardır" diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberimize hitaben şöyle buyurulmuştur : "De ki; Kur'an rabbinizden (gelen) bir haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen (inkâr ederek) kâfir olsun"(El Kehf Sûresi:29) Mükellef olan her insanın, dünya hayatında yapmış oldugu itikadi tercihin neticesi, öncelikle kendisini ilgilendirir. Yaptığı tercihlerle ilğili olan cezanın ve mükâfatın, ahiret hayatında ortaya çıkacağı malûmdur. Dolayısıyle islâm fıkhını esas alan bir devlette (Darû'l İslâm'da) insanlar; diger insanların haklarına tecavüz etmedikleri müddetçe, inançlarından dolayı yargılanamazlar. Ancak ‘Kur’an insanlara tek seçenek olar müslüman olmayı değil, din özgürlüğünü teklif ediyor’ sözü, hak ile batılı birbirine karıfltıran insanların söyleyebilecegi bir sözdür.
Doğru Yorum: "Yeryüzünde hüküm yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" (Enfal: 29) emri, kitap ehline değil, sadece müşrikler karşıdır. İddiası ne kadar doğrudur?
HÜSNÜ AKTAŞ: Bu iddia, meşrû sayılan savaşların sebeblerini ve illetlerini dikkate almayan kimselerin ortaya atabilecekleri bir iddiadır. Hükmü umumi olan muhkem bir ayeti, keyfi olarak tahsis etmek caiz değildir.İslâm fıkhında cihad, kıyamete kadar devam edecek olan bir ibadettir. Yeryüzünde fesad çıkaran ve İslâm'ın tebliğ edilmesine engel olan kitap ehlinin, müşriklerin ve zalimleri etkisiz kılmak için farz kılınmıştır: İmam-ı Serahsi: "Cihad'dan maksad; müslümanların emniyet içersinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarıdır" diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Muteber fıkıh kitaplarında: "Savaşın illeti küfür değildir. Çünkü küfür kalpte olduğu için başkasına zararı dokunmaz ve cezası bu dünyada değil, ahirette verilir. Ancak kâfirler; kendi inançlarını hâkim kılmak için müslümanlara savaş açarlarsa, masum insanlara zararları dokunur. Yani küfür bizatihi değil, savaşa, fesada ve fitneye sebep olduğu için büyük bir ma'siyettir" hükmüne yer verilmiştir. Esasen savaşa izin veren ilk ayet-i kerime'de: "Size savaş açanlarla, Allah yolunda siz de savaşın. (Ancak) aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez"(El Bakara suresi:190) hükmü beyan buyruulmuştur. Dikkat edilirse, müslümanlara ‘kendilerine karşı savaş açanlara karşı’ savaşma izni verilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) yönettiği ‘Hayber Savaşı’, kitap ehline karşı yapılan bir savaştır. Hatta fesada sebeb olan zalimlere (asi ve bağyilere) ve bid’at ehli olan fırkaların mensuplarına karşı avaşmanın caiz olduğu, muhkem delillerle sabittir. İslâm Fıkhı’nı uygulayan devletin; teb’asının can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin tahribine vesile olan zorbaların (inançları ne olursa olsun) tecavüzlerine göz yumması caiz değildir.
Doğru Yorum: Fetih sûresi (29 âyet) de:"Muhammed Allah'ın Rasulüdür. Onunla birlikte olanlar da; küffara şiddetli birbirlerine karşı ise merhametlidir…" buyurulduğuna göre;
a) "Muhammed Rasulullah'ı" ikrar etmeyene rahmet gözüyle bakın diyen birisini biliyoruz:
b) Aynı ağız; "en nefret ettiğim kimse "Bin Ladin" dir diyor. Nihayet Bin Ladin'nin Müslüman olduğunu da tahminen olsun bilir bu kişi…. Bu bakış âyetle bağdaşır mı?..
HÜSNÜ AKTAŞ: Elbette bağdaşmaz!.. Ancak Darû’l Harpte ikamet eden ve kendisini genel ikrah altında hisseden kimselerin, bazı manevi hastalıklara tutulmaları mümkündür.
Doğru Yorum: "Deki; Gelin ey ehl-i kitap, birbirimizi rab edinmek değil, sadece Allah'a itaat etmek olan doğru bir ilkeye gelin." (A. İmrân: 64)mealindeki davetin:
a) Ma'hûd diyaloga çağrı olduğunu;
b) "Burada Muhammed Rasulullah" yok! Öyleyse son Peygambere iman çağrısı olmadığını…
c) Öyle olunca da, Tevhidin ikinci kısmını (Muhammed Rasulullah)ı söylemeyenlere rahmet nazarıyla bakmak gerektiğini… söyleyene ne dersiniz?..
HÜSNÜ AKTAŞ: Son yıllarda, İslâm’ın tebliğ edilmesi ile diyaloğu birbirine karıştıran insanların sayısısı bir hayli artmıştır. Kelime-i tevhidin bir bütün olduğunu kabul etmeyen ve ‘ Muhammedür'resulullah" hükmünü reddeden kimselere rahmet nazarıyla bakmak caiz değildir. Alemlere rahmet olarak ğönderilen Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) nübüvvetini reddeden kimselerin, itikadi açıdan kafir hükmünde oldukları, muhkem nasslarla sabittir. Bilindiği gibi iman esasları, tecezzi kabul etmeyen bir bütündür. İnanılması zaruri olan hükümlerden herhangi birisini inkar eden kimse ile tamamını inkar eden kimse arasında, itikadi açıdan bir fark yoktur.
Doğru Yorum: İnsanlar Hanif dininin tevhidine gelmeye çağırılıyor diye yazan fıkıh profesörünün durumu nedir? Saha tecavüzünün ötesinde, İslâm'ın özelliği ve son din oluşuna şüphe iraz etmez mi?
HÜSNÜ AKTAŞ: Önce ‘Hanif Dini’ tabiri üzerinde kısaca duralım. Arap tarihçilerinden Cevat Ali ‘Tarihû’l Arab Kable’l İslâm’ isimli eserinde, hanif dininin keyfiyeti üzerinde durmuştur.Cahiliye döneminde; başta Osman b. Huveyris ve Varaka b. Nevfel olmak üzere, bazı Arab mütefekkirlerinin, kendilerini ‘Hanif Dini’ne’nisbet ettikleri malûmdur. Putperestliği reddeden ve Hz. İbrahim’in dinine tabi olduklarını söyleyen hanifler, itikadi açıdan petperestlerden beri olduklarını ifade ediyorlardı. Peygamberimiz Efendimiz’in tebliğe başladığı dönemde, Osman b. Huveyris hıristiyanlığı tercih etmiş ve bir rivayete göre Varaka b. Nevfel de Tevrat’ı Arapçaya tercüme etmiştir. Dolayısıyle cahiliye döneminde kendilerini ‘Hanif Dini’ne’ nisbet eden kimseler, birbirlerinden farklı inançlara sahip olan kimselerdir. İslâm’ın tebliğinden sonra; Hanif Dini’ gibi, keyfiyeti mücmel ve meçhul olan bir dinden bahsetmek mümkün değildir. Bahsettiğiniz fıkıh profesörü; eger hanif kelimesini, İslâm’ın müradifi olarak kullandığını iddia ediyorsa,yani "Vettebea millete İbrahime hanifa" ayetini esas aldığını ve Hz, İbrahim’in (as) ‘mü’min’ olduğunu ifade ediyorsa, bunu sarih olarak belirtmesi gerekir.
Doğru Yorum: Allah'a, Ahırete iman ve Salihamel, NECAT (felâh) ehli olmanın şartı olarak yeterli midir? (Fetih: 13) İslâm'ın Evrenselliği, bütün insanlığın gelmiş olması konusunda A'raf sûresinin; 157-158 ve müteakıb âyetleri ile aynı meseleyi açıklayan âyetleri izah eder misiniz?
HÜSNÜ AKTAŞ: Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve salih ameller işleyen bir kimsenin; inanılması zaruri olan diğer hükümleri kabul etmediği müddetçe, necat ehli olması mümkün değildir.Yani Allah'a ve ahirete iman edip salih amel işlemek ‘ehl-i necat’ olmak için yeterli değildir.Bilindiği gbi bütün ibadetlerin ‘olmazsa olmaz’ şartı sahih bir imandır. Araf Suresi"nin 157 ve 158. ayetlerinde Tevrat ve İncil'de Hz. Peygamber'in (s.a.v.) geleceği, O'nun ümmî bir kimse olduğu ve diğer bazı özellikleri açık bir şekilde yer aldığı haber verilmiştir. Beyyine Suresi’nde kitap ehlinin; Hz. Muhammed’in (sav) nübüvvetini bildikleri, fakat gizlemeyi tercih ettikleri beyan edilmiştir. Münzel kitaplarda yer alan ve Peygamberimiz Efendimiz’ien (sav) vasaıflarını haber veren hükümler, hevâlarını tabi olan kimseler tarafından gizlenmiştir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) alemlere rahmet olarak gönderildiğini ve nübüvvetinin bütün insanlığa şamil olduğunu beyan eden muhkem nasslar vardır.
Doğru Yorum: Ehl-i Kitabın durumunu anlatan sadece Bakâra: 62, Mâide: 69. âyetleri midir. Öbür âyetler ve "cennet yada cehennem ehl-i" olacaklarını bildiren âyetlerin bir icmâli olarak belirtir misiniz?
HÜSNÜ AKTAŞ: Ehli kitap hakkında olan ayetler yalnız " Maide Suresi"ndeki 62. ve 69. ayetleri değildir. Bunların dışında pek çok ayet-i kerimeler vardır. Meselâ: Ali İmran: 19, 99 ve 186. Ayetleri, Bakara Suresi’nde yer alan 79, 101, 144, 145, 146. ayetler.. Nisa Suresi’nin 68 ve 69. Ayetleri gibi!..
Doğru Yorum: Selef-i Salihinin bütün bu meseleleri çözdüğüne inanıyor musunuz; yoksa günümüz bilgiçlerinin çözüm önerileri geçerli midir?
HÜSNÜ AKTAŞ: Peygamber Efendimiz'in (sav) vefatından sonra fakih sahabeler, ortaya çıkan yeni meseleleri-problemleri çözmek için, ellerinden gelen gayreti sarfetmişlerdir. Hz. Said b. Müseyyeb (ra)'den rivayet edildiğine göre; Hz. Ali'nin (ra) "hakkında nass bulunmayan konularda nasıl hüküm verebiliriz?" sualine, Resûl-i Ekrem (sav) şu cevabı vermiştir: "Mü'minlerden ilim ve takva sahibi olanları toplayıp, istişare ediniz. Bir kişinin reyine göre hükmetmeyiniz."(11). Halife Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) döneminde, âmme hukuku ile ilğili ortaya çıkan meseleler, istişare yoluyla karara bağlanmıştır. Fakihler bu uygulamayı "şûrâ ictihadı" şeklinde ifade etmişlerdir. Bu ictihadları, ferdî hükümlerden daha kuvvetli saymışlardır. Dolayısıyle sahabe, tabiûn ve etba-ı tabiûn döneminde, şer’i delillerin keyfiyeti ortaya konulmuştur. Muhakkak ki, insanların zaruri olarak ihtiyaç duyacakları hükümlerin tamamı Kuran-ı Kerim'de mevcuttur. Ancak Kur’an-ı Kerim’de yer alan hükümleri; muhkem, mücmel, müteşabih, müfesser, nas, zahir ve benzeri kavramlarla ifade etmek mümkündür. Allah’ın (cc) indirdiği hükümleri dosdoğru tebliğ eden Peygamberimiz Efendimiz (sav), o hükümlerin keyfiyetini de açıklamıştır. Dolayısıyla her meselede sünnet'e müracaat etmek, muhkem bir usuldür. Zira sünnet, Kur'an- ı kerim'de yer alan ahkamı anlamak için, zaruri olan bir vasıtadır. Zaman içerisinde zuhur eden ve hükmü kitap ve sünnette bulunmayan meseleleri, diğer şer’i delilleri dikkate alarak çözmek, İslâm âlimlerinin vazifesidir.
Doğru Yorum: "İbrahimi Dinler" tanımı yerinde midir: A. İmran, Mâide ve Tevbe sûrelerindeki uyarıcı âyetleri görmezden mi geliyorlar? İbrahim (s.a.) bütün Kitaplı dinlere eşit mesafede midir?
HÜSNÜ AKTAŞ: "İbrahimî dinler" tabirinden maksad; Hz. İbrahim'in soyundan gelen peygamberlerin ( Hz. İsmail, Hz. İshak vb) tebliğ ettiği hakikatleri ifade etmek midir?. Eğer maksad bu ise ‘İbrahimi dinler’den değil, Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dinden bahsetmemiz gerekir. Günümüzde hak ile batılı birbirine karıştıran zümrelerin, Hz. İbrahim’i (as) istismar ettiklerini söylemek mümkündür. Ancak bu yeni bir hadise değildir. Hz. Abdullah İbn-i Abbas (ra)'dan gelen rivayete göre; Medine'de Resûl-i Ekrem (sav)'in huzurunda, Necran Hristiyanları'ndan bir heyet ile Yahudi hahamları biraraya ğelmişlerdir. Aralarında Hz. İbrahim (as) ile ilgili bir konuyu tartışırlar. Yahudilerin iddiası şudur: "–Hz.İbrahim (as) bizim dinimizdendir, yani yahudidir." Buna mukabil hristiyanları cevabı hazırdır: "Hayır!.. Bu iddianızı kesinlikle kabul edemeyiz. Çünkü Hz.İbrahim (as) bizim dinimizdendir." Tartışma uzadıkça uzar. Bu hadise üzerine: "-Ey kitap ehli!.. Neden İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Halbuki Tevrat da İncil de ancak ondan (İbrahim'den) sonra indirilmiştir. (Buna da) Aklınız ermiyor mu, düşünmüyor musunuz? Haydi (diyelim) siz biraz bilğiniz olan şey hakkında tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne bir yahudi, ne de bir hristiyandı. Fakat o dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi" (Al-î İmran Sûresi: 65-67) ayetleri nazil olmuştur. Dikkat edilirse hristiyanlar ve yahudiler, bilmedikleri konularda konuşmaya ve demogojiye meraklıdırlar. Hz.İbrahim (as) hakkında; kendi keyiflerine göre hüküm vermek ve O'nu kendi saflarında göstererek, propaganda yapma ihtiyacını hissederler. Demogoji hastalığın, sadece kitap ehline mahsus olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Sebebine gelince: Hz. Ebû Said-i Hudri (ra)'den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav): "-Sizden öncekilerin yollarına karış karış ve arşın arşın mutlaka tabi olacaksınız. Hatta bir keler deliğine girseler, onların arkasından gideceksiniz" buyurmuştur. Sahabe'den bazıları: " Ya Resûlallah!.. (Müslümanlar) Yahudilerle hristiyanlara mı tabi olacaklar" sualini sorarlar. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav) " Ya kime (olacak)" buyurmuştur. Hadisden murad; müslümanların ma'siyet (kötülük) hususunda geçmiş milletlere uyacaklarını beyandır. Bu şiddet karış, arşın ve keler kelimeleriyle ifade edilmiştir. İmam-ı Nevevi "-Bu Resûlallah'ın (sav) açık bir mucizesidir, haber verdiği gibi zuhur etmiştir’ diyerek, üzüntüsünü ifade etmiştir. Son yıllarda günmede sokulan ‘İbrahim Dinler’ tabiri, hak ile batılı birbirine karıştıran ve demegoji hastalığına tutulanların kullandıkları bir tabirdir.
Doğru Yorum: "Kur'anın, Ehl-i Kitap hakkındaki âyetleri çok sert!.." diyor bir vâiz. Bu bize, Müsteşrik Dr. Dozy'nin tezini hatırlatmıyor mu: "Seyf âyetlerini yumuşatmalısınız, cihad çağı kapanmıştır!..."
HÜSNÜ AKTAŞ: Hidayet rehberi olan, hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’an-ı Kerim; sıradan bir kitap değil, kelâmullahtır. Dolayısiyle "Kur'an-ı Kerimdeki ehli kitap hakkındaki ifadeler çok serttir" yumuşatılması gerekir" şeklindeki ifade,(kim söylerse söylesin) kelâmullah’aın uslûbuna itirazdır ve başlı-başına bir zulümdür. Cihad, kıyamet gününe kadar devam edecek olan bir ibadettir. Muteber fıkıh kitaplarında "Allahû Teâla'nın (c.c.) dini için; can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen güç ve gayreti sarfetmeye cihad denilir” tarifi esas alınmıştır. Peygamberimiz Efendimizin (s.a.v.) "Müşriklerle; malınızla, canınızla ve dilinizle cihad ediniz’ buyurduğu malûmdur. Dille yapılan cihad, tebliğ ve irşad faaliyetleridir. Cihad kelimesi (terim olarak); küffarla savaş sırasında gayret sarfetmek manasına kullanıldığı gibi, nefs-i emmarenin ihtirasları, şeytan ve şeytanın dostlarına karşı mücadele için de kullanılımıştır. Kıtal âyetlerinin yumuşatılması gerekir ifadesi de kelâmullaha yapılan bir itirazdır. Bahsettiğiniz vâiz efendinin, maksadını aşan bu ifadelerinden dolayı pişman olduğunu tahmin ediyorum. Düzeltmesinde fayda vardır.
Doğru Yorum: Dini sadeleştirme, kolaylaştırma, yaşanır hâle getirme gayretleri var mıdır, kimler, niçin girişirler buna?
HÜSNÜ AKTAŞ: Allah’ın (cc) razı olduğu ve kemale erdindiği din olan islâm,öğrenilmesi ve yaşanması kolay olan bir dindir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ashabına hitaben ’ kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz" buyurduğu malûmdur. Zaman içerisinde; bid'at kavramı ile ifade edilen ve dinin aslından olmayan şeylerin, yani fesada sebeb olan unsurların, dine sokulmaya çalışıldığı malûmdur.. Elbette Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha gibi şer’i delillere mugayir olmayan unsurlar, bid'at hükmünde değildir. Dinde reform yapmaya çalışan ve aydınlanma felsefesinin etkisinde kalan bazı akademisyerlerin, militarist çevrelerin hoşuna gitmek için ‘Dini sadeleştirelim ve kolaylaştıralım’ gibi, keyfiyeti meçhul sloganları kullandıklarını söylemek mümkündür. Bu sloganların kullanıldığı dönemler, genellikle askeri darbelerin yapıldığı dönemlerdir.
Doğru Yorum: Hadis (Sünnet) hakkında da ileri-geri yazıp-çizenler çoğaldı. Bu arada Diyanet İşlerinin; Hadisleri yeniden tasnifinde; (kendi zu'munca) "Çağa uygun düşmeyen Hadisleri kaynaklarında bıraka-rak, atıl hâlde Ademe Mahkum etme" emeli seziyor musunuz? Çünkü merkum Dr. Dozy ve benzerleri bunu da teklif etmişti: "Buhariden farklı metodla Hadisleri elerseniz, dininiz kolaylaşır!.." demişti. (Bakınız: Filibeli Risalesi)
HÜSNÜ AKTAŞ: Medyada ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünneti çağımıza uydurmak için bazı ilahiyat profesörlerini görevlendirdiği’ haberi, 28 Şubat Süreci’nde ortaya atıldı. Bu haberde yer alan ‘Sünnetin çağa uydurulması’ gibi; zaman açısından imkansız ve keyfiyeti meçhul olan bir gayret sözkonusudur.
Doğru Yorum: Tevrat ve İncil de Kur'an âyetlerine uyan metinler var mıdır, ne oranda ve ne ifâde eder?..
HÜSNÜ AKTAŞ: Kur’an-ı Kerim’de, muharref olan Tevrat ve İncil'de zikredilen bazı itikadi ve ameli hükümlerin yer aldığını malûmdur. Meselâ:Tevrat’te yer alan on emir, İsra Suresi’nde müslümanlara hatırlatılmıştır. Bütün münzel kitaplarda, faiz haram kılındığı da malûmdur. Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve inkar edilmesi farz kılınan tağut, İncil’de ‘mommon’ terimiyle ifade edilmiştir. Tevrat ve İncil’in tahrifi, kelimelerin yerlerinin değiştirilmesi yoluyla gerçekleştirildiği de haber verilmiştir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in inzalinden sonra, diğer münzel kitapların hükümlerinin nesheldiği malûmdur.
Doğru Yorum: İcma-i Ümmeti kökünden yok saymanın hükmü nedir. İcma ile sabit hükümleri hiçe saymanın hükmü nedir?
HÜSNÜ AKTAŞ: Rasûl-i Ekrem'in (sav) vefatından sonra; ortaya çıkan yeni meselelerin hükmü üzerinde, bütün müctehid imamların ittifak etmelerine "İcma-i Ümmet" denilir. Bazı kaynaklarda; Ehl-i sünnet ve'l cemaat itikadına sahip olan kimselerin, "Ehl-i Sünnet ve'l İcma" şeklinde de ifade edildikleri malûmdur. İslâm âlimleri; icmâ-ı ümmetin delil olduğunu izah ederken, Kur'an-ı Kerim'de yer alan muhkem nasslardan istinbat ettikleri hükümleri açıklamışlardır. Meselâ: "Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygamberden ayrılıp, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yola döndürürüz. (fakat ahirette) Kendisini cehenneme koyarız. Orası ne kötü bir yerdir"(En Nisa Sûresi: 115) Bu ayet-i kerime'de, icma-ı Ümmeti inkâr edenlerin cezaları haber verilmiştir. İmam-ı Zemahşeri'nin tesbiti şudur:"Bu ayet, icma-ı ümmet'in delil olduğunun işaretidir. Zira Allah'a (cc) ve O'nun rasûlüne (sav) muhalefet ile mü'minlerin yolunun dışında bir yol tutmak, aynı mahiyette sayılmıştır. Cezalarını da eşit tutmuştur." Sünneti reddetmek ile icma-ı ümmeti inkâr etmek arasında bir fark yoktur.
Doğru Yorum: T.Diyanet işleri Başkanlığının neşriyatından: "İslâm Dinin Temel Kaynakları" adıyla bir yapıt var. (İ.L.Ö.P amblemlidir) Burada İslâmın temel kaynakları şöyle sıralanmış: Kitap (Kur'an), Sünnet, İçtihad.
a) İcma-i Ümmet'e ne oldu? (Bak. Nisâ: 115- 127-176)
b) İçtihad dinin temel kaynağı mıdır?
c) Bundan "Kıyas" kastediliyorsa, neden dördüncül değil?
d) Fetva kastediliyorsa Fetva Allah'a aittir. (Nisâ: 176)
HÜSNÜ AKTAŞ: Sualinize cevap vermeden önce, bir değişime işaret etmekte fayda vardır. 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra;Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ‘mezhepler üstü’ olmasını savunan çevrelere, önemli imkanlar sağlanmıştır. Bahsettiğiniz "İslâm Dini'nin temel kaynakları" isimli eserde İslâmî kaynaklar sayılırken: Kitap, Sünnet ve ictihad’ın zikredilmesi, buna mukabil icma-i ümmete yer verilmemesi, zinde güçlerin sözcüleri tarafından Diyanet’e vurulan ‘Ehl-i Sünnet ve Hanefi’ damgasından kurtulma gayretinin bir ifadesidir Elbette ictihad, İslâm’ın temel kaynağı değil, hüküm istinbat etme usulüdür. Buna mukabil ‘İcma-ı Ümmet’; tıpkı sünnet gibi, muhkem bir delildir.
Doğru Yorum: TDV nin neşrettiği "İlm-i Hâl" kitabının II. Cildinde (Mâide sûresinin 5. âyeti)’nden yola çıkarak Müslime kadının (Kitap Ehl-i) Gayri müslimle evlenmesinin câiz olduğu yazılmış. Aynı kurumun neşrettiği (Kur'an Yolunda) Adlı tefsirde ise, "İcma-ı ümmet vardır ki; kesin haramdır deniyor. Bu çelişki ne anlatır? Câiz mi; haram mı ağır basar? Aynı tefsirde "Mut'a" bugün zarurettir, diyor. ne dersiniz?
HÜSNÜ AKTAŞ: TürkiyeDiyanet Vakfı'nın hazırlamış olduğu ilmihal kitabının II. cildinde Maide Suresi'nin beşinci ayetinden yola çıkarak ‘Müslüman bir kadının, gayrimüslim bir erkekle evlenmesinin caiz olduğunu’, yine aynı kurumun "Kur'an yolunda" adlı tefsirinde ‘bu hükmün icma ile haram olduğu’ ifade edilmiş!.. Sualinizde ‘bunlardan hangisine inanacağız?’ diyorsunuz. Muhkem nassla sabit olan bir hakikatin, şu veya bu gerekçeyle (hikmet, zaman unsuru, maslahat vs.) değiştirilmesi caiz değildir. Bütün usûl alimleri ‘Mevrid-i nass’da ictihada mesağ yoktur’ hükmünde ittifak etmişlerdir. Dolayısıyle ‘Müslüman kadının gayrimüslim bir erkekle evlenmesinin caiz olduğunu’ iddia etmek; kitap, sünnet ve icma-ı ümmete muhalefete sebeb olan bir felâkettir. Kitabın yazarı tarafı tarafından savunulan ‘çocukları gayrimüslim olur endişesi vardır. Yasaklanmasının illeti budur’ gerekçesi, kıyasa da uygun değildir. Çünkü bir şeyi diğer bir şeye kıyas ederken, dikkat edilmesi zaruri olan bazı unsurlar vardır. Kıyas edilen unsurdaki bütün illetlerin aynısının, kıyas yapılanda da bulunması zaruridir. Hâlbuki bu meselede; bir değil, birden fazla illetin birarada bulunması mümkündür. Müllefin ortaya koyduğu gerekçe illeti değil, maslahat-ı mürsele ile sınırlı bir endişeyi ifade edebilir. Yani yasaklanmasının sebebi sadece çocuklarının küfre düşme tehlikesi değilldir. Gayr-i müslimle evlenen müslüman kadının, bizzat kendisinin dinini değiştirmesi tehlikesi vardır. Aynı eserde: "Bu gün mut'a nikâhı zarurettir," gibi, batıl bir iddianın ortaya atıldığını ifade ediyorsunuz.. Allah'ın (c.c.) helal kıldığı nikahı bir tarafa bırakmanın ve ‘mut’a’ fesadını savunanmanın meşrû bir gerekçesi olabilir mi? Mut’a fesadı, sadece bazı Şiî fırkalarının içine düştükleri bir felâkettir. Filistinli Âlimler Birliği Başkanı ve Gazze milletvekili Dr. Mervan Ebu Ras, geçtiğimiz ay içerisinde İstanbul’u ziyaret etti. Aynı zamanda bir şehid babası olan Üstad Mervan ile Vahdet Vakfı İstanbul Temsilciliği’nde, içinde bulunduğumuz hali mütalâa etme fırsatını bulduk!.. Sohbetimiz esnasında Üstâd Mervan, şu tesbitlerde bulundu: ”Kardeşlerim; sizler arzın bir tarafında bir cepheyi oluşturuyorsunuz, bizler de bir başka tarafında, başka bir cepheyi oluşturuyoruz. Hepimizin Allah-u Teâlâ’nın (cc) bizlere yüklemiş olduğu çeşitli sorumlulukları bulunmaktadır. Kardeşlerim; bildiğiniz gibi Siyonist İsrail, Batı toplumunun İslam âleminin bağrına sapladığı zehirli bir hançerdir. Batılılar Yahudileri sevdikleri için değil, bilâkis İslâm’ı sevmedikleri için bu hainliği yapmıştır. Yahudileri bu şekilde kullanmalarındaki asıl gaye ise İslâm ümmetini parçalamaktan başka bir şey değildir.”
Gazze Milletvekili Dr. Mervan Ebu Ras’ın Tesbiti:
“Filistinli müslümanlar ateş çemberinde!..
Cihadımız devam ediyor”
FİLİSTİNLİ âlimler birliği başkanı ve Gazze milletvekili Dr. Mervan Ebu Ras, geçtiğimiz ay içerisinde İstanbul’u ziyaret etti. Aynı zamanda bir şehid babası olan Üstad Mervan ile bu ziyareti sırasında üç saatlik bir sohbet etme fırsatımız oldu. Sohbetimizin özetini şu şekilde sizlerle paylaşabiliriz.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Kardeşlerim; sizler arzın bir tarafında bir cepheyi oluşturuyorsunuz, bizler de bir başka tarafında, başka bir cepheyi oluşturuyoruz. Hepimizin Allah-u Teâlâ’nın (cc) bizlere yüklemiş olduğu çeşitli sorumlulukları bulunmaktadır.
Kardeşlerim; bildiğiniz gibi Siyonist İsrail, Batı toplumunun İslam âleminin bağrına sapladığı zehirli bir hançerdir. Batılılar Yahudileri sevdikleri için değil, bilâkis İslâm’ı sevmedikleri için bu hainliği yapmıştır. Yahudileri bu şekilde kullanmalarındaki asıl gaye ise İslâm ümmetini parçalamaktan başka bir şey değildir.
“Şuurlu İslâm âleminin ve müslümanların sorumluluğu nedir?” diye bir soru sorarsak, ilk emirde şunların söylenmesi mümkündür: Müslümanlar İslâm âlemine karşı olan sorumluluklarını idrak edip bunun için çaba harcamalıdırlar. Biz, öncelikle şunu itiraf edelim: Filistin davasının siz Türkiyeli kardeşlerine büyük ihtiyacı vardır. Çünkü; Türkiye hem büyük bir güç, hem de büyük bir devlettir. Sizin yapacağınız her çalışma bizler için çok önemlidir.
Türklerin geçmişi yalnızca Osmanlı ile sınırlı olmayıp büyük bir tarihi vardır. Onun içindir ki, gücü ve sorumluluğu büyüktür. Sizlerden Filistin davasını devamlı canlı tutmanızı istiyoruz. Allah’ın (cc) izni ile Filistin’e zafer muhakkak gelecektir. Kim bu davaya yardım ederse o da zaferden payını alacaktır.
Müslümanların Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya yaptıkları ziyaretlerden Yahudiler çok rahatsız oluyorlar. Çünkü, Müslümanlar burayı tanırlar ve sahip çıkarlar diye büyük bir endişe içerisindeler. Öte yandan İsrail Eğitim Bakanlığı şöyle bir karar aldı: “Bütün Yahudi öğrenciler senede bir defa Kudüs’ü ziyaret edecekler. Eğer bunu yapmazlarsa karne alamayacaklar.”
Bizler, İslâm âleminin ortak meselesi olan Filistin davası için medya, sivil toplum kuruluşları ve gönüllü kişiler olmak üzere bütün duyarlı çevrelerden aktif bir çalışma istiyoruz. Yalnızca hükümetten değil toplumun her kesiminden duyarlılık bekliyoruz.
Şimdi, kardeşlerimizin soruları varsa İnşâallah onları cevaplandırmaya gayret edelim.
Soru: Üstad, zaferden emin olduğunuzu söylediniz. Müşahhas örneklerle bunu biraz açabilir misiniz?
Üstad Mervan: Geçen 30 yılı kısaca bir tahlil ettiğimizde olayı anlayabiliriz. Biz, 30 yıl önce Şeyh Ahmed Yasin’e bey’at ettiğimizde 50-60 kişi idik. Şu anda Hamas’ın gücü ortadadır. Öte yandan İsrail 1956 savaşından sonra Süveyş’i, Golan tepelerini ve Batı yakayı işgal etmişti. Ama şimdi geri çekildi. Peki, İsrail zayıfladı mı? Hayır. Yalnız savaşan tarafların zihniyetleri değişti. O zaman İsrail çok savaşmak istiyordu. Araplar çekingen duruyordu. Şu oldu; Yahudi saldırdıkça Filistinliler daha da şuurlandılar. Şimdi ise tam tersi oldu; İsrail savaşmaktan korkuyor. Tarihe bakarsak; hak ile batıl arasındaki mücadelede hakkın zayıf olduğu dönemlerde savaş olmuştur. Hakkın hâkim olduğu dönemlerde savaş olmamıştır. Misal: Belkıs ile Süleyman(as), biri batıl diğeri hakkı temsil ediyordu. Kuşun getirdiği mektup ile Belkıs olayı değerlendiriyor ve bakıyor ki Süleyman(as) güçlü, hemen teslim oluyor. Bir başka misal: Halife Harun Reşid ile Rum Kıralı arasında bir cizye tartışması çıkar. Harun Reşid; ‘Ya verdiğin sözde dur, ya da ordum ile geliyorum’ haberini gönderir. Bunun üzerine Rum Kıralı verdiği söze döner.
Bir başka boyut: Siyonist İsrail son model teknolojiyle mücehhez kıldığı uçak ve tanklarla taarruza geçiyor. Fakat müslüman çocuğun attığı taşlardan korktukları için tanklardan dışarıya çıkamıyor ve askerlerini çocukların bezlendiği gibi bezliyorlar. Başka bir örnek: İsrail Filistin’de Cebel-i Reis denilen bölge -ki; orada büyük dağlar yoktur - küçük tepeciklerin olduğu bu bölgeyi aralıksız üç saat bombaladı ve ardından piyade birliklerini buraya sürdü. Fakat, bunca bombardımana rağmen karada mücahitlerle karşılaştılar ve şaşırdılar. Şu müslümanlar bu küçücük tepeciklerin neresinde gizlenmişlerdi? Şaşkınlık içerisinde geri çekilip yeniden hava saldırısına başladılar. Bu saldırı 23 gün sürdü. Bölgeyi ele geçiremediler ve terk etmek zorunda kaldılar.
Askerlerini Müslümanların olduğu bölgelere sokamayacağını anlayan İsrail yeni bir arayış içerisine girdi: Robotların kullandığı araçlar ve silah kullanan robotlarla bu korkusundan kurtulacağını zannederek böyle bir hazırlık içerisindeler. İşte bütün bunlar, Allah(cc)’ın onların kalplerine bizim korkumuzu saldığının bir göstergesi ve aynı zamanda zaferin müjdesidir. İnşâallah zafer inananların olacaktır.
Soru: Üstad, Filistinli kardeşlerimiz de kendi içlerinde bazı problemler yaşıyorlar. Bu problemleri nasıl halledecekler?
Üstad Mervan: Burada önemli olan meselenin iyi teşhis edilmesidir. Teşhis konulduktan sonra, zor ve zaman alıcı olsa da İnşâallah, bu sıkıntı tedavi edilecektir.
Filistin meselesinin dini boyutu, siyasi boyutu, ekonomik boyotu ve askeri boyutu gibi çeşitli boyutları vardır. Bir köy gibi küçülen dünyada, İsrail, ABD, AB, Rusya vb. düşman odaklar kendi çıkarları doğrultusunda, Filistinlileri birbirine düşürmek için her yolu deniyorlar. Maalesef bazı kardeşlerimiz, iyi niyetli bile olsa bu kirli tezgâhları farkedemiyor ve düşmanların oyununa gelebiliyorlar. İşte bunun tedavisi zor ve biraz zaman alacaktır.
Öte yandan AB, 2009 yılında Feyyad hükümetine 550 milyon avro gönderdi. Yalnız bu para, Avrupa’nın istediği yerlere ve onların istediği gibi harcanabilecek. ABD’nin emir ve desteğiyle Mısır, Gazze sınırına çelik duvar örüyor. Filistin’deki ihanet odakları tarafından bunu isteyenler de var. İsrail, el- Fetih örgütünün elemanlarına küçümsenemeyecek silah yardımında bulunmuştur. El- Fetih elemanları topladıkları istihbari bilgileri İsrail’e sızdırmaktadırlar ve İsrail Gazze’ye saldırdığında bunlar sevinmişlerdir.
Kimin nerede durduğuna iyi bakmak lazım. İşte bütün bu ve benzeri olayları masaya yatırıp güzel bir teşhisten sonra, elbette ki tedavimiz sürüyor, devam da edecektir. Fakat, bu hem kolay olmayacak hem de biraz zaman alacaktır. Allah(cc) yardımcımız olsun.
Bir başka örnek: Abdüllâtif Musa, Geçtiğimiz Ağustos ayında olan olayların başını çeken kişidir. Bu kişi İslâmi ilmi olmamakla beraber tekfirci bir zihniyete sahip olup, Hamas mensuplarının kâfir olduğunu ve öldürülmeleri gerektiğini ileri sürmektedir. Keza Ebu Abdullah Şâmi. Biz ona eğitim konusunda imkân sağladık, sonra o da tekfirciliğe başladı. Bunlar Refah’ta bir camiye yerleştiler ve bir devlet kurduklarını açıkladılar. Kendilerine elçi olarak gönderdiğimiz kardeşimizi şehit ettiler. Bunlar bizim çocuklarımızı katlettiler. İşte bunlar da malum güçler tarafından üzerimizde oynanmaya çalışılan başka bir oyundur. İnşâallah hepsini aşacağız.
Soru: Bu tekfirciler, hangi gerekçelerle Hamas mensuplarını tekfir ediyorlar?
Üstad Mervan: Bunlar şu üç sebebi ileri sürerek Hamas’ı tekfir ediyorlar: 1. Seçimlere katıldığımız için: ‘Siz seçimlere katıldınız demokrat oldunuz ve dolayısıyla kâfir oldunuz’ dediler. 2. Teşri Meclisine (Parlamentoya) girdiğimiz için: ‘Yasaları ancak Allah(cc) yapar, siz yapamazsınız, yasa yaptınız kâfir oldunuz’ dediler. 3. Gazze’de bir hükümet kurdunuz, fakat şeriatla hükmedemiyorsunuz, dolayısıyla kâfir oldunuz’ dediler.
Bu zihniyetin bizleri küfürle itham etme gerekçelerine dikkat edilirse; Hamas’ı her şeyiyle hayattan çekip meydanı İsrail’in istediği hale getirmektir. Bunlar da günümüzün çağdaş haricileri olup, kimler tarafından yönlendirildikleri malumdur!
Soru: Üstad, Siyonist İsrail’in elinde esir olan kardeşlerimizin durumları nedir?
Üstad Mervan: Bu bizim için çok önemli bir konudur. Temas ettiğiniz için size teşekkür ederim. Şu an İsrail zindanlarında esir tutulan 11 000 kardeşimiz vardır. Bizim, bir esirler bakanlığımız bulunmaktadır. Esir kardeşlerimizin her şeyiyle bu bakanlığımız ilgilenmeye gayret ediyor. Bu konuda öncelikli olarak şu üç hususu müslüman kardeşlerimizin bilmelerini ve bu hususta duyarlı olmalarını istiyoruz. 1. Basın yayın yoluyla bu kardeşlerimizin durumlarının tüm dünyaya duyurulması. 2. Siyonist İsrail tarafından uygulanan hukuki işlemler gündeme getirilmelidir. Misal: Suç bile sayılmayacak çok basit bir hareketinden dolayı kardeşlerimize çok uzun cezalar veriliyor. Öte yandan hapishanelerde kendi ihtiyaçlarını gideremeyecek durumda olan hasta kardeşlerimiz bulunmaktadır. 3. Yaşlı insanlarımız hapishanelere doldurulurken, aynı zamanda hapishanelerde yaşlanan pek çok kardeşimiz var. Bütün bunlarla beraber kardeşlerimize sistematik işkence de uygulanmaktadır. Siyonist İsrail ve işbirlikçileri bütün bunları, bizleri yıldırmak için yapıyor. Fakat bizler Allah’ın (cc) izniyle mücadelemize devam edeceğiz.
Allah(cc) yardımcımız olsun. Hepinize teşekkür ediyorum. Filistin'de yaşanan son gelişmelerle ilgili olarak Hüsnü Aktaş hocamızla ropörtaj:
Siyonist İsrail’in Şifreleri
ve Gazze’de Yaşanan
Dramın Tahlili
Soru: Gazze'de son yılların en büyük insanlık trajedilerinden birisi yaşanıyor!.. Bazı medya aydınları, ‘yaşanan bu trajedinin, Şubat ayında İsrail’de yapılacak olan seçimleri ilgili olduğunu iddia ediyorlar.. Bu iddianın nesnel bir dayanağı var mıdır?
Hüsnü Aktaş: Hafıza sahibi olan insanoğlunun ‘geçmişte yaşanan hadiseleri hatırlaması’ ve içinde bulunduğu halin muhasebesini yapması mümkündür. Gazze'de yaşanan hadiseler ile İsrail’de yapılacak seçimlerin hiç ilgisinin olmadığını söylemek kolay değildir. Askeri operasyonların her seçim döneminde tekrarlanması, elbette tesadüf olamaz. Terörist olmakla övünen Menahem Begin; 1981 yılında yapılan seçimlerden kısa bir süre önce, Irak nükleer santralın bombalanması emrini vermiştir. Sabra ve şetilla mülteci kamplarında işlenen cinayetler de seçim dönemine rastlamıştır. Şimon Perez 1996 seçimleri öncesinde Lübnan'a karşı düzenlenen 'Gazap Üzümleri' operasyonunun emrini vermiştir. Bugün de Tzipi Livni ile Ehud Barak, klasik hale gelen Siyonist tezgâhı kullanmaktadırlar. Ancak Gazze'de yaşanan insanlık trajedisini, sadece Şubat ayında yapılacak olan seçimlerle açıklamak kolay değildir. Tuğyana dayanan zalim politika, devlet terörünü ve çirkin fiilleri beraberinde getiren bir felâkettir. Başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere; bütün uluslararası kuruluşların, ‘temerküz kampı’ haline getirilen Gazze’de işlenen cinayetleri görmemezlikten gelmeleri, sadece seçimle ilgili bir hadise değildir. 2006 Yılının Haziran Ayında yaşanan hadiseleri hatırlayalım. O tarihte siçim sözkonusu değildir. İsrail’in terör mangalarının; başta Gazze şeridi olmak üzere, bütün Filistin topraklarını kan gölüne çevirdiklerini ve işledikleri cinayetleri “Hamas- El Fetih Çatışması” haberleriyle örtbas etmeye çalıştıkları malûmdur. Illuminati Çetesi’yle dirsek temasında olan Reşid El Subbak’ın “Koruyucu Güvenlik Birimi” ile siyonizmin emellerine hizmet eden “Acil İntikam Mangası” Hamas’ın önde gelen liderlerine karşı suikastlar düzenlemişlerdir. ABD’nin ve İsrail’in desteğini alan Muhammed Dahlan’ın; Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı tahrik ettiğini ve HAMAS’ı köşeye sıkıştırmak için tuzaklar kurduğunu unutmamak gerekir. FKÖ lideri ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ı zehirleyenler de Muhammed Dahlan’ın ekibidir. Halen Mısır’da yaşayan Muhammed Dahlan’ın, Gazzeli müslümanlar için hayati öneme haiz olan ‘Refah Kapısı’nın açılmaması için elinden gelen gayreti sarfettiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Dolayısıyla Gazze’de yaşanan trajedinin bir değil, birden fazla sebebi vardır. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın görev süresinin 9 Ocak 2009 tarihinde sona ermesi, Şubat ayında İsrail’de yapılacak seçimlerden daha önemlidir. Bu şartlar altında Filistin’de seçim yapılamıyacağına göre; bulunduğu makamını korumak için İsrail ‘in emellerine hizmet eden bu zalim politikacı, görevine devam edecektir!..
Soru: Bundan altı yıl önce, dünya siyasetine yön veren dört devletin lideri biraraya gelmiş ve kendi ifadelerine göre bir ‘yol haritası’ hazırlamışlardı. BM, AB, ABD ve Rusya (Ortadoğu Dörtlüsü) 26 Haziran 2007'de tam yetkiyle Filistin sorununda arabulucu seçtiği, eski İngiltere Başbakanı Blair'in hiç sesi çıkmıyor. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert'i, 27 Kasım 2007 tarihinde yapılan ‘Annapolis Konferansı'nda bir araya getirenlerin de hiç sesi çıkmıyor? Bu manzarayı nasıl değerlendirmemiz gerekir?
Hüsnü Aktaş: Seküler-Kapitalist dünya sistemini ayakta tutan ve ‘Illuminati Çetesi’ne hizmet eden devlet adamlarının ne insafı, ne vicdanı vardır. Dünyanın beşte birini teşkil eden nüfusuyla, bütün ülkelerin kaynaklarını sömürmekte, insanlığın geri kalan kısmını açlığa, yoksulluğa ve iç savaşlara mahkûm etmektedirler. Seküler-Kapitalist sistemin, insanlığı esir aldığını söylemek mümkündür. İsrail'in Gazze'de estirdiği terör ‘Illuminati Çetesi’nin kurduğu Siyonist bir tezgâhtır. Ortadoğu Dörtlüsü'nün (BM, AB, ABD ve Rusya) 26 Haziran 2007'de tam yetkiyle Filistin sorununda arabulucu seçtiği, eski İngiltere Başbakanı Blair'in hiç sesi çıkmaması, siyonist efendilerinin talimatıdır. 30 Nisan 2003'te Filistin sorununun çözümü için "Yol Haritası" hazırlayan Dörtlü, ‘İsrail’in Vahşetini’ kınama cesaretini bile gösteremiyorlar. Hazırladıkları yol haritasını takdim ederken, şu iddialarda bulunuyorlardı:
"2005'e kadar iki ayrı devlet temelinde Filistin-İsrail sorununa kalıcı çözüm getireceğiz. En geç 30 Mayıs 2003'e kadar teröre ve şiddete son verilecek, Filistinliler'in normal hayata başlamaları sağlanacak ve Filistin'de devletin altyapı kurumları oluşturulacaktır. Önümüzdeki Haziran-Aralık 2003 döneminde geçici sınırlarla belirlenmiş, bağımsız Filistin devleti kurulacaktır. Daha sonra 2004-2005 döneminde kesin ve kalıcı statüyü belirleyen anlaşma imzalanacaktır.
“Gazze'de yaşayan 1.5 milyon insanın üzerine, havadan, denizden ve karadan ölüm yağıyor; kendini "Filistinliler'in insanca yaşamlarının küresel güvencesi" ilan eden Ortadoğu Dörtlüsü, bu manzarayı seyretmekle meşguldür.Bundan iki yıl önce "Filistin sorununu çözme zamanı geldi" diyerek 27 Kasım 2007'de Annapolis Konferansı'nı toplayan güçlerin yerinde yeller esiyor!..
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert'e imzalattıkları bildiride, çok iddialı hedeflerden bahsediyor ve şöyle diyorlardı:
"Halklarımız arasında onlarca yıldır süregelen, masûm insanların ölümüne ve tarifi imkansız acıların yaşanmasına sebeb olan çatışmalara son vermeye kararlıyız. Özgürlük, güvenlik, adalet, onur, saygı ve karşılıklı tanıma çağını başlatacağız. En geç 2008 sonuna kadar barış anlaşmasını gerçekleştireceğiz." Gazze’de yaşanan trajedi, bütün bunların birer ‘kuyruklu yalan’ olduğunu göstermektedir.
Soru: Kendisini ‘Haçlı Savaşı’nın Başkomutanı’ ilân eden George W. Bush ve yeni muhafazakar (none-con) ekibin Beyaz Saray’daki günleri sayılı!.. Önümüzdeki günlerde Barack Obama’nın Beyaz Saray’a yerleşmesi söz konusu!.. Bazı siyaset uzmanları ‘İsrail’in bu geçiş dönemini dikkate aldığını’ iddia ediyorlar. Gazze’de yaşanan katliamın, bu geçiş dönemiyle bir ilgisi var mıdır?
Hüsnü Aktaş: Gazze’de yaşanan katliamın, ABD’de yaşanacak olan iktidar değişimiyle bir ilgisi yoktur. Bazılarının zannettiği gibi İsrail, ABD tarafından yönetilen bir devlet değildir. Aksine ABD’de faaliyet gösteren ‘Musevi Lobisi’ , dünya siyasetine yön verebilecek imkanlara sahiptir. Barack Oboma’nın, Musevi Lobisiyle yakından irtibatlı olan Rahm Emanuel’i ‘Beyaz Saray Sekreterliği görevine getirdiği malûmdur. Rahm Emanuel, liberal görüşlerine rağmen Demokrat Parti içerisinde sert bir İsrail yanlısı Yahudi olarak bilinmektedir. Obama’nın danışmanı David Axelrod da ‘Chicago Yahudi Cemaati’nin en önemli simalarındandır. İlluminati Çetesi’nin önde gelen isimlerinden Zbigniew Brzezinski’nin, Barac Obama’nın seçim kampanyalarına katıldığını unutmamak gerekir. Siyaset uzmanı Niall Ferguson ‘Dünya Savaşı’ isimli kitabında; Birinci ve İkinci dünya savaşları döneminde ortaya çıkan ekonomik ve politik gelişmeleri incelemiştir. Tesbitine göre, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, Birinci Dünya Savaşı’nın zaruri bir sonucudur. Aynı zamanda bu ekonomik kaos, İkinci Dünya Savaşı’nın sebebi olmuştur. Bu tesbitin doğru olduğunu kabul edenler, son aylarda yaşanan küresel kaosun da yeni bir ‘Dünya Savaşı’na sebep olabileceğini ileri sürmektedirler. Ancak yaşanan ekonomik kaos; ABD’nin önce Afganistan’a, sonra da Irak’a karşı başlattığı kirli savaşın tetiklediği bir kaostur. Gazze’de yaşanan katliam da yeni bir hadise değildir. İsrail’in yıllardır devam ettirdiği ‘Soykırım Politikası’nın yeni bir safhasını teşkil etmektedir.
Soru: BM Güvenlik Konseyi ve Arap Birliği gibi uluslararası kuruluşların sözcüleri, terörist İsrail Devleti’ni ‘kınama’ cesaretini bile gösteremiyorlar. Bunun sebebi nedir?
Hüsnü Aktaş: Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın, ikinci dünya savaşı’nın galipleri tarafından kurulduğunu unutmamak gerekir. BM, IMF ve Dünya Bankası üçgenine dayanan, daha açık bir ifadeyle şeytan üçgeni haline gelen siyasi-mali düzenin patronu Amerika’dır. BM Güvenlik Konseyi, bir anlamda ‘Amerika’nın Sesini’ dünyaya duyuran bir teşkilattır. Arap Birliği meselesine gelince: Lübnan’da yayınlanan bir gazetede, ilginç bir tesbite yer verilmiştir:
"Bir Arap ülkesinin devlet başkanı ‘Arap Birliği zirvesinin acilen toplanması’ için yardımını isteyen bir başka Arap ülkesinin prensine şu cevabı verdi: 'Zirve İsrail'in Gazze'ye saldırısına son verdirebilecek mi? Geçmişteki tecrübeler bize İsrail'i, ABD'nin onayını almış bir operasyondan hiçbir gücün alıkoyamayacağını gösterdi. Ne Güvenlik Konseyi bir şey yapabilir, ne de Arap Birliği gibi bölgesel oluşumlar. O nedenle zirve boşa kürek çekmek olur." Bilindiği gibi İsrail’in hava saldırısından hemen sonra, Kahire'de toplanan Arap Birliği Parlamentosu'nda Gazze’de yaşanan insanlık trajedisi ele alınmıştır. Görüşme sırasında Irak ve Libya temsilcilerinin Mısır'ı ‘Gazze'deki katliama ortak’ ilan etmesi, Mısır'ın tepkisine sebep olmuştur. Arap Parlamento Başkanı Muhammed Casim El Sakkir'in, "Yıllardır Filistin davasını savunan Mısır, İsrail ile anlaşarak Filistinlilere komplo kurmuştur. Gazze'de yaşanan katliama Mısır’ın da ortak olduğunu düşünüyorum" demesi üzerine, Mısırlı üye Mustafa El Fikri, şu tehditte bulunmuştur: " Bazılarının Mısır'ı hainlikle suçlamaları, Mısır'ı Arap denkleminden dışarı çıkarabilir."
Soru: Her savaşın bir bedeli vardır. Bizim şer gibi gördüğümüz hadiselerin, değişik hayırlara vesile olması da mümkündür. Gazze’de yaşanan bu trajedinin muhtemel neticeleri ne olabilir?
Hüsnü Aktaş: Hevâlarını ilâh edinen ve keyiflerini kanun haline getiren müstekbirler; tarihin her döneminde, insanların can, mal, akıl, nesil ve din emniyetlerini tahrip etmişlerdir. İnsanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoymaya gayret eden müslümanların; yeryüzüne hâkim olan ‘Medeni Vahşet’ düzenine karşı, elleriyle, dilleriyle ve kalpleriyle mücadele vermeleri zaruridir. Bu mücedelenin; hem müslümanların içinde bulundukları şartlara, hem de maslahata ve hikmete uygun olması gerekir. İçinde yaşadığımız alem ‘imtihan’ dünyasıdır. İmtihanın getirdiği problemleri gözünde büyütmeyen, şikayeti ve sızlanmayı bir kenara bırakan müslümanların; tuğyan eden güçlere ve tağuti iktidarlara karşı verilecek mücadelede, bütün imkanlarını seferber etmeleri şarttır. Kıyametten önce yaşanacağı haber verilen büyük savaş; hem siyonist müstekbirlerin, hem de onlarla işbirliği yapan tağuti güçlerin hezimetiyle sonuçlanacaktır.
6 OCAK 2009 Misak Dergisi ANKARA
19. Dönem Abone Kayıtları Devam Ediyor...
Sadece Abonelere Gönderilen Aylık İslâmi Eğitim Dergisi
Akaid, tefsir, hadis, fıkıh, sosyal sistem ve İslâmi siyaset konularında mektep olan Misak Mecmuası, hizmetine devam etmektedir. Yayın siyasetini; velâyet hukukunun korunması ve fütüvvet ahlâkının yerleştirilmesi esasına göre tanzim eden bu mecmua, Allahü Teâla (cc)’nýn inâyeti ve abonelerinin gayretiyle ondokuzuncu hizmet yılına girmiştir.
Dergimiz gazete bayilerinde ve kitapçılarda satılmaz.
Yurt içinden abone olmak için; bir yıllık abone ücretini (60 YTL.)
en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle Misak’ın 499943 no’lu hesaba yatırmanız yeterlidir.
EFT için: Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş., Türkiye İş Bankası, Necatibey Şubesi, 4222 0281957
Misak Dergisi Yazı İşleri Müdürü Muhittin Özdemir:
"Müslümanların dertlerine
çare arama sorumluluğunu taşıyoruz"
Misak Dergisi'nin yayın ilkeleri hakkında bilgi veren derginin Yazı İşleri Müdürü Muhittin Özdemir, "Dergimiz, Müslümanların İslam'ı şahsiyetini, İslam'ı bakış açısını kazanmasına, ihtilaf ve sorunlarını İslam'ı ölçülere göre çözmesine, ilmi bir edep kazanmasına katkıda bulunmak amaç ve sorumluluğuyla yayın hayatına devam temektedir" dedi.
Misak Dergisi yayın hayatına ne zaman başladı?
Aralık 1990 yılında sadece abonelere ulaştırılmak üzere yayın hayatına başlayan Misak Mecmuası yıllardır binlerce gönül erine ulaşıp onlarla aynı dava ve idealle bütünleşerek yüklendiği misyonu hiç aksatmadan ve yayın çizgisinden hiç taviz vermeden günümüze kadar gel- mistir. Bundan sonra da aynı şekilde hizmetlerini sür- dürmeye devam edecektir.
Misak Dergisi'nin yola çıkmasındaki sebep ne Ortaya çıkan her yeni oluşum ve gelişimin onu ortaya çıkaran bazı gerçekleri vardır. Peki ne idi Misak'ın yayın hayatına katılmasını zaruri kılan gerekçe. Dergi Aralık 1990 yılında çıkan ilk baskısında, giriş yazısında; şunlar, ifade etmiştir. Hz. Ebu Bekir Maide Suresi'nin 105'inci ayeti olan “Ey insanlar, siz ey iman edenler, nefsinize dikkat ediniz. Eğer siz hidayet üzere olursanız, dalalette olanlar size zarar veremezler”i izah ederken, Hz Peygamberin İnsanlar zalimleri görürlerde onların zülüm etmelerine mani olmazlarsa Allahû Teâla (cc)'nın bütün insanları azaba uğratması pek yakındır' buyurduğunu işittim diyerek bütün müminleri uyarmıştır.
-Neyi hedefliyor sunuz?
Peygamberlerin mirası olan, ilim ihya eden ve ihlâsla hesap gününe hazırlanan fertlerin sayısı çoğalmadan bu felaketlerin önüne geçilemez inancındayız. İstila altındaki İslam topraklarında bilgisizliğin ve hevaya uymanın getirdiği fırkalaşmalar bütün şiddetiyle devam etmektedir. Dolayısıyla 'Bildiklerimizin hakikat karşısındaki değeri nedir?' sualini nefsine sormayan ve şahsi kanaatlerini mezhep haline getiren insanların akıbeti hüsrandır. Hz Peygamber 'İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır' buyurmuştur. İlim aynı zamanda Peygamberlerin bıraktığı mirastır diyerek, önemli bir inceliğe de işaret etmiştir. Çünkü her ibadet ancak ilimle eda edilebilir. İlim salih amel için zaruri olan bir vasıtadır. Bu dergi sadece abonelerine yönelik çıkarılan ve İslami eğitime ağırlık veren bir yayın organıdır. Bu manada kendi alanında tekdir.
-Neden misak?
19 yıl önce sergilen aynı gerekçeler hala gündemdedir. Dolayısıyla derginin yayını devam ettirme sorumluluğu da devam etmektedir. Misak Dergisi, insanlar ile Allahû Teâla arasındaki misak hep hatırlata gelmiş, bundan sonra da bu görevini yapmaya devam edeçektir.
Bir mü'minin günümüz dünyasında başta ABD ve İsrail olmak üzere işlenen katliam saldırı ve komplo cinayetlerine bigane kalması, Filistin'de, Irak'ta Çeçenistan'da Afganista'da bütün İslâm coğrafyasında zulüm gören hunharca katledilerek şehit edilen mazlumlara sahip çıkmaması düşünülemez. Müslümanlara sahip çıkmak Müslümanların sorun ve dertlerine çare aramak birinci derece sorumluluğumuzdur. Diğer yandan İslami anlamadan siyasi bilince ulaşmadan ülke içinde ve ülke dışında gelişen olayları anlamak yorumlamak ve amaçları tespit etmek mümkün değildir.
Misak Dergisi Müslümanların İslami şahsiyetini, İslami bakış açısını kazanmasına, ihtilaf ve sorunlarını İslami ölçülere göre çözmesine ilmi bir edep kazanmasına, katkıda bulunmak amaç ve sorumluluğuyla yayın hayatına devam etmektedir. Ulaşabildiği kitle ne kadar geniş olursa dini sorumluluğunu kavrayan Müslümanların sayısı da o denli artacaktır. Dergimizin bu yayın politikasına destek olmak isteyen okurlarımızdan abone sayımızın artmasına katkıda bulunmalarını istirham ediyoruz.
19. Dönem Abone Kayıtları Devam Ediyor...
Sadece Abonelere Gönderilen Aylık İslâmi Eğitim Dergisi
Akaid, tefsir, hadis, fıkıh, sosyal sistem ve İslâmi siyaset konularında mektep olan Misak Mecmuası, hizmetine devam etmektedir. Yayın siyasetini; velâyet hukukunun korunması ve fütüvvet ahlâkının yerleştirilmesi esasına göre tanzim eden bu mecmua, Allahü Teâla (cc)’nýn inâyeti ve abonelerinin gayretiyle ondokuzuncu hizmet yılına girmiştir.
Dergimiz gazete bayilerinde ve kitapçılarda satılmaz.
Yurt içinden abone olmak için; bir yıllık abone ücretini (60 YTL.)
en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle Misak’ın 499943 no’lu hesaba yatırmanız yeterlidir.
EFT için: Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş., Türkiye İş Bankası, Necatibey Şubesi, 4222 0281957
Gazeteci-Yazar Abdulkadir Özkan'ın,
‘Medeni Vahşet Davası’ Üzerine
Hüsnü Aktaş ile Bir Konuşması
A.Kadir Özkan: “Medeni Vahşet Davası” isimli son eserinizin kurgusu, hapishanede geçen günlerin notları şeklinde olmakla birlikte, buna “cezaevi notları” demek de tam olarak mümkün değil!.. Daha çok fikrî yönü ağır basan bir eser. Böyle bir üsluba neden gerek duydunuz?
Hüsnü Aktaş: Bu üslubu seçmemin iki temel sebebi vardır. Birincisi: Sadece günlük notlarımı-hatıralarımı yayınlasaydım, şahsımı ön plâna çıkarmak zorunda kalırdım. Hâlbuki sadece benim şahsıma değil, aynı zamanda düşüncelerime ve inançlarıma karşı yapılan bir tecavüz söz konusudur. Bu sebeple, sabırla mücadelesini verdiğimiz davamızın gündeme gelmesini sağlamayı düşündüm. İkincisi: Hapishanenin korkunç bir mekân olmadığını ve orada da tebliğe muhtaç olan insanların bulunduğunu hatırlatabilmektir. Sualinizde “fikrî yönü ağır basan bir eser” dediğinize göre, bu iki sebebin zaruri neticeleri esere hâkim olmuştur.
A.Kadir Özkan: Cezaevinden çıktığınız günlerde, hususî bir sohbet etmiştik!.. Böyle bir eseri kaleme almayı düşünmüyordunuz. Ancak sonradan bu düşüncenizden vazgeçip, yazdınız. Sebebini öğrenebilir miyim?
Hüsnü Aktaş: “Bugüne kadar; düşüncelerimden ve inançlarımdan dolayı uğradığım hiçbir zulmü ifşaa etmedim. Susmanın tek sebebi; imtihan vesilesi bildiğim musibetler karşısında sızlanmamak ve sabretmekti!., ilminden faydalandığım bir hoca efendi: “- insanların en tabii haklarına tecavüz edilirken susmak caiz değildir. İmam-ı Serahsi, kul haklarıyla ilgili hükümleri izah ederken; Peygamberimiz Efendimiz’in (sav), “Şahitlere İkramda bulununuz ve hürmet ediniz. Çünkü, Allah onlar vasıtasıyla hakların muhafazasını sağlar” hadisini delil getirmiştir. Ayrıca Allahü Teâlâ (cc): “Şahitler çağrıldıklarında şahitlik etmekten kaçınmasınlar” emrini vermiştir. Müslümanların haklarıyla ilgili meselelerde, şahitliği edâ etmek farzdır. Nefsini ilgilendiren; hakaret ve işkence gibi hadiseleri söylemen gerekmez. Fakat insanlara yapılan zulümleri öğrenelim ki ne yapmamız gerektiğini kavrayalım. Konuşmanınfarz olduğu bir durumdu susmak caiz değildir” deyince, kaleme almak mecburiyeti hasıl oldu! Zikrettiği deliller muhkem nasslara dayanıyordu Bu durumda; şahsî kanaatlerimizi ve endişelerimizi bir tarafa bırakmamız gerekir. Nitekim öyle yaptık!. Muvaffak olabildik mi, bilmiyorum. Hayırlısı olsun.
A.Kadir Özkan: ‘Medeni Vahşet Davası’ isimli kitabınızda, sadece ‘laikliğe aykırı propaganda yapmak’ suçundan değil, halkı kanunlara karşı isyana teşvik, devletin kişiliğini tahkir ve tezyif etmekten de yargılandığınızı’ öğreniyoruz. İddianameyi okumadığım için soruyorum: Savcı bu suçları işlediğinize nasıl kanaat getirmiş?
Hüsnü Aktaş: Filozof Montaigne’nin; ‘Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. Kanun koyanlar da çoğu kez budala, ya da eşitlik kaygısıyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar insandırlar nihayet, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Kanunlardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?’ şeklindeki tesbitini zikretmiş ve ‘Gönüllü Gladyatörlerin Kafa Yapıları’ üzerinde durmuştum. Bilirkişi ve Savcı, bunun ‘halkı kanunlara karşı isyana teşvik’ olduğunu ileri sürdü. Resmi ideolojiyi ‘münzel kitaba dayanan bir din’ gibi benimseyen ve keyiflerini kanun haline getiren modern putperestlerin dünya görüşlerini reddetmek için kaleme aldığım ‘Medeni Vahşet’ isimli eserim, dört yıl içinde beş baskı yapmıştır. Okunduğundan şüphem yoktur, ancak anlaşıldığı konusunda şüphelerim vardır. Bilirkişi Doç. Dr. Eralp Özgen ile iddianameyi hazırlayan savcının ifade ettiği gibi, ‘çağdaş uygarlığın lâik-seküler-profan karakterini’ eleştiren bir eserdir. Askeri savcı, kitapta yer alan; “Türkiye’deki siyasi rejim;1946 yılında ‘tek partili dönemden’, çok partili ‘CHP dönemine’ geçmiştir. Kuruluş yıllarında ‘devrimci otoriter’ keyfiyete göre dizayn edilen devlet, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra ‘bürokratik-totaliter’ bir karaktere haiz kılınmıştır. Genel seçimlerin belirleyici bir özelliği yoktur” şeklindeki tesbitimi, modern-ulus devletin kişiliğini tahkir ve tezyif olarak değerlendirmiştir. Elbette herhangi bir tesbitin, doğru veya yanlış olduğu söylenebilir. Tahkir ve tezyif ayrı bir hadisedir.
A.Kadir Özkan: Kitabınızda, cezaevinden İlginç tutuklu ve mahkum tiplerini anlatıyorsunuz. Bu insanların; ilgilenildiği, iyi tebliğ edildiği taktirde, sağlam birer müslüman olabileceklerini ifade ediyorsunuz! Bu konuda neler yapılabilir?
Hüsnü Aktaş: Önce muhatabımız olan insana; velev ki suçlu bile olsa, layık olduğu değeri vermeliyiz. Sonra hiçbir karşılık beklemeden ve sadece Allah’ın (cc) rızasını kazanmak niyetiyle yardımcı olmamız gerekir. Zira Kur’ân-ı Kerim’de; “ Yemeğe olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi esiri doyururlardı: ‘Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemeyiz! Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden korkarız’ derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş, yüzlerine bir güzellik, kalplerine sevinç vermiştir" (El İnsan Suresi: 8–11) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayette geçen esir kavramı hususi değil, umumi bir beyandır. Sadece harp esirlerini değil, aynı zamanda hapsedilmiş olan insanları da içine alır. İnsanların hevâlarından kaynaklanan kanunlara göre zindana atılan her insan “esir” hükmündedir. Dolayısıyla onların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, hesap gününe hazırlanan her insanın vazifesidir. Ayet-i Kerime’de, Müslümanların tavırlarına ve niyetlerine işaret edilmiştir. İkinci olarak şunu söyleyebiliniz: suçlular genellikle İslâm’i ilimleri tahsil etme imkânını bulamayan kimselerdir. Onlara ilahi teklifleri tebliğ etmek ve bunu güzel bir üslûpla yerine getirmek gerekir. Muhakkak ki bu söylediklerimiz bir vesileden ibarettir. İnsanları hidayete eriştirmek, Allah’a (cc) mahsus olan ve O’nun dilemesiyle gerçekleşebilecek olan bir hadisedir.
A.Kadir Özkan: Bir Müslüman olarak, cezaevi ile dışarısının mukayesesini yapar mısınız? Cezaevinde bulunan bir Müslüman ile aynı anda dışarda bulunan bir Müslümanın mes’uliyetleri nelerdir?
Hüsnü Aktaş: Hürriyet ile esareti mukayese etmek kolay değildir. Sen de ‘Akıncılar Davası’ sebebiyle cezaevinde kaldın. Türkiye’de birbirinden farklı ceza ve tutukevleri vardır. Hepsi birbirinin aynısı değildir. Meselâ: Mamak Askeri Cezaevi’ne göre, Ankara Ulucanlar-Kapalı Cezaevi, rahat bir otel gibidir. Mamak, “Askeri disiplinin üst düzeyde olduğu ve bu disiplin bahanesiyle zulmün rutin hale geldiği” bir mekândır. Ankara-Ulucanlar Kapalı cezaevi ile Mamak Askeri Cezaevi’ni mukayese etmek kolay değildir. Kaza cezaevlerinde ise durum daha farklıdır. Âdeta her şey serbesttir. Devletin temel nizamlarını İslâm’a uydurmak için propaganda yapmaktan tutuklu ve hükümlü olan kimselerin, tıpkı Hz. Bilal (ra) gibi davranmaları gerekir. En zor anda bile, sadece Allah’ı zikretmeli!.. Dışarıdaki Müslümanlar tıpkı Hz. Ebu Bekir (ra) gibi hareket etmeli ve esaret altında olan Müslümanların dertlerini kendine dert edinmelidir!..
A.Kadir Özkan: ‘Fıkhı Meseleler’ İsimli eserinizde, zulme karşı ortak bir mücadele öneriyorsunuz. “Mazlumlara Sahip Çıkınız” başlıklı (C. 2, Sh: 215) makalenizde, mazlumların korunması İçin bir vakfın’ kurulması gerektiğini teklif ediyorsunuz!..Yanılmıyorsam aylık “Ribat” dergisinde de, aynı teklifi tekrarladınız. Böyle bir gayret var mı?
Hüsnü Aktaş: İslâm’ın temel hedeflerini savunduğu için; kamu adına hapis cezasına çarptırılan kimse, yeryüzünün en masum insanıdır. Çünkü onun şahsında, İslâm’ın temel hedefleri mahkûm edilmektedir. Bu durumda bize düşen, mazlum durumundaki insanların her derdini, kendimize dert edinmemizdir.. Malûm ben tutuklanır tutuklanmaz: “Hiç kimseden maddî bir yardım beklemiyorum” diye, Millî Gazete’de ilan ettim. Orada bunun sebebini de ifade ettim. Benim bu konudaki hassasiyetimi biliyorsun. Bu konuyu etraflıca müzakere ettik!.. Fakat daha sonra tutuklanan bir kardeşim; “Hocam! Kendinizle ilgili olan bu kararınıza bir itirazım olamaz. İhlâsınızdan da hiç şüphem yok! Fakat sizin aile çevreniz geniş! Peki, benim durumum ne olacak?” sualini sordu. İşte vakıf fikri, o anda zihnimde şekillenmeye başladı. Bu konuda ilmine ve ihlâsına güvendiğim, TCK’nun 163. maddesinin keyfiyetini yaşayarak öğrenen insanlarla meseleyi müzakere ediyoruz. Gelişmelerden ümitliyim. Bu müzakereler sonuçlanmak üzeredir.
A.Kadir Özkan: 27 Kasım 1984 tarihinde; "Medeni Vahşet" isimli eserinizde, devletin temel nizamlarını dine uydurmak için propaganda yaptığınız ve insanları kanunlara karşı itaatsizliğe çağırdığınız gerekçesiyle tutuklandınız. Bu eseri, yıllar önce kaleme almıştınız. Sonuçta, “zaman aşımı” sebebiyle dava düştü. İçeride tutuklu kaldınız. O sürenin hesabını kim verecek? Bir değerlendirme yapar mısınız?
Hüsnü Aktaş: Bu sualinize cevap vermek kolay değildir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lokman’ın (as) oğluna, bir rivayete göre oğlu Saran’a yaptığı nasihatlere yer verilmiştir. Müfessir İbn-i Kesir, “Bu nasihatın, Hz. Lokman’ın dilinden bütün insanlığa yapılan bir vasiyet olduğunu” ifade etmektedir. Doğrusu da budur. Şimdi bu nasihatın keyfiyetini ifade eden bir ayetin hükmünü hatırlayalım. Ayet-i Kerime mealen şöyledir: “Oğulcağızım!.. Hakikat yaptığın iyilik veya kötülük bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kaya içinde, ya göklerde, yahud yerin dibinde gizlenmiş olsa, Allah onu getirir, meydana çıkarır ve karşılığını verir. Çünkü, hakkı ile haberdardır.” (Lokman Suresi: 16) Başka söze hacet yok! Gün gelir, devran döner. Herkes amellerinin karşılığını görür.
A.Kadir Özkan: Medeni Vahşet Davası isimli eserinizi okurken, cezaevinde farklı hiziplere mensup Müslümanların sizinle ve birbirleri ile yaptıkları konuşmalar dikkatimi çekti! İhtilafların ciddi olduğu görülmektedir. Değişik bakış açılarına sahip Müslümanların, birbirlerine iyi gözle bakmadıkları da görülmektedir! Mü’minlerin farklı hiziplere mensup olmaları ve birbirine karşı mes’uliyetleri üzerinde kısaca durur musunuz?
Hüsnü Aktaş: İnsanların toplum içerisindeki davranışları ve birbirleriyle olan münasebetleri hususunda, muhtaç oldukları ilimleri öğrenmeleri farzdır. Birbirlerini Allah (cc) için seven, iyilik ve takva hususunda yardımlaşmanın önemini kavrayan Müslümanların, ihtilâf ahlâkına sahip olmaları gerekir. Farklı mezhep ve meşreplere mensup olan Müslümanların, birbiriyle olan münasebetlerinde, “kardeşlik hukukunu” korumaları zaruridir. Eğer hizip ve meşrep duvarları; ilgisizliği artırmak, konuşmayı ve selâmı kesmek için vesile kılınırsa, iman sebebiyle ortaya çıkan kardeşliğin getirdiği rahmet ortadan kalkar. Ben değişik mezhep ve meşreplere mensup olan Müslümanlarla, İslâmî hudutlar içerisinde münasebetlerimi sürdürmeye devam ediyorum. Biliyorum ki bir gün, hizip ve meşrep asabiyeti ortadan kalkacak ve İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için verilmesi zaruri olan mücadele gündeme girecektir. Muhakkak ki velâyet hukuku ve fütüvvet ahlâkı, İslâmi hareketin ‘olmazsa olmaz’ şartlarındandır. Fütüvvet ahlâkı, din kardeşini dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmeyi beraberinde getiren bir ahlaktır. Tevhid akidesinin tabiî sonucu vahdettir! İhtilâf ahlakını elde eden Müslümanların, iyilik ve takva hususunda birbirleriyle yardımlaşmamaları mümkün değildir.
A.Kadir Özkan: Medeni Vahşet Davası isimli eseriniz basılalı daha üç ay olmasına rağmen, birinci baskısının bitmek üzere olduğunu yayınevinden öğrendim!. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?
Hüsna Aktaş: İşte cevap verilmesi en zor sual budur. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Müslümanın niyeti amelinden hayırlıdır” buyurduğu malûmdur. İmam-ı Suyuti, bu hadisin keyfiyetini izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur: ‘Gözle görülen, yani insanlar tarafından müşahede edilebilen amellere riyanın karışması mümkündür. Fakat kalbe mahsus olan niyetlerde riya sözkonusu değildir. Amellere değer kazandıran unsur da mükellefin ihlâsı ve niyetidir.” Müstekbirlerin ve tuğyan eden güçlerin, “nasıl zaafa uğratılacağı ve işledikleri cürümlerin hangi usûlle ortadan kaldırılacağı” konusunda ihtilâf ettiğimiz kardeşlerimiz, niyetimizi ve gayretimizi biliyorlar. Dolayısıyla ilgilerini esirgemiyorlar. Gündemdeki meseleleri müzakere ve İstişare etmek niyetiyle arıyorlar. Bu eserin, kendine mahsus olan bir kurgusu vardır. Elbette şahitliğin eda edilmesi kolay değildir. Dün idamla yargılanan Ferhat’tan bir mektup aldım. Çok değiştim diyor!.. Sevinmemek mümkün mü? Değişik ideolojileri savunan ve birbirlerine karşı silahlı mücadele veren gençlerle, cezaevinde tanışmamız nasip oldu. Onlarla aynı koğuşlarda kaldım. Bu gençlerin verdikleri ideolojik mücadeleden dolayı pişman olmaları, tövbe etmeleri ve namaza başlamaları beni heyecanlandırıyor! ‘Medeni Vahşet Davası’ isimli kitabın birinci baskısının üç ay içerisinde tükenmesi ve yeni baskısının yapılacak olması beni sevindiriyor, fakat fazla ilgilendirmiyor! Kitabın basımı ve satışı, öncelikle yayınevini ilgilendiren bir hadise! Bana, “zindan arkadaşlarımın hallerini değiştirmeleri” heyecan veriyor. Bakışlarından ve yüzünün ifadesinden, “sualimin cevabını alamadım” dediğini çıkarıyorum. Eh!. Bunu, böyle hoş gör; olmaz mı?
Medeni Vahşet Davası, Misak Yayınları, Ocak 2009, Sh:207 "Vakfımızın temel hedefi
velâyet hukukunu korumak
ve mazlumlara sahip çıkmaktır "
VAHDET Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk VAKFI, yirmi yıldır cezaevlerinde bulunan mazlumlara, onların ailelerine ve çocuklarına sahip çıkmaya gayret etmektedir.
Vahdet Vakfı’nın kuruluş gayesi nedir, ne zaman ve nasıl kurulmuştur?
Hüsnü Aktaş: Vahdet Vakfı, insanların inançlarından ve düşüncelerinden dolayı mahkum edildikleri, devletin temel nizamlarını dine uydurmak için propaganda yaptıkları gerekçesiyle (TCK’nın kaldırılan 163. maddesi) binlerce insanın cezaevlerine konulduğu bir dönemde kurulmuştur. Vakfın tüzüğü 1 Temmuz 1988 tarihinde ‘Noterde’ tasdik ettirilmiş, gereken işlemlerin tamamlanmasından sonra 21 Ocak 1989 tarihinde resmen faaliyete başlamıştır. Vakıf tüzüğü’nde kuruluş gayesi; açık, net ve sarih olarak ifade edilmiştir. Bilindiği gibi içinde yaşadığımız âlem, imtihan dünyasıdır. Muhakkak ki her imtihanın, iyi veya kötü bir neticesi vardır. Hesap gününü düşünen, işlediği zerre miktarı iyiliğin de, zerre miktarı kötülüğün de hesabının sorulacağını idrak eden müslümanların, içinde bulundukları halden şikayet etmelerinin veya sızlanmalarının fazla bir önemi yoktur. Cezaevlerinde bulunan mazlumlara sahip çıkmak, onların ailelerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak, müslümanlara mahsus olan velayet hukukunun ve fütüvvet ahlakının zaruri bir sonucudur. Maddi bir karşılık beklemeden, ihtiyaç sahibi insanlara yardımı ön plâna çıkaran vakıf müessesesi, Hz. İbrahim’den (as) itibaren, iyilik ve takva hususunda yardımlaşan mü’minlerin gayretiyle önemli hizmetlere vesile olmuştur. İmam-ı Serahsi “El Mebsut” isimli eserinde, yeryüzünde ilk vakfın Hz. İbrahim (as) tarafından kurulduğunu ifade etmektedir. Kur’an, Sünnet ve İcma-i Ümmet ile sabit olan vakıf hizmetlerinin sebebi, mükellefin Allah’ın (cc) rızasını elde etme gayretiyle sınırlıdır. İlim ehli olan insanlarla istişare edilerek kurulan Vahdet Vakfı’nın, on dokuzuncu hizmet yılını tamamladığını ve müessese haline geldiğini söyleyebiliriz. 28 Şubat Süreci’nde; maddi ve manevi açıdan muhasara altına alınan Vahdet Vakfı’nın, mazlumların duaları ile bütün engelleri aşmayı başardığı malûmdur. Sabır ve azim ile hizmetlerine devam etmektedir.

28 Şubat Süreci’nde; Vahdet Vakfı Yönetim Kurulu Üyelerinin tutuklandığını ve vakfın kapatılması için dava açıldığını biliyoruz. DGM Savcısı’nın hazırladığı iddianamede; sekiz yıl içerisinde Vakfın 1.810 mahkuma ve 533 mahkum ailesine yardım ettiği, fakat bu yardımların Türkiye’de islâmi mücadele veren örgütlerin cezaevlerinde bulunan elemanlarına tahsis edildiği iddia ediliyordu. Medyada günlerce bu iddia ön plâna çıkarılmıştı. İşin doğrusu nedir?
Hüsnü Aktaş: Vakıf tüzüğünde; ‘cezaevlerinde bulunan mazlumlara yardım etmek, onların ailelerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak’ vakfın gayesi olarak belirtilmiştir. Ancak bir gönüllü kuruluşun, cezaevlerinde bulunan bütün mahkumlara ve ailelerine yardım edebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Yönetim Kurulu’nun, Genel İstişare Kurulu’nun tesbit ettiği kriterleri dikkate alması ve bazı tercihlerde bulunması şarttır. DGM Savcısı, kendi iddialarını ispat için bu rakamları ortaya atmıştır. Kurulduğu günden itibaren; sadece ihtiyaç sahibi olan ve vakfımıza müracaat eden mazlumlara ve ailelerine, vakıf yetkililerinin yaptığı araştırma sonucunda yardım yapılmıştır. Halen bu yardımlar devam etmektedir.
Vahdet Vakfı’nın mahkum çocuklarına ve fakir öğrencilere burs verdiğini biliyoruz. On dokuz yıl içerisinde ne kadar öğrenciye burs verdiniz?
Hüsnü Aktaş: Kurulduğu günden bu yana Genel Merkez olarak 1.235 mahkum çocuğuna ve 242 fakir öğrenciye burs verilmiştir. Bu fakir öğrencilerin önemli bir bölümü de cezaevinden çıkan ve iş bulamayan kimselerin çocuklarıdır.
Sorulunca Söylenenler, Hüsnü Aktaş, Misak Yayınları 2008 Ankara, Sh: 249-250
|
|
| HAVA DURUMU |
|
| DÖVİZ |
| SERBEST PİYASA | | | ALIŞ | SATIŞ | | USD | 1.5120 | 1.5220 | | EUR | 1.9220 | 1.9370 |
|
| ZİYARETÇİ SAYISI |
|
Online : |
7
|
|
Bugün : |
253
|
| Bu Ay : |
5.259
|
| Toplam : |
142.067
|
|
|
|