Emr-i Bil Mâruf ve Nehy-i Anil Münker Farzı Üzerine Notlar
İman etmek çok kolay, fakat onu muhafaza etmek çok zordur. Bir insan Allah'tan gelen her şeyi kabul ettiğini beyan eden ve onun dışındaki inanç ve amel oluşumunu reddeden tek bir söz ile, ebedi olan cehennemin en derin vadilerinden, ebedi olan cennetin bahçelerine geçiş yapar. Bu mübarek söz, kelime-i şehâdettir. Bu sözü kalben tasdik eden ve dili ile ikrar eden her kişi, bu sözün gereğini bozmadığı müddetçe “Müslüman” sıfatına hâizdir. İman etmek ve bu işi diğer iman edenlerle beraber yapmak kurtuluş reçetesidir. Bu mahiyete işaret eden bir başka âyette de; “Ey iman edenler, İslâm’a topluca girin, şeytanın yollarına tabi olmayın” (Bakara, 2/208) buyurularak, iman edenlerin İslâm'ı topluca, cemaat halinde yaşamalarını, aksi halde şeytanın yollarından birine tabi olacağını, kolayca aldatılabileceğini beyan etmektedir. Çünkü İslâm’ı beraber yaşayan insanlar, birbirlerini şeytanın ve şeytanlaşmış insan ve rejimlerin aldatmalarından korurlar.
İbrahim DÖNERTAŞ
18.02.2019 14:10
511 okunma
İMAN etmek çok kolay, fakat onu korumak çok zordur. Bir insan Allah'tan gelen her şeyi kabul ettiğini beyan eden ve onun dışındaki inanç ve amel oluşumunu reddeden tek bir söz ile, ebedi olan cehennemin en derin vadilerinden, ebedi olan cennetin bahçelerine geçiş yapar. Bu mübarek söz, kelime-i şehâdettir. Bu sözü kalben tasdik eden ve dili ile ikrar eden her kişi, bu sözün gereğini bozmadığı müddetçe “Müslüman” sıfatına hâizdir. Bu sözü söyleyen Müslüman, bu kelimenin gereği olarak ömrü boyunca Allah için mücadele edeceğinin mesajını verir. “Hayat, iman ve cihaddır” diyen Hz.Hüseyin (ra) bu mahiyete işaret eder. Müslüman kişi için bu sözün akabinde hemen teslimiyet yani “İslâm” gelir. İslâm ise en başta “Namaz” ibâdetini dinin direği olarak Müslümanlara farz kılar. Bu arada da aynı zamanda bütün haramlardan kaçmayı öncelikle emreder. Bu hususta şu âyette “Ey iman edenler, Allah’tan ittika edin, O'na yaklaşmaya vesile arayın, ve onun yolunda cihad edin” (Maide, 5/35) buyurulmuştur. İmam Râzi tefsirinde “Allah’tan ittika edin” yani haramlardan kaçın, “ona yaklaşmaya vesile arayın” yani farzları yapın şeklinde açıklama yaptıktan sonra, öncelikli olarak haramlardan kaçan ve aynı zamanda da farzları yapan kimsenin “cihad” ile emrolunduğunu beyan etmektedir. Yani İman eden insanın, ameller işleyerek ve haramlardan kaçarak belli bir ilim ve amel olgunluğuna ulaştıktan sonra “cihad” etmesinin vücubiyetini ortaya koymaktadır. Cihadın kemâlâtı için bu elzemdir. “Cihad” kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Bu ameli yapacak olan kişi bilinçli olmalı, yapmış olduğu mücadeleyi ilim ölçüleri içinde ve amel olgunluğuna sahip olarak yaparsa randıman alır, aksi halde “kâr” ve “zarar” hesabı yapılmadan, İslâm ölçüleri dışında yapılan “cihad” Müslümanlara ve davaya zarar verecektir.
“Asra andolsun ki, insan hüsrandadır, Ancak iman edenler, Salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” (Asr, 103/1-3) âyetini sahabe her karşılaştığında birbirine okumadan ayrılmazlardı. Bu hususta İmam Taberi tefsirinde şu nakli yapar; “Rasulullah’ın sahabelerinden iki kişi karşılaştıklarında, biri diğerine ‘Asr suresini’ sonuna kadar okumadan ayrılmazlardı. (sonra) biri diğerine selam verip, ayrılırlardı” Elmalı bu rivâyeti; “Taberani “Evsat”ta, Beyhaki, ”Şuab”da Ebu Huzeyfe’den bu hadisi nakletmişlerdir”diyerek nakleder. Dikkat edersek, uyarıcılık derecesi çok yüksek olan ve dünya meşakkatı içinde nefsin isteklerine ve şeytanın aldatmalarına mâruz kalabilecek olan sahabe bile içlerinde peygamber olduğu halde yine de bu sure ile uyarı mekanizmasını hep canlı tutmuşlardır. Çünkü ezeli düşmanımız olan şeytan her an tuzak kurmakta, imanlarımızı çalmak için fırsat kollamaktadır. Bu yüzden Müslümanların birbirlerine sahip çıkması muhakkaktır. Şeytan yalnız başına kalan Müslümanı çok daha kolay kandırır. Bu hususta peygamber (sav) buyurmuştur ki; “Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunların sürüden ayrılmış olanın kapması gibi. O bakımdan sakın kenardaki uzak yollara gitmeyin. Size cemaate, umumi olarak müslümanlarla birlikte olmaya ve mescide devam etmenizi tavsiye ederim”(1) diyerek yalnız kalmanın tehlikelerinden bahseder. Asr suresinde de “İnsan hüsrandadır" diyerek, yalnız başına kalan insanın zarar içinde olduğunu, ancak; “İman edenler, salih amel işleyenler ve hakkı, sabrı tavsiye edenler” hariç diyerek topluca, hep beraber, cemaat halinde bu sayılanları yerine getirenlerin bu durumdan istisna edildiğini beyan etmektedir. İman etmek ve bu işi diğer iman edenlerle beraber yapmak kurtuluş reçetesidir. Bu mahiyete işaret eden bir başka âyette de; “Ey iman edenler, İslâm’a topluca girin, şeytanın yollarına tabi olmayın” (Bakara, 2/208) buyurularak, iman edenlerin İslâm'ı topluca, cemaat halinde yaşamalarını, aksi halde şeytanın yollarından birine tabi olacağını, kolayca aldatılabileceğini beyan etmektedir. Çünkü İslâm’ı beraber yaşayan insanlar, birbirlerini şeytanın ve şeytanlaşmış insan ve rejimlerin aldatmalarından korurlar.
Bu hususta çok önemli bir örnek daha verelim. Allah (cc) kendisine iman eden biz Müslümanlardan şu âyette kendisine hakkı ile ibâdet etmemizi, kul olmamızı, haramlardan kaçınmamızı emretmektedir; “Ey iman edenler, Allah’tan hakkı ile ittika edin. Ve ancak Müslümanlar olarak can verin” (Âl’i İmran, 3/102)Dikkat edersek, “Müslüman olarak can verin” emri âyetin ikinci yarısını teşkil ediyor.. Yani Allah’tan takva sahibi olarak korkun, ama bu hâlinizi ölünceye kadar da koruyun” emri mevcuttur. Müslümanlar bu kadar ağır bir emri nasıl yerine getirebilir ki? Bu sorunun cevabını yine Rabb'imiz devam eden âyetlerde; (Kardeşler olarak gönül bağları ile ve cemaat olarak yardımlaşmak suretiyle bir araya gelin) Allah’ın ipine (İslâm cemaatına) sımsıkı sarılın” (Âl’i İmran, 3/103) “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte onlardır” (Âl’i İmran, 3/103), buyurarak, kurtuluşun ancak “Emri bil Mâruf, Nehyi anil münker” yapan bir cemaat içinde İslâm'ı yaşamak ile mümkün olacağını beyan ediyor.
Allah (cc) Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurur; “Mü’minlerin (savaşa) topluca çıkmaları gerekmez. Onların her bir topluluğundan bir kesim de dinde fakîh olmak ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyarmak üzere (geri) kalmalı değil miydi? Olur ki sakınırlar diye” (Tevbe, 9/122) buyurarak “li yetefekkahû (çok iyi fıkhetsinler)” diye “ezberlemekten” değil, fıkhetmekten, istinbatta bulunmaktan bahsederek özel bir kabiliyetten emir buyurmuştur. İnsanlara uyarıcılık yapacak olan kişiler ilim sahibi olmalı ki uyarıcılık vazifesi düzgün bir şekilde yapılsın. Aynı zamanda Allah yolunda cihad (kıtal) eden insanlar ile onları uyaran ilim sahipleri bir bütünün parçalarıdır. Dinin korunması için kıtal, kıtal edenlerin korunması için de emri bil mâruf nehyi anil münker şarttır. Aksi halde ilimden uzak olan bir cemaat, aktifte olsa hata üzerinedir.
EMRİ BİL MARUF, NEHYİ ANİL
MÜNKERİ KİMLER YAPABİLİR?
Bu husustaki âyet ve hadisleri delil olarak alan İslâm uleması insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten sakındıracak olan kimselerin birtakım özellikleri olduğunu beyan eder. Onları şöyle sıralayabiliriz;
1)Müslüman olması: İmam Gazali: “Uyarıcılık dine yardımdır. Dinin esasını inkâr eden ve din düşmanı olan bir kimse nasıl dine yardım etmeye yetkili olabilir?” der. Bu yetki ile ilgili bir durum olup muhtesib olması yönü iledir. Yoksa Müslüman kişi doğruluğu sabit olduktan sonra kâfirin sözünden bile faydalanabilir. Bu hususta bir âyet-i kerimede Allah (cc); “Onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar” (Zümer, 39/18) buyurmuşlardır. İmam Gazali ; “zelil edilmeye müstehak olan bir kâfir, fâsık (da olsa bir) Müslümanı zelil edemez” diyerek şu âyeti kerimeyi getirir; “Allah, kafirlere mü’minler üzerinde kesinlikle bir yol vermez.” (Nisa, 4/141)
2)Adaletli olması: Yani bir kısım âlimlere göre fâsık bir kimse uyarıcı olup başkasını sorumlu kılamaz. “Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara, 2/44) âyet-i kerimesini delil alan bir kısım âlimler, yapmadığını başkasına söyleyen kimselerin bu âyet ile azarlandığını söylemişlerdir. Ayrıca; “Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında buğz bakımından çok büyüktür” (Saff, 61/3) âyeti de bu konu da aynı mahiyete işaret eder. Bu konu üzerinde diğer âyetleri ve hadisleri delil alan İslâm uleması; “Farzı yapmayan kimse başkasına o farzı yap diyemez. Ama haramı işleyen bir kimse o haramı başkasına yapma diyebilir” hükmünü çıkarmışlardır. Yani namaz kılmayan veya oruç tutmayan bir kimse başka bir kimseye “Namaz kıl” veya “oruç tut” diyemez. Çünkü emrettiği bu farzları kendisi yapmamaktadır, Ancak içki içen veya kumar oynayan bir insan başkasına “içki içme” veya “kumar oynama” diyerek uyarıcılık yapabilir demişlerdir.
3) İlim sahibi olması: İnsanlara uyarıcılık yapan kimsenin en azından uyarmış olduğu konu hakkında bilgi sahibi olması gerektiği gibi, aynı zamanda bu konuya bağlı olan diğer unsurları da hesaba katacak seviyede bilgi ile donanımlı olması gerekir ki, doğru da olsa sonuçları itibarı ile olumsuz sonuçları doğurabilecek hususlardan ümmeti korumuş olsun. Ayrıca uyarıcılık yaptığı konularda mezhebler arasındaki ihtiftan da bilgisi olmalıdır.
EMRİ BİL MÂRUF VE NEHYİ ANİL MÜNKERİN
KADEMELERİ
İmam Gazali ihya isimli eserinde bunu beş mertebeye ayırır;
1)Târif: Bilmeyen bir kimseye tanıtılır, bildirilir. Konu açıklanır. Târif edilir.
2)Vaaz etmek: İnce konuşmak. Nasihat etmek
3)Fahiş kelam etmek: Yani sert sözler söylemek, azarlamak. Yani “Ey cahil, ey ahmak, korkmuyor musun?” şeklinde sözler sarf etmek.
4)Fiil ile menetmek: Yani bizzat eli ile içki içenin içkisini dökmek, çalgı aletlerini kırmak, ipekli elbiseyi giyenin sırtından çıkarmak, gasbedilen elbiseyi gâsıbdan geri almak gibi.
5)Vurmak: Bilfiil vurmak sureti ile menetmek. Vurarak korkutmak ve tehdit etmek. (Bu mertebede tarafların birbirlerini kırması, birbirleri ile döğüşmesi, muharebe etmesi, taraftarlarını toplaması söz konusu olduğundan bu uyarıcılığı devlet başkanının izni ile yapmak gerekir) Darul Harbde Müslümanlar emri bil maruf nehyi anil münkerin ancak ilk üç kademesini yaparlar. Fiil ile veya vurmak sureti ile emri bil maruf yapamazlar.
Muhtesib (uyarıcı) bir önceki kademe ile elde edebileceği maksadı, sırayı atlayarak bir sonraki kademe ile yaparsa harama bile düşebilir. Yani vaaz yolu ile, güzel sözler ile bir insanı iyi yola sevk edebilmesi mümkün iken, fahiş kelama müracaat ederse bu hususta hata eder. Veya “müstehab” olan bir hususta eksik kalan bir Müslümanı sert sözler ile fahiş kelam ile uyarırsa bu hususta değil sevap alması, günaha bile girmesi mümkündür.
Farz olan bir hususu emretmek veya haram olan bir fiilden nehyetmek “Farz” dır. Vacibin emredilmesi “vacip”, sünnetin tavsiye edilmesi ise“sünnet” tir. Yani emri bil mâruf farz bir emir olmasına rağmen, sünnet olan bir hususun emredilmesi “farz” değildir. Ayrıca emri bil mâruf’un farz olması ve farziyetinin düşmesi ve belki de haram olması durumları da söz konusudur. Doğru olan ve söylenilmesi farz olan bir hususun bazı durumlarda söylenilmesi haram bile olabilir. Bu konuyu İmam Gazali “İhya” isimli eserinin “Emri bil mâruf nehyi anil münker” kısmında özet olarak şöyle sıralar:
1. Durum: Kişi sözü ve fiili ile münkerin ortadan kalkacağını (zannı gâlibi ile) biliyorsa ve hiç kimse tarafından da kendisine bir zarar dokundurulmasından da korkmuyor ise bu durumda uyarıcılık kendisine “farz” olur.
2. Durum: Uyardığı zaman uyarmasının bir fayda vermeyeceğini zannediyorsa ve aynı zamanda da bu uyarma sonucunda kendisine de bir zarar geleceğini tahmin ediyorsa, zannediyorsa, bu durumda uyarıcılık kendisi için bir farz değildir. Belki bazı yerlerde çoğu zaman durum bu ise , uyarıcılık o zaman haram olur.
3. Durum: Uyarması ile münkerin ortadan kalkacağını zannediyor ise fakat bununla beraber kendisine de bir zarar geleceğini zannediyor ise bu takdirde uyarıcılık ne farz, ne haramdır. Belki müstehabdır.
4. Durum: Uyarması ile münkerin ortadan kalkacağını zannetmiyor. Uyarıcılığın bir fayda vermeyeceğini tahmin ediyor, fakat bununla beraber kendisine de bir zarar gelmeyeceğini zannediyor ise bu takdirde faydası olmadığı için uyarıcılık kendisine farz olmaz. Ancak müstehab olabilir.
Burada kendisine gelecek zarardan kasıt 1) Sıhhat ve selametidir. Mesela kendisini tedavi edecek bir doktora karşı bir hatasını söyleyen kimse eğer uyarıcılık sonucu doktorun kendisini hakkı ile tedavi etmeyeceğini düşünürse uyarıcılık vazifesini doktora karşı terk edebilir. Burada hastalığın mahiyeti ve başka yerde tedavi edilememesi gibi meseler önemlidir. 2) İlimdir. Mesela hocasına karşı veya ilim alabileceği birine karşı uyarıcılık yaptığı zaman ilimden mahrum kalacağını biliyorsa yine uyarıcılığı terk edebilir. Yine bu ilim farz olan ilim olup başka yerlerde bulunamaması ve sadece tek bir kişi de bulunabilmesi gibi teferruatlara mebnidir. 3) Maldır. Herhangi bir uyarıcılık durumunda mal kaybedeceğini zannediyorsa, malın miktarı ve zarar ve kâr’ın mahiyeti dikkate alınarak uyarıcılık terk edilebilir veya edilmeyebilir. Kişi mümkün olduğu kadar din tarafını tercih eder. 4)Nüfuz, şeref’tir. Kişiyi insanlar nezdinde küçük düşürecek, haysiyetini ziyadesi ile zedeleyecek hususlar da uyarıcılığın terkine ruhsat olabilir. Mürüvveti düşürücü şeyler bu hususa dahildir.
UYARICILIK MAHALLİ
Uyarıcılığın yapılması için, kendisi hakkında uyarı yapılacak olan şeyin ictihada konu olmadan münker olması, aynı zamanda da uyarıcıya tecessüs etmeden görmüş olduğu bir masiyet olmasıdır. Ayrıca hali hazırda mevcut olmalıdır. Yani kişi o münkeri yapmış ve o fiil bitmiş ise ve o kişinin tekrar o fiili yapma ihtimali söz konusu değil ise o kişi uyarılmaz. Ancak tekrar yapacağı zannı galibi varsa o zaman söz ile uyarıcılık tekrar yapmaması için yapılabilir. Ancak kişinin bir daha o münkeri yapma durumu ihtimali yok ise artık o kimseye hiçbir şey denmez.
Münker aleni olmalı, nasihatçı veya muhtesib tecessüs etmeksizin, yani araştırmaksızın onu görmelidir. Dolayısı ile bir kimse evinin içinde kapısını kilitleyerek kötülüğünü gizlerse, o kötülüğü ortaya çıkarmak için tecessüs etmek, araştırma yapmak caiz değildir. Elinde torba ile giden ve içinden içki şişeleri olma ihtimali olan bir kimsenin torbası açtırılarak uyarıcılık yapılamaz. Veya bir Müslümanın elindeki gazetenin veya derginin ya da kitabın mahiyetini anlamak için araştırılma içine girilemez.
Şafii mezhebine göre helal olan, Hanefi mezhebinde haram olan bir hususta bir Hanefi bir Şafii’ye uyarıcılık yapamaz. Ya da aynı durumdaki bir Şafii, bir Hanefi’ye uyarıcılık yapamaz. Emri bil mâruf, nehyi anil münker ile ilgili bir çok bilgiler olduğu gibi, uyarıcılık vazifesini yapacak olan muhtesibin de birçok donanıma sahip olması gerekir ki, yapılan uyarı adalet üzere olsun. Aksi halde kişinin sevap kazanayım derken günaha düşmesi söz konusu olur.
İmam Kurtubi Tâhâ suresinin tefsirinde şu nakli yapar; “Süfyan b. Uyeyne dedi ki: İlmin başı dinlemek, sonra kavramak, sonra bellemek, sonra amel etmek, sonra da onu yaymaktır.”
___________________
(1) Ahmed, 5/232-233; El-Akidetu’t-Tahâviyye, İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî, Guraba yay.İst.2008, shf.570
 
Misak Dergisi 337. Sayı
Aralık 2018
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya