Şer’î Delillerin Kısımları II. Sünnet Münkatı‘ Haberin Beyânı
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in müctehid imamları; İslâm Fıkhı’nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara ‘Edille-i Şer’iyye’ denildiği gibi ‘Asli Deliller’ de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer’i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi’nin, usûl ilimlerini konu alan “Minhâcü’l-Muhammedî” isimli eserinin girişinde yer alan ve şer’i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
20.02.2019 11:30
639 okunma
MALÛM ola ki, kaçan haber münkatı‘ olmasa onunla amel etmek vâcibdir. Ve inkıtâ‘ (kesiklik, kopukluk) iki nevîdir: Bir nev‘î sûrî (şeklîdir), mürsellerde olduğu gibi. Bunun hükmü mürselde beyan olunduğu üzeredir.
Ve bir nev‘î dahi inkıtâ-‘i ma‘nevîdir. Ve bu nevî iki kısma ayrılır.
Birinci Kısım: Delîl-i mu‘ârız (karşıt delil) ile inkıtâ‘dır.
Ve İkinci Kısım: Râvînin hâlinde noksan ile inkıtâ‘
A) Birinci kısım dört vecih üzeredir.
Birisi: Kitâbullâh’a mu‘ârız olan hadîstir. İmdi, bu haber merdûd ve munkatı‘dır, makbûl olmaz. Zira Kitâbullâh kat‘an ve yakînen sâbittir. Haber-i vâhidin Peygamber (sav)’e ittisâlinde şüphe vardır. İmdi onda en küçük bir şüphe yakîn ile reddetmek ‘aksinden ehaktır (hak doğurur). Ve bunun merdûd olduğunu Peygamberimiz efendimiz haber verdmiştir. Bunun misali Peygamber (sav)’in;
[Okunuşu: Men messe zekerahû fe’l-yetevadda’]
hadîsidir. Yani; “Bir kimse ki zekerine dokunsa abdest alsın.”(2)
İmam Şâfi‘î bu hadîs ile istidlâl edip, “Zekerine (cinsel organına) dokunan kişinin abdestti bozulur” dedi.
İmdi bu hadis, Hak Celle ve Alâ’nın;
[Okunuşu: Fîhi ricâlün yühıbbûne en yetetahherû.
Tercümesi: Orada tahâret edip temizlenmeyi seven kişiler vardır.](3)
kavl-i şerîfine muhaliftir. Zira bu ayet, taş ile silindikten sonra, su ile istincâ eden kavim hakkında nâzil oldu. Ve ol kavim böyle etmeleriyle Rab Te‘âlâ onları medhetti. Ve onların fiillerine “tetahhur” ismini verdi. Su ile istincâ ise olmaz, illâ zekere dokunmak ile olur. İmdi, eğer zekere dokunmak hadesi mûcib olaydı, istincâ tetahhur olmayıp “tencîs” olurdu.(4)
İkincisi: Meşhûr hadîse muhalif olan haberdir. Bu dahi munkatı‘dır, zira meşhûr, vâhidin üstündedir. Halbuki zayıf olan haber-i vâhid, kavînin mukabelesinde zâhir olmaz.
Üçüncüsü: Onunla belvâ-yı ‘âm olan hadisede şâz olmaktır. Namazda “Bismillâhirrahmânirrahîm” demeyi cehr etmek hadîsi gibi. Ve rükû‘da ellerin kaldırmak hadîsi gibi. Zira vakta ki, ihtiyaçtan dolayı belvâ-yı ‘âm olduysa hükmü bilmeye cümle sahâbe muhtâc oldular. Eğer bu haber sahîh ve sâbit olsa, aralarında müştehir olurdu. Zira onların dîn konusunda ihtimâmları çok şiddetli idi. İmdi, adem-i iştihâr (şöhret bulmaması), inkıtâ‘nın veyahut neshin delilidir. Ve bu zikrolunan Şeyh Ebü’l-Hasan Kerhî muhtârıdır ve Hanefîlerden müte’ahhirîn (sonraki) alimlerinin tamamı dahi bunu ihtiyâr etmişlerdir.(5)
Amma usûlcülerin geneli katında, kaçan senedi sahîh olsa fürû‘da makbûl olur. Ve bu, İmam Şâfi‘î mezhebidir.
Ve şâz şol hadîstir, onun için isnâd olunduğuna bir sika şehâdet ede yahut gayr-i sika (sika olmayan) şehâdet ede. İmdi, eğer şehâdet eden sika değil ise ol metrûktur, makbûl olmaz.
Dördüncüsü: Ol hadîsten ashâb-ı Rasûlüllâh’dan olan imâmlar i‘râz etmiş (yüz çevirmiş) olalar. Meselâ; bir hadisede râvîleri ile ihtilaf ettiklerinde o hadîs ile aralarında karşılıklı delil getirme cârî olmaya. Pes, bu hadîs Hanefîler ‘indinde inkıtâ‘ delilidir. Amma ashâb-ı hadîs indinde inkıtâ‘ delîli değildir. Ve bunlar ‘indinde munkatı‘ hadîs, tâbi‘îne ulaşmadan önce râvîlerinden birinin zikri sâkıt olan hadîstir. Ve bu mürsel gibidir, zira mürsel ve münkatı‘dan her birinin isnâdı muttasıl olmaz.(6)
B) Ve amma râvînin halinde noksan ile olan inkıtâ‘…
Pes, imdi malûm ola ki, kaçan haber, bu zikrolunan dört vecihle mânen munkatı‘ olsa, râvîde birkaç şarta muhtaç olunur ki haber, munkatı-‘ı manevî olmaya. Bu şartlar dahi dörttür:
BİRİNCİ ŞART: İSLÂM’DIR. İslâm, Rab Te‘âlâ’nın zâtını ve esmâ ve sıfatlarını tasdîk ve ikrârdır. Ve İslâm iki nevi‘dir. Bir nevî zâhirdir ve bir nevî bâtındır. Amma zâhir, Müslümanlar arasında doğmak ve onların yolları üzere büyümek ile sâbit olan İslâm’dır. Ve ebeveynine tâbii olmakla İslâm hükümlerinin üzerinde sübûtuyla sâbit olan İslâm’dır. Ve şehâdet kelimesinden lisân üzere cârî olan (dil ile kelime-i şehadeti söylemek) dahi zâhirî İslâm’dır.
Amma İslâm-ı bâtınî, Peygamberimiz (sav)’den zarûrât-ı dîniyye olarak sâbit olanların tümüne iz‘ân ve tasdîktir. Ve Rab Te‘âlâ’yı kemâl sıfatlar ile tavsîftir. Lâkin tafsîlî olarak i‘tibârında zorluk ve meşakkat olduğundan icmâl kifâyet eder, tafsîli şart kılınmaz. İmdi vâcib olan, mü’minden telkîn yoluyla istîsâf olunmaktır (kendini tarif etmesini beklemektir). Meselâ, “Rab Te‘âlâ Kâdir değil midir ve ‘Âlim ve Hâlid değil midir” denir, ta ki ona cevap âsân ola. İmdi, kaçan “Belî (Evet)” dese İslâm’ı zâhir olur. Amma bu kimse istîsâf (kendini tarif etmesi istendiğinde); “Bilmem ne dersin, senin dediğin şeye i‘tikad etmem” dese küfrüne hükmolunur.
İKİNCİ ŞART: ‘ADÂLETTİR. Yani râvî âdil ola. ‘Adâlet lügatte istikâmettir. Ve şeri‘atta kişi dînî yönden mahzûrlu olan şeyden ictinâb ile Hak yolu üzere istikâmetten ibarettir. Bu dahi iki nevîdir.
Bir Nevi, Adâlet-i Zâhiredir ki, ol dîn ve akıl ile sâbit olandır. Zira dîn ve akıl kişiyi istikâmete hamleder ve istikametten başkasından alıkoyar. Lâkin bu görünüşteki adalet muteber değildir. Zira buna bir hevâ ârız olup onu saptırır ve istikâmetten çevirip men‘eder. Sanki bir yönden mevcûd ve bir yönden değildir; imdi kifâyet etmez. Ma‘tûhun (bunak, ahmağın) ve sabînin aklı gibi.
Ve bir nevî dahi Adâlet-i Bâtına’dır. Pes, adâlet-i bâtınanın sınırı idrâk olunmaz, zira kişiden kişiye değişir. İmdi, bunda muteber olan; güçlük ve meşakkate ve şer‘î hudûdu zayî etme ve tefvîte (gidermeye) sebep olmayandır ki; ol kebâirden ictinâb (büyük günahlardan kaçınmak) ve sağâir (küçük günahlar) üzerine ısrarı terk ile hevâ yolu üzerine akıl ve dînin tecrübe ile ruchânıdır (tercih ile üstün tutulmasıdır). Hatta denildi ki, bir kimse kebîri irtikâb etse veyahut sağîre üzerine musır (küçük günahlar üzerinde ısrarlı) olsa ‘adâleti sâkıt olup müttehem olur. Zira fâsıklık çeşitlerinden tehâşî etmeyen (kaçınmayan) yalandan tehâmî etmez (kendini korumaz). Amma ısrarsız küçük günaha mübtelâ olmak ‘adâleti muhil (ihlal edici) değildir.
ÜÇÜNCÜ ŞART: ‘AKILDIR. Yani râvînin akıllı olması şarttır. Akıl ma‘nevî bir nûrdur ki, bâtın-ı insanda (insanın içinde) hâsıldır. Kalp onun vasıtasıyla matlûbu (isteneni) görür. Bunun tahkîki mahallinde zikrolunur inşâallah. Aklın alâmeti; insanın dîn ve dünya işlerinde ihtiyarıyla işlediği ve terk eylediği şeyde zâhir olur. İmdi, eğer onun ekseri fiilleri akıllı kişilerin fiilleri gibi ise, onda ‘aklın varlığına delâlet eder.
Ve ‘akıl iki nevî‘dir: Biri, Kâsırdır. Ve biri Kâmildir. Kâsır şol akıldır ki, ibtidâ-i vücûdunda noksanına delâlet eden şey ona mukârin ola (eşlik ede); sabînin aklı gibi. Zira [çocuk] bir defada akıl üzere bulunmaz, belki tecrübe ve mürûr-ı zamân ile ziyâde olur. Ve akıl nefsinde mukadder değildir, zira Rab Teâlâ’nın kısmeti ve takdîriyle değişiklik gösterir.
İmdi hükmün vacipliği ve kıyâm-ı hüccet için [aklın] kemâlini şart kıldık. Zira her şey mutlak kemâli üzerine vâkî olur ve bülûğ bunun makamına ikamet olundu, kemâle delâlet ettiği için.
DÖRDÜNCÜ ŞART: ZABT’TIR. Zabt lügatte cezm’den ibarettir. “El-Melikü zâbitun li-memleketihî” denir. [Padişah] memleketi üzerine câzim ve muhâfız mânâsına. Ve ıstılâhta zabt, kelâmı hakk-ı semâ‘ ile işitmektir. Yani, hadîsi işittikde, kalbi başka bir şey ile meşgûl olmayıp bir hoşca dinleye, ondan mânâsını fehm ede. Yani ol hadîsden irâde olunan mânâyı anlaya, ardından bütün gayretini harcayarak, onu hıfzedip başkasına edâ edinceye değin müzâkere ile onun üzerine sebâttır.
Ve zabt dahi iki nevî‘dir. Bir nevî, hadîsin metnini lügat cihetinden olan mânâsı ile zabt etmektir. Yani hadîsin lâfzını ve lügat mânâsı ile zabt edip lâfzından bir şeyi tağyîr ve tahrîf ve tashîf etmemektir (bozmamak ve değiştirmemektir). Meselâ, Peygamber (sav)’in;
[Okunuşu: El-hıntatü bi’l-hıntati mislen bi-mislin
Tercümesi: “Buğday buğdaya karşılık (satıldığında) dengi denginedir”](7)
kavl-i şerîfi ref‘ (ötre) ile olsa mânâsı; “Tübî‘u’l-hıntatü mislün bi-mislin” [Tercümesi: Buğday kendi cinsiyle misli misline satılır] demek olur. Ve eğer nasb ile “mislen bi-mislin” olsa, mânâsı; “Tebî‘u’l-hıntate bi’l-hıntati mislen bi-mislin” [Tercümesi: “Buğdayı buğday ile sattığınızda misli misline satın”] demek olur.
İkincisi, hadîsin metni lügat mânâsını zabta, fıkıh ve şer‘î mânâsını zammetmektir (ilave etmektir). Yani, hadîs metninin lügat cihetinden olanını bildikten sonra fıkıh ve şerî‘at cihetinden olan mânâsını dahi bilip zabt etmektir. Bu nevî ekmeldir.
İmdi, kıyâm-ı hüccet (delil olarak kullanmak) için mutlak zabt şart kılınıp ekmel şart kılınmadı. Bu sebeptendir ki gafleti müştedd (şiddetli) olan kişinin rivayeti makbûl olmadı. Ve fakîhin rivayeti fakîh olmayan üzerine tercîh olundu. Ve kâfirin ve fâsıkın ve sabî-yi ‘âkılın (akıllı sabînin) ve ma‘tûhün (bunağın) haberleri hüccet olmadı. Amma adaleti veya fıskı zâhir olmayan kişi ki, ona “mestûr” denir, ol fâsık gibidir, onun haberi hadîs bâbında hüccet olmaz, adâleti zâhir olmadıkça... Meğerki ol mestûr kurûn-ı selâseden (ilk üç asırdan) ola, yani sahâbeden veyahut tâbi‘înden veya tebe-‘i tâbi‘înden ola; onun haberi makbûldür. Zira onlarda asıl, adâlettir. Zira Peygamber (sav) onlar için “hayriyet” ile şehâdet etmiştir.(8)
Ve bu zikrolunan envâ‘dan gayri hadîsin envâ‘ı vardır; fukahâ ve ehl-i hadîs ıstılâhâtı üzere:
EVVELKİSİ: HADÎS-İ SAHÎH’DİR
Hadîs-i sahîh şol hadîstir, lâfzı rekâketten (gevşeklikten) ve mânâsı âyete veya haber-i mütevâtire veya icmâ-‘i ümmete muhâlefetten sâlim ola ve râvîleri âdiller olalar. Yani, ol hadîsin isnadını ‘adâlet ve zabt sıfatları ile muttasıf olan tâ’ife-i Peygamberimiz (sav)’e yetiştireler. Amma gerektir ki, şâzlık ve ‘illet-i kâdiha (kusur) ile mu‘ellel olmaya. Ve eğer senedinde bir kimse bulunsa ki, onun adaleti bilinmese veyahut zaaf ile meşhûr olsa veyahut ol râvî bi-‘aynihî (bizzat) bilinmese veyahut onun hâli bilinmeye, ona “sahîh hadîs” demezler, “mechûl hadîs” derler.
İmam Ebû Abdillâh Hâkim Neysâbûrî, “Ulûmü’l-Hadîs” nâm kitabında der ki: “Hadîs-i sahîh oldur ki, iki ‘adl-i zâbit (zabt sahibi iki âdil), zabt sahibi iki âdilden rivâyet eyleyeler; tâ Peygamberimize varıncaya kadar bu üslup üzere rivâyet oluna.”(9) Amma bu söze ulemâ itiraz etmişlerdir. İtirazları budur ki; Peygamberimiz (a.s.);
[Okunuşu: İnnemâ’l-a‘mâlü bi’n-niyyât
Tercümesi: Ameller niyetlere göredir.]
kavl-i şerîfinin sıhhatinde bütün ülkelerin ulemâsı ve asırların fukahâsı müttefiklerdir. Bununla beraber bu hadîsi Peygamber (sav)’den ancak Ömer ibnü’l-Hattâb (ra) rivâyet etmiştir. Ve Hz. Ömer’den ancak Alkame ve Alkame’den Muhammed b. İbrâhîm ve Muhammed b. İbrâhîm’den ancak Yahyâ b. Sa‘îd Ensârî ve Muhammed b. Amr b. Alkame ve Muhammed b. Amr’dan Rebî‘ b. Ziyâd Tâyî rivâyet etmiştir. Ve Yahyâ b. Sa‘îd’den sikâttan (güvenilir) ikiyüz miktarı adam rivâyet etmişlerdir. Ve bu hadîse “Hadîs-i Medenî” derler, sıhhatinde ulemâ müttefiklerdir. Bununla beraber İmâm Ebû Abdillâh Hâkim’in dediği üzere râst (doğru) değildir.
Ve malûm ola ki; her hadîs ki Buhârî ve Müslim onu müttefik rivâyet edeler veya birisi rivâyet ede, ol hadîsin sıhhati maktû‘un bih’dir (kesindir) ve ol hadîs ile ‘ilm-i kat‘î (kesin bilgi) hâsıl olur. Amma müte’ahhirînin muhakkikleri ve muhaddislerin ekseri derler ki; “Bu nevî‘ hadîs ile ilm-i zannî hâsıl olur, meğerki hadîs-i mütevâtir ola.” Niketim hadîs-i mütevâtiri beyân eyledik.
İKİNCİSİ: HADÎS-İ SAKÎM’DİR
Sakîm hadîs, sahîh hadîsin zıddıdır. Yani, hadîs-i sahîhde zikrolunan şartlar ve kayıtlar onda bulunmayan hadîstir. Ve bunu rivayet eden râvî, rivayet ettiği hadîsin hilâfınca ‘amel etse rivayet ettiği hadîsin sekamına (sakatlığına) delâlet eder.
ÜÇÜNCÜSÜ: HADÎS-İ HASEN’DİR
Hasen hadîs şol hadîstir: Râvîleri sıdk (doğruluk) ve emânet ile meşhur ola, lâkin hadîs-i sahîhin ravîleri derecesine yetişemeyeler, hıfz (hafıza) ve vüsûkda (güven duymada) kâsır oldukları için. Hattâbî şöyle der: “Hadîs-i hasen oldur: Mahreci (kaynağı) malûm ve ricâli meşhûr ola. Ve ekser hâdîslerin medarı bunun üzeredir ve ekser ulemâ bu nevî‘ hadîsi kabul etmişlerdir ve ‘âmme-i fukahânın isti‘mâli ekseri hadîs-i hasendir.”(10) Ve şer‘î hükümlerin ekseri hadîs-i hasen ile sâbitttir.
Ve Ebû Îsâ Tirmizî aydür: “Hasen hadîs oldur ki, isnâdında yalan ile müttehem olan (suçlanan) kimse olmaya ve şâz dahi olmaya.”(11)
Ve Ebû ‘Amr ibn Salâh der ki: “Hadîs-i hasen iki kısımdır. Birinci Kısmı oldur ki, isnâdının ricâli bir hâl-i mestûrdan (gizli durumdan) hâlî olmaya… Yani ehliyeti mütehakkak (tahkiken sabit) olmaya. Amma gerektir ki hatası çok gâfil kimse olmaya. Ve hem hadîste yalan ile müttehem olmaya; yani kasıtlı olarak hadiste ondan yalan sadır olmaya veya fâsıklık mûcibi olan başka bir sebep zâhir olmaya. Ve hem hadîsin metni bu şartlar ile birlikte mahreci (kaynağı) başka bir vecihle mârûf ola veyahut bu hadîse benzer bir hadîs dahi vârid olmuş ola.
İkinci Kısım oldur ki, râvîsi sıdk (doğruluk) ve emanet ile meşhûr ola. Amma sahîh hadislerin ricâli derecesine yetişmemiş ola; fehminde (anlamasında) ve hıfzında ve itkânında (ezberinde sağlam tutmasında) kâsır olduğu sebepten.”(12)
Ve hasen hadis ihticâc (delil olma) bâbında hadîs-i sahîh gibidir, fakat kuvvette onun mertebesinde değildir. Bu sebeptendir ki bazıları, hasen hadisleri sahih hadisler envâ‘ında (arasında) derc etmişlerdir. Tirmizî ve başkalarında “Hâzâ hadîsün hasenün [sahîhun]” dediklerinin mânâsı budur: İki isnâd ile rivâyet olunmuştur; birisi sıhhat iktizâ eder ve birisi dahi hasen iktizâ eder.
DÖRDÜNCÜSÜ: HADÎS-İ ZA‘ÎF’DİR
Zayıf hadîs oldur ki, hadîs-i sahîhin ve hadîs-i hasenin sıfatları onda cem‘ olmaya. Ve zayıf hadîsin mertebeleri muhteliftir. Şöyle ki her kaçan kim kabûl şartlarından bir şart onda bulunmaya, ol hadîs, za‘îf kısımlarından bir kısım olur. Ve kabûl şartları, sahîh hadisin ve hasen hadisin şartlarıdır ve ol şartlar altıdır. Nitekim sâbıkan (daha önce) zikrolundu: Evvelkisi: İttisâl-i seneddir (Rivayet zincirinin Peygambere kadar ulaşmasıdır). İkincisi: Ricâlinin adaleti ve çok hata ve gafletten selâmetidir. Üçüncüsü: Ol hadîs başka bir vecihle rivayet olunmuş ola; isnâdında bir mestûru’l-hâl (durumu kapalı) kimse olduğu vakitte. Yani bir başka vecihten rivayet olunmak, şol vakit şarttır ki, isnâdında ehliyeti olmayan kimesne mevcûd ola. Dördüncüsü: Ricâli yalan ile ve kesret-i galat (çok hata) ile müttehem olmayalar. Beşincisi: Şâzlıktan sâlim ola. Altıncısı: ‘İllet-i kâdihadan (Cerhe yol açıcı bir sebepten) sâlim ola.
Ve malum ola ki, genel kullanımda hadîs merci‘i; sahîh hadis ve hasen hadis ve zayıf hadis üzeredir. Bu üç kısım asıldır ve bâkî aksâm-ı hadîs (geri kalan hadis kısımları) fürû‘ gibidir. Ve mürsel hadis ve mevzû‘ ve münkatı‘ ve münker ve maklûb ve mu‘addal ve şâz ve mu‘allel ve muzdarib ve hadislerin sâir birçok çeşidi, hadîs-i za‘îfin aksâmındandır.
BEŞİNCİSİ: HADÎS-İ MUTTASIL’DIR
Ve buna “Mevsûl” dahi derler. Ve muttasıl hadis oldur ki, isnâdı Peygamberimiz (sav)’e veyahut sahâbeden bir sahâbîye muttasıl ola. Ol hadîs gerek merfû‘ (Peygamberimize ulaşmış) olsun ve gerek mevkûf (daha aşağıda kalmış) olsun… Râvîye muttasıl merfû‘un misâli, “Muvatta’”da zikrolunduğu üzere; “Mâlik-İbn Şihâb’dan, İbn Şihâb-Sâlim’den, Sâlim babasından ki Abdullah ibn Ömer’dir, Abdullah ibn Ömer (r.anhümâ) Rasûlüllâh (sav)’den” rivayet eder.
Ve Mevkûf muttasılın misali; “Mâlik-Nâfi‘den, Nâfi‘-İbn Ömer’den, İbn Ömer kendi dediğinden…”
Eğer silsile-i isnâd (isnad zinciri) tâbi‘îne muttasıl olsa, ehl-i hadîs ona “hadîs-i muttasıl” derler. Meselâ, “Bu hadîs, Sa‘îd ibn Müseyyeb’e veyahut Zührî’ye veyahut Mâlik’e muttasıl” demezler.
ALTINCISI: HADÎS-İ MERFÛ‘DUR
Merfû‘ hadisin haddinde (tarifinde) ihtilâf etmişler. Bazıları şöyle der: “Hadîs-i merfû‘ şol hadîstir ki, sahâbî Peygamber (a.s.)’ın kavlinden haber vere.”
Lâkin meşhur ve muteber had (tarif) oldur ki, “Hadîs-i merfû‘ Peygamber’e muzâf (nispet edilmiş) ola; ya kavlen veya fiilen. Yani, “Peygamber (sav) şöyle dedi veya şöyle işledi” denile. Ol hadîsi izâfet eden gerek sahâbî olsun ve gerek tâbi‘î olsun ve gerek sahâbe ve tâbi‘înden sonra gelenler olsun… Ve onun isnâdı gerek muttasıl olsun ve gerek olmasın… Pes, bu kavil üzere hadîs-i muttasıl ve hadîs-i mürsel ve hadîs-i munkatı‘ ve hadîs-i mu‘zal hadîs-i merfû‘un tahtinde (kapsamına) dâhil olurlar.
Ve Ebûbekir Hatîb Bağdâdî şöyle der: “Hadîs-i merfû‘ oldur ki, ol hadîste Peygamber (sav)’in kavlinden veya fiilinden haber vere.”(13) Öyle olsa tâbi‘înin ve tebe-‘i tâbi‘îinin mürselleri bu tarif üzere hadîs-i merfû‘dan hâriç olur.
Ebûbekir ibn Salâh aydür: “Ehl-i hadîsten şunlar ki merfû‘ hadisi mürsel hadisin mukabilinde kıldılar, hadîs-i merfû‘dan muratları muttasıl merfû‘dur.”(14)
YEDİNCİSİ: HADÎS-İ MEVKÛF’TUR
Mevkûf hadis oldur ki, sahâbînin kavline veya fiiline veya ikisine maksûr (kısıtlı) ola, [onlardan] Peygamber (sav)’e geçmeye, gerek isnâdı muttasıl olsun gerek olmasın.
Ebü’l-Kâsım Horasânî der ki: “Sahâbîden rivayet edilen hadîse “eser” derler. Ve Rasûl’den rivayet edilene “haber” derler.)(15) Yani, hadîs-i mevkûfa “eser” derler ve hadîs-i merfû‘a “haber” derler, lâkin takyîd tarîkiyledir.
SEKİZİNCİSİ: HADÎS-İ MUNFASIL’DIR
Hadîs-i munfasıl şol hadîstir ki, tâbi‘îne ulaşmadan önce râvîlerden iki veya üç kimse sâkıt ola.
DOKUZUNCUSU: HADÎS-İ KUDSÎ’DİR
Hadîs-i kudsî oldur ki, Rab Teâlâ Peygamberimiz (sav)’e onu ilhâm ile veyahut rüya ile haber vere, Peygamber dahi ol mânâdan kendi ibaresiyle haber vere. İmdi Kur’ân, kudsî hadis üzerine mufaddaldir. Zira Kur’ân’ın mânâsı ve nazmı münzeldir (yazımı indirilmiştir). Hadîs-i kudsînin ancak mânâsı münzeldir. Zira hadîs-i kudsî vahy-i gayr-i metlüv’dür. Metlüv olmayan vahiy ile münzel olmaz (indirilmez), illâ mânâ münzel (yalnızca mânâsı indirilmiş) olur.
Malûm ola ki, hadîsin nevîleri çoktur. Ve râvîlerin sıfatları ve ahvâli ve hadîs metinlerinin sıfatları ve halleri saymaya ve hasr olmaya kâbil değildir. Amma Ebû Ömer ibn Salâh ve Şeyh İbn Hacer ve Kâdî Iyâz ve İmam Nevevî teliflerinde hadis nevîlerinden altmışbeş nev‘ mezkûrdur. Zira bunların ilmi muhaddis olana lâzımdır. Amma bu mahalde zikrolunan nevîlerin tetebbu‘ (incelenmesi) ile onlar ve sâir sıfatları ve ahvâli mâlûm olur, inşâallâhü Teâlâ.
_____________________
(1) İbnü’l-Mülakkin, Tezkiratü’l-Muhtâc, s. 27-31, No: 21; Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, c. 1, s. 170, No: 783; Serahsî, Temhîd, c. 1, s. 365 ve c. 2, s. 68; Pezdevî, Usûl, s. 175; Debbûsî, Takvîm, s. 239; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 2, s. 18.
(2) Ebû Dâvûd, Sünen, c. 1, s. 46, No: 181; Tirmizî, Sünen, c. 1, s. 126, No: 82; Nesâî, Sünen, c. 1, s. 216, No: 447; Ahmed, Müsned, c. 45, s. 265, No: 27293.
(3) Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe Sûresi, Âyet: 108.
(4) Pezdevî, Usûl, s. 175
(5) Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 3, s. 16; Emîr Padişah, Teysîru’t-Tahrîr, c. 3, s. 112; Emîr Hâc, Takrîr ve’t-Tahbîr, c. 2, s. 295-296.
(6) Pezdevî, Usûl, s. 173; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 2, s. 18; Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 3, s. 7-9.
(7) Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 533; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 758, No: 2255; İbn Hümâm, Fethü’l-Kadîr, c. 7, s. 4; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 178; Debbûsî, Takvîm, s. 265-266.
(8) Şartlar için bkz. İbn Nüceym, Fethu’l-Gaffâr, s. 279-289; İbn Melek, Şerhu Menâr, s. 212-216
(9) Hâkim, Medhal ile’l-İklîl, s. 33. (Not: İki âdil ve zabt sahibi râvî sahâbiye kadar şart koşulmaktadır, Peygamberimize kadar değil. Ayrıca bkz. Zerkeşî, Nüket Alâ Mukaddimeti’bni’s Salâh, c. 1, s. 125, No: 24; İbn Mülakkin, Mukni‘, c. 1, s. 68; Süyûtî, Tedrîbü’r-Râvî, c. 1, s. 135; Aliyyü’l-Kârî, Şerhu Nuhbe, s. 198-201)
(10) Hattâbî, Me‘âlimü’s-Sünen, c. 1, s. 6.
(11) Tirmizî, Sünen, Beyrut: D. Garbi’l-İslâmî, 1998, c. 6, s. 254.
(12) İbnü’s-Salâh, Ma‘rifetü Envâ-‘i Ulûmi’l-Hadîs, Beyrut: D. Fikr, 1986, s. 31.
(13) Hatîb Bağdâdî, Kifâye, s. 21.
(14) İbnü’s-Salâh, Ma‘rifetü Envâ-‘i Ulûmi’l-Hadîs, s. 45.
(15) Bkz. İbnü’s-Salâh, Ma‘rifetü Envâ-‘i Ulûmi’l-Hadîs, s. 46; İbn Mülakkin, Mukni‘, s. 114; Irâkî, Takyîd ve’l-Îzâh, s. 66; Süyûtî, Tedrîbü’r-Râvî, c. 1, s. 203. (Not: Bu söz, Horasan fukahâsından Ebü’l-Kâsım Fûrânî’ye nispet edilmektedir.)
 
Misak Dergisi 338. Sayı
Ocak 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya