Elektronik Beyin, Yapay Zekâ ve Kalbin İflâsı
Teknolojinin ilerlemesi, internet sistemi ve yapay zekânın piyasaya sürülmesi, yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Halbuki Duygudan ve akıldan yoksun olarak işlem gören "zekâ" insanı çok yanlış kararlara götürebilir. Mesela: Alman ırkının üstün özelliklere sahip olması için engelli insanları öldürerek, geriye saf ve temiz bir ırk oluşturma çabaları zekice olabilir ama insanca (akıllıca) değildir. Hasta ve çok acı çeken insanların, iyileşme ihtimali çok düşük olan kişilerin acı vermeyen bir yöntemle öldürülmesi mantıklı olabilir, ama akıllıca değildir. Duygularımız beyinde değil, kalbdedir. Öfke, kin, sabır, korku, nefret ve tiksinti gibi duygularımızın kalbe ait özellikler olduğunu Allah (cc) şu ayetleri ile beyan eder; "Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin (gayza kulûbihim)" (Tevbe, 9/15) ayrıca "Onların göğüslerindeki kini çıkarıp atmışızdır."(Hicr, 15/47) ve "Onların kalplerine korku düşürdü (kazefe fi kulûbihim er ru'be)." (Ahzab, 33/26) Bir başka ayet; "Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi nefretle tiksinir (işmezzet kulûbu)" (Zumer, 39/45) buyurarak aklın merkezi olan kalbin, aynı zamanda duyguların da merkezi olduğunu beyan etmiştir.
İbrahim DÖNERTAŞ
20.02.2019 14:30
641 okunma
TÜRKİYE'de ilk bilgisayar 1960 yılında Karayolları Umum Müdürlüğü (şimdiki Karayolları Genel Müdürlüğü) tarafından kullanılmaya başlanmıştır. O zamanlar hakkında fazla bilgi sahibi olunmayan ve o zamanki adı "elektronik beyin" olan bilgisayar, ilk anda yol yapım hesaplamalarında kullanılmak üzere Türkiye'ye getirilmiş ve birçok çevre tarafından yapmış olduğu hesaplamaların güvenilirliği hususunda şüphe ile karşılanmıştır. Bu tedirginlikleri 5 Şubat 1961 tarihli Milliyet gazetesindeki köşesinde dile getiren yazar Çetin Altan; "Karayolları Umum Müdürlüğü Amerika'dan elektronik beyin almış. Bu beyin bilmem kaç memurun, bilmem kaç ayda yaptığını, bir kaç dakikada yapıyormuş... Yalnız, insanın içine bir şüphe düşüyor; biz Allah'ın verdiği beyni kullanamazken Amerika'nın verdiğini nasıl kullanacağız bakalım" diyerek endişelerini dile getirmiştir. İlk anda "elektronik beyin", daha sonra "bilgisayar" ve günümüzde de gelişimini sürdürerek "yapay zekâ" denilen bu sistem, hatırladığım kadarı ile seksenli yılların sonlarına yakın, daha halk arasında yaygınlaşmamış iken, dini savunan akademik çevrelerde müçtehid ulemanın yerini tutmaya aday bir nimet olarak algılanıyordu. Bizzat benim çevremde bulunan birtakım "güncel" ve "çağdaş", aynı zamanda da"teknolojik" birkaç Müslüman, kullanmadıkları fakat medhini duymuş oldukları bilgisayarlara, "Küttübi Sitte"de bulunan bütün hadisleri ve Kur'an'ı Kerim'in ayetlerini yükleyerek eski müçtehidlerin yapamayacağı içtihadı, tek bir "tık" ile yapacaklardı. Bilgisayarları, herhangi bir konunun bütün dökümanlarını ayet ve hadis olarak ortaya çıkaran "çağdaş, teknolojik bir müçtehid" olarak lanse etmişler ve bu durumun içtihad olamayacağını söyleyen şahsımı da akademik kariyerlerinden güç alarak söz ve mimikleri ile tahkir etmişlerdi. Şimdi o arkadaşları ne hikmetse sebebini bilemem ama, İslâmi ortamlarda pek görememekteyim. Kur'an ve Sünnet zannettikleri "Türkçe mealler"in de Kur'an olmadığı ayrı bir konu. Çünkü Kur'an olan onun Arapçası'dır ve onun ihtiva ettiği mana Arapça olan lafzı ile ve "Kureyş Lehçesi" üzerinedir. Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de; "Gerçekten biz, akıl erdirirsiniz diye, onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik"(Yusuf, 12/2) buyurmuşlardır. Kur'an'dan faydalanmak ancak Arapçasından ve akletmek sureti ile olur, hafızalara kaydetmek sureti ile değil.
AKIL BEYİNDE DEĞİL, KALBDEDİR
İnsanı "eşrefi mahlukat", yani bütün yaratılmışlardan üstün olarak yaratan rabbimiz, ona diğer mahlukata vermediği çok önemli bir özellik vermiştir ki, bu da "akıl"dır. Bir hadisi şerifte Peygamber(sav); "Allah, akıldan daha üstün bir mahluk yaratmamıştır"(1) buyurarak, İnsanı insan yapan, onu bu hususta diğer mahlukattan ayıran özelliğe işaret eder. İslâm âlimleri aklın kalb'de bir nûr olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu hususta sarih âyetler vardır. Mesela; "Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri (kulûbun ya'kılûne) ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir"(Hac, 22/46) âyetinde, akıl etmenin kalb ile ilgili olduğuna açık işaret vardır. Sadece bu ayet bile aklın kalbde olduğuna delil olarak bize ve akıl sahiplerine yeter. Yine Kur'an'ı Kerim'de ; "Hiç şüphesiz bunda, kalbi olan bir kimse için elbette bir öğüt vardır. (Kaf, 50/37) ve "Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar" (Araf, 7/179) ayetleri ve bunlara benzer birçok ayet idrak, kavrama, anlama ve özellikle "akletme" yerinin kalb olduğunu göstermektedir. Kur'an'ı kerim'de doğrudan beyne hitab eden tek bir ayet dahi yoktur. Türkçe meallerde geçen; "Beyinsizlerin inandığı gibi mi"(Bakara, 2/13); "Kendine kıyan beyinsizden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir"(Bakara, 2/130); "İnsanlardan birtakım beyinsizler"(Bakara, 2/142); "Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler"(Enam, 6/140) ayetlerindeki "beyinsiz" anlamı verilen kelime "süfehâ"nın Arapçadaki anlamı "kıt akıllılıktır." Türkçe mealler ile dinin anlaşılamayacağı, daha doğrusu hüküm çıkarılamayacağı bu mesele şahsında da kendini göstermektedir. Kur'an beyinlere değil, kalblere ve Arapça olarak indirilmiştir. Bu hususta şu ayet Kur'an'ı Kerim'in kalblere indirildiğine delildir; "(Kur'an'ı) Ruhu'l Emin uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine (Alâ kalbike)Arapça bir dil ile indirdi." (Şuarâ, 26/193-195)
AKIL, BEYİN İRTİBATI VE DUYGU FAKTÖRÜ
Bir de insan kafatasının içinde bulunan beyin (Dimağ) vardır. Günümüzde insanlar aklı hep kafataslarının içinde, beyinlerinde telaffuz ederler. Akıl ile beyin birbirine karıştırılmamalıdır. İkisi farklı şey olmakla birlikte beraber çalışırlar. Hz.Ali'nin dediği üzere "Akıl kalbde bir nurdur, ziyası(ışığı) dimağdadır." Beyin verileri, bilgileri toplar kalbe sunar. Kalb onları akıl süzgecinden geçirir. Akıl demek Arapça'da devenin kendisi vasıtası ile bağlandığı ipi, yuları için kullanılır. Aklın bir anlamı da bağlamaktır. Beyinden gelen bilimsel verileri, insanı insan yapan duyguları ile birbirine bağlayarak, bilgi ve duygu mayalanması ile ortaya bir fikir, hüküm, anlayış, idrak veya fıkıh gibi terimlerle ifade edilen özel ve nitelikli bir sonuç çıkarma işlemidir. Akıl sevgi, merhamet, nefret, öfke, beğenilme arzusu gibi duyguların tesiri altında olduğu halde bir hükme varır veya varamaz. Kalbin üzeri ne kadar kötü haslet ile donanmışsa, akıl o kadar olumsuz etkilenir. Gelen bilgiler kirlenmiş olarak kendisine ulaşır ise verilen karar da o kadar kirli olur ve insanı o derece bozuk amellere sevk eder. Beyin kiler gibidir. Yemek yapmak için her türlü malzeme oradan gelir. Ancak doğru malzemeyi, doğru şekilde kullanmak ortaya mükemmel ve lezzetli bir yemek çıkarır. Doğru malzemeler uygun sıcaklıklarda ve usule uygun yapılmadığı takdirde ortaya lezzetli bir yemek çıkmadığı gibi, protein ve vitamin bakımından da eksik olur ve hatta o yemek zehir olur. Beyin faktörü gerçekten dikkate alınması gereken çok önemli bir etkendir. O tek başına bir güç değildir. Akıl ile birlikte kullanıldığı zaman bir şey ifade eder. Aksi halde bir bilgisayar olmaktan öteye geçemez. Bugünkü bilim zekâyı, beyni putlaştırmış, kalbin üzerine çıkarmıştır. Duygularımızın merkezi ve aklın merkezi kalb'dir. İnsan duyguları ile insandır ve değer bulur. Duygudan ve akıldan yoksun olarak işlem gören "zeka" insanı çok yanlış kararlara götürebilir. Mesela Alman ırkının üstün özelliklere sahip olması için engelli insanları öldürerek, geriye saf ve temiz bir ırk oluşturma çabaları zekice olabilir ama insanca (akıllıca) değildir. Hasta ve çok acı çeken insanların, iyileşme ihtimali çok düşük olan kişilerin acı vermeyen bir yöntemle öldürülmesi mantıklı olabilir, ama akıllıca değildir. Bu fikirleri savunan ve uygulayan "zeki" fakat hasta ruhlu insanlar toplumumuzda yaşamıştır ve hala da yaşamaktadır. Akıldan uzak duygu da insanı yanlış kararlara götürür, mesela kendi yaşamına son vermek isteyen bir anne, merhametinden dolayı geride kalan çocukları acı çekmesin, onlar da rezil olmasın duygusu ile, mantığı ile çocuklarına da kıyabilmektedir. Toplumumuzda bu çeşit olaylar hâlen yaşanmaktadır. Yaratılış olarak çok güzel, ya da yakışıklı olan, bunun yanında bir takım özel marifetleri olarak iyi şarkı söyleyen bir şarkıcı, iyi rol yapan bir artist, bir müzik aletini çok iyi çalabilen bir müzisyen, bulunduğu dalda dünya şampiyonu olmuş bir sporcu ya da bulunduğu alanda uzman olmuş çok zeki bir profesör, bir bilim adamı vs. bütün bunlar çok zeki olabilirler, kabiliyetli de olabilirler, fakat bu zekaları kalbin içine ulaşamıyor ise veya kirlenmiş olarak ulaşıyor ise, ortaya çıkan sağlıklı bir fikir olamadığı gibi, o zeki insanı da fazilet sahibi bir insan yapmayabilir ve hatta bilakis "zeki" ama "karaktersiz" ve "ahlaksız" bir insan olmaktan kurtaramaz. Zeka ve mantık dediğimiz beyne ait özellikler, insanın genel kültürünü, bilgisini ve kalbe sunulacak olan bilimsel verilerini ziyade derecede arttıran, zenginleştiren, üstün beyin yapısına sahip insanlarda bulunur ki, Allah'ın her insana vermediği, kesbi değil, kevni özelliklerdir. İnsanlar kendilerine Allah tarafından verilen sahip oldukları zekâ oranlarını bazı işlemlerle ya daha çok geliştirirler, ya da körleştirerek ahmak insanlar hâline dönüşürler. Aynı bedeninde kendisine verilen kas gücünü dengeli bir biçimde geliştiren sağlıklı ve akıllı kişi, ya da dengesiz bir biçimde geliştiren ya da tamamen zayıf kılan ahmak insanlar gibi.
Akıl insana her zaman doğruyu söyler. Yeter ki; kendisine konu ile ilgili verilerin sağlıklı bir şekilde, doğru malzemeler olarak ulaşması mümkün olsun. Eğer malzeme kalbe ulaşmaz, kalbin üzerinde bulunan bir takım engelleyici unsurlar vasıtası ile hiç giremez, ya da eksik girer, ya da hastalıklı olarak girer ise işte o zaman kalb bu durum karşısında işlevini yerine getiremez. Kişinin kalbi hasta ise, oradan çıkacak olan şey de hastalıklı olur.
HASTA VE KİRLİ KALBLER
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "O gün, ne mal fayda verir; ne de oğullar! Meğer ki insan, Allah'a tertemiz bir kalble gelmiş olsun."(Şuara, 88-89) Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi Said b. Müseyyeb'den şu nakli yapar "Selim kalb, sağlam, sağlıklı kalp demektir ki o da mü'minin kalbidir. Çünkü kâfir ile münafıkın kalbi hastadır. Nitekim yüce Allah: "Onların kalplerinde hastalık vardır" (el-Bakara. 2/10) diye buyurmaktadır.
Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de; "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (Zümer, 39/9) buyurmaktadır. Yine şu ayette "Ancak temiz akıl sahipleri idrak eder(anlar)."(Rad, 13/ 19) diyerek kalb temizliği ile idrak etme arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Konu ile ilgili bir hadisi şerifte Allah Rasûlu(sav); "Eğer kalbinizin bulanıklığı ve konuşmalarınızın çokluğu olmasaydı benim duyduklarımı duyardınız"(2) buyurarak bulanık kalbin, manevi alandaki duyma hassasiyetini olumsuz yönde etkilediğini beyan eder.
"Biz Kur'an'ı bir dağa indirseydik onun Allah korkusundan baş eğerek parça parça olduğunu görürdün." (Haşr, 59/21) Kur'an-ı Kerim heybet timsali bir dağı bile parça parça olacak derecede etkiliyor ise biz insanlarda acaba neden böyle bir etki uyandırmıyor? Bizleri titretmiyor? korkutmuyor? Çünkü, insanoğlunun kalblerinin üzerinde onun idrâkını yok eden, ya da azaltan öyle duygular vardır ki aklın hassasiyetini zayıflatmış, görüşünü daraltmış ve günahlarla kirlenmiştir. Tabiri caiz ise kalbi artık nasırlaşmıştır. Bu hususta Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur; " Fitneler kalblere hasır çubukları gibi tekrar tekrar arz olunur. Kalb bunları kabul ederse o kalbde siyah bir nokta hasıl olur. Kötülükler arttıkça siyah noktalarda artar ve kalb sonunda simsiyah olur. İyilik oraya girmeye bir yol bulamaz. İnsan bir iyilik yapınca da kalbinde beyaz bir nokta hasıl olur, iyilikler arttıkça beyaz noktalar artar ve sonunda kalb bembeyaz olur. Cilalanır ve artık hiçbir kötülük ona zarar veremez."(3) Hadiste belirtildiği üzere kalbin üzeri günahları işleye işleye siyah noktaların artması ile kapkara olur ve artık iyi şeyler kalbin içindeki akla girmeye yol bulamaz. Bu sebeple aklın işlevi engellenir ve akledemez. Bir ayette Allah (cc); "Onların kazandıkları, kalplerinin üzerini pas ile kapladı(örttü)(râne alâ kulubihim)"(Mutaffifun, 83/14) buyurarak kalbin üzerinin pas ile kaplanmasını ve idrâklerinin, kalblerinin içindeki akıllarının işlevsiz kılmasını beyan eder. Bir de günahların kirletmesinden başka gurur, kibir, ucub, riya, hased, öfke, kavmiyetçilik vs. gibi görünmeyen duvarlar kalbimizin önünü kapatmış iken nasıl, nasıl akledelim? Doğru bilgi bu kadar engel arasından geçerek nasıl aklımıza ulaşsın? Karşımıza sağlıklı olmayan hasta kalbler, kilitli kalbler, mühürlü kalbler, paslanmış kalbler çıkar ki bu hususu Allah (cc) şu ayeti ile beyan eder: "Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksakalblerinin üzerinde kilitler mi var?" (Muhammed, 47/24)
Allah (cc) Kur'an'ı Kerimde kâfirleri ruhsuz kerestelere benzeterek şöyle der; "Bu, onların iman edip, sonra da inkâr etmiş olmalarındandır. Onların kalpleri paslanmıştır. Onun için anlamazlar; Onları gördüğünde dıştan hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar elbise giydirilmiş keresteler gibidir."(Munafikun, 63/3-4) Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi, Müslimin Sahihinden naklen; Yüce Allah onları işitmeyen, akletmeyen, ruhsuz bedenler, akılsız cisimler gibi duvara dayandırılmış kerestelere benzetmektedir. İçi boş oduna elbise de giydirsen, kıravat ta taksan odun odunluktan çıkmaz. Ruhsuzdur ve ateş için bir kütük olmaktan öteye gidemez. Fakat bir odun olarak da işe yararlar. Böyle insanlar diri değildir. Onlar yürüyen ölülerdir. İslâm'ın hakim olmadığı topluluklarda caddelerde, mağazalarda, her yerde "zombi" kılıklı insanları ziyadesi ile görebilirsiniz. Aynı zamanda böyle toplumlarda ruh hastalığı da alabildiğine yaygındır.
ŞEYTAN DUYGULARIMIZ ÜZERİNDE ETKİ
SAHİBİDİR, DUYGULAR İSE KALBDEDİR
Duygularımız beyinde değil, kalbdedir. Öfke, kin, sabır, korku, nefret ve tiksinti gibi duygularımızın kalbe ait özellikler olduğunu Allah (cc) şu ayetleri ile beyan eder; "Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin (gayza kulûbihim)(Tevbe, 9/15) ayrıca" Onların göğüslerindeki kini çıkarıp atmışızdır"(Hicr, 15/47) ve "Onların kalplerine korku düşürdü (kazefe fi kulûbihim er ru'be)" (Ahzab, 33/26) Bir başka ayet; "Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi nefretle tiksinir (işmezzet kulûbu)(Zumer, 39/45) buyurarak aklın merkezi olan kalbin, aynı zamanda duyguların da merkezi olduğunu bu ayetlerle anlamış oluruz. Duygular insanın aklının önüne geçer ve onun günaha girmesine sebep olur ve hatta küfre düşmesine sebep olur ki, kâfirlikte budur. "Kitap Ehlinden birçoğu, gerçek (hak) kendilerine apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmek isterler"(Bakara, 2/109) ayeti; gerçeği gören, hakkı anlayan ama kıskançlık sebebi ile inkâr eden ve hatta iman edenleri de kâfir yapmak isteyen bir kavimden bahseder. Onlar ki iman edip, hakkı apaçık gördükleri halde, kendilerine apaçık belgeler, bilgiler, deliller geldiği halde yine de inkâr ettiler. Mesele bilgi meselesi değil, duygu meselesi idi. Bu konuda da şu ayeti görebiliriz. "Allah'a ve Rasûlune iman edip, hak kendilerine apaçık belli olduğu halde inkâr eden bir kavme Allah nası hidayet etsin?" (Âl'i İmran, 3/86) Peygamberimizin amcası Ebu Talib, Mekke'li kadınlar, Ebu Talib hakkında; "atalarının dininden döndü" demesinler, onu kınamasınlar diye iman etmemiştir. Duyguların insanı günaha sürüklediği şu ayet ile çok açıktır; "Ona: 'Allah'tan kork' denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler."(Bakara, 2/206)
Duygularımızın aklımızın önüne set olup onun gerçeği görmesine engel olduğu da sabit olduğuna göre bir de bütün bu duygulardan sonra şeytanlar kalbimizin üzerinde cirit atarken nasıl idrak edelim? Bir Hadisi şerifte peygamber efendimiz(sav) şöyle buyurmuştur;"- Eğer şeytanlar Ademoğullarının kalblerinin etrafında dolaşmasaydı, muhakkak ki, Ademoğulları göklerin melekûtuna bakacaklardı"(4) Şeytanların kalbimize atmış olduğu vesvese tohumları ve diğer olumsuz duygular bizim melekler âlemini görmemize engeldir. İmam Taberi Tefsirinde Nas suresini tefsir ederken Abdullah b. Abbas (ra)'dan şu nakli yapar "Doğan hiçbir çocuk yoktur ki onun kalbinin üzerinde vesveseci şeytan bulunmuş olmasın. Çocuk akıl baliğ olup Allah'ı zikredince şeytan siner. Gafil olduğunda ise vesvese verir." Bu sebepten biz Müslümanlar Kur'an okumaya başlarken "Eûzu besmele" çekeriz ve kalbimizin üzerinde mekân tutumuş olan şeytanın kaçmasını sağlayarak, Kur'an ayetlerinin kalbimizin içine, akla ulaşmasını sağlarız.
AKIL GÖZ İSE, İLİM DE IŞIKTIR
İmam Gazali(rh.a); "Akıl göz ise, ilim de ışıktır"der. Nasıl ki gözümüz ışık olmadan göremiyor ise, bir işe yaramıyor ise; akıl da ilim olmadan, veriler olmadan tek başına zifiri karanlıkların bol olduğu yerlerde bir işe yaramaz. Aynı zamanda da nasıl ki ışık, onunla yol almayı gerektirecek bir insan yok ise, görme işlemini yapan bir failden yoksun olduğu zaman bir işe yaramıyor ise, ilim de kendisini akledecek bir akıldan yoksun olduğu zaman bir işe yaramaz. Yani bir insan bilgi yüklü olduğu halde, bu bilgiyi kullanmıyor veya asıl gerektiği gibi kullanmıyor ise, o bilgi en azından verimsiz bir bilgidir ve hatta hiçbir işe yaramaz. Tıp ilmine sahip bir doktor, o ilim sayesinde insanları tedavi etmez ise o bilgi ona fayda vermediği gibi, bilakis bilgisinin gereğini yapmadığı için kınanır. Hatta bilgisinin gereği üzere amel edip insanları o ilim ile tedavi etse ve bu işi para için yapsa bu bir kazanımdır ve meşrudur. Hatta amacı para olmayıp insanlara hizmet ise, iyilik ise bu tavrından dolayı taltif edilir ve övgüye mazhar olur. İnsanlar onu sever. Fakat o ölünce o sevgi bitecektir. Ya da onu seven insanlar ölünce yine o sevgi bitecektir. Oysa ölümden sonra yaşama inanan bir kimse ise asıl yapması gereken şeyi yani "Allah rızası için" insanları tedavi etmeyi tercih etseydi, ebediyen onu seven Allah'ın sevgisini ve aynı zamanda da sevmesi değer ifade eden cennet ehlinin onu sevmesini, melekler âleminin onu sevmesini temin edecekti ki onların sayısı, insanların ve diğer bütün mahlukatın sayısından milyar kere milyar ve(…… )kadar fazladır. Dünyanın en iyi kalb cerrahı bu ilmini kendisine ihtiyaç duyulan on binlerce insan için kullanmaz, bu bilgiyi bir kedi'nin kalbini tedavi etmek için kullanırsa o, insan çok şiddetli bir şekilde tenkit edilir. Aslında yapmış olduğu şey kötü bir şey değildir. Bir kedi'yi tedavi etmiştir. Yaptığı şey merhamet gibi gözükür ve insancıldır. Ama daha önemliyi, yani kendisine ihtiyaç duyan insanları bu ilminden faydalandırmadığı için insanlar kendisine kızar ve kınar. İşte sahip olduğu ilmi basit hedefler için kullanan, ehemi terk edipmühim ile uğraşan insanlar da her ne kadar bilgi sahibi olsalar da, değersizdirler ve sevilmezler. Çünkü dünya hayatı dünyaya değil, ahirete yatırımı öngörür. Peygamber efendimiz bir hadisi şeriflerinde;"Sizin cennetten elde edeceğiniz bir karış toprak, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurarak bu hususa işaret eder.
 İlim amel etmek içindir, amel de yaratıcıya şükretmek, onun rızasını ve sevgisini kazanmak içindir. Onun rızasını kazanan da cenneti elde eder ve cehennemden kurtulur. Bunların dışındaki her şey teferruattır. İmam Râzi (rh.a) tefsirinde tefekkürün önemini anlatırken; "Tefekkür seni Allah'a ulaştırır. Halbuki ibadet seni Allah'ın mükâfaatına ulaştırır. Allah'a ulaştıran şey ise, Allah'tan başka şeye ulaştırandan daha hayırlıdır"(5) diyerek Allah'ın mükâfatını, yani cennet nimetlerini bile Allah'ın muhabbetine ulaşmaktan sonraya bırakmış iken, Allah'ın rızasını ve Allah'ın mükafatını sonraya bırakan ve hatta bunlara ulaştırmayan, bunlara engel olan ameller ve ilim, dünya için faydalı da olsa nasıl değerli olsun. Böyle hareket eden insanlar zeki, fakat bir o kadar da akılsız ve hatta ahmaktırlar.
AYNŞTAYN VE TANRI MEKTUBU
Albert Einstein Yahudi asıllı ünlü fizikçi. Özellikle "İzafiyet teorisi" ile gündeme gelmiş ve fizik alanında dâhi bir kişiliğe sahip bilim adamıdır. Amatörce ilgilendiğim kadarı ile "izafiyet teorisi ve ikizler paradoksu" teorileri ile meşhur olmuş ve haklılık payı belki de oldukça yüksek bir teori. "Işık hızı boşlukta her zaman her şart altında aynı şekilde gözlemlenir. Eğer çok hızlı bir şekilde hareket ederseniz veya yerçekimi dünyadan daha güçlü olan bir başka gezegene yerleşirseniz, zaman sizin için diğer insanlara göre daha yavaş akmaya başlar. Dolayısı ile bir insan ışık hızına yakın hareket ederse dünyaya kıyasla ٪٩٥ daha az yaşlanır" özetinde olan teori, bilim dünyasında bir vahiy, Einstein'da adeta bir peygamber muamelesine tabi tutulmuştur. Çok zeki olduğu ve özellikle matematik alanında bir dâhi olduğu açık bir şekilde gözüken bu kişinin beyin yapısı da öldükten sonra incelemeye alınmıştır.  Einstein'ın beyninin sıradan bir beynin ¾ kadarı olduğu (daha küçük olduğu) ve paterial lobunun sıradan insan beynine nazaran % 15 daha gelişmiş olduğu bilgisi dışında, başka hiçbir bilgiye ulaşamamışlardır. Söz konusu Paterial lob,  insan beynin üst kısmında bulunan insanın duyusal – görsel algılamalarının işleme merkezi olarak bilinmektedir. Buradan yola çıkarak bir kanıya varmak gerekirse;  Einstein'ın çocukluk yaşantısındaki müzik yaşamı ile iç içe oluşu, onu diğer insanlardan ayırt edebilecek derecede aritmetik – uzamsal zekasını etkilemiş olduğudur. İşte sözünü ettiğimiz bu kişi ile ilgili geçtiğimiz ay içinde basın ve yayın organlarında çıkan bir haber dikkatimizi çekmektedir. Haber şöyledir; Nobel ödüllü fizikçi Albert Einstein'ın ölümünden bir yıl önce Princeton Üniversitesi'nde 1954 yılında yazdığı ve Tanrı'nın varlığını reddettiği mektup, açık artırmada rekor kırarak ٢, ٨٩ milyon dolara satıldı. (sputniknews.com; 05.12.2018)
" Einstein, toplam bir buçuk sayfa olan açıklamalarda şu ifadeleri kullandı: "Tanrı kelimesi benim için insanların zafiyetinin göstergesi ve sonucundan başka bir şey değil, İncil ise kutsal ama yine de oldukça ilkel hikayeler derlemesidir. [...] Ne kadar incelikli olursa olsun hiçbir açıklama fikrimi değiştirmeyecektir."
"Benim için Musevilik, tüm diğer dinler gibi, ilkel bir batıl inancın vücut bulmuş halidir. Benim de gururla dahil olduğum Yahudi toplumu ve destek aldığım bu anlayışı diğer halklardan ayıran bir yücelik yok."
"Kendi tecrübelerimde gördüğüm kadarıyla onları diğer insan gruplarından ayıran hiçbir şey yok, her ne kadar kudretsiz olmalarından dolayı aşırılıklardan korunmuş olsalar da. Yoksa [Yahudilerde] ‘seçilmişlik' emareleri görmedim." (euronews.com, 5.12.2018)
Dünyaca meşhur olan insanların ne düşündüğü, diğer insanlar için hep merak konusu olmuştur. Bu yüzden bu gibi kişilerin ne giydiği, ne yediği, hangi inanca sahip olduğu, nasıl düşündüğü , neyi desteklediği basın ve yayın organları tarafından topluma arz edilmek üzere bu gibi kişilerle değişik konular üzerine röportajlar yapılmaktadır. İşin ilginç yanı bu insanların meşhur olduğu alanlarda değil de hiç ilgisi olmayan konularda bile fikirleri alınmakta, adeta bir uzman edası ile onlara akıl danışılmaktadır. Mesela bir futbolcu politika hususunda bir milletvekili gibi beyanlarda bulunmakta, bir şarkıcı veya dansöz sağlıklı beslenme uzmanı gibi demeçler verebilmekte, ya da bir profesör din uzmanı gibi din alanında fetva vermekten çekinmemektedir. Oysa her biri kendi alanında uzmandır. Kendilerinden sorulacak olan bilgiler kendi alanları ile ilgili olmalıdır. Yani tıp alanında meşhur olmuş, yeni bir buluş yapmış, uzman bir profesörün futbol üzerine vereceği bilgiler, tıp üzerinde vereceği bilgilerin verdiği güvenceye sahip değildir. O hususta o uzman olarak değil, diğer insanlar gibi değerlendirilmelidir.
Aynştayn'ın tanrının varlığı üzerine yapmış olduğu tespitler de aynen böyledir. Onun çok meşhur bir fizikçi olması, onu bu hususta söylediklerini haklı çıkarmaz. Hatta mektubunda yazmış olduğu hususlarda ilginç tezatlar görülmektedir. Mesela; Kutsal olarak nitelendirdiği, fakat ilkel hikayeler derlemesi dediği İncil ve yine aynı şekilde "diğer insanlardan bir farkı olmadığını" beyan ettiği, ama her ne hikmetse "gurur" duyduğu Yahudiliği ifade etmekte. Fakat benim asıl üzerinde durmak istediğim "Ne kadar incelikli olursa olsun hiçbir açıklama fikrimi değiştirmeyecektir" sözleridir. Biz Müslümanlar Kur'an'ı Kerim'de; "Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar…..Onlar temiz akıl sahipleridir"(Zümer, 39/18) ayetinde beyan buyrulduğu üzere sabit fikirli olmayıp, her fikre ve görüşe açığızdır. Karşımızdaki kim olursa olsun, bizlere bilgi kimden gelirse gelsin onu dinleriz ve bilgi doğru ise onu kabul ederiz. Bir fikre çakılıp kalan, ince detayları ile birlikte o fikri ispatlayan bir kişinin söylemiş oldukları karşısında sabit fikirli kalan, fikrini değiştirmeyen ve daha baştan fikrini değiştirmemeyi, fikir olarak kabul eden insan, ne kadar bilim adamı da olsa, zeki de olsa, sabit niyetli ve bağnaz bir kişidir. Ayrıca bu kadar zeki bir kişinin tanrı'nın varlığına inanmamasını da "akletme" eksikliği ya da "duygusal" engeller ile açıklamak hiç de zor değildir. Mesele sadece bilmek değil, bildiğini akletme meselesidir. Bu hususta Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de cehenneme atılan cehennemliklere, cehennem melekleri şu soruyu sorar "size bir uyarıcı gelmedi mi? Niye bu ateş halkındansınız? Onlar da; derler ki: "Eğer dinleseydik ve akletseydik, bu ateş halkından olmazdık" (Mülk, 67/10) cevabını verirler. Mesele sadece dinlemek, yani bilmek değil, aynı zamanda da o bilgiyi akletmektir.
Günümüzde de bilen çok, fakat akleden azdır. "Elektronik beyinler"; "Bigisayarlar" ve "Yapay zekâlar" akledemezler, onlar gibi olanlar da... Son tahlilde "Yapay zekâ" kelimesi tam yerine oturmuş bir kelimedir. İnsanlar ne kadar teknolojide ilerleseler de "yapay akıl" yapamazlar. Allah (cc) bizleri akıl tutulmasından muhafaza eylesin (amin).
____________________
(1) Tirmizi, Nevadirde, İhyâu Ulûmi'd-din, İmam Gazali, Cilt.3, sh.34
(2) Müsned, Ahmed bin Hanbel; Said Havva Ruh Terbiyesi sh.93
(3) Müslim terc. K.iman1/191 sofuoğlu
(4) İhyaû Ulûmid'din Cilt.3. sh.19.(Ahmed)
(5) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb, Bakara 30
 
Misak Dergisi 338. Sayı
Ocak 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya