Genel Kültür ile İtikadi Değişimin Münasebeti
Genel kültür, bir kavmin maddi ve manevi değerlerinin tamamını içine alan bir keyfiyete haizdir. İnsanların mensup oldukları kavmin genel kültüründen etkilenmemeleri kolay değildir. Bilindiği gibi kültür hem öğrenilen, hem daha sonra gelen nesillere aktarılan bir hayat tarzıdır. İnsanın bir anda devraldığı kültür kalıplarından sıyrılması kolay değildir. Hesap gününe hazırlanan her mükellefin; çevre kültüründen, çarşı putlarından ve hevalarını ilâh edinen siyasi liderlerin demagojilerinden kendilerini korumaları gerekir. Hevâlarını ilâh edinen siyasi liderlerin, insanları "hidayete davet etmesi" veya "kitleleri dalâlete sürüklemesi" mümkündür. Bunun siyasi bir tez değil, Allahû Teâla (cc)'nın kitabında yer alan ve insanları düşünmeye sevk eden muhkem bir hakikat olduğunu unutmamak gerekir.
A. Hikmet BİRCANLI
10.04.2019 12:00
444 okunma
NESİLDEN nesile aktarılan genel kültür, bir kavmin maddi ve manevi değerlerinin tamamını içine alan bir keyfiyete haizdir. İnsanların mensup oldukları kavmin genel kültüründen etkilenmemeleri kolay değildir. Bilindiği gibi kültür hem öğrenilen, hem daha sonra gelen nesillere aktarılan bir hayat tarzıdır. İnsanın bir anda devraldığı kültür kalıplarından sıyrılması kolay değildir. Meselâ: sabahleyin insanlara tevhidi anlatıp, akşamleyin muhataplarının zihnindeki şirk unsurlarından tamamıyla kultulmalarını beklemek kolay değildir. Kültür değişimi ve dönüşümü, belirli bir sürecin neticesidir. Biz böyle bir anlayışın tipik misalini içlerinde peygamber bulunan kimi sahabenin hayatında görüyoruz. Ebu Vakıf el-Leysi anlatıyor: Peygamberimizle birlikte Huneyn seferine çıktık. Biz küfür ve şirk âleminden henüz yeni ayrılmıştık. Müşriklerin Zâte Envât dedikleri ve kutsal saydıkları bir ağaçları vardı. Silahlarını o ağacın altında kuşanırlardı. İbâdet de ederlerdi. Böyle bir ulu ağacın altından geçiyorduk, Peygamberimize; "Ey Allah'ın Rasûlü! Onların Zâte Envât'ı gibi bize de Zâte Envât yap" dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav); 'Allahû Ekber, yine aynı yol, yemin ederim ki, İsrail oğullarının Hz. Musa'ya: 'Ey Musa! Bunların taptıkları gibi bize de bir tanrı yap" demelerinin aynını diyorsunuz. Sizden önceki (kavimlerin) yolundan yürüyeceksiniz" cevabını verdi.(1)
Peygamberimiz Efendimiz (sav) henüz hayatta iken buna benzer bir takım itikadi sapma düşünceleri cerayan ettiğini, bizzat kendisinin bu yanlış inanç şekillerini düzelttiğini, itikad ve kullukda ifrat yollarını tıkayan ölçüler koyduğunu görüyoruz. Yukarıda verdiğimiz misâlin bir benzeri de şöyle meydana gelmişti. Kays b. Sa'd (Ö. ٥٨/٦٧٧), Hire'ye gittiğinde, Hirelilerin, başkumandanlarına secde etmekte olduklarını gördü. Kendi kendine, "Rasulullah'ın secde edilmeye daha layık olduğunu" düşündü. Peygamberimiz Efendimiz'in yanına geldiğinde olayı O'na anlattıktan sonra; "Ey Allah'ın Rasûlü!.. Secde edilmeye sen onlardan daha lâyıksın" dedi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (sav); "Sen buna inanıyor musun?! Benim kabrime uğramış olsan ona secde eder misin?" diye sordu. Kays b. Sa'd, "Hayır!" diye cevap verdi. Rasûlü-i Ekrem de; "Bunu yapmayın" buyurdu.(2)Zira Peygamberlerin ulûhiyette hiçbir payları yoktur. Tarih boyunca Peygamberlerden hiçbirisi böyle bir iddiada bulunmamış, kendilerinin insandan başka bir şey olmadıklarını, ancak Allah'tan aldıkları vahyi tebliğ göreviyle mükellef olduklarını tekrar tekrar ifade etmişlerdir. Bu hakikat Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmiştir: "Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: 'Allah'ı bırakıp bana kul olun!' demesi mümkün değildir. Bilakis, (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabbehâlis kullar olunuz."(Al-i İmrân, 3/79).Verdiğimiz örneklerde de görüldüğü gibi maalesef Hz. Peygamber bizzat sahabenin hayatında gördüğü itikadi açıdan kimi yanlış anlayışları tashih etmesine rağmen daha sonra gelen nesiller arasında aynı yanlışlıkların tekrarlandığını görüyoruz. Tarık b. Abdurrahman anlatıyor. Hacca giderken bir yol kavşağında bir topluluğun namaz kıldıklarını gördüm. "Burası ne mescididir?" diye sorunca, Peygamberimiz Efendimiz'in bey'at akdettiği "Şecere Mescidi"dir dediler.(3) Zamanla müslüman ahali bu ağacın altını, önce zihniyet plânında sonra da mekân boyutunda kutsal bir ziyaretgâh haline dönüştürdüler. Müslüman halk arasında orada namaz kılmanın büyük sevaba nail olacağı düşüncesi yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bununla da kalınmayıp "Hudeybiye ağacı" bereket istemek maksadıyla hacılar tarafından düzenli bir şekilde ziyaret edilmeye başlanmıştır. Ziyaret, asıl amacından sapıp, itikadi bir konuma büründürülünce bu ağaç Raşid Halifelerden olan Hz. Ömer (ra) tarafından kökünden kestirilip atılmıştır. Çünkü O, bu ağaca da ileride Lât ve Uzza putlarına olduğu gibi tapınılmasından korkmuştur.
Geçmiş ümmetlerin tarihinde de örnekleri görülmüştür ki tarihi hadiselerin cereyanına sahne olan mekân ve varlıklar (ibret almaya vesile olmasının ötesinde) ta'zimde bulunma unsurunun ağır bastığı kutsal mekânlar haline dönüştürülmüştür. Yukarıda anlattığımız Hz. Ömer'in bu övgüye dair, değerli ve cesur davranışı olmasaydı, belki de ileride Hudeybiye ağacına ibâdet maksadıyla organizeli ziyaret turları düzenlenecek böylece de nezih İslâm itikadı büyük darbeler yiyecekti. Nitekim yaşadığımız günlük hayatta bu endişemizin sayısız olumsuz örneklerini biliyoruz. Köklü İslâmi bilgilerden yoksun olan bazı müslümanların 'İslâm büyüklerinin türbe ve mezarları ziyaret edilmeden hac ve umre ibâdeti kabul olmaz' gibi düşünceleri zaman içerisinde itikadi bir boyut kazanmaktadır. Diğer taraftan yine tarihte inanılması zaruri olan hükümler konusunda bilgisi zayıf olan, tevhidle ilgili amelleri bozucu davranışların ilmihaline sahip olmayan kimseler tarafından halk arasında evliyâ, ermiş ve salih insan olarak tanımlanan bazı zevâtın kabirlerini aşırı bir ihtiram ve tebcil etme sonucu sanem (Ankebut, 29/25; Enam, 6/64) haline getirildiğine şahit olmak mümkündür. Bu sebeple Rasûlü-i Ekrem (sav) peygamberlerinin mezarlarını mescid edinen Yahudi ve Hıristiyanlara Allah'ın lânetini dilemiş,(4) Peygambere dahi sevginin ölçülü tutulmasına ve tevhidin dışına çıkılmaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Böylece aşırı derecede tâzimin eski ümmetlerde olduğu gibi, kendi ümmetini de putperestliğe sevkedeceğinden endişe etmiştir. Bundan dolayı Hz. Peygamber'in, kabir ziyaretlerinde ibret olmanın dışına çıkıp, kabirlerin kireçlenmesini ve üzerine bina yapılarak mezarların bir tapınak haline getirilmesini yasakladığı malûmdur.(5) Yine bir başka hadislerinde, kabirlerde işlenen çirkin adetlerden ümmetini sakındırmış ve; "Hıristiyan Habeşliler içlerinden salih bir kişi öldü mü onun kabri üzerine bir mescid inşa ederek, içine de o zatın resimlerini (fotoğraf) koyarlardı. Kıyamet gününde yaratıkların en şerlileri onlardır"(6) buyurarak, şirke düşme endişesinden dolayı, mezarların üzerine bina yapımının caiz olmadığını göstermişlerdir. Bu hadis-i şerif'ten anlıyoruz ki, İslâm'ın canlı varlıkların figürlerini çizimine hoşgörü ile bakmayışının sebebi, tasvir ustasının (ressam, heykeltraş vb.) Allah'la özdeşleşmeye kalkışarak kendisini şirk atmosferinde bulma korkusundan dolayıdır. Bütün bu tehlikeleri hesaba katan müslüman sanatçılar canlı figür yapmada antik Yunan ve Aydınlanma sanat anlayışında olduğu gibi doğrudan nesnenin taklitine (mimesis) değil, stilizasyona yani, canlı varlığın tabiatını değiştirmeye (non nature) gitmişler; tezhip, hat, minyatür, süsleme ve ciltçilik gibi sanat dallarına ağırlık vermişlerdir. Bu yönelişler de gösteriyor ki, İslâm bilginleri tevhidin bir alt yapı olarak gönüllerde ve zihinlerde kökleşmesinden sonra tasvirin değişik tarzları hususunda yeni tercihlerde bulunmuşlardır.(7)
Peygamberimiz Efendimiz'in (sav) ümmetini sakındırdığı ve uyardığı en önemli itikadi hastalıklardan bir diğeri de gizli şirktir. Gizli şirk, tarihi seyir içerisinde müşriklerin somut anlamda putlarına (hubel, isaf, naile vb.) amelen taabbüd şeklinde olanı değil, (ki bu açık şirktir) itikaden Allah'ın fiillerine müdahale edici şekilde bir takım soyut ve psikolojik unsurları (cin, şeytan, melek, sevgi) Allah'la birlikte denk, emsâl, ortak kabul etmektir. (Bakara, 2/22) İslâm dinine göre sahih bir inanç olmadan, amellerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Sahabeden Abdullah İbn Mes'ud (ra)'dan rivayet edilmiştir. O, şöyle diyor. Bir defasında, "Ey Allah'ın elçisi! Allah katında en büyük günah nedir?" diye sordum. Bu sualime şöyle cevap verdi: "Allah'a ortak (nid) koşmaktır. Seni yaratan ancak odur."(8) Kur'an ve Hadislerde zikredilen endad öyle gizli bir şirk çeşididir ki, bu gizlilik, gecenin karanlığında siyah bir taş üzerinde yüreyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. Bir kimsenin "ey falan, Allah hakkı için hayatımı sana borçluyum" gibi tabirler kullanması, "eğer şu köpek olmasaydı, dün bize hırsız girmişti" şeklinde konuşması, arkadaşına; "Allah ve sen istersen bu iş olur", "doktor olmasaydı ölüp gitmiştim" gibi sözler söylemesi ve bunları kalben tasdik ederek bir itikad sorunu haline dönüştürmesi, gizli şirkin bir çeşididir.(9)
Gizli şirkte her ne kadar kapalı bir tarzda Allah inancı görülürse de ortak koşulan obje, zaman gelir ilâh mertebesine yükseltilir, Allahû Teâla (cc) ikinci plâna itilir ve ortak koşulan varlıklar ilâh yerine geçirilebilir. Bundan olsa gerektir ki bazı İslâm âlimleri, gizli şirki riyanın (ibâdette gösteriş) yanında asıl bir takım sebepleri Allah'a ortak koşma anlamında yorumlamışlardır. Şöyle ki; insanlardan kimilerine bir zarar ya da bir fayda dokundu mu, bunun müsebbibini, faili mutlak olan Allah'a değil de, fani varlıklara bağlarlar. Hayır ve şerrin yaratıcısının Allah olduğuna değil de kendilerinde olağanüstü özelliklerin varolduğuna inanılan güçler olduğuna, onlara karşı yapılan itaat ve isyan neticesinde meydana geldiğine itikaden bağlanırlar. Mesela: Çocuğu olmayan bir kimsenin çeşitli ağaçlara, mezar ve türbelere çabut ve gelin teli bağlaması, hatta kurbanlar kesmesi gibi batıl inançlar toplumumuzda yaygındır.
Peygamberimiz Efendimiz (sav), meşrû temele dayanmayan ve makbul olmayan kimi halk inançlarını tashih cihetine gitmiştir. Bunların en meşhur olanlarından birisi de oğlu İbrahim'in vefat etiği gün güneşin de tutulması hadisesidir. Halk güneşin tutulmasını hemen İbrahim'in vefatıyla ilişkilendirerek, onun ölümünden dolayı tutulduğuna dair bir inanca kapılmışlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Güneş ve ay hiç kimsenin ne ölümünden ne de hayatından dolayı tutulur. Ay ve güneş tutulmasını görünce namaza durup Allah'a duaya koyulun" emrini vermiştir.(10) Hüsûf ve Kusüf namazının delili, Peygamber Efendimiz'in bu tavsiyesidir. Ülkemizde, ay ve güneş tutulması karşısında bazı yörelerde namaz kılmak ve dua etmek yerine davul çalmak gibi uygulamalar görülmektedir. Bunun İslâm'la yakından ve uzaktan hiçbir alâkası yoktur; bid'at ve hurafeye dayalı bir halk inancıdır. Bilindiği gibi insan varlık alemi içerisinde yol gösterilmeye muhtaç olan bir canlı türüdür. Her ne kadar Allah insana akıl gibi bir temyiz gücü vermişse de, beşer aklının ulaşamayacağı ya da çözümlemede güçlük çekebileceği bir takım hususlar vardır ki bunları bize ancak peygamberler ve onlar kanalıyla gönderilen din açıklayabilir. Bundan dolayı Allahû Teâla (cc) her topluma başta Allah'ı bilme ve insan hayatı için gerekli bilgileri ulaştırmada sayısız peygamberler göndermiştir. Kaldı ki insan her zaman hata edebilir ve fıtratını örtücü bazı âmiller sebebiyle tevhid akidesine zarar verecek hallere düşebilir. Bütün bunlardan korunabilmeleri, kendilerine gönderilen peygamberlerin sünnetine riayet etmeleriyle mümkündür. Bu açıdan nübüvvet müessesesi, Allah'ın (cc) insanlara bahşettiği bir lütûftur. Toplumda, sosyal, ahlâki, hukuki ve idari değerlerin kaynağı nübüvvettir. Toplumlar göçebe hayattan yerleşik bir düzene nübüvvet sayesinde geçebilmişlerdir. Onlar, medeniyet öncüleridir. Aynı zamanda peygamberler Allah tarafından gönderilen ilâhi vahyin açıklanmasında da rehber hükmündedirler. Kur'an-ı Kerim ile Peygamberimizin sünneti arasında bir tearuz sözkonusu değildir Çünkü Vahiy, nübüvvet temeli üzerine oturmuştur. Vahiyle nübüvvet iç içedir. Birini diğerinden ayırmak mümkün değildir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Hesap gününe hazırlanan her mükellefin; çevre kültüründen, çarşı putlarından ve hevalarını ilâh edinen siyasi liderlerin demagojilerinden kendilerini korumaları gerekir. Hevâlarını ilâh edinen siyasi liderlerin, insanları "hidayete davet etmesi" veya "kitleleri dalâlete sürüklemesi" mümkündür. Bunun siyasi bir tez değil, Allahû Teâla (cc)'nın kitabında yer alan ve insanları düşünmeye sevk eden muhkem bir hakikat olduğunu unutmamak gerekir. Zira Kur'an-ı Kerim'de, kıyamet gününde ortaya çıkacak manzara şöyle tasvir edilmiştir: "–(Tuğyan eden siyasi liderler) O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: 'Eyvah bize!.. Keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik' diyeceklerdir. (Onlara tabi olanlar da o gün) 'Ey Rabbimiz!.. Hakikat biz reislerimize (liderlerimize) ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar' diyeceklerdir. Ey Rabbimiz!.. Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize) azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!." (El Ahzab Sûresi: 66-68.) Hesap gününde; tuğyan eden ve insanları hidayetten uzaklaştıran siyasi liderler ile onlara tabi olan kimselerin, birbirlerinin düşmanı haline gelecekleri, muhkem nassla haber verilmiştir.
____________________
(1) Tirmizi, Sünen, Fiten 18; Ahmet b. Hanbel, Müsned, C.5, s.218,340.
(2) Bkz. Ebu Dâvud, Sünen, Nikah 40; İbn Mâce; Sünen, Nikâh 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4, s.381, c.5, Sh: 227-228.
(3) İbn Hacer, El-Askalâni, Fethu'l-Bâri b. Şerhi Sahihi'l-İmâm el-Buhâri, Mısır, 1319, c.7,Sh: 361; Gazzali, Muhammed, Fıkhu's-Sire, Beyrut, 1965, Sh:354.
(4) Bkz. Buhari, Sahih, Salat 48, Cenaiz 96, Enbiya 50; Müslim, Sahih, Mesacid 19-23; Tirmizi, Sünen, Salât 121.
(5) Buhari, Sahih, Salat 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1Sh:195.
(6) Ez-Zebidi, Tecrid-i Sarih (Mtr. K.Miras), Ank. D.İ.B. Yayınları, 1975, c.12, Sh:116; Ebû Davud, Sünen, Cenaiz 68.
(7) Ramazan Altıntaş,-Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Konya, 1990 Sh:.21.
(8) Sahih-i Müslim-İst:1401–K:İman 37.
(9) Prof. Seyyid Kutup, Fizilâi'l-Kur'an, (Ter. Heyet), İst. Hikmet Yayınları, 1971, c.1, Sh:96.
(10) Sünen-i Nesei-İst:1401 K. Kusuf: 16.
 
Misak Dergisi 340. Sayı
Mart 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya