Siyaset-i Şer'iyyenin Hedefi İman Kardeşliğinin İhyasıdır
Siyaset-i şer'iyyenin temel hedeflerinden birisi de, Müslümanları Allah'ın nimetleri hususunda bilgilendirmek ve Müslümanlar arasında görülebilecek her türlü nankörlüğün önüne geçmektir. Bilindiği gibi, iman kardeşliği, başlı başına bir nimettir. İmandan kaynaklanan kardeşliğin bir nimet olduğunu bilmeyenlerin siyaset sahnesinde dolaşmaları, başlı başına bir felakettir. Allah'a imanımız sayesinde kardeş olmamız büyük bir nimettir. Bu kardeşliğimizin temel dayanağı da imanımız, akidemizdir. Kardeşliğimizin yörüngesi 'Allah için sevmek'tir. Allah için sevmek ise, iman bağlarının en güçlüsüdür. İnsanın edinebileceği en mühim kardeşlik değeri, en güçlü bağ 'Allah için ve Allah yolunda' olan bağdır. İmanın başı; Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren ve Allah için meneden imanını kemale erdirmiş olur.
Mustafa ÇELİK
10.04.2019 12:30
593 okunma
ALLAH'ın şeriatiyle mukayyed olan siyaset, şeriatin temel maksadlarını hayat-ı beşeriyyede tahakkuk ettiren bir siyasettir. Şeriat-i Garra'nın temel maksadlarının unutulduğu, ihmal ve ihlal edildiği yerde siyaset-i şer'iyye yoktur. Siyaset-i şer'iyye, imanın muhafaza edilmesi, İslâm'ın yaşanması ve uhuvvet-i imaniyenin ihyası için vardır.
Siyaset-i şer'iyye için; âyet-i kerime'de ifadesini bulan "Kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli/uyumlu"(1) seviye ve övgüsünü –mümkün olduğunca- yakalayabilmeye çalışmak, günün Müslümanlarının önüne bunu öncelikli ve kutlu bir gündem ve vazife olarak koymaktr. Bir başka ifade ile din kardeşliğini önceleyip grupçuluğu ötelemek ve dolayısıyla Müslümanlar arası kaynaşmayı teşvik etmek ve bu yönde bir anlayış ve davranış geliştirmeye çalışmaktır..
Siyaset-i şer'iyyenin temel hedeflerinden birisi de, Müslümanları Allah'ın nimetleri hususunda bilgilendirmek ve Müslümanlar arasında görülebilecek her türlü nankörlüğün önüne geçmektir. Bilindiği gibi, iman kardeşliği, başlı başına bir nimettir. İmandan kaynaklanan kardeşliğin bir nimet olduğunu bilmeyenlerin siyaset sahnesinde dolaşmaları, başlı başına bir felakettir. Allah'a imanımız sayesinde kardeş olmamız büyük bir nimettir. Bu kardeşliğimizin temel dayanağı da imanımız, akidemizdir. Kardeşliğimizin yörüngesi 'Allah için sevmek'tir. Allah için sevmek ise, iman bağlarının en güçlüsüdür. İnsanın edinebileceği en mühim kardeşlik değeri, en güçlü bağ 'Allah için ve Allah yolunda' olan bağdır. İmanın başı; Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren ve Allah için meneden imanını kemale erdirmiş olur.(2)
İmanın muhafazası, kardeşliğin muhafazasını da gerektirir. Maddi ve manevi bütün nimetler gibi 'kardeşlik' nimetinin değerinin bilinmesi, onun dış müdahalelere, nefsin arzularına karşı korunması devamlılığını ve bir ecir kaynağına dönüşmesini sağlar. Şükrü eda edilmeyen nimetler nasıl kulun elinden alınıyorsa, bir nimet olarak bilinmesi gereken 'mü'min kardeşliği'nin de kıymetsiz veya menfaatlere feda edilebilen, değeri ucuz bir kavrama dönüştürülmesi elden alınması sonucunu getirebilir. Çünkü nimetlerin sürekliliği, hatta bir sıkıntı kaynağına dönüşmemesi kıymetlerinin takdir edilmesine ve o nimete mütenasip şükrün eda edilmesine bağlıdır. Rabbimiz bize kardeşlik nimetini hatırlamamızı, kardeşliğin kıymetini bilmemizi bizden istiyor:
"Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz." (3)
"Eğer sen dünyadaki her şeyi harcasan yine onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat Allah onları uzlaştırdı." (4)
Kardeşlik, Rabbanî bir değerdir. Bütün Rabbanî değerler gibi kardeşlik değeri fedakârlıkla kaimdir. Allah'a izafe edilen bir değeri değerden düşürmek, Allah düşmanlarının kucağına düşmektir. Kardeşlik bir nimet ise, onun devam ettirilebilmesi kimi zaman elde kor tutmak gibi sıkıntıları doğurabilir. Zira kulun, Rabbi huzurunda imtihana tabi tutulmayacağı herhangi bir ameli olamaz. Ecri Allah'ın rızasını kazanmak, cennete girmek olan bir amel aynı zamanda kulun imtihan edildiği ameldir. İmtihanın en doğal gereği, sıkıntıları ve belli bir disiplini beraberinde taşımasıdır. Kulun istediği gibi ve istediği zaman değil, Allah'ın dilediği gibi ve O'nun dilediği her yer ve zamanda kardeşlik imtihanı ile mükellef bulunmamız iman ekseninde olmamızın gereğidir. Eğer Allah 'mü'minleri kardeş' ilan etmiş ise, (Hucurat suresi, onuncu ayeti) bu takdirde mü'minlerin kardeşlerini renklerine ve coğrafyalarına, ırklarına göre tasnif etme, kardeş seçme, kardeşleri -iman dışında- herhangi bir anlayışa göre tasnif etme hakları olamaz. Çatı, tek çatıdır ve 'Lâ ilahe İllâllah' çatısıdır. Bunun için 'üç günden fazla küsme' suç sayılmış, iteleme tepeleme anlamı taşıyacak tavırlar yasaklanmıştır. Bu nedenle gıybet ve benzeri ahlakî ayıplar ağır cezalar uygun görülmüştür. Dolayısıyla siyaset-i şer'iyye'nin zemini uhuvvet-i imaniyyedir.
İmana ve kardeşliğe dayanmayan ve bunları muhafaza etmeyen, muhafaza etmek için de gayret göstermeyen bir siyasetin siyaset-i şeriyye olması mümkün olmadığı gibi, Müslümanların maslahatına hizmet etmesi de mümkün değildir. İman kardeşliğinin korunması, bir anlamda imanın korunmasıdır. İmanın zayi olunmasına seyirci olunan bir yerde siyaset-i şer'iyye'den bahsedilemez.
"İmanın en güçlü  halkası  Allah  yolunda  bağlılık ve Allah yolunda düşmanlık, Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir." 
Siyaset-i Şer'iyye, insanlara ve Müslümanlara sırat-ı müstakim üzere faydalı olmaktır.İman ehli olmaktan, mü'minlerle bir arada bulunmak,  ibadet yapabilmekten mutluluk hissetmek, başarmaya sevinmek, siyaset-i şeriyyenin alâmetleridir.
İslâm'da iman kardeşliğinin korunmasına yönelik gayretler, büyük ödüllerle ödüllendirilmiştir. Mü'min kardeşinin yardımında olana Allah'ın yardımının vaat edilmesi, bir mü'minin sıkıntısının giderilmesine vesile olana kıyamet sıkıntılarından birinin giderilmesi vaat edilmesi elbette boşuna değildir. Rasûlüllah (sav) buyuruyor:
"Bir insan, kardeşine yardım ettiği sürece Allah da ona yardım eder..."(5)
Kardeşlik bütün zamanlarda ve mekânlarda Müslümanlar için olmazsa olmaz bir şarttr. İmandan kaynaklanan kardeşlik ihya edilmeden İslâm yaşanmaz. İnsan üzerinde yaşaması takdir edilmiş olan İslâm'ın ilelebet var olması onu bir kitle halinde yaşayabilenler üzerinden olacağından, neredeyse her yolun kardeşliğin teyidine doğru yönlendirilmiş olduğunu görüyoruz. Allah'ın emirlerinden biri olan namaz için gösterilen titizlik, bir başka emri için de -Allah'ın emirlerinden bir emir olması sebebiyle- gösterilmelidir. Ezanla beraber namaza çağıran Allah, imanla beraber kardeşliğe çağırmıştır.  Ezan namazdan, namaz imandan, iman kardeşlikten ayrı düşünülemez.
İmanda samimiyetin işareti ve alâmeti, namazın farzlarına, sünnetlerine, namazı bozan şeylere dikkat eden mü'minlerin, namaz gibi ilahi yönü bulunan iman kardeşliğinin gereklerine ve kardeşliği ifsat eden şeylere de dikkat etmeleridir. Ancak bu algılama, kardeşlik için yapılacakların/yapılması gerekenlerin asgarisidir. Kardeşlik, mücerret bir koruma ile yetinilebilecek çapta değildir. Korumanın ötesinde uğrunda fedakârlık yapılması, maddi ve manevi emek verilmesi gerekmektedir. Kış gününde soğuk suyla abdest almanın zorluğuna tahammül edildiği gibi kardeşliğin sıkıntılarına da tahammül edilmesi, bu tahammülün de kula emredilmiş bulunan 'sabır' dairesi içinde görülmesi gerekmektedir. 
Kardeşlik imandan kaynaklanır. İmandan kaynaklanan kardeşlik cennete götürür. Mü'minler için kardeşlik âfaki bir değer değildir. Kardeşliğin dinde oturduğu yer hadislerde 'en güçlü bağ' olarak ifade edilmiştir. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!"(6)
Üsve-i hasenemiz Hz. Muhammed (sav), İslâm'a göre her işin başı ve ahiretin yegâne geçer akçesi olan iman ile sevgi arasındaki bağı en çarpıcı biçimde bu hadisinde dile getirmiş bulunmaktadır. Konunun ehemmiyetine binaen yemin ederek söze başlamış ve önce kesin bir gerçeği, imansız cennete girilemeyeceğini haber vermiştir. Sonra da cennete girebilmenin vazgeçilmez şartı olan imanı elde edebilmek için mü'minlerin birbirlerini sevmeleri gerektiğini, aynı kesinlikle ve aynı açıklıkla bildirmiştir: "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız!" Hadisi şerif, her şeyden öce bize, imanın bir alt yapısı bulunduğunu ve bu alt yapıya dikkat etmediğimiz takdirde imanın içinin boşalabileceğini, bu alt yapıdan birinin de mü'minler arasında sevgi/kaynaşma gibi kavramlar olacağını göstermektedir. Mü'minler birbirlerini sevmedikçe ve bu sevgiyi 'selam kalitesinde' izhar etmedikçe iman açısından sorunlu olmaya devam edeceklerdir. Şunu da bilmek gerekir ki, mü'minler arasında Allah rızasına dayalı sevgi kadar 'Allah rızasına dayalı protesto' da gereklidir. O da imandan bir bölümdür. Kardeşliği kesip atmamak kaydı ile hatalara karşı tepkili olmak, aktif bir iman sahibi olmanın gereğidir.  İman, nasıl cennete girebilmenin, vazgeçilmez şartı ise, mü'minleri sevmek de tam ve kâmil bir imana sahip olabilmenin biricik şartıdır. Mü'min, kendisiyle aynı imanı paylaşan herkesi, ırkına, rengine, yurduna ve diline bakmaksızın sevecek, onlara karşı muhabbet ve sorumluluk duyacaktır. Çünkü imana sınır, yine imanın kendisiyle çizilebilir. Dolayısıyla siyaset-i şeriyye iman, uhuvvet ve adaletle mukayyeddir. Bunları yok sayan siyaset, dinen yok hükmündedir.
İmandan kaynaklanan kardeşlik paylaşma ve dayanışmadır. Siyaset-i şeriyye, iman merkezli paylaşmanın ve dayanışmanın pratik hayatta organizeli hale getirilmesidir. Yaşadığımız çağda İslâm'ı ve Müslümanları abluka altına alan cahili düşünceler ve Allah'a yakın olmayı sağlayacak amellere izin vermemeye çalışan güçlere karşı bizim, ilk neslin kardeşlik anlayışını canlandırmamız gerekmektedir. Birinci gariplik dönemi, Ensar ve Muhacir kardeşliğinin verdiği meyvelerle aşıldı. Daha sonraki gariplikleri de benzer gayretlerle aşabileceğimiz muhakkaktır. Esasen siyaset-i şeriyye; Ensar ve Muhacir kardeşliğini fiilen harekete geçirmenin adıdır. Siyaset fütüvvetsiz, fütüvvette siyasetsiz olmaz.
Siyaset-i şer'iyye, hayatı şeriatullah ile korumaktır. Biz iman kardeşliğini korursak, kardeşlik bizi korur.Mü'minlerin birbirleriyle olan kardeşlik bağları sadece ahirette sevaba dönüşmesi istenen bir ibadet seviyesinde değildir. Dünya hayatını bir güç olarak yaşamaları, onurlu bir şahsiyet olarak kalabilmeleri, ibadetlerinin hakkını verebilmeleri birbirlerinin kardeşliğine, cemaate sadakatleriyle yakından ilgilidir. Şeytana ve şeytanlaşmış güçlere alet olma, onların kursağına yem olarak düşme süreci kardeşliğin zedelenmesiyle başlar. Hadisi şerif, sürüden ayrılan kuzuyu kurdun yiyeceğini vurgulamıştır. Tirmizi'nin rivayet ettiği bir hadiste (2165) bu gerçek şu şekilde bildirilmiştir: "Şeytan tek olanla beraberdir. İki kişiden ise daha uzaktır."(7) Buradan şu hakikatleri netleştirebiliriz:
Uhuvvet-i imaniyenin ihmal ve ihlal edildiği, cemaat olmanın önemsenmediği yerde şeytan devrededir. Şeytanın saptırma süreci birlikten koparma ile başlamaktadır. Birlik güçlendikçe saptırma zorlaşmakta, birlik eridikçe saptırma kolaylaşmaktadır. Müslümanların, daha iyi bir İslâm yaşamalarıyla ilgili emelleri, oluşturdukları dairenin çapıyla bağlantılıdır. Dairenin çapı küçüldükçe İslâm ve İslâm olmaktan beklenenler küçülmektedir. Çap büyüdükçe sorunlar da büyümüş olsa bile, İslâm'ın tahakkukunu emrettiği hedeflere yaklaşma ve onları gerçekleştirme oranı büyümektedir. Bu zaviyeden bakıldığında, kabuğuna çekilip, sorunsuz ve randımanlı bir ibadet havasında din yaşama anlayışı makbul bir anlayış değildir. Dertleriyle ve endişeleriyle beraber, ümmet mantığının ağırlıkta olduğu anlayış makbuldür. Siyaset-i Şeriyye; cihanşümul sulhu salah siyaseti olması münasebetiyle serada değil, sahada yapılır.
Siyaset-i şer'iyye, imanı ve ehl-i imanı insi ve cinni şeytanların hile ve tuzaklarından korumak için vardır. Şeytanın namaz ve benzeri ibadetler üzerindeki yatırımı kadar, mü'minlerin kardeşliğini zedelemeye de yatırımı vardır. Namaz örneği üzerinden yürüyecek olursak, şeytanın namaza müdahalesi, musallinin namazını ifsat etmeye yönelik hamlelerinden ibaret değildir. Namazın ifsadı kadar, beraber namaz kıldığı diğer mü'minlerle ilişkilerin ifsat edilmesi ve böylece caminin, cemaatin fonksiyonunu yitirmesi, en azından gereken seviyede olmaması onun emelleri arasındadır. Böylece namazın ısrarla camide ve cemaatle kılınması yönündeki uyarılar görmezden gelinmiş olmaktadır. Meselenin anlaşılabilmesi, namazla cemaatin nerede ve nasıl kesiştiğinin anlaşılabilmesine bağlanmaktadır. Cemaati toplanmaktan ibaret görmekle namazı camiye gidip gelmekten ibaret görmek arasında bu açıdan önemli bir benzeşme vardır. Benzer şeylerin hac ibadeti için de söylenmesi mümkündür. Şunu bilmekte fayda vardır: İslâm; siyaseti ibadet, ibadeti de siyaset olan bir dindir.
Gerek cinni ve gerekse insi şeytanlar, bir karar ve talimatla kardeşliğin sona ermesini sağlayamayacağını bilmektedir elbette. Bunun için kardeşliği tamamen kaldırmakla değil, kardeşliğin halkalarını çözmekle uğraşmaktadırlar. Bunun en tabii sonucu da mü'minlerin -eğer kardeşliğin imani bir değer olduğuna imanları varsa- onu koruma ve kollama konusundaki hassasiyetleri de o çapta olmalıdır. Kardeşliğin tamamını kolladığını zannederken, çözülen bir iki halkanın bitme sürecini hazırladığını fark edememiş olabilirler. Parçalardan oluşan bir bütünün kendisini değerli tutup parçalarını ihmal etmenin, siyaset-i şeriyye'de yeri yoktur..
Şer'î kaidelerden birisi de şudur: "Vacibin/farzın ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir/farzdır." Bu kaide hakkında âlimlerin ittifakı vardır. İman kardeşliğinin parçalardan müteşekkil olduğunu inkâr etmek mümkün olmadığına göre, parçaların muhafaza edilmesine özen gösterilmesini dini bir vecibe olarak görmek gerekmektedir. Mü'minlerin birbirlerinin mahrem alanlarına saygısı, veda hutbesine konu olacak çaptadır. Veda hutbesinin ilk cümleleri arasında, mü'minlerin ırzlarını, mallarını konu edinen ve korunmalarındaki hassasiyet açısından Harem diyarına benzeten cümleler, oldukça düşündürücü ve sonuçları bakımından ürkütücüdür. Müslümanlar kıyamet şartlarını da yaşasalar iman ile birlikte uhuvveti imaniyyeyi muhafaza etmekle mükelleftir. Müslümanlar bu mükellefiyetlerini yerine getirmek için siyaset yaparlar.
Siyaset-i Şeriyye; Müslümanları, tasa ve kıvançlarını paylaşma, dertlerini dert edinme seviyesinde sevgi ve ilgiye layık bulma sanatıdır. Seriyy-i Sakatî -kuddise sirruh-, ders esnasında talebelerine; "Mü'minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir."(8) hadîs-i şerîfini îzâh ediyordu. Bu sırada, bir talebesi heyecanla içeri girdi ve;
"–Üstadım! Sizin mahallede yangın çıktı, her yer kül oldu. Yalnız sizin ev kurtuldu!" dedi.
Seriyy-i Sakatî, sevinç içinde;
"Elhamdülillâh!.." deyiverdi.
Fakat tâ otuz sene sonra bir dostuna;
"–Ben o gün, "Elhamdülillâh!.." demekle, bir anlık da olsa sırf kendimi düşünmüş, felâkete uğrayanların ıstırabından uzak kalmış oldum. İşte, otuz senedir o hâlimin tevbesi içindeyim!.." dedi. Bu kıvamdaki Hak dostları; Mü'min kardeşinin derdinden gafil ve bîgâne kalmanın vebâlinden dâimâ endişe içindeydi. Tıpkı sahâbe-i kiram gibi. Nitekim Hazret-i Ömer, tâ Dicle kenarındaki bir koyunun mes'ûliyetini omuzlarında hisseden bir merhamet âbidesiydi. Ömer bin Abdülaziz; yatağında, suya düşmüş bir kuş gibi çırpınan şefkat dolu bir yürek taşıyordu. Onların hâllerinden in'ikâs alan Ebu'l-Hasen Harakānî Hazretleri de yaşadığı coğrafyanın vicdanî mes'ûliyeti ve ıstırabı içindeydi. Diyordu ki:
"Türkistan'dan Şam'a kadar olan sahada birinin parmağına diken batsa, o benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına taş çarpsa o benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben hissederim. Bir kalpte hüzün varsa o kalp benim kalbimdir." Müslümanların ırkları, renkleri, coğrafyaları farklı da olsa hakikat güneşine teslim olarak mânen yeniden doğmuş, aynı hidâyet menbaından içmiş, aynı ihsan sofrasından birlikte yemişlerdir. Anne-babadan ileri bildikleri ve sevdikleri aynı Peygamber'e tâbî olmuş, O'nun yolunda, aynı kıbleye yönelmiş ve aynı hedefe doğru birlikte yürümüşlerdir. Nihâî arzuları da bir olan Rablerinin rızâsına erişerek, cennette birlikte olmaktır. Böyle güçlü bağlarla birbirlerine bağlanan mü'minler, elbette birbirlerine muhabbetle bağlıdırlar.
İnancımız odur ki, İslâm'ı ve Müslümanları önemseyen herkes, özel bağlılıklarını din kardeşliği çerçevesinde yeniden değerlendirme göreviyle baş başadır. Zira Müslümanlar arası insanî ve sosyal ilişkilerin olmazsa olmaz ilkesi din kardeşliğidir.
Bu ilkenin sadece söylem olarak değil, eylem olarak ortaya konulması Müslüman dünyasının en kutlu cihadı ve dünyada dâru'l-İslâm'a, âhiret'te dâru's-selâm'a kavuşma ve tek kurtuluş yoludur.
Müslümanlarının önündeki öncelikli ve kutlu bir hedef; din kardeşliğini önceleyip grupçuluğu ötelemek ve dolayısıyla Müslümanlar arası kaynaşmayı teşvik etmek ve bu yönde bir anlayış ve davranış geliştirmeye çalışmaktır. Zira İslâm'ı ve Müslümanları önemseyen herkes, özel bağlılıklarını din kardeşliği çerçevesinde yeniden değerlendirme göreviyle baş başadır.
Siyaset-i Şer'iyye'de düşmanlığa ve nefrete yer yoktur. Sevgiye çağrı vardır. İnanamayanların çoğu ne yazık ki önyargılarının, peşin hükümlülüğün esiri olmuşlardır. İslâm hiçbir inanca alternatif olarak inmemiş, Yüce Rabbin bir beyanı ve mesajı olarak insanlığa son imkân olarak gelmiştir. İslâm'ın anlatılması, Allah'a inanın denilmesi hiç kimseyi rahatsız etmemelidir. Ediyorsa kendilerini sorgulamalı ve saygı ile edep dâhilinde bunu karşılamalılar. İnanır veya inanmazlar. Siyaset-i şer'iyye; kâfirler hoş görmeseler de din kardeşliğini hayata gönülde ve gündemde tutmaktır. Kâfirleri memnun etmek için imandan ve kardeşlikten taviz verenler, kendi dinlerine ihanet edenlerdir.
____________________
(1) Fetih Sûresi/ 29
(2) Kaidetün Fi'l Muhabbeti (İbn-i Teymiyye) Sh: 9, Kahire/ ty.
(3) Âl-i İmran Sûresi/ 103
(4) Enfal Sûresi/ 63
(5) Sahih-i Müslim, Zikir, 38
(6) Sahih-i Müslim, îman: 93-94. Ayrıca bk.Tirmizî, Et'ime: 45, Kıyamet: 56; İbni Mace, Mukaddime: 9, Edeb: 11
(7) Sünen-i Tirmizî, "Fiten", 7; ayrıca bk. Nesâî, "Taĥrîmü'd-dem", 6;Muvatta, İsti'zân: 36 (2,978)
(8) Hâkim, Müstedrek, IV, 352; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 87
 
Misak Dergisi 340. Sayı
Mart 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya