İslâm Emniyet ve Adalet Dinidir
İslâm dini, her insanı Allah’ın emaneti kabul eder. İnsanın insana ihanetini yasaklar. İslâm, Müslümanlara hesap gününü düşünerek yaşamayı ve kimsenin hakkına tecâvüz etmemeyi öğretir. Mü'min, güvenilen ve güven veren insandır. Güvenilir olmak, mü'minin en temel özelliklerinden biridir. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- kâmil bir mü’mini şu veciz ifadelerle târif etmiştir: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mü'min de insanların canları ve malları hususunda kendisine güvendikleri kişidir." Bu Hadis-i şerifin hitap ettiği toplum, ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluştuğu için bu şekilde hitap edilmiştir. Yoksa diğer sinsanlar için de emniyet ve adalet vazgeçilmez bir şarttır.
Mustafa ÇELİK
18.07.2019 11:10
108 okunma
YERYÜZÜNDE beşeriyet âlemine zararsız insanları armağan eden bir din varsa hiç şüphesiz o da İslâm’dır. İslâm, insanlığın sulhu selameti için gelmiş olan bir dindir. İslâm dini, her insanı Allah’ın emaneti kabul eder. İnsanın insana ihanetini yasaklar. İslâm, Müslümanlara hesap gününü düşünerek yaşamayı ve kimsenin hakkına tecâvüz etmemeyi öğretir. Mü'min, güvenilen ve güven veren insandır. Güvenilir olmak, mü'minin en temel özelliklerinden biridir. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- kâmil bir mü’mini şu veciz ifadelerle târif etmiştir: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mü'min de insanların canları ve malları hususunda kendisine güvendikleri kişidir." (1)
Hadis-i şerifin ilk kısmında "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir" buyurulması, toplumda Müslüman olmayanların bunun dışında tutulduğu anlamına değildir. Hadis-i şerifin hitap ettiği toplum, ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluştuğu için bu şekilde hitap edilmiştir. Müslüman olsun olmasın, içinde yaşadığı toplumun bireylerine karşı Müslümanın güven verici sorumluluğu değişmez. Nitekim hadis-i şerifin diğer bir rivayetinde 'Müslümanlar’ yerine 'insanlar’ denmiştir. "Müslüman, dilinden ve elinden insanların selamette olduğu kimsedir. Mü'min ise malları ve canları hususunda insanların kendisini emin görüp güvende oldukları kimsedir."(2)
Hz. Peygamber bir defasında peş peşe üç kere "Vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir" demiş, "Kim, ya Rasulallah?" diye sorulunca, "Komşusu, şerrinden emin olmayan kişi" buyurmuştur.(3)
Komşusuna güven veremeyen kişinin, gerçek manada imana ulaşamayacağını bu şekilde açıklayan Allah Rasulü, mü'minlere hangi şartlarda olursa olsun emin/güvenilir olmalarını telkin etmiştir. Bunu yalnızca telkin etmekle kalmamış Muhammedü’l-Emin, güvenilir bir kişi olarak toplumda bizzat kendi örnekliği ile mü'minde aranan bu güvenilirliği en ileri düzeyde fiili olarak göstermiştir. Hakîkaten bir müslüman, İslâmî eğitimi ve ibadetleri boyunca devamlı "zararsızlık" tâlîmi görür. Sonunda o hâle gelir ki hiç kimse ondan bir zarar geleceğini düşünmez. Böyle bir mü’min etrâfına dâimâ huzur ve güven telkin eder. Rasûlüllah (sav) hadislerinde mü’min insanı bal arısına benzetmiştir. Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
"Mü’min bal arısına benzer. Arı; dâimâ temiz olan şeyleri yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve nâzik davrandığı için konduğu yere zarar vermez, orayı kırıp bozmaz. Düştüğünde ise kırılmaz, bozulmaz."(4)
Bal arısı, son derece mâhir, hâzık, akıllı, faydalı, mütevâzı bir varlıktır. Geceleri bile çalışır. Hep temiz ve güzel şeyler yer. Gıdâsını çiçeklerin üzerinden toplar. Başlarındaki beye, yani idarecilerine itaat eder. Eziyeti, zahmeti ve zararı, oldukça azdır. Pis şeylerden uzak durur, başkasının kazancını yemez.
İşte mü’min de aynen bal arısı gibi helâl mal kazanır, helâl yiyecekler yer ve nezih mekânlarda bulunur. Bulunduğu her yerde gönlünden rahmet tevzî eder. Kimseyi incitmez ve kimseden incinmez. Bir hata yaptığında hemen doğruyu görüp kendini düzeltir, dâimâ şahsiyetini ve vakârını muhâfaza eder. Tevâzû sahibi olup herkesin iyiliği için çalışır. Zulümden, gafletten, fitneden, haramlardan, nefsin hevâ ve heveslerinden uzak durur. Fertleri bal arısı gibi olan bir toplum, elbette ki huzur ve emniyetin zirvesine çıkacaktır. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- bunu daha İslâm’ın ilk yıllarında müjdelemiştir: İslâm toplumunda insanlar bir tarağın dişleri gibi müsavi kabul edilir. İnsanlar renklerinden, ırklarından, coğrafyalarından dolayı horlanmazlar ve dışlanmazlar. Bakınız Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- müslüman olmakta tereddüd eden Adiy bin Hâtim’e:
"–Ben, senin İslâm’a girmene mânî olan sebebi biliyorum. Sen: «O’na zayıflar, Arapların değer vermediği güçsüz kimseler tâbî oluyor.» diye düşünüyorsun. Sen Hîre’yi bilir misin?" buyurmuştu. O da:
"–Görmedim ama duydum." dedi. Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-:
"–Rûhumu kudret elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, Allah bu dâvâyı tamamlayacak! Öyle ki tek başına bir kadın Hîre’den çıkarak gelip Allâh’ın evini tavâf edecek. Sonra Kisrâ bin Hürmüz’ün hazineleri fethedilecek!" buyurdu. Adiy bin Hâtim:
"–Kisrâ bin Hürmüz’ün mü?" diye sordu. Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-:
"–Evet Kisrâ bin Hürmüz’ün!" buyurdu. Sonra da:
"–Çok sürmez, mal o kadar bollaşacak ki, kimse tenezzül etmeyecek, malın zekâtını alacak kimse bulunamayacak!"buyurdu.
Daha sonraları bu hâdiseyi anlatan Adiy -radıyallahu anh- şöyle demiştir: "Vallâhi bir kadının Hîre’den devesinin üzerinde, hiçbir şeyden korkmadan yola çıkıp şu Beytullâh’ı haccettiğini gördüm! Vallâhî Kisrâ’nın hazinelerini fethedenler arasında ben de bulundum. Rûhumu elinde bulunduran Allâh’a yemin ederim ki, üçüncüsü de elbette tahakkuk edecektir. Çünkü onu Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- söyledi."(5)
Evet, İslâm’ın hedefi, insanların, Allah’tan başka kimseden korkmadıkları mûtenâ bir huzur ortamında yaşamalarını temin etmektir. Bunun neticesinde maddî refah da gelir. Nitekim Ömer bin Abdülaziz devrinde müslümanlar zekât verecek fakir bulamadıkları için halifeye mürâcaat ederek zekâtlarını ne yapacaklarını sormuşlardır.(6)
Tarih, insanlara, zalim ve hodgamların açtığı yara, elem, ızdırap ve acılı manzaraları ve bunların hazin neticelerini bir ibret olarak sunduğu gibi, adil ve salih idarecilerin şefkat, merhamet ve diğergamlık dolu şan ve şeref tablolarını da takdir ve teşvik olmak üzere sergiler. Asr-ı saadet ve Hulefa-i Raşidîn devirleri, tarihte insanlığa emsali görülmemiş huzur ve saadet bahşetmiş, sayısız ve muhteşem insanî örnekler gerçekleştirmiştir. Hz. Ömer (radıyallâhu anh) hilafete geçtiği zaman:
– "Ey nas! Ben hakdan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?" diye sormuştu. Ahaliden biri:
– "Ya Ömer! Sen eğrilir, hakdan inhiraf edersen, seni kılıcımızla doğrulturuz!" cevabını verince Hz. Ömer -radıyallâhu anh-:
"- Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!" diyerek şükretti ve sevindi.
Yine Hz. Ömer, bilindiği üzere hilafeti esnasında maddî sıkıntı içinde idi. Zor geçiniyordu. Halbuki hazîne ganîmetlerle dolmuş durumdaydı.
Ashabdan bazı ileri gelenler, Hz. Ömer -radıyallâhu anh-'ın kızı Hz. Hafsa -radıyallâhu anh-'ya babasının hazîneden geçinecek kadar bir tahsîsat almasını teklif etmesini telkin ettiler. Hz. Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-'in zevcesi olan Hz. Hafsa -radıyallâhu anh- da babasına bu teklifi yapınca, Hz. Ömer -radıyallâhu anh- kızına:
"- Kızım sen Hz. Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-'in zevcesiydin. Bana söyler misin, Hz. Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-'in yemede içmede hali nasıldı?" diye sordu.
"- Kifayet mikdarı idi." cevabını alınca Hz. Ömer -radıyallâhu anh- sözüne devam etti:
"- İki arkadaşım (Hz.Peygamber ve Hz. Ebûbekir) ve ben, üçümüzün hali, aynı yolda giden üç yolcuya benzer. Biri (Hz. Peygamber) makamına vardı. Diğeri (Hz. Ebûbekîr), aynı yolda giderek birinciye erişti. Üçüncüsü (ben) de arkalarından onlara ulaşmak isterim. Fazla yükle gidersem, onlara erişemem!.." buyurdu. O, fetihlerin çokluğuna, hazînenin zenginliğine bakmayarak; yaşadığı müddetçe, yeter dereceden fazla hiç bir şey kabul etmemişti. Ve hiç bir zaman dünya servetine tenezzül etmedi. Vefat ederken de borçlu idi.
Hulefa-i Raşidîn devri buna benzer sayısız örneklerle doludur. Dört halîfe devrini, Emevî ve Abbasî devletleri ta’kip etti. Bu devirler ise muhtelif müsbet ve menfî örneklerle doludur. Bunlar arasında Ömer b. Abdülazîz gibi adalet ve merhamette abideleşen şahsiyetler mevcut olduğu gibi, Allah Rasülü’nün torunu Hz. Hüseyin’i Kerbela’da hunharca Şehid ettiren, İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel gibi dünya çapındaki İslâm âlimlerini zulümlerine alet edemedikleri için kırbaçlattıran pek çok zıtları da vardır.
İslâm’ın hedeflediği toplum, ülke, 'Daru’s-selam’dır. Esenlik yurdudur. Erdemli şehirdir. Huzur iklimidir emanetler ehline verildiği ilim, irfan, güzel ahlak ve hikmetin kuşattığı güven toplumudur. Görev ve sorumluluk alanlarının ehil olmayan kimselere verilmesi halinde bunun güven bunalımı, sosyal çöküntü ve kargaşa anlamında toplumsal kıyametin kopmasına yol açacağı bir hadis-i şerifte şöyle yer almıştır:  Rasulüllah (sav), (bir bedevinin kıyametin ne zaman kopacağını sorması üzerine) şöyle buyurdu: "Emanet zayi edildiği vakit kıyameti bekle!" Bunun üzerine bedevi, "Emanetin zayi edilmesi nasıl olur ya Rasulallah?" diye sorunca, Hz. Peygamber (sav), "Yönetim, ehli olmayan kimseye verildiğinde kıyameti bekle." buyurdu.(7) İlmî ehliyetin, dirayetin, liyakatın ve sadakatin esas alınmadığı ve önemsenmediği bir toplumun kıyametini kopmuş olarak bilmek gerekir.
İslâm’ın hedeflediği güven toplumunun en önemli kurucu unsurlarından biri adalettir. Adalet ve hakkaniyet olmadan toplumsal güven ve barış sağlanamaz. Adaletin tesis edilmediği toplumlarda adam kayırmalar ve iltimaslar yaygınlaşır. Emanete ehil olanlar hak ettikleri yerlerde olmazlar. Eşitlik ilkesine aykırı olarak toplumun itibarlı ve zengin kesimleri kendilerine sağlanan iltimas ile hak etmedikleri mevkilere yerleşirler. Böylece toplumsal denge bozulur, kargaşa başlar. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kim Müslümanlara ait önemli bir görevin başına geçip de bir işe ehil olmayan birisini iltimasta bulunarak tayin ederse Allah’ın lanetine uğrar, Allah onun farz ibadetlerini de, nafile ibadetlerini de kabul etmez ve onu cehenneme girdirir."(8)
Müslümam; herkese güven veren ve kendisine güvenilen kimsedir. Adaletin olmadığı yerde haklar zayi olur. Hâlbuki toplumda haklarının korunması ve zayi edilmemesi gereken yetimler, düşkünler, dul hanımlar, özel ilgi ve bakıma muhtaç kesimler vardır. Bütün bunlar topluma emanettir. Toplum adına bunların hukukunu koruyacak olanlar, toplumsal görevlerin kendilerine emanet edildiği yöneticilerdir. Halife seçilince Hz. Ebu Bekir’in –Allah ondan razı olsun- yaptığı tarihi konuşmayı unutmamak gerekir: "Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde yöneticiniz seçildim. İyi yaparsam beni destekleyin. Kötü yapacak olursam, beni yola getirin. Doğruluk emanet, yalan ise hıyanettir. İçinizde zayıf ve güçsüz olanlar, Allah’ın izniyle hakkını kendisine verinceye dek benim yanımda güçlüdür. Güçlü olan da, Allah’ın izniyle zayıfın hakkını ondan alıncaya dek benim yanımda zayıftır. Bir toplum Allah yolunda cihadı terk ederse Yüce Allah o toplumu zelil eder. Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edin. Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmezsem, sizin de bana itaat etmeniz gerekmez."(9)
İslâm’ın hükmünün geçerli olduğu ve İslâm’ın fiilen yegâne amir olduğu toplumda müşkilini şöyle ifade eden Allah kulunun; "Ağaçları sarsa, eğer karınca. Zarar var mı karıncayı kırınca?" sualine aynı üslupla şöyle fetva verilir:"Yarın Hakkın divânına varınca. Süleyman’dan alır hakkın karınca!" İslâm’ın emrettiği emniyet ve adaletin hâkim olduğu toplumda sadece insanlar değil, hayvanlar bile emniyettedir. İnsanların can, mal, akıl, din ve nesil emniyetlerine kavuşmaları için İslâm’ın hayata hâkim olması şarttır. Güvence altına alınması zorunlu olan bu beş esasa, terim olarak 'Zarurat-ı Hamse’ denir. 'Zarurat-ı Hamse’ ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed Aleyhisselam'a kadar bütün elçilerin güvence altına alınmasını zorunlu gördükleri ve bunun için çalıştıkları beş temel ilkedir. Canın korunması, malın korunması, aklın korunması, dinin korunması ve neslin korunması... Güvence altına alınması zorunlu görülen bu beş temel ilke, güven toplumunun kurulabilmesi için İslam’ın vazgeçilmez kabul ettiği temel esaslardır. Asr-ı Saadet'te İslâm denildiği zaman insanların aklına tevhid, emniyet ve adalet geliyordu. Şayet bugün İslâm denildiğinde bu temel ilkeler insanların akıllarına gelmiyorsa, o zaman Müslümanlar İslâm’ı yanlış anlamışlar ve yanlış temsil ediyorlar demektir. Müslümanların İslâm’ı yanlış anlamaları ve yanlış temsil etmeleri, İslâm düşmanlarının sermayesinden sayılır.
____________________
(1) Sünen-i Tirmizi, İman, 12; Sahih-i Buhârî, İman, 4-5
(2) Ahmed b. Hanbel, El- Müsned, II, 379; Sünen-i Nesai, İman, 8
(3) Sahih-i Buhari, Edeb, 29
(4) Bkz. Ahmed, II, 199; Hâkim, I, 147; Beyhakî, Şuab, V, 58; Süyûtî, el-Câmi, no: 8147
(5) Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25; Ahmed, IV, 257, 377-379; İbn-i Hişâm, IV, 246; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 62
(6) Bkz. Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, VI, 493; M. S. Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, s. 434
(7) Sahih-i Buhari, Rikâk, 35
(8) Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, I, 6
(9) İbn Hişam, Siret, VI, 82.
 
Misak Dergisi 344. Sayı
Temmuz 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya