Modernizmin İnanç Hayatına Etkileri ve Jön Türkler
Osmanlı modernleşmesi konusunda yapılan bir takım inceleme ve araştırmalara rağmen modern düşüncenin müslümanların itikadları üzerindeki etkileri bugüne kadar yeterli bir şekilde ortaya konulmamıştır. Bu sebeple Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan ve Cumhuriyet devrini de içine alarak uzun zaman etkisini sürdüren inanç bunalımının arka planı merak edilen ve ilgi çeken bir konu olmaya devam etmiştir. Jön Türkler, Batı'da dinî değerleri kasıp kavuran inançsızlık modasının Osmanlı toplumunda yaygınlaşmasına öncülük ettiklerinden ve sonraki dönemlerde din konusunda takip edilen politikalara ilham kaynağı olduklarından, onların inanç konusundaki düşünceleri ve Müslüman toplum üzerindeki etkilerinin araştırılması önem arz etmektedir. Jön Türkler konusunda yapılan çalışmalar, daha çok onların tarihî ve siyâsî taraflarının veya din-siyaset temelindeki görüşlerini incelemeye mâtuf olduğu için, onların inanç temelindeki görüşleri ve bıraktığı tesirler konusunda müstakil bir çalışma yapılmamıştır. Tanıtımını yaptığımız bu eser, meseleyi bütün boyutlarıyla ortaya koymaktadır.
Mehmed Zahid AYDAR
27.08.2019 10:10
89 okunma
 
 
 
 
 
Dr. Hasan Gümüşoğlu
Basım Yeri ve Tarihi: İst 2012
Yayınevi: Kayıhan Sayfası: 272
Kapak Türü: Karton
 
 
BİZE göre Osmanlı modernleşmesi konusunda yapılan bir takım inceleme ve araştırmalara rağmen modern düşüncenin müslümanların itikadları üzerindeki etkileri bugüne kadar yeterli bir şekilde ortaya konulmamıştır. Bu sebeple Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan ve Cumhuriyet devrini de içine alarak uzun zaman etkisini sürdüren inanç bunalımının arka planı merak edilen ve ilgi çeken bir konu olmaya devam etmiştir. Jön Türkler, Batı'da dinî değerleri kasıp kavuran inançsızlık modasının Osmanlı toplumunda yaygınlaşmasına öncülük ettiklerinden ve sonraki dönemlerde din konusunda takip edilen politikalara ilham kaynağı olduklarından, onların inanç konusundaki düşünceleri ve Müslüman toplum üzerindeki etkilerinin araştırılması önem arz etmektedir.
Jön Türkler konusunda yapılan çalışmalar, daha çok onların tarihî ve siyâsî taraflarının veya din-siyaset temelindeki görüşlerini incelemeye mâtuf olduğu için, onların inanç temelindeki görüşleri ve bıraktığı tesirler konusunda müstakil bir çalışma yapılmamıştır. Hâlbuki çalışmamız içinde yer alan bilgilerden anlaşılacağı üzere Jön Türklerin Müslümanların inançları üzerinde bıraktığı izler onların siyâsî görüşlerinden daha kalıcı olmuştur. S.9
Jön Türklere göre modernleşme genel mânada pozitivist veya materyalist düşünce ekseninde olmak zorunda olduğundan, istenilen hedefe ulaşmak için İslâm'ın esaslarında reform mânasına gelen değişiklikler yapılmalıydı. Onlara göre modernleşmenin gerçekleşmesinde İslâm, bir araç olarak kullanılabilirdi. Jön Türkler, İslâmî ıstılahlara modern düşüncenin ilkeleri doğrultusunda yeni manalar yükleyerek ıstılahların tahrif edilmesini bir yöntem olarak benimsemişlerdi. Bu itibarla modernleşme düşüncesinin temel dinamikleri ve Osmanlının modernleşme sürecinin tarihî ve siyâsî şartları göz önüne getirilmeden sadece meselenin inanç ve düşünce boyutunu ortaya koymak mümkün değildir." S.10
"Jön Türk Hareketi Bağlamında Modernizmin İnanç Hayatına Etkileri' başlıklı çalışmamızda bütünlüğün sağlanması için Avrupa'da ortaya çıkan ve oranın şartlarında gelişen modernizmin temel dinamiklerine dikkat çekmeyi önemli gördük Bu çerçevede Aydınlanma düşüncesiyle gelişen ve kilise-bilim çatışmasıyla kızışan uzun bir mücadelenin sonunda bilimin galip çıkmasıyla birlikte, pozitivist değerlerin âdetâ dinin yerine ikâme edilmeye çalışıldığına işaret ettik.
Giriş kısmında Osmanlı'da modernleşme düşüncesinin ortaya çıkış sebeplerine dikkat çekilerek, modernizmin inanç temelinde yaptığı etkilerin arka planı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Birinci bölümde Jön Türkleri harekete geçiren siyâsî muhâlefet düşüncesi ve modernizmin etkileri araştırılmış ve modern düşünce sistemlerinin onların inançları üzerindeki etkilerine dikkat çekilmiştir. Osmanlı Arşivleri'nde (BOA) yer alan belgelerin şâhitlik ettiği şekilde Osmanlı'nın Avrupa'ya ulûm ve fünûn tahsili için gönderdiği talebelere yüklü miktarda para ayırmasına rağmen, bir kısım talebenin oranın hayat tarzı ve eğlencesiyle daha çok ilgilendiğini gördük Bu çerçevede Batı'nın kültür ve düşüncesinden oldukça etkilenen ve Jön Türk hareketinin yönünü tayinde belirleyici olan Ahmed Rıza'nın pozitivist, Abdullah Cevdet'in materyalist yönünü inceleme konusu yaptık. Ayrıca son dönemde ağırlık kazanan Türkçülük hareketi ve bu hareketin düşünce bazında bir temele oturtulmasında önemli rolü olan Ziya Gökalp'ın görüşlerine yer verdik.
İkinci bölümde Jön Türklerin toplumun inançları üzerinde yaptıkları tesirlerin tam olarak ortaya konulması için İslâm'ın temel esaslarından olan din ve iman konusu aslî kaynaklar referans alınarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu kısımda, Jön Türk hareketi'nin itikadi konularda ortaya çıkan yeni arayışlardaki etkisi ele alınmış, özellikle modernizmin Batı'da etkin hale gelmesinden sonra ulûhiyyet inancı etrafında ortaya çıkan deist ve ateist düşünce incelenerek bu konuda jön Türklerin görüşleri ve sonraki etkileri araştırılmıştır. Ayrıca nübüvvet konusuna yer verilerek, özelikle vahyin şümûlünü daraltarak veya hadîslerin fonksiyonunu azaltarak dolaylı yoldan nübüvvet müessessini inkâr ile neticelenebilecek gayretlerin geri planı ve sonuçları konusunu işledik. İkinci bölümün sonunda sem'iyyât konularından olmasından dolayı sadece naslarla açıklanabilen 'âhirete inancı' konusu özlü bir şekilde verilerek son dönemde 'âhirete îmân', 'haşir', 'cennet ve cehennem hayatı' çerçevesinde meydana gelen tartışmalar incelenerek, modernizm düşüncesinin Jön Türkler kanalıyla müslümanların itikadları üzerindeki etkilerinin bir bütünlük içerisinde ortaya konulmasına gayret edilmiştir." S. 9-13
Giriş
"Jön Türk hareketinin fikir ve inanç yapısının bir bütünlük arz ettiğini, tek bir hareket tarzını benimsediklerini söylemek mümkün değildir. Ayrıca Jön Türk hareketinde bazı kişilerin sistemli bir düşünceye sahip olmamaları, zamanın ve şartların değişmesine göre fikirlerinin değişmesi ve farklı düşünceye sahip kişilerin harekette yer alması gibi sebeplerden dolayı araştırmamızın sınırlandırılması zarureti doğmuştur." S.15
Bu hareket 'Jön Türkler' olarak isimlendirilse de, üyeleri sadece Türklerden ibaret değildi. Jön Türklerin arasında Arap ve Arnavut gibi Türk olmayanlar bulunduğu gibi Yahudi, Ermeni ve Rum gibi müslüman olmayan kimseler de vardı. Bu itibarla Jön Türk hareketi, gerek düşünce, gerekse katılan insanlar açısından farklı renkleri hâiz geniş bir yelpazeye sahipti.
Jön Türk hareketi, ayrılık veya bağımsızlık merkezli milliyetçi hareketlere son vererek, Osmanlı Devleti'nin ittihâdını, Batı'dan ulûm ve fünûn alarak da terakkîsini esas aldığı için Birinci Jön Türk Kongresi'ni (1902) takiben Paris'te kurulan 'Osmanlı Terakkî ve İttihâd Cemiyeti'nin Nizâmnâme-i Esâsî'sinin ilk maddelerinde bu esasların gerçekleştirilmesi gaye edinilmişti." S.16
Başlangıçta Jön Türkler tarafından Batı merkezli modern düşüncenin değerleri ile İslâm'ın bir tezat teşkil etmediği, hatta modern düşüncenin dinamiklerinin birçoğunun İslâm'da bulunduğu ileri sürülmüştü. Bu yaklaşımın temelinde, genelde modernleşmeye özelde ise Jön Türk hareketine İslâmî bir meşrûiyet kazandırma düşüncesi bulunduğundan, zamanla İslâmî değerler geri plana itilmiş ve pozitivist ve materyalist ilkeler ağırlık kazanarak laik bir düzenin temelleri atılmıştır." S.18
"Jön Türk hareketi, Cumhuriyet Türkiyesi'nin kuruluş felsefesinde etkili olmuş, hatta bu dönemde modernleşme, Avrupa'da büyük mücadeleler ve farklı merhaleler neticesinde şekillenen kurum ve değerlerin ülkeye en kısa zamanda transferi şeklinde bir devlet politikasına dönüşmüştü. Bu politikanın fikir açısından öncüleri olan Jön Türklerin, inanç temelindeki etkileri derin ve sürekli olduğundan konu güncelliğini korumaktadır. S.19
Osmanlı'da Modernleşme Düşüncesinin
Ortaya Çıkışı
'1699 Karlofça Antlaşması'yla bazı topraklarını Avusturya ve Venedik'e bırakmak zorunda kalan Osmanlı Devleti, 1718 Pasarofça Antlaşması ile de Belgrad ve Sırbistan'ın bazı kalelerini de Avusturya'ya terk etmişti. 1774 yılında Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı Devleti büyük bir yenilgiye uğramış ve imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım toprakları Rusya'ya bırakılmıştı. Rusya'nın aldığı Kırım'ı kurtarmak ve Rusya ile Avusturya'nın Osmanlı topraklarının paylaşılması planlarını boşa çıkarmak için Osmanlı Devleti, 1784'de Rusya'ya savaş açmışsa da başarılı olamamıştı.
III. Selim; sivil, asker ve ulemadan oluşan ve aralarında Fransız subay ve Ermeni bir tercümanın da bulunduğu yirmi iki kişiden, devletin zayıflığının sebepleri hakkında fikirlerini ve ıslahat tekliflerini bildirmelerini istemişti. Halifeye sunulan layihaların hepsinde askeri bir reforma ihtiyaç duyulduğu belirtilmiş, hatta bazılarında bu hususta radikal değişikliklerin yapılması tavsiye edilmişti." S.31
Osmanlıda, 1798 yılında, Reisülküttâb Ahmed Atıf Efendi'nin Fransız İhtilâli ile alâkalı bir lâyiha hazırlayıp divana sunduğunu görmekteyiz. Atıf Efendi bu lâyihanın başında Fransa'da meydana gelen ihtilâlin fitne ve fesat kaynağı olduğunu ve etrafa şer yaydığını ifade etmişti. Söz konusu lâyihada Voltaire ve Rousseau birer zındık olarak vasıflanıp, onlara benzeyen Dehrîlerin (ateist) , peygamberleri kötüleyip, bütün dinleri ortadan kaldırmaya gayret ettiklerine dikkat çekilir. İnsanların dünyevî mutluluk elde etmek maksadıyla ihtilâlin musâvât ve serbestiyet görüşlerine rağbet ettiğini belirten Atıf Efendi, nizâm ve intizâmın esasının din olduğunu, bu sebeple bütün insanların gerek hak, gerekse batıl olsun bir dini kabul ettiğinin bilinen bir husus olduğunu belirtmişti. Atıf Efendi, ihtilâl ile insanlardaki Allah korkusu ve âhiret inancının yok edilerek birçok kötülüğün serbest bırakıldığına ve nâmus mefhûmunun ortadan kaldırılarak Fransa ahâlisinin âdetâ hayvan derekesine indirildiğine dikkat çekmiştir." S.35
"Osmanlı'nın modernleşmesi yönünde 28 Temmuz 1808'de saltanat makamına geçen II. Mahmud'un önemli icraatları olmuştu. Sultan II. Mahmud'un en önemli icraatlarından biri de, ülke dâhilinde gerekli reformları yapabilmek için Yeniçeri Ocağı'nı kapatmış (1826) ve yılında yayımladığı bir fermânla (1824) ilköğretimi mecburi hale getirmiştir.
Sultan II. Mahmud döneminde eğitim ve öğretime verilen önemin neticesinde bir taraftan III. Selim döneminde açılan okullar daha faal hale getirilmiş, diğer taraftan da bunlara yenileri ilâve edilmişti. Bir tıp okulu olan 'Tıphâne-i Amire' 1827 yılında açılmış ise de, 1838 yılında ıslâh edilip, Avrupa'dan buraya yeni uzmanlar getirilmişti." S.42
"Sultan II. Mahmud devrinde öğretmen ve memur yetiştirmek için yeni açılan okullardan ve Enderun ağalarından yüz elli kişi, Avrupa'nın çeşitli ülkelerine gönderilmişti. Bu dönemde Avrupa'da meydana gelen gelişmeler çerçevesinde dünyevî ilimlere olan ihtiyaç arttığından, fen bilimlerinde uzman adamlar yetişmiş, Avrupa'da kaleme alınmış olan müspet ilimlerle alâkalı bazı eserler Türkçe'ye tercüme edilmiştir.
Mustafa Reşid Paşa, Paris ve Londra elçiliklerinde bulunduğu devrede İngiltere ve Fransa'daki askerî ve siyâsî gelişmelere ve bunların arkasındaki düşüncelere ilgi duyup araştırmıştı. Reşid Paşa'nın Londra'da kaldığı yıllarda masonlarla tanıştığı ve localarına intisap ettiği, İngiliz siyasetinin dünyada geçerli kılınmasında büyük rolü olan İskoç Mason Locasından etkilendiği bilinmektedir.
Ülkeye dönüşünde Padişah tarafından sadrazamlığa getirilen Reşid Paşa, Tanzimat Fermânı'nı Gülhâne'de 3 Kasım 1839 (26 Şaban 1255) tarihinde büyük bir kalabalığın katıldığı merasimde okudu. Tanzimat Fermanı'nda, şeriat kânunlarının devletin nizâmındaki önemi belirtilerek devletin geçmişte bu esaslara bağlı kalarak güç kuvvet bulduğuna dikkat çekilmiş ve devletin eski gücüne kavuşması için de söz konusu esaslara riayet edilmesi gerektiğini açıklamıştı. S.43
18 Şubat 1856 tarihinde ilân edilen Islahat Fermanı ise ırk, dil, din vb. ayrımı yapmaksızın bir Osmanlı milleti oluşturmayı amaçlıyor ve gayr-i müslimlere yeni bir takım haklar veriyordu. S.45
Jön Türkleri Harekete Geçiren Temel Düşünceler
"Yapılmak istenen değişikliklerin ilk hamlede terbiye ve tahsil sistemine aksetmesi tabii olduğundan eğitimin birçok sahasında, özellikle Tanzimat'tan sonra Avrupa örnek alınmaya başlanmıştı.
Harbiye ve Tıbbiye başta olmak üzere, yeni açılan mekteplerde Arapçanın yanında Fransızca ve İngilizce gibi bir Batı dili de okutulmakta ve müfredatta medresede okutulan dinî ilimlerin bir kısmına da yer verilmekteydi.
Medreseler ile eğitim, mahkemeler ile adliye teşkilatına hâkim olan medrese mensupları yani ulemâ idi. Ulemâ; mekteplerin açılması ile eğitimdeki, nizâmî mahkemelerin kurulması ile de adliyedeki ağırlığını büyük oranda kaybetti. Vakıf sisteminin bozulması neticesinde gelir kaynakları büyük oranda azalan medrese, ciddî mâlî sıkıntılarla karşılaştığında beklenen tedrîs faaliyetlerini yerine getirmekte zorlandı.
Osmanlı'da gayr-i müslim tebaa, Türk mekteplerine gitmeyip, kendi dilleri ile eğitim yapan ve dinî inanç ve âyinlerini serbestçe icrâ ettikleri mekteplere devam ederlerdi.
XIX. asrın sonuna doğru gayr-i müslimlere ait mektepler ülke genelinde oldukça yaygınlaşmıştır. 1897 yılında Osmanlı tebaası gayr-i müslimlerin idaresinde eğitimin çeşitli kademelerinde 6-7 bin arası okulun bulunduğu ve buralarda yarım milyona yakın öğrencinin eğitim gördüğü tahmin edilmektedir. Ayrıca çok sayıda özel Fransız, İngiliz, Alman ve Amerikan okulun, misyonerlerin idaresinde devam etmekte olduğu dikkate alındığında Osmanlı'nın son zamanlarında gayr-i müslim mekteplerin eğitimde ne kadar söz sahibi oldukları anlaşılır. Bu okullar daha çok dünyevî sahada eğitim vermekle birlikte kendi inançları çerçevesinde din adamları da dersler vererek öğrencilere kendi millî şuurlarının aşılanmasında büyük çaba sarf etmekteydi.
"Gayr-i müslimlere ait mekteplere ilk zamanlar sadece kendi inancında olan öğrenciler devam ederken daha sonraları çocuklarını daha iyi yetiştirmenin yolunun Batı kültürünü vermekten, batı dillerinden birisini öğretmekten ve batılı öğretmenler tarafından ders verilmesinden geçtiğini düşünen müslümanlar da bu okullara rağbet etmişlerdir.
Söz konusu mekteplerden birisi olan Kadıköy'deki Sen Joseph Koleji'nde müslüman talebelerin sayısı 1890'da %15 iken bu oran 1911'de %56, 1926'da %51, 1931'de %64 ve 1939'da %76'ya çıkmıştı. Bu değerlerde görüldüğü gibi Cumhuriyet devrinin ilk yıllarında son derece millî politikalar takip edilerek Türkçülüğün revaçta tutulduğu dönemde bile azınlık okullarında okuyan talebelerin sayısı hızlı bir şekilde artmıştı. Gayr-i müslimlere ait bu okullarda onların müfredatına göre yetişen birçok öğrenci, İslâmi ve millî değerlerle bağdaşmayan düşüncelere sahip olarak mezun oluyorlardı." S.56-60
Siyâsî Muhâlefet Düşüncesi
" 7 Haziran 1865 tarihinde Belgrat Ormanlarında piknik görüntüsü altında toplanan bir kısım gençler, padişahın mutlâkiyet idaresine son vererek ülkeye meşrutiyeti getirmeye karar vermişler ve bunun için gizli bir örgüt kurmakta anlaşmışlardı. Bu gençler kendilerine önce 'Yurtseverler Birliği' adını vermişler, daha sonra 'Yeni Osmanlılar Cemiyeti' adını kullanmayı tercih etmişlerdi. Yeni Osmanlılar'ın en önemli hedefi Ali Paşa'nın ağır baskı politikasına son vermek ve devlette hürriyetçi bir yönetim kurmaktı. Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin gizli faaliyetlerinden emniyet güçleri haberdar olunca Ziyâ Paşa, Nâmık Kemâl, Agâh Efendi ve Ali Suâvi, Mayıs 1867'de deniz yoluyla Fransa'ya kaçıp, İbrâhim Şinâsî ile buluşmuşlardı.
Yeni Osmanlılar, kendilerine Paris'te Jeunes-Turcs (Jön Türkler) ismini vermişlerdi. Bu ismi alırlarken muhtemelen 1830 yılına doğru Fransa'da Jeune-France, İtalya'da Jeune-İtalie, Almanya'da Jeune-Alemagne', İngiltere'de Jeune-Angleterre adı altında politika ve edebiyatta ifrat taraftarı bazı gençlerin teşkil ettikleri gizli cemiyetleri taklid etmişlerdi.
Yeni Osmanlılar'ın dağılmasından bir müddet sonra 21 Mayıs 1889 (1305) yılında İbrâhim Edhem Temo (1865-1945) , İshak Sükûti (1868-1902) ve Abdullah Cevdet gibi Tıbbiye talebeleri tarafından 'İttihâd-ı Osmânî' adıyla İstanbul'da kurulan gizli örgüt, Paris'teki Jön Türkler'in lideri Ahmed Rıza Bey'le temâsa geçmişti. Örgüt, 'Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti' ismini alarak aktif bir muhalefet yapmaya başlamıştı.
Mason locaları şeklinde örgütlenen cemiyet, Jön Türkler olarak isimlendirilse de üyeleri sadece Türkler'den ibaret değildi. Jön Türkler'in arasında Arap, Arnavut ve Yahudi olduğu gibi, hareketin ilk dönemlerinde Ermeni ve Rumlar da vardı.
II. Abdülhamid devrinde daha çok Jön Türkler olarak bilinen hareketin öncüleri kabul edilen Yeni Osmanlılar'ın hiçbiri derin bir nazariye, orijinal bir siyâsî formül veya bir ideoloji ortaya koyamamışlardır. Jön Türkler, Avrupa'da tartışılmakta olan fikirlerin temeline inmeden kamuoyuna yansıyan şeklinden etkilenmişler ve batılı düşünürler ile halk arasında aracı rolünü üstlenmiş ikinci derecede düşünürlerin görüşlerini benimsemişlerdi.
II. Abdülhamid, kendilerine 'Genç Türkler' ve 'Jön Türkler' dedirten kimselerin hemen hepsinin mason olduğunu, İngiliz Locası'na kayıtlı bulunduklarını ve bu localardan maddî yardım gördüklerini ve kendine düşman olduklarını biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun jakobenleri kabul edilen Jön Türkler, II. Abdülhamid'in iktidarına karşı mücadelede ülkenin her yerindeki ayrılıkçı ve milliyetçi gruplarla ortak hareket etmişlerdi." S.60-65
II. Jön Türkler'in Temel Görüşleri
a-Pozitivizm ve Ahmed Rıza (١٨٥٩-١٩٣٠)
İngiliz Ali Bey (İngilizce öğretmeni olduğu için bu şekilde meşhur olmuştu) ve Avusturyalı bir anneden dünyaya gelen Ahmed Rıza Bey, Galatasaray Sultânîsi'ni bitirdikten sonra Fransa'da ziraât tahsili yapmıştır. Ahmed Rıza, Fransız İhtilâli'nin yüzüncü yılı münasebetiyle ١٨٨٩ yılında Paris'e gitmiş, ٢. Meşrutiyet'e kadar yurda dönmemiştir.
Fransa'da o devirde revaçta olan Auguste Comte'un felsefesinin câzibesine kendini kaptıran Ahmed Rıza, Paris'te pozitivist düşünce doğrultusunda verilen dersleri takip etmiş, onların yayın organı olan Revue Occidentale'de yazılar yayınlayacak derecede bu düşünceyi kabullenmiştir.
Ahmed Rıza Bey, devrimden yana değil de tedricen, yani bir nevi evrim yoluyla toplumun değiştirilmesini düşünüyor, hadiselere uzun vâdeli ve daha soğukkanlı bakıyordu.
Jön Türklerle ilişkisinde zaman zaman sıkıntılar yaşasa da hiçbir zaman onlarla ilişkisini tam olarak kesmemiştir. Bununla birlikte cemiyetin Balkan komitacıların etkisine geçmesinden sonra ihtilâl ve şiddet fikri ağırlık kazandığından, Jön Türk düşüncesinin uygulamasında, İttihad ve Terakki'nin uyguladığı şiddet ve istibdât yöntemi sonraki dönemlerde hükümetlerin temel politikası haline gelecektir.
Ahmet Rıza'nın dini konulardaki düşünceleri topluluğu rahatsız etmiş ve onun dinsiz mi dindar mı olduğu konusunda tartışmalar meydana gelmişti. Ahmed Rıza din anlayışında, din ve imân'nın hiçbir ilâhî ve kudsî vasfı dikkate alınmadan, sadece bir düşünce sistemine inanmak, din ve îmân sayılmakta ve İslâm esasına dayalı bir din hafife alınarak, beşerî bir sistem konumuna düşürülmektedir.
Osmanlı Hükümeti'nin temsilcileri Ahmed Rıza Bey'i tarif ederken 'Cenâb-ı Rabbi'l-âlemîn'in varlığını neüzubillah inkâr eden, îmân ve itikâdı olmayan' bir kimse olarak anlatır. Kendilerine bu sıfatlar yakıştırılan diğer Jön Türklerin bundan rahatsız olmadıkları kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.
1908'den sonra Meclis-i Ayân reisi olan Ahmed Rıza'yı sonraki katı laikçilerden ayıran en önemli özelliği, onun İslâm'ı sosyal gelişme ve ilerleme için bir mâni görmemesiydi. İslâm'a düşman olmayan ancak onun ilâhî bir din olmasından kaynaklanan birçok esasını da kabul etmeyen Ahmed Rıza'nın, Osmanlı'nın son döneminde laik bir düşünceye sahip olarak hayatı bütün yönleriyle dünyevîleştirmeye (seküler hale getirme) çalışan bir kişi olarak temayüz ettiği söylenebilir." S. 77-85
b-Materyalizm ve Abdullah Cevdet (1869-1932)
"1869 yılında Arapkir'de dünyaya gelen ve gençliğinde dindâr birisi olarak bilmen Abdullah Cevdet, Askerî Tıbbiye' den mezun olmuştu.
Abdullah Cevdet, 1308'de (1892) İstanbul Askerî Tıbbiye'de İshak Sükûti ve İbrahim Ethem'in (Temo) başını çektiği kişilerle beraber İttihad ve Terakki'nin kurucuları arasında yer aldı ve okulda hürriyetçi ve ihtilalci düşünceleri yaymaktan tutuklandı ise de daha sonra eğitimini tamamlaması düşünülerek serbest bırakıldı.
Pozitivizmin Fransa'da hâkim olduğu bir dönemde bu ülkeden getirilen kitap ve eğitimcilerin etkisiyle materyalist düşünce, Mekteb-i Tıbbiye'de yayıldığından Abdullah Cevdet'in de aralarında bulunduğu bazı öğrencelerin düşünce ve inançları pozitivizm doğrultusunda değişmişti.
Materyalizmin din anlayışından büyük oranda etkilenen Abdullah Cevdet'in düşünce hayatında Fransa'da tanıştığı ve 1907 yılında Kahire'de eserini bastırarak kendisinden birçok tercümeler yaptığı Gustave Le Bon'un büyük izleri görülür. O, Le Bon'dan tercüme ettiği İIm-i rûh-i ictimâî isimli eseri 'zamanın cemiyyât-ı medeniyyesinin ilm-i hâl'i denmeye layık kitapları arasında gösterir.
Sosyal reforma ait temel düşünceleri Le Bon'dan mülhem olduğu için İctihad'ta yayımlanan makalelerinde Abdullah Cevdet birçok görüşünü ona dayandırır. Le Bon'un fikirlerini Türkiye'nin sosyal meselelerine uygulamaya çalışan Abdullah Cevdet, gençliğinden itibaren onun eserlerini tercümeye başlamış ve hayatı boyunca onu Türk okuyucularına tanıttığı için âdeta Abdullah Cevdet'in ismi işitilince Le Bon hatıra gelir olmuştur.
Le Bon'un Abdullah Cevdet'i etkileyen en önemli görüşü ise 'melezleşme' teorisidir. Abdullah Cevdet, 'Türk ırkının üstün bir ırkla karıştırılarak melezleşmesi' fikrini savunmuştur.
Abdullah Cevdet, hayatı boyunca birçok Batılı düşünürün eserlerinin Türkçelerini yayınladığı gibi kendisi de bu istikâmette birçok eser ve makale kaleme almıştı. Cevdet, İsviçre'den çıkartılınca matbaasını Eylül 1905'de Mısır'a taşımıştı. O diğer muhâlifler gibi Meşrûtiyetten hemen sonra ülkeye dönmemiş ise de 1911 yılında İctihad Matbaası'ın İstanbul'a taşıyarak dergiyi burada yayımlamaya devam etmiştir.
Abdullah Cevdet'in Mısır hayatı, onun İslâm hakkındaki düşüncelerinin değişmesinde etkili olmuştu. Abdullah Cevdet'in 1897 yılında Cenevre'de tanışıp görüşme imkânı bulduğu ve hayran olduğu Muhammed Abduh, (1849-1905) O Mısır'a gelmeden önce ölmüş olsa da onun fikirlerinden büyük oranda istifade ettiği anlaşılmaktadır. Zira Abduh, Abdullah Cevdet başta olmak üzere diğer Jön Türkler üzerinde büyük etki bıraktığından ölümünden sonra da onlar tarafından saygıyla anılmıştır. Eylül 1904 yılında Cenevre'de çıkarmaya başladığı ve aralıklarla 1932 yılına kadar devam eden dergisine İctihad adını vermesine bakıldığında Abdullah Cevdet'in fikirlerinin oluşmasında Abduh'un etkili olduğu görülmektedir.
Din konusunda sistemli bir program takip eden İctihad, özellikle Meşrutiyet'ten sonra İslâm'ın bazı esaslarının yenileştirilmesi ve değiştirilmesi temelinde sürdürdüğü yayınlarında müslümanların inançlarında şüpheler ve tereddütler uyandıracak konulara yer vermiş, hattâ bazen deist bir din telakkisine saplanmıştır. Bu itibarla derginin ismi İctihad olduğu halde çıkan yazılarda İslâm açısından ictihâdın sınırlarını çok aşan ve dinin temel hükümlerinin ortadan kaldırılmasını savunan bir reform politikası takip ettiği dikkat çekmiştir.
Modernleşme doğrultusunda pozitivist, özellikle de materyalist düşüncenin etkisinde kalan Abdullah Cevdet'in sonunda 'dinsizliğe' varan dinde reform düşüncesinin gelişmesinde Muhammed Abduh'un görüşlerinin ayrı bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. İngiliz Hâricîyesinde görev yapan ve Osmanlı coğrafyasını iyi bilen Wilfrid Scawen Blunt (1840-1922) Kahire'de kaldığı günlerde Abduh ile fikir alışverişinde bulunmuştur.
Abdullah Cevdet'te çok açık olarak gördüğümüz İslâmî değerlere karşı şüphe uyandıran ve hafife alan anlayışın, zaman zaman tekrarlandığını dikkate aldığımızda Jön Türk hareketinin, müslüman toplumun inançlarının bozulmasında öncü rolünü oynadığını söyleyebiliriz. Jön Türk hareketi, Yeni Türkiye'yi kuran ve idare eden kadroların ve entelektüel kesimin tavrını büyük oranda etkilemiş, daha sonra Türkiye toplumunun inançlarının dönüştürülmesinde ilham kaynağı olmuştur. Bu itibarla farklı bir dille aynı şeylere vurgu yaparak bu devleti 'tarihsiz' parantezine veya İslâmî değerlerini kaybetmiş 'mürted' parantezine almak isteyenlerin ideolojik kalıplarla tarihi ve dini tahrif etmeye çalıştıkları ve müslümanların itikatlarını değiştirmeye ve akâidini bozmaya gayret ettikleri gözden kaçmamıştır.
Jön Türklerin başlattığı İslâmî değerleri hafife alma ve onları umursamama hareketi ise, daha sonra gelişerek özellikle Türkiye Devleti'nin ilk dönemlerinde İslâm unsurunu devre dışı bırakma ideolojisine dönüşmüş, bir başka ifade ile İslâm ve müslümanların hassasiyetleri paranteze alınarak Batı merkezli modernleşme projesi uygulamaya konulmuştur." S. 85-99
c-Türkçülük ve Ziya Gökalp (1876-1924)
"Şûrâ-i Ümmet'teki Türklükle ilgili yazlarıyla dikkat çeken Yusuf Akçura (1876-1935) Üç Tarz-ı Siyâset görüşüyle umûmi efkârın dikkatini çekmişti. Osmanlı'nın önünde üç siyâsî yol olduğunu söyleyen Akçura, bunların birincisini: Muhtelif milletleri birleştirerek bir Osmanlı milleti meydana getirmek, ikincisini; Hilâfetin Osmanlı'da bulunmasından istifade ederek müslümanları Osmanlı idaresinde birleştirmek, üçüncüsünü ise; Irka dayanan siyâsî bir Türk milleti teşkil etmek şeklinde ifade etmişti.
Akçura, 'İslâm dini, Türk milliyetinin teşkilinde mühim bir unsur olabilir. İslâm, Türklüğün birleşmesinde son zamanlarda Hıristiyanlıkta olduğu gibi içinde milliyetlerin doğmasını, kabul edecek şekilde değişmelidir' diyerek İslâm temelinde bir Türk milletinin oluşturulmasını devletin bekâsı için zorunlu görür.
Modern düşünce çerçevesinde bir Türkçülük hareketinin gelişmesine destek veren ve başlangıçta İslâm temelinde bir Türklüğü savunan Ziya Gökalp, Türkçülük düşüncesinin gelişmesinde önemli bir konuma sahiptir. Diyarbakır'da dünyaya gelen ve ilköğrenimini orada yapan Gökalp, İdâdî'de Fransızca öğretmeni olan Yorgi Efendi ile olan ilişkisi neticesinde felsefeye ilgi duymuştu.
İstanbul'da baytar mektebinde okumaya çalıştı ise de siyâsî konulara olan merakından dolayı tahsili birkaç kere sekteye uğrayan ve okuldan kovulan Ziya Gökalp, aldığı felsefe dersleriyle âileden aldığı din eğitimi arasında bunalıma düşerek şiddetli bir inanç krizine girdi ve intihara teşebbüs etti.
Tedavisi esnasında Doktor Abdullah Cevdet onunla ilgilendi ve onu birer İttihatçı olan İbrahim Temo ve İshak Sükûti ile tanıştırdı. Başlangıçta bir Osmanlı milliyetçisi gibi yazılar kaleme alan Ziya Gökalp, 1909 yılında Selanik'e gidip İttihad ve Terakkî kongresine Diyarbakır üyesi olarak katılmasından sonra şiddetli bir ruhi dönüş geçirdi.
Ziya Gökalp, Karl Marx'ın din ve dinî kurumlarda reform yapılarak din ile devletin birbirinden ayrılması ve dünya hayatıyla ilgili hadiseleri sadece ekonomik sebeplerle izah etmesini tenkit eder. Bir Türk sosyoloğu olarak meşhur olan Gökalp, Marx'ın her şeyi ekonomiye indirgeyen materyalist görüşlerine kaşın Durkheim'in sosyoloji merkezli fikirlerini benimseyip, ekonomik hâdiselerin yanı sıra din, ahlâk, estetik gibi kurumları da sosyal bir müessese olarak görür ve bunları tabii bir hâdise olarak kabul eder.
Gökalp'ın fikirlerini oluştururken Batılı ve Doğulu mütefekkirlerden istifade ettiği ve temayüllerini içinde yaşadığı sosyal çevreye göre ayarladığı muhakkaktır. Ziya Gökalp'te Tarde ve Bergson'un tesirleri görülse de onun düşünce sisteminde 1915 yılından itibaren Durkheim'ın ayrı bir yeri vardır. Çıkardığı İçtimâiyât Mecmûası'nın kadrosuna yerli yazarların yanı sıra yabancı felsefe profesörlerini de alan Ziya Gökalp, söz konusu mecmuada Aguste Comte, Plante, Fouillée, Le Bon gibi düşünürlerin tenkidini yaparak modern düşünce ile olan ilişkisini ortaya koyuyordu. Gökalp'in, Batılı düşünürlere duyduğu ilginin yanında Yunus ve Mevlâna'dan beri çok köklü bir geleneği olan mistik dünya görüşünün izlerini de görmek mümkündür. Bu itibarla Gökalp'ın Doğu ve Batı düşüncesinin bir sentezini yapmaya çalıştığı ve modern dönemde gelişen milliyetçilik düşüncesi çerçevesinde Türklük fikrini savunurken İslâm'ı da tamamen göz ardı etmediğini görmekteyiz.
Gökalp, 'Türk milletindeniz, İslâm ümmetindeniz, Batı medeniyetindeniz' diyerek bu esaslar arasında bir tezat söz konusu olmadığını kabul eder ve düşünce sistemini bu fikir üzerine bina etmeye çalışır. Ziya Gökalp, Osmanlı Devleti'nin bünyesini parçalayan mânevî mikrop, milliyet fikrinin Osmanlı'nın ve İslâm'ın lehine de kullanılabileceğini düşünür.
Ziya Gökalp, müslüman toplumlarda milliyet şuuru gelişip kendi millî bağımsızlıklarını elde ettikten sonra, ümmet şuuruyla dünya müslümanlarının hilâfetin çatısı altında İslâm ittihadını gerçekleştirmesini mümkün görerek şöyle der: 'Bütün müslümanların uzak bir istikbalde siyâsî bir ittihatları ihtimal ki mümkündür.'
XIX. asırdan itibaren gelişen milliyetçilik hareketini tetikleyen ırk teorilerinden Ziya Gökalp de etkilenmiş, zamanla onun düşünce sisteminde Türlük, İslâm'ın önüne geçmiştir.
Ziya Gökalp'e Ankara'da bulunduğu sıralarda Luther'in Hıristiyanlıkta oynadığı role işaret edilerek 'İslâm dini yenileşebilir mi?' diye sorulduğunda o, eski Tük dininden başlayıp Yesevî geleneğinden bahsederek millî bir din hayalinden söz etmiştir. Onun bu konudaki görüşünü; 'Dinin millî şekilde canlandırılması, dinden masalların uzaklaştırılması, ayin ve merasimlerin, hutbenin, ezanın Türkçeleştirilmesi' şeklinde hülasa etmek mümkündür.'
Ziya Gökalp, cemiyetin ümmet halinden millet haline geçmesi esnasında hukukun da modernleşmesini savunurken modernleşmenin kökten bir laiklik şeklinde değil de İslâm hukuku ile modern hukukun uyuştuğu noktaların alınmasını gerektiğini belirterek radikal değil evrimci bir modernleşmeyi doğru bulur. Bu itibarla Gökalp'in, Abdullah Cevdet kadar aşırı bir laikliği savunmadığı söylenebilirse de Tanzimât'ın düalizmini tenkit ederek 'şer'î ve nizami iki mahkeme olmaz' fikrinden hareketle savunduğu düşünce Mustafa Kemal'in gerçekleştirdiği medeni kânun devrimine zemin hazırlamıştır. S.107
Jön Türklerin ilk dönemlerde modernist ve pozitivist ilkeler ile İslâmî değerleri telif etme gayretleri veya modernleşme düşüncesine meşruiyet kazandırmak için İslâmî esaslardan referans arama çalışmaları ileriki dönemlerde son bulmuş ve hareket daha seküler bir çizgiye kaymıştır. Jön Türklerin bir kısmının takip ettiği, 'dinin sosyal bir realite olarak önemini görüp, ona cephe almama' yaklaşımı zamanla İslâm'da reform manasına gelecek değişiklikler yaparak, onu vicdanlara hapsedip, diğer esaslarını ortadan kaldırma politikasına dönüşmüştür.
Jön Türk hareketi, Türkiye Cumhuriyeti'nin önde gelenlerini fikir temelinde beslediğinden bu radikal değişikliğin etkileri cumhuriyetin ilk yıllarında daha net görülmüştür. Jön Türklerin ilk döneminde materyalist veya pozitivist ilkelere uygun bir İslâm anlayışı oluşturulmaya çalışılırken bu sonraları Türkçülük düşüncesi çerçevesinde bir İslâm anlayışı geliştirme gayretlerine dönüşmüş, daha sonra ise seküler bir yaklaşım ile İslâmî esaslar, değiştirilmeye veya dönüştürülmeye çalışılmıştır.
Jön Türkler arasında 'Osmanlı Devleti'nin devamı için İslâm temelinde bir Türk milletinin inşasını' zorunlu görenler ağırlıkta olduğu halde, daha sonraları İslâm'dan uzak Batılı ve modern ilkeler istikametinde bir Türk milleti oluşturma politikasının takip edilmesiyle birlikte, müslüman toplumun itikat ve ibadet esaslarında sistemli bir değiştirme ve dönüştürme gayretleri başlamıştır. 'Dinde Türkçülük' çerçevesinde, İslâm'ın temel hükümlerinin uygulanmasına fırsat ve imkân verilmeyerek, değiştirilen veya kaldırılan dini esasların gerektiğinde zorla uygulanması için politikalar geliştirilerek yeni bir din veya farklı bir İslâm anlayışı Müslüman topluma benimsetilmeye çalışılmıştır.
Sözgelimi Millî Mücadele döneminde başından itibaren İslâmî hükümlere büyük bir ehemmiyet atfedildiği, özellikle halifenin nüfüzundan istifade ederek dünya müslümanlarının desteği alınmaya çalışıldığı halde, sonradan çok farklı bir yola girilmişti. Halk adına ama müslüman halkın temel değerlerinden ayrılarak elitist ve dayatmacı bir politika ile İslâm ve tarih parantez içine alınarak daha çok pozitivizm ve materyalizm düşüncesinden beslenen bir ideoloji halka kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bu politikanın konumuz açısından en önemli yönü ise dine sadece 'kült ve ahlâk' temelinde kısmî bir yer verilmesi ve onu vicdanların sınırları içine çekerek, sosyal hayattan dinin tecrit edilmesini hedeflemesidir." S. 99-114
Dr. Hasan Gümüşoğlu
1965 yılında Antalya-Gazipaşa'da dünyaya geldi. İlk ve orta öğretimini Gazipaşa'da tamamladıktan sonra 1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesine girdi ve 1987 yılında mezun oldu. S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Kelam Ana Bilim Dalında mastıra başladı. "İnsanlığın Nübüvvete Olan İhtiyacı" konulu tezi ile yüksek lisansını bitirip aynı enstitüde doktoraya devam etti. Mısır, Ürdün, Arabistan ve Amerika'da araştırma ve incelemelerde bulundu.
1997 yılında "İslâm Akide Sisteminde İmamet" konulu tezini tamamlayarak doktorasını bitirdi. 2002 yılından itibaren üç yıl İngiltere'de kaldı ve İngiliz Devlet Arşivlerinde (PRO) Osmanlının son döneminde "Osmanlı-İngiltere İlişkileri" konusunda araştırmalarda bulundu.
 
 
Mehmed Zahid AYDAR
Misak Dergisi 345. Sayı 
Ağustos 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya