Vefatının 40. Yıldönümünde Seyyid Ebu'l- A'lâ Mevdûdî
Hz. Hüseyin'in soyundan gelen Seyyid Ebû'l-A'lâ El Mevdudi, hayatı boyunca İslâm'ın hayata hakim olması için mücadele eden bir ilim adamıdır. Binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Mevdûdî'nin yanında yetişmiş Prof. Dr. Ahmed Enis de şöyle demekte: "Mevdûdî'nin doğduğu yıllarda Müslümanlar yenilgi psikolojisi ve Batı'ya karşı 'özür dilemeci' bir tavır içindelerdi. Müslüman âlimlerin bir kısmı İslâm'ın Hıristiyanlığa yakın olduğu gibi söylemlere başvururken, bir kısmı da; inziva hayatını tavsiye ediyorlardı.Seyyid Ebû'l-A'lâ El Mevdudi, Allah'ın sadece caminin değil aynı zamanda caminin dışında da, ekonominin, siyasetin, sosyal hayatın da Rabbi olduğunu anlatmaya çalıştı. "Kur'ân'da Dört Terim" adlı eseriyle, Kur'ân'ın ve İslâm'ın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ilah, rabb, din ve ibadet kavramlarının hakiki anlamda anlaşılabilmesi için uğraştı." Muhakkak ki her insan gibi bazı hataları da olmuştur. Ancak hayatını İslâm'a adayan, küçük yaşlardan itibaren sözüyle, kalemiyle, duruşu ve hareketiyle İslâm'ın zaferi ve Müslümanların kurtuluşu için çırpınan Mevdûdi'yi hayırla anıyoruz.
Mehmet İMAMOĞLU
18.09.2019 10:15
615 okunma
GEÇTİĞİMİZ Asrın büyük dava ve ilim adamlarından olan Mevdûdî, 3 Receb 1321 (25 Eylül 1903)'de Hindistan'ın Haydarâbâd eyaletine bağlı Evrengâbâd kasabasında doğdu. Babası Delhi'nin saygın eşrâfından avukat Seyyid Ahmed Hasan (1855-1920)'dır. Annesi Rukiye Begüm ise Orta Asya'dan Hindistan'a göç eden Türk asıllı bir ailenin kızıdır.
Kendisine, dedesi Ebu'l-A'lâ'nın adı verildi. Hz. Hüseyin'in soyundan geldiği için Seyyid Ebû'l-A'lâ olarak anıldı. Mevdûdî, Seyyid Ahmed Hasan'ın beş çocuğundan en küçüğü ve ikinci evliliğinden olan ikinci oğlu olarak dünyaya geldi. Mevdûdî, dînî atmosferin yoğun olarak yaşandığı bir evde doğdu. Dindar olan anne-babası Seyyid'in yetişmesi, dînî terbiyesi, ders ve eğitimi için büyük özen gösterdiler. İlköğrenimine avukat olan babası Seyyid Ahmed Hasan'dan Farsça, Urduca, Arapça, mantık, fıkıh ve hadis ilimleri alarak başladı. İlk düzenli okul hayatına 1914'te on bir yaşında nispeten iyi eğitim veren Medresetü'l-Fevkâniyye'de başladı ve 1915'te Haydarâbâd'da sürdürdü. Liseyi dışardan bitirdi. Dinî eğitimi sarf ve nahiv, ma'kûlât, meânî ve belâğat dersini Delhi'de sabah namazından önce Mevlânâ Abdusselâm Niyâzî'den aldı.
İlimde, irfanda ve edebiyatta ideal bir eğitim alan Mevdûdî, ailesinin ve hocalarının çalışmalarını boşa çıkarmamış, özel kabiliyeti ve gayreti sayesinde de kendisini en iyi şekilde yetiştirmiştir. Küçük Mevdûdî'nin en önemli özelliklerinden birisi de kitap aşığı olmasıydı. Ayrıca 1914 yılında Mısırlı düşünür Kasım Emin'in 'el-Mer'etü'l-Cedîde' isimli eserini Arapçadan Urducaya çevirmesi, onun Arapçaya olan hâkimiyetini ve o yaşlardaki eğitim durumunu belirgin bir biçimde ortaya koymaktadır.
1918'de Delhi'ye taşınarak burada ağabeyinin yanında çeşitli dergilerde yazılar yazmaya başladı. 1920'li yıllarda Hindistan Hilafet Hareketi'ne katılan Mevdûdî, yazılarında çoğunlukla Müslümanların içinde bulunduğu kötü durumu ele aldı. O yıllarda meydana gelen Hindu-Müslüman çatışmaları onun fikir hayatında derin izler bıraktı. Mevdûdî ilk eseri olan 'el-Cihad fi'l-İslâm'ı (İslâm'da Cihad) yazdı. Bu kitabı yazma çabası İslâm'ı anlamada Mevdûdî'ye büyük bir netlik ve yoğunluk sağladı.
Mevdûdî, Delhi'de 1928 yılına kadar çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve editörlük görevlerinde bulundu. Ayrıca birisi Arapçadan, diğer üçü de İngilizceden olmak üzere dört kitap tercüme etti.1928'de Haydarâbâd'a dönen Mevdûdî, 1932 yılında, vefatına kadar onun fikirlerini yayılmasında önemli bir işlevi olan 'Tercümânü'l-Kur'ân' dergisinin editörlüğünü üstlendi. Mevdûdî, 1937'de annesi tarafından akrabası olan Mahdume Begüm'le evlendi. Bu evliliklerinden dokuz çocukları dünyaya geldi. Yine aynı yıl Muhammed İkbal'in daveti üzerine Doğu Pencâb'a gelerek 1939 yılına kadar buradaki İslâm Araştırma Merkezi (Dâru'l-İslâm)'nin kurulması ve faaliyetlerinin yürütülmesi çalışmalarına katıldı.
Ülkenin İngiliz işgâlinden kurtulmasını savunan 'Cem'iyyet-i Ulemâ-i Hind' ile Müslümanların bağımsız bir devlet kurmasını savunan Muhammed Ali Cinnah'ın öncülük ettiği Hindistan Müslümanlar Birliği'ne mesafeli duran Mevdûdî, kendisiyle benzer düşünceleri paylaşan âlim ve aydınlarla 25 Ağustos 1941'de Lahor'da 'Cemâat-ı İslâmî' teşkilatını kurdu. Hükümetin politikalarını eleştirmesi ve teşkilatın görüşlerini ülke çapında bir kampanyaya dönüştürmesi sonucunda Mevdûdî ve teşkilatın önde gelenleri, 1948'de tutuklandı. 1950'de serbest bırakılan Mevdûdî, faklı görüşlerdeki İslâmî grupları Karaçi'de bir araya toplayarak onların, kendisi tarafından ortaya koyulan İslâm devletinin ilkeleri hususunda anlaşmaya varmalarını sağladı.1953'te Pencap'ta düzenlenen Kâdıyânîlik karşıtı gösterileri kışkırttığı gerekçesiyle askerî mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Kamuoyundan ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen baskılar sonucu, cezası önce sivil mahkeme tarafından ömür boyu hapse çevrildi, ardından da yüksek mahkemede beraat etti. (22 Nisan 1955)
24 Haziran 1956'da hac yolculuğuna çıkan Mevdûdî, Beyrut ve Şam'da İhvân-ı Müslimînin önderleri ve bazı âlimlerle görüştü. 1959'da, yazmakta olduğu tefsir için bilgi toplamak ve Kur'ân'da adı geçen yerleri görmek üzere Suudî Arabistan, Suriye, Ürdün ve Mısır'ı kapsayan üç aylık bir yolculuğa çıktı. Bu seyahati 'Sefernâme-i Arzı'l-Kur'ân' adıyla kitap haline getirdi.
Mevdûdî'nin en meşhur eseri 'Tefhîmu'l Kur'ân' adlı tefsiridir. Üstad Mevdûdî, Tercümânü'l Kur'ân'da bazı ayetlerin açıklamalarını kaleme alıp neşretmişti. Başta müstakil bir tefsir çalışması düşünmüyordu. Sonraki süreçte tefsir yazma kararı aldığında ise daha önce yazmış olduğu bölümlerin açıklamalarına da ekler yaptı. Tefhîmu'l Kur'ân tefsiri, Mevdûdî'nin ana dili olan Urduca yazılmıştır. Orijinal Urduca şekli 6 cilttir. Son şeklini 1972 yılında almıştır. Daha sonraki tarihlerde İngilizceye, Türkçeye, Arapçaya, Bengalceye, Peştucaya tercüme edilmiştir.
Mevdûdî, 1972'de sağlığının bozulması yüzünden cemaatin liderliğini Miyan Tufeyl Muhammed'e bıraktı. Tedavi görmek maksadıyla Mayıs 1979'da oğlunun tabip olarak çalıştığı Amerika Birleşik Devletleri'ne giden Mevdûdî, bir dizi ameliyatın ardından 22 Eylül 1979'da vefat etti. Naaşı Pakistan'a götürülerek 1 milyondan fazla insanın katıldığı cenaze namazının ardından, Lahor'daki uzun süre ikâmet ettiği evinin bahçesine gömüldü. Dünyanın çeşitli bölgelerinden temsilcilerin de katıldığı cenaze namazını Dr. Yusuf el-Karadâvî kıldırmıştır.
Mevdûdî'nin vefatından sonra ardından ilim ehli bazı âlim ve dâvetçilerin görüşlerini nakledelim:
Şeyh Ebu'l Hasan En-Nedvî diyor ki: "Müslüman genç nesli Mevdûdî gibi etkileyen bir kişi daha tanımıyorum. Davetini ilmi esaslar üzerine kurmuştu. Siyasi davaların, sömürgeciliğin üzerine kurulduğu esaslardan çok daha sağlam çok daha metindi. Yazıları ve araştırmaları batı medeniyetinin tabiatını tanımaya yönelikti. Hayat felsefesi ve yorumu ilmi idi. Onun gibisi bu zamanda az bulunur. Dini, İslâm'ın yaşam tarzını ve medeniyetini, siyasi hikmetini, toplum ve hayatı şekillendirme tarzını açıklamıştır. İslâm'ın beşeri toplumlar ve insani gidişata dair önderliğini ilmi, sağlam bir üslupla, modern bir dille, ortaya koymuştur. Onun tarzı uzun zamandan beri İslâmi edebiyatta var olan boşlukları doldurmuştur. İslâm ahlâkı, İslâmi yaşam tarzı ve akidesiyle Müslüman gençlikteki "yetersizlik" duygusuyla mücadele etmiştir. Yazdığı yazılar bu gençlerin İslâm'ın salahiyeti ile modern asra ayak uydurmalarında ve kendine güvenlerinin geri dönmesinde çok etkili olmuştur."
İhvân-ı Müslimîn'in mürşitlerinden Ömer Tilmisânî, Hasan El Bennâ ve Mevdûdî'nin İslâmi davet metodlarını karşılaştırırken şöyle diyor: "Şüphesiz her ikisi de eşsiz bir kuşağın imamlarıdırlar. Çünkü davalarındaki bütün metodların, üslupların, bilgilerin kaynağı Kuranı Kerim ve Rasûlullah (sav)'dır. Görüşlerini falanca filozoftan veya filanca kitaptan almamışlardır. Okulları İslâm davetine leke sürebilecek olan bütün anlayış ve düşüncülerden olabildiğince uzaktır. Hasan El Bennâ'nın karşılaştığı bütün sıkıntı, saldırı ve eziyetlerin aynısına İmam Mevdûdî de maruz kalmıştır. Adeta ikisi söz birliği etmiş gibidirler."
Çağımızın büyük âlimlerinden Dr. Yusuf el-Karadâvî diyor ki: "... Islahatçı müfekkir. Aynı zamanda toplum doktoru. Basireti ile ümmetin dertlerine uygun ilaçlar sunuyor. Derinlere dalıp sebepleri anlamaksızın sonuçlara göz gezdirmekle yetinmiyor. Hastalığı tespit ettiği zamansa, içerdeki mikrobu yok etmeden sadece yüzeysel iyileşme sağlayacak merhem vermekle kalmıyor. Hastalığın kökünü kurutmadan, acıyı kısa süreliğine dindirecek çareler sunmuyor. Bu noktada Mevdûdî ümmet için onun hastalığının hakikatini, mikrobun aslını bilen deneyimli bir doktordur. İmam Ebu'l A'lâ Mevdûdî'nin önceliği modern câhiliyye ile savaşmak, insanları tam anlamıyla ibadete ve dine, sadece Allah'ın hâkimiyetine boyun eğmeye, konumu ve misyonu ne olursa olsun -ister aydın, ister siyasi lider- yaratılmış birinin hâkimiyetini reddetmeye döndürmektir. Toplumsal, ailevi, ferdi, şahsi, iktisadi ve medeni hayatta batı fikrini reddeden, devrimci ve değişimci bir metod izleyen İslâmi hareket inşa etmektir. Bu düşüncesini bütün kitaplarında ve araştırmalarında ortaya koydu. Çalışmaları onun İslâm'a davet ve yenilik felsefesini ifade ediyordu. Böylece söz konusu hareketi inşa etmek ve yaymak için cemaatini kurdu."
Abdullah el-Akîl ise şöyle demekte: "Allâme Mevdûdî çağdaş İslâm sancaklarından, mütefekkirlerinden, davetçilerinden biridir. Allah Teâlâ ona hikmet, ileri görüşlülük, derin kavrayış, ilmi basiret, olayları teemmül, fikirler ve durumlar üzerine geniş çaplı çalışma, bilgi kaynaklarını inceleyerek güvenilir olanları ayırt edebilme, Batı Medeniyeti'nin faydalı taraflarını alıp zararlı taraflarını reddetme, İslâm'ı hayatın her alanındaki sorunlar için bir çözüm olarak sunabilme kabiliyeti bahşetmiştir. Şehit İmam Hasan El Bennâ'nın  metodu da işte buydu. İlmi yöntemleri kullanarak müslüman kardeşimizi İslâmi yöntemlere uygun olarak şekillendirirdi."
Mevdûdî'nin yanında yetişmiş Prof. Dr. Ahmed Enis de şöyle demekte: "Mevdûdî'nin doğduğu yıllarda Müslümanlar yenilgi psikolojisi ve Batı'ya karşı 'özür dilemeci' bir tavır içindelerdi. Müslüman âlimlerin bir kısmı İslâm'ın Hıristiyanlığa yakın olduğu gibi söylemlere başvururken, bir kısmı da; namaz, zekât gibi beş şartla cennete gidilebileceğini söyleyerek sadece bu ibadetler üzerinde durdular. Ancak Mevdûdî, dinin, namazın, zekâtın ne anlama geldiğini ve bu ibadetlerin hakikatinin ne olduğunu ortaya koymaya çalışarak, tevhidin bu ibadetler üzerinden anlatılması için uğraşıyordu. Allah'ın sadece caminin değil aynı zamanda caminin dışında da, ekonominin, siyasetin, sosyal hayatın da Rabbi olduğunu anlatmaya çalıştı. "Kur'ân'da Dört Terim" adlı eseriyle, Kur'ân'ın ve İslâm'ın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ilah, rabb, din ve ibadet kavramlarının hakiki anlamda anlaşılabilmesi için uğraştı."
Mevdûdî kendine has bir sistem ve üslupla pek çok müfessirin üzerinde durmakta zorlandığı konuları açık yüreklilikle dile getirmiş ve bu konuda da yaşadığı coğrafyada bazı bedeller ödemek durumunda kalmıştır. Ama kendisi ne pahasına olursa olsun Kur'ân ve sünnet merkezli olarak oluşturduğu fikirlerini eserlerinde savunmaktan kaçınmamıştır.
Asırlar öncesinden çağlara ve sonsuza seslenen yüce kitap, çağrısını her dönem farklı ilim önderleri vasıtasıyla, bu kitaba tam anlamıyla muhtaç olan kitlelere ulaştırmaktadır. Amacı; evrensel mesajlarıyla bütün insanlığa, insanlığını ve kulluğunu hatırlatmak olan bu yüce kitabın nesiller ve toplumlarca anlaşılabilmesinin teşekkürünü bu ilim adamlarına borçlu olduğumuzu ifade eder hepsini rahmetle anarız. Mevdûdî ve diğer bütün müfessirlerin Kur'ân için yaptıkları çalışmaların, inananların düşünce ufuklarını fazlasıyla geliştirdiğini düşünerek Rabbe teşekkürler etmekle kalmayıp, bu çalışmaları tarihin tozlu raflarına terk etmekten sakınmak, okumak ve okutmak görevimiz olmalı...
Mevdûdî, ümmetin tamamen "siyasal yokoluş" sürecine girdiği zamanlarda yaşamıştır. Bu açıdan O'nda, İslâm'ı temelden ele alarak "sıfırdan" başlama eğilimi göze çarpar. O "Dört Terim" diye ifade ettiği "ilâh-rabb- ibadet- din" gibi İslâm'ın 'temel' ilkelerini yeniden ifadelendirme ve yorumlamaya çalışmıştır.Yorumlarında dini modernizme etme değil, çağın insanının anlayacağı tarzda "yeniden ifadelendirme" söz konusudur. Bunu yaparken hatalar yapmış mıdır? Muhakkak ki hatalar yapmıştır. Ancak hayatını İslâm'a adayan, daha on beş yaşında İslâm dünyasının gözbebeği olarak tüm dünya gençlerine örnek olan, küçük yaşlardan itibaren sözüyle, kalemiyle, duruşu ve hareketiyle İslâm'ın zaferi ve Müslümanların kurtuluşu için çırpınan, ٧٥ yıllık hayatını İslâm dinine hizmetle geçiren ve önüne çıkan tüm engeller karşısında yılmayıp yoluna devam eden bu büyük mütefekkir hakkında insaflı olmak gerekmektedir. Evet, kabul ediyoruz ki Üstad Mevdûdî çokca eleştirilmiştir. Niye çünkü Müslümanlara ayağa kalkın, direnin dediği için. Yatmayın cihad edin dediği için... Bakınız üstad Mevdûdînin feryadına: "Bazıları Müslümanların yaptıkları geniş zaferleri sömürgecilikle karıştırırlar. Ancak İslâm zaferleri ile sömürge imparatorlukları çok çok farklı şeylerdir. Müslümanlar büyük ülkeler fethettiler, ancak kesinlikle sömürgecilik yapmadılar. İşte kılıktan kılığa sokmak, gerçek yönünü inkâr etmek için imansızların sürekli saptırmaya çalıştırdıkları "Allah yolunda cihad" ülküsünün gerçek yönü.
Bir eleştiri olarak; "Humeyni İran'da devrim yapmayı başardı. Sen neden Pakistan'da devrim yapmayı başaramadın?" sorusuna nâzik bir edayla; "Ben Allah'ın indinde gündelik bir işçiyim. İşimin karşılığını da gündelik olarak yetişmem gereken işleri yapmak, karşılığında da mâlum karşılığını almak. Binanın inşasına, şeklinin nasıl olacağına, ne zaman tamamlanacağına karışmak benim üzerime vazife değil. Ya da tamamlanacak mı tamamlanmayacak mı karışmam. O benden nerede, nasıl ve ne zaman çalışmamı isterse öyle ihlâsla görevimi yerine getiririm. Yoksa işin sonunun nereye varacağı benim görevim olmadığı gibi, beni ilgilendirmez de. Bu, dâvet sahibinin işidir, işçinin değil" cevabını veren Üstad Mevdûdî'yi vefatının 40. yıldönümünde rahmetle anıyoruz.
___________________
(1) Zaferullah Daudî, Şah Veliyyullah Dihlevî'den Günümüze Pakistan ve Hindistan'da Hadis Çalışmaları, s.257, İnsan Yayınları, İstanbul-1995
(2) Turan Kışlakçı, Mevdûdî, s.25, İlke Yayınları, İstanbul, 2010
(3) Seyyid Ebu'l-A'lâ Mevdûdî, İslâm İnkılâbının Süreci, s.4, Özgün Yay., İstanbul, 1997
(4) Seyyid Ebu'l-A'lâ Mevdûdî, Tefhîmu'l Kur'ân, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991
(5) Abdulhamit Birışık, Mevdûdî, Hayatı, Görüşleri ve Eserleri, s. 24, İnsan Yay., 1. bs., İstanbul, 2007
(6) Humeyra Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s.13-14, Mana Yayınları, İstanbul-2017
(7) Humeyra Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s. 13
(8) Humeyra Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s. 14-15
(9) Humeyra Mevdûdî, Babam Mevdûdî, s. 16
(10) Abdullah Sabit Tuna / Sempozyum: Cenaze Namazı Üç Kıtada Kılınan Âlim: Mevdûdî, Genç Birikim Dergisi, Temmuz-2009
(11) Mevdûdî'nin bu husustaki en büyük muhibbanlarından birisi Seyyid Kutub'tur. Kutub'un Yoldaki İşaretler kitabını Mekke-i Mükerreme'de sadece bir gecede okuyup bitiren Mevdûdî şöyle demiştir: "Bu kitapta yazılan bütün görüşlere katılıyorum. Hatta sanki kitabı ben yazmış gibiyim. Benim düşüncelerimi yorumlamış. Ama bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü düşüncelerimizin kaynağı bir: Allah'ın Kitabı ve Rasûlullah (sav)'ın sünneti"
(12) Mevdûdî, Cihad, s.40-41, Dünya Yayıncılık, İstanbul
(13) http://www.timeturk.com/tr/makale/mehmet-a-tepe/bir-baba-iki-anne-ve-bir-evlat-babam-Mevdûdî-ii.html
 
Misak Dergisi 346. Sayı
Eylül 2019
 

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya