Egemenlik İhtirasının Sonu Hüsrandır
Hakkı inkâr eden, hukuku hiçe sayan ve adaleti hafife alan idareciler, devlet adamları, fitne ve fesadın yayılmasının ana sebepleridir. İdarecileri hak ve hukuk ile mukayyed hale getirilmemiş bir toplumun başı kanlı katliamlardan, cinayet işleyen canilerden kurtulamaz. Şirke ve zulme dayanan ideolojik hareketler; insanlarda «Egemenlik ihtirasını» gündeme getirmiş ve fesadın yayılmasını sağlamışlardır. Egemenlik ihtirası; adil siyasetin zıddı olan zalim siyasetin değişmeyen bir rüknüdür.. Dilimizdeki "Hırs" kelimesi Arapça kökenlidir. Bildiğimiz gibi, hırs; "sonu bulunmayan istek" anlamına gelmektedir. Muhteris, yalnızca hırs duyduğu şey için yaşamaya başlar ve çoğunlukla bu uğurda çekinmeden herkese zarar verebilir. Siyasi keyfiyete haiz olan gayr-i meşrû olan egemenlik ihtirası, değişik felâketlere vesile olabilir. Kendilerini lâ yuhti ve lâ yüs'el/hata etmez ve hesap sorulmaz görenler, egemenlik ihtirasına kurban giden kimselerdir.
Mustafa ÇELİK
18.09.2019 11:20
215 okunma
YERYÜZÜNDE hakkı inkâr eden, hukuku hiçe sayan ve adaleti hafife alan idareciler, devlet adamları, fitne ve fesadın yayılmasının ana sebepleridir. İdarecileri hak ve hukuk ile mukayyed hale getirilmemiş bir toplumun başı kanlı katliamlardan, cinayet işleyen canilerden kurtulamaz. Şirke ve zulme dayanan ideolojik hareketler; insanlarda «Egemenlik ihtirasını» gündeme sokmuş ve fesadın yayılmasını sağlamışlardır. Egemenlik ihtirası; adil siyasetin zıddı olan zalim siyasetin bir tezahürüdür. İslâm âlimleri, "Allah'ın indirdiği hükümleri gereksiz ve yetersiz görerek kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hüküm koyan; kralların, tiranların ve ulusal meclislerin sınırlarını çizdiği egemenlik anlayışını " siyaset-i zalime olarak isimlendirmişlerdir. Gerek devlet, gerek siyasi rejim noktasında; egemenlik ihtirasınınsonu olmadığı için, binlerce teori ortaya atılmıştır. Dolayısıyla egemenlik ihtirası, zalim siyasetin hayat serüvenidir. Zalim siyaseti meslek edinmiş olanlar, egemenlik ihtiraslarını tatmin etmek için hak ve hukuku çiğneyerek her yolu mubah görürler.
Dilimizdeki "Hırs" kelimesi Arapça kökenlidir. Bildiğimiz gibi, hırs; "sonu bulunmayan istek" anlamına gelmektedir. Buradaki istek kişinin kendine dönük "sahip olma" isteğidir. Aynı kökten gelen "haris" kelimesi "hırslı", "açgözlü", "aşırı düşkün" gibi karşılıklarla özdeştir. Hırs, kelime olarak; şiddetli istek, açgözlülük,(1) bir şeye rağbeti çok artmak, acımak, şefkat etmek, iyiliğe ve hidayete çalışmak,(2) sonu gelmeyen istek, aşırı tutku, öfke, kızgınlık,(3) bir şeye aşırı tutunmak, cimrilik yapmak,(4) azgınlık, tul-i emel ' saldırganlık, tama' manalarına gelmektedir. Istılahta ise; mal, makam, şöhret, ilim, sevab kazanma gibi maddi ve manevi imkânları elde etmek ve bu imkânları gerçekleştirmek için gösterilen şiddetli arzu, tutku manasında kullanılmaktadır. Hırs, psikolojik bakımdan; doymak bilmeyen bir açlık, sınırsız bir tatminsizlik durumu olarak ifade edilmektedir.(5) Aşırı derecede bu duyguyu yaşan kişiye "haris" veya "muhteris" denilmektedir. Muhteris, yalnızca hırs duyduğu şey için yaşamaya başlar ve çoğunlukla bu uğurda çekinmeden herkese zarar verebilir.(6) İnsanın, arzusunu gerçekleştirme doğrultusundaki hareketinin durumuna göre hırs; iyi ya da kötü olarak hüküm alabilmektedir. Diğer bir ifade ile hırsın/şiddetli arzunun, iyiye ya da kötüye kullanılmasına göre iyi veya kötü olarak değerlendirilmektedir.
"Haris, helal olmayan yollardan kazanç talebinde bulunan kişidir"(7) şeklindeki tarife göre, kazancını helal yollardan elde etmeye gayret gösteren kişiye haris denemez. Böyle bir durum, memduh olan bir davranıştır. Zira Cenab-ı Hak, insana organlar verdiği gibi, o organları hareket ettirme kuvveti de vermiştir. Organların atıl kalmaması ve rızkın elde edilmesi de insanın bu organlarını hareket ettirmesine, diğer bir ifade ile onları kullanmasına bağlıdır.(٨) Dolayısıyla insanın, çalışırken ve rızkını temin ederken helal yollardan temin etmesi, bu şekilde istediği kadar mal mülk sahibi olması hırs olarak nitelendirilmemektedir. Bununla ilgili olarak Hz. Ali (ra), şöyle der: "Bir kişi şayet yeryüzündeki her şeyi elde etse ve bununla da Allah'ın rızasını istese, buna zahid denir. Fakat yeryüzündeki her şeyi terk etse ve bunu terk etmekle de Allah'ın rızasını murat etmese ona da zahid denilmez ve Allah'a gerçek abid olamaz. Öyle ise aldığını Allah için al, terk ettiğini de sadece Allah için terk et, başkası için olmasın."(9) Hz. Ali (ra)'nin bu ifadesinden kişinin, Allah'ın rızasını kazanmak ve şükrünü eda etmek maksadıyla helal yoldan çok kazanç elde etmesine ve bunun için çok çalışmasına hırs denemeyeceği açıkça anlaşılmaktadır. "İnsanoğlu, yasaklanan şeylere çok hırslıdır"(10) ifadesiyle, yapılması istenilmeyen şeylere insanın daha fazla hırs gösterdiği belirtilirken, latif bir şekilde de ta'rizde bulunulmakta ve helal dairesinden kazanılması istenilmektedir. Zira helal dairesi çok geniştir, insanın bütün ihtiyaçlarına kâfidir, harama girmeye lüzum duyulmadan, her türlü ihtiyacı giderilebilir, bütün istek ve arzular tatmin edilebilir.
"İhtiras" kelimesi ise yine Arapça kökenli olup sözlük karşılığı "şiddetli arzu ve istek" "bir eğilimin bir amaca sürekli ve güçlü olarak yönelmesi" şeklindedir.Sonuçta arzu, hırs ve ihtiras kelimeleri yalın istek kelimesinin ifade ettği anlamın değişik dozlarını vermektedir. İstek doz arttıkça sırasıyla arzuya, hırsa ve sonunda ihtirasa dönüşebilmektedir.
Hırs ve ihtiras akraba kelimelerdir. Hırs; sonu gelmeyen arzu, istek olup bağrında kızgınlığı, kin ve öfkeyi de barındır. İhtiras ise; tutuku, güçlü aşırı istek ve arzu demektir. Yapısında hırs ve ihtiras olanlar, potansiyel birer tehlikedirler. Onların rehabilite edilmeleri şarttrır. Hırs ve ihtiras sahibi olanlar, kendilerini hak ve hukuk ile mukayyed görmezler. Onlar hedefe varmak için her yolu mübah görürler.
Modern zamanlarda ihtiras hastalığı yaygınlaşmış, kitleselleşmiş, hayat tarzı haline gelmiş bulunmaktadır. Etrafınıza şöyle bir bakın: "İslâmî" denen yapıların içinde dahi "ihtiras"ın pençesinde kıvranan tiplere rastlayacaksınız, hem de adım başı!
İnsanın sadece bedeni hastalıklara maruz kalan bir varlık olarak algılandığı modern zamanlarda tıp bu alanla ilgileniyor. Oysa insanı insan yapan asıl hassa «kalp» ve «ruh»tur ve bunların maruz kalacağı hastalıkların da İslâm'dan başka tedavisi yoktur. Teori ve ideoloji haline getirilmiş yahut bir boyutu öne çıkarılıp başka boyutları bastırılmış küçük «d»li «din»den bahsetmiyorum; bahsettiğim büyük «i»li «İslâm»dır. Ruh-beden dengesini, birey-toplum dengesini, dünya-ukba dengesini ideal tarzda kurmuş olan İslâm...
Egemenlik ihtirasına umut bağlayanlar, kişileri putlaştırma mecburiyetinde kalırlar. Çünkü egemenlik ihtirasının sonu şahısperestlik, haşısperestliğin sonu putperestlik, putperestliğin sonu da inkılab-ı hüsrandır.
Egemenlik ihtirası, kişiyi dinden mahrum ettiği gibi, ilimden ve bilimden de mahrum eder. Dünyayı kendinden ibaret sanan, herkesin kendisine hizmet etmesi gerektiğine inanan, insancıl ve toplumsal bir inanç ve amaç taşıyamayan, kompleksler, kuruntular ve korkular içerisinde öz benliğini kaybeden, dedikodular, entrikalar ve yalanlar arasında giden gelen, ilkeli davranamayan, beğenilme, saygı ve övgü saplantılarında boğulan, hırsını eleştirenlere kin tutan, kibirli ve kindar kişiliğe bürünen insanların ilim ve bilim insanı olmaları mümkün değildir.
Asya'da avcıların maymun yakalamak için kullandıkları bir çeşit tuzak vardır.Bir hindistan cevizi oyularak iple ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ise ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokabileceği kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Egemenlik ihtirası, şahsiyetin ölüm çukurudur. Haysiyet cellatlığının bir hatırasıdır. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği almak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar; ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.Sıkıca yumruk yapmış olduğu elini, bu yarıktan dışarı çıkaramaz.Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama yiyeceğe olan açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür. İşte insanoğlu için de egemenlik ihtirası böyledir. O, nefs-i emmarenin insana kurduğu bir tuzaktır. Bu tuzağa düşenler bir daha kurtulamazlar.
Egemenlik ihtirası, felaketlere çığartılmış bir davetiyedir. Felatketlerimiz dünyevi ihtirasa kapılmamız ve ahireti unutmamızla başlar.Günümüzde kullandığımız hırs, haris, ihtiras ve mühteris sözleri "Harese" den gelir. Harese nedir? Harese, Arapça eski bir kelimedir. Harese, develere çöl gemileri derler bilirsiniz, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tad devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Egemenlik ihtirasının akıbeti de budur. Bugün Müslümanların birbirlerini öldürmelerinin temelinde; hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler bulunmaktadır. Gerek günümüzde olsun ve gerekse Ortadoğu'da tarih boyunca egemenlik ihtirası yüzünden birbirlerini öldürenler aslında kendi kendilerini öldürüyorlar. Kendi kanlarının tadından sarhoş oluyorlar. Helak olan İsrailoğulları da böyle olmuştu. Rabbimiz uyarıyor:
"Andolsun, Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya mucizeler verdik. Onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi?" (11)
Dikkat edilirse, İsrailoğulları egemenlik ihtirasları uğruna Allah'ın vahysini ve Peygamberlerini reddetmişlerdir. Hatta Peygamberleri reddetmekle kalmayıp bizzat öldürmüşlerdir. İlâhî rehberleri ve şeriatleri geçici arzulara ve değişken içgüdülere boyun eğdirmeye kalkışma girişimi, fıtratın bozulmaya uğradığı ve kökleri bu fıtratın derinliğinde bulunan adalet mantığının silinmeye yüz tuttuğu her dönemde ortaya çıkan bir tezahürdür. Bu mantık, şeriatın, değişken insan mantığı dışında sabit bir mantığa, arzulara göre eğilim değiştirmeyen, içgüdülere yenik düşmeyen bir mantığa dayanmasını gerekli görür. İnsanlar sempati ve antipatiye, sağlığa ve hastalığa, içgüdülere ve arzulara göre ibresi değişmeyen böylesine sabit bir ölçüye, bir kritere başvurmalıdırlar. Yoksa ölçünün ve kriterin kendisi içgüdülere ve arzulara boyun eğmemelidir. Yüce Allah yahudilerin düştükleri hataların benzerlerine düşmesinler diye müslümanlara onların başlarından geçen olayların bir kısmını haber veriyor. Eğer onlar da aynı yanılgılara düşerlerse yüce Allah kendilerine havale etmiş olduğu kutsal emaneti, yeryüzü halifeliği görevini geri alır. Eğer müslümanlar da yahudiler gibi sapıtıp yanlış işler yaparlarsa, yüce Allah'ın önerdiği yaşama tarzını ve O'nun emirlerini bir yana bırakarak arzularının ve ihtiraslarının boyunduruğu altına girerlerse, hidayet önderlerinin kimini öldürüp kimini yalanlarlarsa, yüce Allah vaktiyle yahudileri mahkûm etmiş olduğu bölünmelere, zayıflığa, ezilmişliğe, horlanmaya, mutsuzluğa ve perişanlığa onları da mahkûm eder. Bu mahkûmiyet onların Allah'a ve peygamberlerine dönecekleri, arzularına O'nun kitabı ve kanunları önünde diz çöktürecekleri, yüce Allah ile kendileri ve ataları arasındaki sözleşmenin gereklerini yerine getirecekleri, bu sözleşmeye sarsılmaz bir azimle sarılarak onun içeriğini bir an bile hatırdan çıkarmayacakları ve böylece hidayete erecekleri güne kadar devam eder. İşte Yahudilerin kendi peygamberlerine karşı takındıkları tavır budur. Bu ayetler, bu tavrı belirledikten, açıkça anlattıktan sonra, sözü, onların yeni ilâhî mesaj ve yeni İslâm peygamberi karşısındaki tutumlarına getiriyor. Görülüyor ki, bu konuda da onlar, tıpkı kendi peygamberlerine karşı çıkmış olan ataları gibi aynı tepkiyi gösteren o alışık olduğumuz Yahudilerdir. Burada üslup sertleşiyor, şiddetleniyor ve yer yer yıldırımlara ve şimşeklere dönüşüyor. Bu sert üslup, yahudileri, sözleri ve hareketleri yüzünden adeta topa tutuyor. Büyüklük kompleksine kapılarak Hakk'tan yüz çevirmelerine, iğrenç bencilliklerine, nefret saçan ayırımcılıklarına, başkalarının iyi olmasını çekememe huylarına ve yüce Allah'ın herhangi bir kimseye üstün bağışta bulunmasını kıskanmalarına kalkan olarak kullandıkları bahane ve mazeret silâhlarından arındırıyor. Bunu, İslâm'a ve bu dinin onurlu peygamberine karşı takınmış oldukları inatçı inkârcılıklarının cezası olarak yapıyor. (12) Dolayısıyla egemenlik ihtirasını yaşam tarzı haline getirmek, bir Yahudileşme tehlikesidir. Yahudiler, bütün dünyanın kendileri olmasını isterler. Ancak onların da akıbetleri avcılarına tuzaklarına yakalanan maymunların akıbetinden farklı değildir.
Egemenlik ihtirası, ideolojilerle barışık olur ama hakikat ile asla barışık olmaz. Şunu bilelim ki; ideolojiler, hakikatin dışında hakikate düşman olarak zihinde başlayıp zihinde biten yalanlar dizisinden ibarettirler. Kul kaynaklı  ideolojiler; egemenlik hakkını haksızca ve hukuksuzca kullanan zalimleri perdeleme vazifesi görürler. Hz. Âdem (as)'den itibaren bütün peygamberler insanları; Allahû Teâla'nın hâkimiyetini kabul etmeye ve hayatlarını hidayete tabi olarak devam ettirmeye davet etmişlerdir. İnsanları önce "Allahû Teâla'ya ibadet etmeye ve tağuta kulluk etmekten kaçınmaya" davet etmek şarttır. Zira sahih bir iman olmadığı müddetçe, hiçbir amel makbul değildir. Egemenlik ihtirası, imani zafiyetin bir sonucudur. Kendilerini Allah'ın hükmünün ve hâkimiyetinin fevkinde görenler, herkese ve herşeye hükmetmek arzusunda olurlar.
Egemenlik ihtirası, meşruluğun değil gayr-i meşruluğun alâmetidir. Meşru bir iktidar; "Şura Meclisi"ni esas almak ve Şeriatullah ile mukayyed kalmak durumundadır. Müslümanların işlerini görürken, Müslümanları idare ederken "Şura Meclis"ni gereksiz görenler, kendilerini lâ yuhti ve lâ yüs'el/hata etmez ve hesap sorulmaz görenler, egemenlik ihtirasına kurban giden gayr-i meşrulardır.
___________________
(1) Rağıb el-İsfehani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'ân, Sh: 113, Beyrut/ty.; Sami, Şemseddin, Kamus-i Türki, Sh: 544, Beyrut/1989
(2) Sami, Kamus-i Türki, Sh: 544, Beyrut/1989
(3) Tükçe Sözlük, T.D.K., Ankara, 1988, I, 640-641.
(4) Mesud, Cübran, er-Raid, C:1, Sh: 561, Beyrut/ty.
(5) Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Sh: 433, Ankara/1993
(6) Hökelekli, Hayati, "Hırs" İslâm 'da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, C:2, Sh: 257, İst/1997
(7) Suyüti, Abdurrahman b. Ebi Bekir, el-Camiu 's-Sağir, (Taberanî'den naklen), hadis no: 3814, Beyrut/1990
(8) Münavî, Muhammed Abdurrauf, Feyzu 'l-Kadir, III, 312, Beyrut/ty.
(9) Münavî, Muhammed Abdurrauf, Feyzu 'l-Kadir, III, 412, Beyrut/ty.
(10) Sehavî, Muhammed b. Abdirrahman, el-Mekadısu'l-Hasene, (Taberanlden naklen) Sh: 187, Beyrut/1985
(11) Bakara Sûresi/ 87
(12) Fizali'l Kur'ân (Seyyid Kutub) C: 1, Sh: 89, Beyrut/ 1982
 
Misak Dergisi 345. Sayı
Ağustos 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya