Bid‘atin Hakikati, Kısımları ve Her Birinin Hükümleri Beyânındadır
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; İslâm Fıkhı'nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimiz'in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bunlara 'Edille-i Şer'iyye' denildiği gibi 'Asli Deliller' de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer'i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi'nin, usûl ilimlerini konu alan "Minhâcü'l-Muhammedî" isimli eserinin girişinde yer alan ve şer'i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
22.10.2019 10:25
123 okunma
MALÛM ola ki, bid‘at lügatta sonradan ihdâs olunan nesnedir; gerek âdet olsun ve gerek ibâdet olsun. Zira -rif‘at irtifâ‘dan ve hılfet ihtilâfdan isim olduğu gibi- bid‘at [da başlangıç anlamındaki] ibtidâ‘dan isimdir. Ve şerî‘atta bid‘at, dînî hususlarla ilgili konularda ziyade (artırma) ve onda noksan etmektir ki, o ziyade ve noksan Peygamber (sav) ve sahâbe-i kirâmdan sonra ortaya çıka ve şerî‘at sâhibinden ne kavlî, ne fiilî, ne sarîh ile ve ne işaret ile ona izin bulunmaya.
İmdi, bid‘atin şer‘î mânâsı hâs (hususi) olmakla sahâbeden sonra ‘âdette ortaya çıkarılan umûra (konulara) asla mütenâvil olmaz (kullanılmaz). Belki bazı i‘tikâdiyâta ve bazı suver-i ibâdâta iktisâr olunur (inanç konuları ile ibadete dair hususlara münhasır kalır).
Fütûhât-ı Mekkiyye” adlı kitabın Altmış Sekizinci bâbında aydür: “Bir hüküm ihdâs eden kimse, nefsinde siyâdet(1) ihdâs eder (kendi benliğinde önderlik iddiası ortaya koyar) ve ihdâs ettiği denli ‘ubûdiyetinden (kulluğundan) eksilir ve kulluğundan eksildiği denli Hak Teâlâ’nın ona tecellîsi eksilir. Ve bütün bunların eksildiği denli Rab Teâlâ’yı bilmesi eksilir. Onu bilmesi eksildiği denli onu câhil olur.”(2)
Mesâbîh”de zikrolundu; Buhârî ve Müslim tahrîc eyledi:
Âişe-i Sıddîka Peygamber’den rivayet eder, buyurdu ki: “Bir kimse işbu dînimiz dîn-i İslâm’da bir şey ihdâs etse ki, biz onunla ne emrolunduk ve ne onu işledik. İmdi, ol şey merdûddur, bâtıldır, mu‘tad bih (alışılmış bir şey) değildir.”(3)
Ve bir rivâyette dahi buyurdu ki: “Bir kimse bir amel işlese ki bizim işbu dînimizde olan amel üzere olmasa, o amel merdûddur.”(4) Yani, İslâm dîni amelleri cinsinden olmasa, mesela o amel hakkında şâri‘den bir vecihle izin olmasa…
Zamânımızda alışılmış âdetlerden olan Regâib ve Berât namazları gibi ve onları büyük cemâatlerle kılmak gibi… Ve tesbîh namazını cemâat ile kılmak gibi ve ücret ile Kur’ân okutmak ve okumak gibi… Bunların cümlesi merdûddur.
Taberânî “Mu‘cem-i Kebîr”inde ‘Uzayf ibnü’l-Hâris’den tahrîc eder: Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: “Hiçbir ümmet Peygamberlerinden sonra dinlerinde bir bid‘at ihdâs etmemişlerdir ki, o bid‘at denli o Peygamberin sünnetinden bir şeyi yok etmiş ve terk etmişlerdir.”(5)
Ve yine Taberânî tahrîc eyledi, Enes (ra) rivayet eder, Peygamber (sav) buyurdu ki: “Gerçek şu ki, Hak Teâlâ her bid‘at ehlinden –icat ettiği bid‘ati terk edinceye kadar- tevbesini kabul etmeyi men‘eylemiştir…”(6)
“Bid‘at sâhibi”nden murâd, bid‘at ihdâs edendir. Ve dahî bid‘atiyle amel edendir veya bid‘ati istihsân eden (hoş gören) veya bid‘ate rızâ gösterendir.
İbn Mâce tahrîc etti; İbn Abbâs (ra) Peygamber (sav)’den rivayet eder, buyurdu ki: “Hak Teâlâ -bid‘atini terk etmedikçe- bid‘at ehlinin amelini kabul etmekten i‘râz eyledi…”(7)
İşbu hadîs delâlet etti ki, bid‘at kişinin sâir sâlih amellerinin ifsâdına sebep olur ve kıyâmet gününde hüsrân îcâb eder.
Ve yine İbn MâceHuzeyfe (ra) rivâyetinden tahrîc eyledi; Peygamber (as) buyurdu ki: “Hak Teâlâ bid‘at sahibinin ne orucunu ve haccını ve ne umresini ve ne gazâsını ve ne nâfile ve ne farzını hiç birini kabul etmez. Bid‘at sâhibi hamurdan kıl çıkar gibi İslâm’dan çıkar…”(8)
Zira bid‘ati onu küfre iletir, -insanlara İslâm olarak gösterdiğinden başka- kalbinde îmândan bir şey kalmamıştır… Pes, imdi işbu hadîste ve İbn Abbâs hadîsinde zikrolunan bid‘atten murâd, i‘tikâdda vâki‘ olan bid‘attir; Kaderiye ve sair sapık fırkaların itikâdları gibi.
Ve “Mesâbîh”de zikrolundu, Câbir (ra) Peygamberimiz (sav)’den rivayet edermiş ki: “Amma bundan sonra, hadîsin (sözün) hayırlısı Kitâbullâhdır ve sîret ve tarîkatin hayırlısı Muhammed (sav)’in sîret ve tarîkatidir. Ve umûrun şerri (işlerin en şerlisi) muhdesleridir (sonradan icat edilenlerdir) ve her muhdes bid‘attir ve her bid‘at dalâlettir.”(9)
İş bu bid‘attan murâd, şeriatta emsali olmayan her şeydir. Hâsıl-ı kelâm, Peygamberimiz zamanında ve sahâbe zamanında ve tâbi‘în ve tebe-‘i tâbi‘în zamanında (işlenmesi) mümkün bir şey olup, onu onlar etmeseler, onlardan sonra gelenler onların menhecleri ve tarîkleri (yolları) hilâfına (aksine) bir şey ihdâs etseler, o bid‘at dalâlettir.
Eğer denirse ki, Peygamber (sav)’in “Her bid‘at dalâlettir” dediği, sîğa-i umûm (genel ifade) vasıtasıyla “Bid‘atın fertlerinden her bid‘at dalâlettir” demektir. İmdi, Peygamberin bu kavli ile fukahânın şol kavli arasındaki tatbîk (mutabakat) ve tevfîk (uyum) nicedir ki?
Fakîhler derler ki: Bid‘at bazen mübâh olur; elek yapım ve kullanımı gibi ve buğday içini yemeye ve ondan doymaya müdâvemet etmek gibi. Ve bazen bid‘at müstehab olur; minareler ve medreseler binâ etmek gibi ve kitaplar telîf etmek gibi. Ve bazen bid‘at vâcib olur; mülhidlerin ve onların emsâli sapık fırkaların şüphelerini red için deliller yazmak gibi…
Bunun cevabında deriz ki: Bid‘atin genel bir lügat mânâsı vardır ki, o mutlaka ihdâs olunandır; gerek ‘âdet olsun, gerek ibâdet olsun. Fakîhlerin ibarelerinde taksim edilmiş olan bid‘at budur. Ve bununla -gerek âdet olsun ve gerek ibadet olsun- sadr-ı evvelden (İslâm'ın ilk neslinden) sonra ihdâs olunan şeyleri murâd ederler.
Ve bid‘atin şer‘î özel mânâsı vardır ki, o dînde ziyade etmek ve dînde noksan etmektir ki, o ziyade ve noksan sahâbeden sonra hâdis olmuş ola; şerî‘at Sahibi’nden ne kavil ve fiil ve ne sarîh ve işaret ile ona izin olmaya.
İmdi, işbu şer‘î mânâ itibariyle bid‘at âdetlere asla kullanılmaz. Belki bazı îtikâdâta (inançlara) ve bazı ibâdet şekillerine iktisar olunur (mahsus kalır). İmdi Peygamber (sav)’in “Her bid‘at dalâlettir” kavli ile muradı işbu mânâdır. Şu delil ile ki, Peygamber (sav) buyurdu: “Benim sünnetim sizin üzerinize vâcib olsun ve dahî tarîk-i müstakîme (doğru yola) irşâd ve delâlet edici halîfelerim Ebûbekir, Ömer, Osman (r.anhüm) ve Ali’nin sünneti sizin üzerinize olsun, onunla amel edin!”(10)
Ve dahi şol delîl ile ki Peygamber (sav) buyurdu: “Siz dünyanız işini daha iyi bilirsiniz, ne zaman dininiz emrinden sizi bir şeyle emreylediğimde onunla amel edin!”(11) Ve dahi şu delil ile ki, buyurdu: “Bir kimse işbu dinimizde onun cinsinden olmayan şeyi ihdâs etse, o şey merdûddur.”(12) Pes, işbu üç hadis delâlet etti ki, dîn emrinden gayride (dînî konular haricinde) olan bid‘at dalâlet değildir.
Meşâriku’l-Envâr Şerhi”nde aydür: “Dediler ki, bid‘at beş nevî‘dir: Birisi: Vâciptir, mülhidler ve emsâlinin şüphelerini red için deliller nazmı gibi. İkincisi: Hasene-i makbûle-i mendûbedir (mendup, makbul ve güzel olandır). Şer‘î ilimlerle ve (eser) tedvîn ve te’lîfi ile iştigâl etmek gibi. Ve minare ve medreseler binâsı gibi. Üçüncüsü: Mübâhdır. Yiyeceklerin çeşit ve türlerinde bast etmek (geniş davranmak) gibi. Dördüncüsü: Mekrûhe-i seyyi’edir (çirkin ve kötü olandır). Beşincisi: Harâmdır. Bu iki nevî‘ bir bid‘attır ki sahâbenin menâhic ve tarîkatlarına (usul ve yollarına) muhalif umûr-i dînde (dînî konularla ilgili olarak) ihdâs olunan şeydir.”(13)
İmam Mukakkik Izzeddîn ibn Abdisselâm ed-Dimaşkî, “Tenbîhü’l-Gâfilîn ve Tahzîru’s-Sâlikîn ‘An A‘mâli’l-Hâlikîn” adlı kitabında der ki: “Bid‘at üç nevî‘dir. Birisi mübâh olandır. Yiyecek, giyecek ve nikahlanmada geniş davranmak gibi. Bunlardan birinde beis yoktur. İkincisi, hasen olandır. Ve bu bir bid‘attır ki, şer‘î kurallara muvâfıkdır. Hiçbir şeyde ona muhalif değildir. Ribâtlar (sınır karakolları), hanlar ve medreseler bina etmek gibi. Ve bunlardan başka sair çeşitli hayır türleri ki İslâm’ın ilk asrında ma‘hûd (alışılmış) değildi. İmdi bu şerî‘at onunla geldiği şeye muvafıktır ki, o ıztıbâ‘ (ihramda sağ kolu açık bırakmak), marûf, birr ve takvâ üzere yardımlaşma ve Arapça ilmiyle meşgul olmak dahi bid‘at-i hasendir (güzel işlerdendir). Zira Arapça bilinmeden Kur’ân’ı tedebbür ve mânâlarını anlamak hâsıl olmaz. Şu halde bunu ortaya çıkarmak Kur’ân âyetlerinin tedebbürü (derinlemesine düşünülmesi) ve mânâlarını anlama noktasında bizim emrolunduğumuz şeyden oldu. Bunun gibi hadisleri tedvîn etmek ve hasen, sahîh, mevzû‘ ve za‘îf olarak taksim etmek de güzel bir gelişmedir. Zira onda Rasûl (sav)’in kelâmını hıfzetmek vardır. Yine fıkıh kaideleri ve usûlünü te’sis dahi mübtedi-‘i hasendir (güzel bir gelişmedir). Bunların cümlesi şeri‘atın esaslarına muvafıktır. Bir şeyde ona muhalif değildir. Üçüncüsü: Şeri‘ata muhalif olandır veyahut şeri‘ata muhalefeti mültezim olandır (kaçınılmaz kılandır). Regâib namazı gibi. Zira o namaz Rasûlüllah üzerine mevzû‘ ve kizb-i sarîhdir (açık bir yalandır). Ve ne zaman bid‘at, mübtedi‘ (bid‘atçı), hevâ ve ehl-i hevâ kelimeleri kullanılsa, ondan ilk akla gelen îtikâdda olan bid‘attır.”(14)
İmdi, itikâdda olan bid‘atın bazısı küfürdür ve bazısı küfür değildir, lakin amelde her kebîreden ekberdir (her büyük günahtan daha büyüktür) ki, onun üstünde küfürden başka kebîre yoktur. Hatta adam öldürme ve zinâdan dahi daha büyüktür. Bid‘atçıların ictihadda hataları özür olmaz. Amma amelde ictihâd bunun aksinedir. Onda hata özür olur, belki onda hata eden me’cûrdur (ecir kazanır), nitekim beyan eyledik. Ve bu bid‘atin zıddı, Ehl-i Sünnet vel Cemaatin itikadıdır.
İbâdetteki bid‘at her ne kadar itikaddaki bid‘attan daha hafif olsa da, lâkin itikaddaki bid‘at gibi Hanefîler katında münker ve dalâlettir; husûsan ki sünnet-i mü’ekkedeye musâdemet ede (karşı karşıya gele)… O takdirde ulemânın ittifakıyla münker ve dalâlettir. Ve bu bid‘atin mukabili sünnet-i hüdâdır. O da, ibadet cinsinden şol şeydir ki, Peygamber (sav) devamlı uygulayıp bazen terk eyleye veya onu terk edene inkâr etmeye. İ‘tikâf (yani insanlardan kaçmak) gibi. İmdi onun fiili dalâlet değildir, lâkin terki evlâdır. Ve bu bid‘atin zıddı sünnet-i zâ’idedir ki, ‘âdet cinsinden Peygamberimiz (sav) onu devamlı uyguladığıdır. Şerefli fiillerde sağ (el) ile ve ef‘âl-i hasîsede (basit ve çirkin işlerde) sol ile ibtidâ etmek (sol eli kullanmak) gibi. Ona müstehab denir.
İmdi, genel mânâ ile zahir oldu ki, bid‘at üç sınıftır, kubhda mürettebedir (çirkinlikte sırasıyladır). Kubuh cihetinden en şiddetlisi itikadda olan bid‘attır. Ardından ibâdetlerde olan bid‘attir. Daha sonra âdetlerde olan bid‘attir. Ve bu sınıfların en hafifidir. Zira ancak evlâ olanı terk etmektir.
Amma müstahsene olan (güzel görülen) bid‘ata gelince… İmdi minare namaz vaktini i‘lâma (bildirmeye) yardımdır ki, ezandan murad da budur. Ve medreseler binası ve kitaplar tasnifi ta‘lîm ve teblîğe yardım eder. Ve deliller tanzim etmek bid‘atçıları red ve münkerden nehiydir. İmdi bunların her biri şeri‘at tarafından me’zûn (izin verilmiş), belki me’mûr olupdur (hatta emredilmiştir). Ve bu sayılan şeylerin sadr-ı evvelde (ilk asırda) vâkî‘ olmaması, ya ihtiyâç duyulmadığındandır veyahut mal olmamak ile ‘adem-i kudrettendir (imkan bulunmadığındandır) veyahut ondan daha önemli olanla meşguliyet ile ona fırsat kalmamasındandır veyahut bunlara benzer bir sebeptendir.
İmdi, ‘âdet cinsinden bid‘at-ı hasene denilen şeyleri tetebbu‘ eylesen (incelesen) her birisi için şâri‘den ya işaret ile veya delâlet ile izin verilmiş bulursun. Lâkin ibadet cinsinden olan bid‘attan gâyet ihtirâz (sakınmak) lâzımdır. Mukalled (Taklit edilecek kişi) ancak şeriat sâhibi Muhammed (sav)’dir, başkası değildir. Ve sahâbeyi taklîd etmek, onların fiili şeriat sâhibinden işitir olmaları haysiyetindendir. Mademki söz ve fiillerinde şeriat sâhibini taklîd edesin, lâyık olur ki onun esrârını anlamaya harîs olasın. Zira mukallid bir ameli, Peygamber (sav) onu işlediği için işler. Peygamber (sav) onu niçin işledi, elbette onda bir sır vardır, onu yoklaya. Zira ancak denilen şeyin hıfzı ile iktifâ ederse ilme vi‘â (bir kap) olur, âlim olmaz. O sebepten denir ki, “Filan kişi ilim vi‘âsıdır” kaçan şânı hıfz (ezber) olup sırlardan haberi olmasa.
İmdi bir kimse ki kalbinden perde münkeşif olup (açılıp) hidâyet nuru ile nurlana, o kişi nefsinde metbû‘ (kendisine uyulan) ve mukalled (taklid edilen biri) olur, başkasını taklîd etmek ona lâyık olmaz. Bu sebepten İbn Abbâs (ra) demiş ki:
“Hiçbir kimse yoktur ki onun ilminden bazısı ile amel olunsun ve bazısı terk olunmasın, ancak Peygamberin ilmi değil…”(15) Yani onun cümle ulûmu (ilimleri) ile amel olunur, hiçbiri terk olunmaz.
Ve sahâbenin fazîleti Peygamber (sav)’in hallerini ve hâl karînelerini müşahede edip karineler ile idrâk olunan umûra kalplerinin i‘tilâkı (bağlanması) iledir ki, onları doğruya yöneltti. O ölçüde ki rivayet ve ibarelere sığmaz. Zira onların üzerine nübüvvet nûrundan feyz olan şey onları ekserde hatadan hirâset eyledi (genellikle hatadan korumuştur).
İmdi Peygamber (sav)’den başkasından işitilene itimat ve taklit rızaya uygun olmayan bir tutum olduğuna göre, Kitâb ve sünnetten alınan delil ve nasslardan hâlî kitap, tasnif ve risalelere itimat daha uzak olur. Özellikle de müellifin hali meçhul ise… Zira kitap ve tasnifler sahâbe zamanında ve tâbi‘înin ilk zamanlarında yok idi. Belki hicretten yüzyirmi yıl geçtikten sonra ve sahâbenin tamamı ve tâbi‘înin hayırlı olanlarının vefatından sonra ihdâs olundu. Evvelkiler hadisleri yazmaktan, kitap ve tasniften kerâhet ederlerdi (bu işi hoş görmezlerdi), ta ki insanlar onunla meşgul olup hıfzdan (akılda tutmaktan), tedebbür ve tefekkürden kalmayalar. “Biz nice hıfz ettik ise siz dahi hıfz edin” derlerdi. Hatta Ebûbekir Sıddîk (ra) ve sahâbeden bir cemaat Kur’ân’ı Mushafa geçirmeyi kerâhet ettiler (hoş görmediler): “Peygamber (sav)’in etmediği fiili biz nice ederiz” dediler. Ve insanların mushaflara güvenmelerinden korktular “Belki bulduğumuz hâl üzere onu terk ederiz, ta ki insanların birbirlerinden telkîn ve ikrâ’ (okuma) ile onu öğreneler, tedebbür ve tefekkür ile onu şuğl edineler (onunla meşgul olalar)!” dediler.
Ömer ibnü’l-Hattâb ve sair sahâbe Kur’ân’ın mushafa yazılmasını re’y ettiler. Şol sebepten ki insanların tehâzül (gevşeklik) ve tembelliğinden korkulur. Ve dahi bir kelimede veya müteşâbihâttan bir kıraatte nizâ‘ vâki‘ olduğunda (tartışma çıktığında) müracaat edecek bir asıl bulunmaz, kalır. Öyle olunca, Ebûbekir Sıddîk’ın bu kavle sadrı münşerih oldu (gönlü açıldı). Onlara muvâfakat edip Kur’ân’ı bir Mushafta topladı.
İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik’in “Muvatta’”ı tasnif ettiğine inkâr (itiraz) edip “Sahâbenin etmediği şeyi ibdâ‘ etmegil” der idi. Bazıları demiş ki: “Kitâbullah’dan sonra İslâm’da ibtidâ (ilk) tasnif olunan İmam Mâlik’in “Muvatta’”sıdır.”(16)
İhyâ-i ‘Ulûm” aydür: “Bazılar dediler ki: İslâm’da ilk tasnif olunan kitap Mekke’de İbn Cüreyc’in MücâhidAtâ ve İbn Abbâs’ın (ra) ashâbından gelen eserler ve rivayet edilen tefsir harfleri hakkındaki kitabıdır. Daha sonra Yemen’de Ma‘mer b. Râşid’in “Sünen-i Mensûre”den bir nice faydaları Câmii‘ kitabıdır. Ardından Medine’de İmam Mâlik’in “Muvatta’” adlı kitabıdır. Ondan sonra Süfyân-ı Sevrî’nin “Câmî‘“idir. Daha sonra dördüncü asırda kelâm tasnifleri ortaya çıktı ve sözlerin iptaline kendini kaptırma ve cedel çoğaldı. Daha sonra insanlar cedele, kıssalara ve vaaza meyl ettiler. O zamandan beri ilm-i yakîn yok olmaya yüz tutup [insanlar] günden güne onu unuttular. Kalblerle ilgili ilimleri, nefsin niteliklerini ve şeytânın tuzaklarını araştırmak garip karşılanıp talipleri azaldı. Cedel ehli (tartışmacı) kelamcılara, secili ve süslü ibarelerle kelâmını tezyîn edenlere âlim denildi. Şu sebepten ki onlara kulak veren avamdır ki, ilmin hakikatini başkasından temyîz (ayırt) etmezler. Ve sahâbenin sîret ve ilimleri onlara zâhir olmadı ki, onların yoluna muvâfık olanı muhalifinden fark edeler. Öyle olunca “ulema” ismi onların üzere müstemir olup (onlara yapışıp) o lâkâp seleften halka miras oldu.”(17)
Malûm ola ki, bid‘at-i gayr-i seyyi’e (kötü olmayan bid‘at), şol şeyi ihdâsdır ki ona evvelkiler muhtaç olmayıp onlardan sonra gelenler ona muhtaç olarak icmâ‘ ile onu gökçek itikat edip ihdâs edeler. Ve istikra’ indinde (tümevarımda) bid‘at-i gayr-i seyyi’e sırf bedenî ibadetlerde bulunmaz. Belki bedenî ibadetlerde olan bid‘at, ancak seyyi’e olur. Zira ilk asırda vâki‘ olmaması ancak ona ihtiyaç olmadığı içindir veyahut onu men‘eden bir mâni‘ (bulunduğu) içindir veyahut ona adem-i tenebbüh (ilgi gösterilmediği) içindir veyahut ondan tekâsül (gevşeklik) içindir veyahut onun mekrûh ve gayri meşrû‘ görülmesinden dolayıdır. Şu halde, iki evvelki –yani, ‘adem-i ihtiyaç ve vücûd-i mâni‘- [gerekçe olarak] bedenî ibadetlerde geçersiz olurlar. Zira ‘ibâdetlerle Rab Te‘âlâ’ya yaklaşmaya hâcet hiç bir zaman kesilmez. Ve Hak Celle ve ‘Alâ İslâm dinini azîz ve sair dinler üzerine üstün ve gâlib eyledikten sonra ondan bir mânî‘ kalmaz. Yine ibâdetlere ‘adem-i tenebbüh (ilgisizlik) veya ondan tekâsül (gevşeklik bahanesi de) geçersiz olur. Zira Peygamber (sav)’e ve bütün sahâbeye böyle zan etmek caiz olmaz.
İmdi, malûm oldu ki, bedenî ibadetlerde, ancak mekruh (çirkin) ve gayri meşru bid‘at olabilir. Buna delil Abdullah ibn Mes‘ûd (ra)’dan rivayet olunan şu eserdir ki İbn Mes‘ûd’a bir cemaatten haber verdiler ki, onlar akşam namazından sonra oturup, içlerinden birisi “Şu kadar tekbîr edin ve şu kadar tesbîh edin ve şu kadar tahmîd edin (Elhamdülillâh deyin)!” der idi. Onlar dahi öylece ederlerdi. İbn Mes‘ûd onların katına (yanına) varıp dediklerini dinlediğinde durup dedi ki: “Ben Abdullah b. Mes‘ûdum. İmdi, o Allah hakkı için ki, ondan gayri ibâdete müstehak yoktur; tahkîk karanlık bir bid­‘at ile geldiniz veyahut Muhammed’in ashâbı üzerine ilim cihetinden üstün oldunuz(!)…”(18) Yani, sizin işlediğiniz şey ya karanlık bir bid‘attır veya haberleri olmadığından dolayı Muhammed ashâbının kaçırdığı bir ibâdeti onlara tedârik ettiniz…
İmdi, ibâdet hususunda ilim yönünden sahâbe üzerine üstün olmaları mümkün değildir. O halde bunların işlediğinin karanlık bir bid‘at olduğu açığa çıkmış ve kesinleşmiş oldu. İmdi, böylece denir: Her kim ki bedenî ibâdetlerde bir sıfat ile gelse ki sahâbe zamanında olmaya; nafileyi cemaat ile kılmak, mescidlerde toplanıp katî avaz ile Allah’ı zikretmek ve cenâze önünde cehr ile zikretmek gibi… Ve bunlar gibi ibâdetlerde vâkî olan (diğer) münker bid‘atlar gibi…
İmdi, bir kimse, yüce Allah Teâlâ meşru kılmadığı halde, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak için bir şey ihdâs etse, Hak Teâlâ’nın izin vermediği nesneyi dînde şeri‘at kılmış olur. Ve ona ihdâs ettiği şeyde tabî olup muvâfakat eden onu şerîk ve ma‘bûd edinmiş olur. Hak Celle ve Alâ Kitâb-ı Kerîm’inde buyurdu ki: “Belki (yoksa) Mekke kâfirleri için şerîkler (ortaklar mı) vardır (ki); onlar için dinde Hak Teâlâ’nın izin vermediği şeyi şeri‘at kıldılar.”(19)
Ve ehl-i kitap hakkında buyuruldu ki: “Onlar Allah Teâlâ’dan başka ahbârlarını ve ruhbânlarını rabler edindiler.”(20)
Adiyy b. Hâtem (ra) Peygamber (sav)’e dedi ki: “Yâ Rasûlallah, ehl-i kitap onlara ibadet etmediler…” Peygamber (as) buyurdu ki: “Onlar onlara itaat ettiler. İmdi bir kimse Allah’ın dîninde bir kimseye bir şeyde itaat etse, onunla Hak Teâlâ izin vermemiş olsa tahkîk ona ibadet etmiş ve onu rabb ittihaz emiş olur.”(21) Şu halde, bu takrîr ile malûm oldu ki; bedenî ibâdetlerde olan, ancak bid‘at-i seyyiedir. Lâkin insanların çoğu bid‘at-i hasene ve bed‘at-i seyyi’e arasını fark etmezler, aksine zannederler ki, her şey ki, nefslerinin istihsan ettiği (güzel gördüğü) ve tabiatlarının meylettiği her şey “hasen” (güzel) olur. Pes, seyyi’eyi hasene (çirkini güzel) addederler. Hâlbuki tehlikeli varta ile kurtuluş câddesi arasını temyîz (ayırt) edemezler.
İmdi, bu bâbda zâbit (kural olarak) denilmektedir ki: Hakîkatte insanlar bir şeyi, ancak onun maslahat olduğuna itikat ettikleri için ihdâs ederler. Eğer onda müfside (bulunduğuna) itikat etselerdi, onu ihdâs etmezlerdi.
İmdi, insanların maslahat itikat edip ihdâs eyledikleri şeyin sebebine nazar olunur: Eğer onun sebebi Peygamberimiz (sav)’den sonra hâdis olmuş (ortaya çıkmış) bir emr (durum) ise, hâcet iktiza ettiği (ihtiyacın gerektirdiği) kadar onu ihdâs etmek caiz olur. Bid‘atçıları red için deliller tanzim edip yazmak gibi. Zira buna ihtiyaç çıkaran sebep, bid‘atçıların zuhûrudur. Onlar ise Peygamber (sav) zamanında zuhûr etmemişlerdi. O asırda delâil nazmına hâcet yok idi. Ve eğer ona dâ‘î olan (ihtiyaç doğuran) sebep, Peygamberin mekânında bulunmaz idiyse yine onu dahi ihdâs etmek caizdir. Nehirden abdest almak gibi. Şöyle ki, ne Peygamber ve ne sahâbe nehirden abdest almadı ve ondan abdest almadıkları, mekanlarında nehir olmadığı için idi. Eğer onda nehir olsa, ondan abdest alırlardı. İmdi, bunu ihdâsda delâleten izin vardır. Ve eğer şimdilerde ihdâs olunan şeyin fiiline Peygamber (as) asrında muktazî (onu gerektirici bir sebep) mevcut olsa, lâkin bir ‘ârız (problem) sebebiyle terk olunsa ve o ‘ârız Peygamberin vefatıyla ortadan kalkmış olsa, onu dahi ihdâs caizdir. Kur’ân’ı Mushafta toplamak gibi. Zira Peygamber (sav)’in hayatında Kur’ân’ı cem‘ etmeye (derlemeye) mânî şu idi: Allahu Teâlâ vahyi durma(dan) inzâl edip hükümlerden dilediğini değiştirip tebdîl ederdi. Bu mânî‘ ise Peygamber (sav)’in vefatı ile zâil oldu.
İmdi, eğer tetabbu‘ etsek (araştırıp incelesek) ki, hakkında “O bid‘at-i hasenedir” denilen ve ‘âdet cinsinden olan her şeyde, ya işaret ile veya delâlet ile onun ihdâsına şârî‘den izin verilmiş olduğunu bulursun… Ve ammâ şol şey ki, Peygamber (sav) zamanında onun yapılmasını gerektirici bir sebep mevcut olsa ve onu işlemeye mânî‘ dahi olmasa, bununla beraber onu Peygamber (as) işlemese… İmdi onu ihdâs etmek Peygamberin dinini tağyîr (bozmak) ve minhâcını tebdîl etmektir (yolunu değiştirmektir). Zira eğer onu işlemede maslahat olsa Peygamber (as) onu kendisi işlerdi veyahut “Onu işleyin!” diye insanları ona yöneltirdi. İmdi, vakta ki kendisi onu işlemedi ve insanları dahi ona teşvik etmediyse, mâlûm oldu ki, onu işlemede maslahat olmaya, belki onu işlemek “bid‘at-i kabîha-i seyyi’e”dir.
Misal: Bayram namazında ihdâs olunan ezandır. O ezanı bazı selâtîn (sultanlar) ihdâs ettiğinde ulemâ onu inkâr ettiler ve kerâhetine hüküm eylediler. Ve Haccâc b. Yûsuf hilâfeti asrında Cuma günü salâ dediklerini ihdâs ettiğinde onu dahi o asrın ulemâsı şiddetli bir şekilde inkâr ettiler. Eğer bunlar “bid‘at-i mekrûhe” olmasa ve bid‘at olmaları kerâhetlerine delâlet etmese ulemâ onu inkâr etmeyip, aksine “Zikrullâhdır ve halkı Hak Teâlâ’nın ibadetine davettir” deyip Cuma ezanına kıyas ederlerdi. Veyahut şol umûmât cümlesine dâhil olaydı ki, Hak Teâlâ onu; [“Allah’ı çokça zikredin”](22) kavli ile ve dahi; [“Allah’a davet edenden daha güzel sözlü kim vardır?”](23) kavli ile zikrederdi. Lâkin ulemâdan hiçbir kimse bunu demedi. Aksine ulemâ dediler ki: “Her şey ki Peygamberimiz (sav) onu işledi, onu işlemek bize sünnet oldu. Ve her şeyi ki onu işlemey gerektirici bir sebep mevcut ola ve onu işlemeyi engelleyici bir şey olmaya da, Peygamberimiz onu işlemeyip terk ede, onu terk etmek bize sünnet oldu.
İmdi, Peygamber (sav) madem ki Cuma namazında ezanı emredip bayram namazında emretmediyse, pes, bayram namazında ezanı terk etmek sünnet oldu. Salâ dahi böyledir. İmdi, hiçbir kimseye caiz olmaz ki, bunları ziyade ve ihdâs edip bu ziyadeyi “Bir amel-i sâlihdir, bunu ziyade etmek zarar vermez” diye… Zira böyle diyene denir ki: “İşte böylece bizden evvel gelen Peygamberlerin dinleri bozuldu ve şeri‘atları değiştirildi. Zira Allah’ın dininde artırma yapmak caiz olaydı, sabah namazının farzını dört rekat kılmak ve öğle namazının farzını altı rekat kılmak caiz olup; “Bu amel-i sâlihe ziyade etmektir, zarar vermez” denilirdi. Lâkin hiçbir kimseye caiz olmaz ki böyle diye…” İmdi muttakî bir mü’mine lâzım olan, Peygamber (sav) ve sahâbe-i kirâmın işledikleri ibâdetleri işleye ve terk ettikleri amelleri terk ede, eğer zamanı halkı onu işlerlerse de…
____________________
(1) Not: Kaynağın orijinalinde “rubûbiyet” kelimesi kullanılmıştır.
(2) Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhâtü’l-Mekkiyye, c. 1, s. 518 (Not: Abdestte ayakların yıkanması ve meshi konusu işlenirken bu bahis açılmıştır)
(3) Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 150, No: 101; Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 184, No: 2697; Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1343, No: 1718/17; Ebû Dâvûd, Sünen, 4, s. 200, No: 4606; İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 7, No: 14; Ahmed, Müsned, c. 43, s. 351; No: 26329
(4) Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 69; Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1343, No: 1718/18; Ahmed, Müsned, c. 42, s. 299, No: 25472 ve c. 43, s. 361; No: 26191
(5) Taberânî, Mu‘cemü’l-Kebîr, c. 18, s. 99, No: 178; Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, c. 1, s. 188, No: 893
(6) Taberânî, Mu‘cemü’l-Evsat, c. 4, s. 281, No: 4202; Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, c. 10, s. 189, No: 17457
(7) İbn Mâce, Sünen, 1, s. 19, No: 50; İbn Süleym Kinânî, Misbâhu’z-Zücâce, c. 1, s. 10, No: 18
(8) İbn Mâce, Sünen, 1, s. 19, No: 49
(9) Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 150, No: 102; Müslim, Sahîh, c. 2, s. 592, No: 867/43; Nesâî, Sünen, 3, s. 188, No: 1578; İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 17, No: 45; Ahmed, Müsned, c. 22, s. 237; No: 14334; Abdülhak İşbilî, Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 1, s. 578, No. 1273/21
(10) Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 159, No: 129; Tirmizî, Sünen, 1, s. 159, No: 2676; İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 15-16, No: 42-43; Ahmed, Müsned, c. 28, s. 373; No: 17144
(11) Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 152, No: 108; Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1836, No: 2363/141; Abdülhak İşbilî, Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 3, s. 485, No: 4146
(12) Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 150, No: 101; Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 184, No: 2697; Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1343, No: 1718/17; Abdülhak İşbilî, Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 2, s. 650-651, No: 2659
(13) Bkz. İbn Melek, Mebâriku’l-Ezhâr, s. 574; Bâbertî, Şerhu’l-Meşârik, vr. 293/A-B; Şeyhzâde, Şerhu’l-Meşârik, vr. 215/B-216/A.
(14) Izzeddîn ibn Abdisselâm, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s. 428-429.
(15) Sehâvî, Mekâsıd, s. 513, No: 815; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 140, No: 1961; Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 78; Taberânî, Mu‘cemü’l-Kebîr, c. 11, s. 339, No: 11941; Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, c. 1, s. 179, No: 840.
(16) Gazzâlî, İhyâ’ü Ulûmiddîn, c. 1, s. 79 (Not: Ahmed b. Hanbel’in böyle demediği âşikardır. Zira İmam Mâlik’in çağdaşı değildir. Burada yalnızca bir tercüme veya yazım hatası vardır. İhyâ’daki ibare: “Sahâbenin yapmadığı bir şeyi ilk o yaptı” dediği şeklindedir.)
(17) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 79.
(18) İbn Vaddâh, Bida‘, s. 35, No: 9 ve s. 39, No: 17; Süyûtî, Hakîkatü’s-Sünne ve’l-Bid‘at, s. 89
(19) Kur’ân-ı Kerîm, Şûrâ Sûresi, Âyet: 21
(20) Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe Sûresi, Âyet: 31
(21) Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 278, No: 3095; Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, c. 14, s. 209-211; İbn Teymiyye, İktizâ’ü’s-Sırâtı’l-Müstakîm, c. 2, s. 84 ve Minhâcü’s-Sünne, c. 1, s. 48
(22) Kur’ân-ı Kerîm, Ahzâb Sûresi, Âyet: 41.
(23) Kur’ân-ı Kerîm, Fussılet Sûresi, Âyet: 33
 
 
Misak Dergisi 347. Sayı
Ekim 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya