Kur'ân'ın İnsanlar Üzerindeki Hukuku Üzerine Notlar (2)
İnsanlara değil, Allahu Teâlâ'ya (cc) kul olanlar, Kitaba varis olmanın hakkını ve hukukunu yerine getirenlerdir. Kitaba varis kılınmak, başlı başına bir şereftir. Ümmeti Muhammed bu şerefe nail olmuş bir ümmettir. Kur'ân'ın bütün hükümlerini dikkate aldığımız zaman görürüz ki, itikadi açıdan insanlar iki cepheye ayrılmışlardır. Birincisi inkârcılar cephesidir. İkincisi ise mü'minler cephesidir. İnkârcılar kendi aralarında kâfirler, münafıklar, müşrikler, Yahudiler, Hıristiyanlar, İzm'ler ve bunlara tâbî olanlardır. Bunlar Kur'ân'la irtibatlarını kesmiş kimseler oldukları gibi, aynı zamanda Kur'ân'ı yeryüzünden kaldırmaya çalışan kimselerdir. Mü'minler ise Kur'ân'ın kendileri üzerindeki hukukunu yerine getirenlerdir. Ancak kendi aralarında konumlarına göre kısımlara ayrılmışlardır. Yukarıdaki âyet-i kerimeler bize kitabın, vahyin, hakkın, hukukun, kitaba varisliğin, kitabın bizim üzerimizdeki hakkını ve hukukunu ve Kur'ân karşısında mü'minlerin konumlarını bizlere hatırlatmaktadırlar. Mü'minler bu hususta üç kısma ayrılmışlardır. Nefislerine zulmedenler, muktesid olanlar, hayırda Allah'ın izniyle öne geçenler. Dersimizde bu mesele üzerinde duracağız.
Mustafa YUSUFOĞLU
22.10.2019 10:45
138 okunma

Geçen Sayıdan Devam...

 
TABERİ (rha) der ki: “Âyet-i kerime’de zikredilen miras bırakılan kitabın hangi kitap ve ona mirasçı olanların da kimler olduğu hakkında farklı görüşler zikredilmiştir.
Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre buradaki kitaptan maksat, Kur’andan önce indirilen kitaplardır. Onlara mirasçı olanlar da Muhammed ümmetidir. Muhammed ümmeti bunların hak kitap olduklarına iman etmeye mirasçı olmuşlardır.
Muhammed ümmeti de üç kısma ayrılmaktadır. Bunlardan bazıları kendilerine zulmedenlerdir. Bunlar da günahkârladır. Bazıları ise orta yolu tutanlardır. Bunlar da farzları işleyip haramlardan kaçınan kimselerdir. Diğer bir kısmı ise hayır işlemede yarışa girişenlerdir. Bu gruplardan birincisi çetin bir hesaptan sonra cennete girecek,  ikincisi kolay bir hesaptan sonra girecek üçüncüsü ise hesap vermeden cennete girecektir.
Abdullah b. Mes’ud ve Kâ’bul Ahbar bu görüştedirler. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
Ebudderda diyor ki: “Ben Rasûlüllah’ın bu âyeti okuduğunu ve şöyle izah ettiğini işittim: “Hayırda yarışanlar hesaba çekilmeden cennete gireceklerdir. Orta yolu tutanlar kolay bir hesaba çekilecekler, kendilerine zulmedenler ise mahşer boyu hesaba çekilecekler sonra Allah, rahmetiyle onları affedecektir. “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz ki rabbimiz çok affedicidir, şükrün karşılığım verendir.” (Fâtır sûresi, âyet: 34) diyecek olanlar işte bunlardır.(17)  Diğer bir görüşe göre ise miras bırakılan kitaptan maksat: «Kelîme-i Şehadet”tir. Buna mirasçı olanlar ise Muhammed ümmetidir. Muhammed ümmeti de üç sınıfa ayrılmaktadır. Bunlar şunlardır: Kendilerine zulmedenler ki bunlar da münafıklardır ve cehenneme gireceklerdir. Diğerleri orta yolu tutanlar ve hayırda yarışanlardır. Bunlar ise cennetlik olanlardır.”(18)
İmam Kurtubi (rha) der ki “Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
Kitabı Miras Alan Seçkin Kullar ve Kısımları:
Bu âyet-i kerîme, müşkil (anlaşılması zor) bir âyettir. Çünkü yüce Allah, önce “kullarımızdan seçtiklerimiz” diye buyurmakta, sonra da “onlardan kimisi nefsine zulmedici” diye buyurmaktadır.
Ashab, tabiin ve ondan sonra gelen âlimler bu âyet-i kerîme hakkında çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu hususta gelmiş rivâyetlerin en sahihlerinden birisi de İbn Abbâs’tan gelen şu rivâyettir: “Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir” âyeti ile kastedilen kâfir kimsedir. Bunu İbn Uyeyne, Amr b. Dinar’dan, o Atâ’dan, o da İbn Abbâs’tan diye rivâyet etmiştir.
Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre; “onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bunlardan iki kesim kurtuluşa erecektir. Buna göre Arapça’da ifadenin takdiri şöyle olur: O kullarımızın arasından kimileri kendi nefsine zulmedicidir,  yani kâfirdir,  el-Hasen ise yani fasıktır, diye açıklamıştır. Bu durumda; "oraya girerler" âyetindeki zamir itidal üzere hareket eden, orta yollu kimse ile hayırlarda öne geçen kimseye ait olur, zalime ait olmaz.
İkrime,  Katade,  ed-Dahhak ve el-Ferrâ’dan nakledildiğine göre itidal üzere olan kimse isyankâr mü’mindir. İleri giden kimse ise mutlak olarak takva sahibi olan kimsedir. Derler ki: Bu âyet-i kerîme Vakıa Sûresi’nde yer alan yüce Allah’ın şu;”Sizler de üç sınıf olduğunuzda...”(19) âyetine benzemektedir. Bunlar şöyle derler: Yüce Allah’ın seçtiği kimseler arasında zalimin bulunması uzak bir ihtimaldir. Bu açıklamayı ayrıca Mücahid. İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Mücahid şöyle demektedir: «Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir» âyetinden kasıt, Ashabu’l-Meş’eme (kitabları sol tarafından verilecek olanlar)dır. “Kimisi itidal üzeredir»den kasıt, Ashabu’l-Meymene (kitabları sağ taraflarından verilecek olanlar)dır. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” âyetinden kasıt ise bütün insanlar arasından öne geçen kimselerdir. Buradaki "oraya girerler" âyetindeki zamirin üç kesime de ait olduğu söylenmiştir. Ancak burada zalimin kâfir ve fasık olarak anlaşılmaması gerekir. Bu görüşte oldukları rivâyet edilenler arasında Ömer, Osman, Ebû’d-Derda, İbn Mes’ûd, Ukbe b. Amr ve Âişe (Allah hepsinden razı olsun) da vardır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olmalıdır: Nefsine zulmeden kişi küçük günah işleyen kimsedir. İtidal üzere olan kimse hakkında da Muhammed b. Yezid şöyle demiştir: Bu dünyaya da hakkını veren, âhirete de hakkını veren kimsedir. “Adn cennetleridir ki, oraya girerler” âyeti bu açıklamaya göre hepsi hakkında sözkonusu olur. Bu görüş ayrıca Ebû Said el-Hudrî’den de rivâyet edilmiştir.
Ka’b el-Ahbar da şöyle demiştir: Ka’be’nin Rabbi hakkı için, onlar hep aynı boyda olacaklar, ancak amelleri ile biri diğerinden üstün gelecektir.
Ebû İshak es-Sebîi şöyle demektedir: Benim altmış yıldan beri duyduğum şu ki bunların hepsi de cehennemden kurtulan kimselerdir.
Üsame b. Zeyd’in rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerîmeyi okumuş ve: “Hepsi cennettedirler” diye buyurmuştur.(20) 
Ömer b. el-Hattâb da bu âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra şöyle demiştir: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bizim ileri geçenimiz, zaten ileri geçmiş olacaktır. Bizim itidal üzere olanımız kurtulacaktır, zalimimize de günahları bağışlanmış olacaktır.” (21) Bu görüşe göre yüce Allah’ın; ”Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik” âyetinde geçen “seçme”nin mef’ûlü, hazfedilmiş bir muzaf olarak takdir edilir. Tıpkı: “Şehire sor”(22) âyetinde muzafın hazfedilmesi gibi. Yani Biz onların dinlerini seçtik, demek iken geriye sadece onları seçtik anlamı kalmış olmaktadır. Bu durumda mevsule ait olan zamir de hazfedilmiş olmaktadır. Bu da yüce Allah’ın:
“Gözlerinizin hor gördüğü kimselere de... demiyorum.”(23) âyetinden aidin hazfedildiği gibi. “Kendilerini hor gördüğü...” takdirindedir. Buna göre burada seçilmişlik onların dinleri hakkındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Allah sizin için bu dini beğenip seçti.” (24)
en-Nehhâs dedi ki: Burada üçüncü bir görüş daha vardır. Buna göre zalim büyük günah işleyen, itidal üzere olan orta halli ise, iyilikleri kötülüklerinden fazla gelmediği için cennete hak kazanmayan kimse demektir. Bu durumda “Adn cennetleridir ki oraya girerler” âyeti sadece hayırlarla öne geçen kimseler hakkında sözkonusu olur, başkaları hakkında değil. Ehlu’n-Nazar (kelam ve benzeri aklî ilimlerle uğraşanlar)dan bir topluluğun görüşü budur. Çünkü zamirin aklen hemen kendisinden önce gelene ait olması daha uygundur.
Derim ki: Yüce Allah’ın izni ile ortadaki görüş en uygun olanlarıdır. Çünkü kâfir ile münafık -yüce Allah’a hamdolsun ki- seçilmiş kimseler değildirler. Onların dinleri de seçilmiş olamaz. Bu, Ashab-ı Kiram’dan altı kişinin kabul ettiği bir görüştür ve bu da kabul edilmesi için yeterlidir.
Kitabı Miras Almış Seçkin Kullar ve Kısımları:
“Kitabı... miras verdik.” İhsan ettik, anlamındadır. Miras gerçek veya mecazi anlamıyla vermek demektir. Bir başkasının ölümünden sonra insanın eline geçen şey hakkında da kullanılır.
“Kitab” ile burada kitabın anlamları, ilmi, hükümleri ve inanç esasları kastedilmektedir. Sanki yüce Allah,  Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine -aynı zamanda indirilmiş kitabların anlamlarını da ihtiva eder halde bulunan- Kur’ân-ı Kerîm’i vermekle, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetine bizden önceki ümmetlerde bulunan kitabı da vermiş gibidir.
“Seçtiklerimiz” âyetindeki fiilin türediği kök olup bu da her türlü bulanıklık şaibesinden uzak ve arınmışlık demektir. “Kullarımızdan” âyeti ile kastedilenlerin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmeti olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Aslında lâfzın her ümmetin bütün mü’minlerini kapsama ihtimali bulunmaktadır. Şu kadar var ki; Kitabın miras verilmesi tabiri, ancak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmeti hakkında söz konusu olmuştur. Önceki ümmetler ise Kitabı miras almış değillerdir.
Seçilenlerin peygamberler oldukları da söylenmiştir. Onların Kitabı miras almaları ise kitabın birinden diğerine geçmesi anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.”(25)“Bana da mirasçı olsun, Yakub oğullarına da mirasçı olsun.”(26) Peygamberliğin miras alınması câiz olduğuna göre; Kitabın miras verilmesi de aynı şekilde caizdir.
“Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir.” Küçük günah işleyen kimseler kastedilmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bu, birkaç sebebten ötürü reddedilmesi gereken bir görüştür. ed-Dahhak dedi ki: Yüce Allah’ın: “Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir” âyetinin anlamı, onların soylarından gelenler arasında nefsine zulmeden kimse vardır demektir ki, bunlar da müşrik kimselerdir. el-Hasen ise -zalimin kimliği hususunda önceden sözü edilen görüş ayrılıkları ile birlikte- onların ümmetlerinden (nefsine zulmeden vardır) diye açıklamıştır. Âyet-i kerîme ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmeti hakkındadır.
Kalb ehli kimselerin zalim, itidal üzere olan orta yollu ile ileri geçen kimsenin kimliğine dair kullandıkları ifadeler de birbirinden farklı bulunmaktadır.
Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: İleri giden âlim, itidal üzere olan, öğrenen; zalim ise cahil kimsedir.
Zünnun el-Mısrî: Zalim sadece diliyle Allah’ı zikreden, orta yollu itidal üzere olan kalbiyle Allah’ı zikreden, ileri geçen ise Allah’ı asla unutmayan kimsedir.
el-Antakî der ki: Zalim sadece konuşan kimse, orta halli mutedil davranış sahibi kimse, ileri geçen kişi ise hal sahibi kimsedir.
İbn Atâ da şöyle demiştir: Zalim dünya dolayısıyla Allah'ı seven, orta halli mutedil âhiret dolayısıyla onu seven, ileri geçen kimse ise hakkın muradı dolayısıyla kendi muradını bir kenara iten kimsedir.
Zalim, cehennem korkusuyla Allah’a ibadet eden, orta halli ise cennet ümidiyle Allah’a ibadet eden, ileri geçen ise herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın Allah için Allah’a ibadet eden kimsedir.
Bir başka açıklamaya göre, zalim dünyada zahid kimsedir, çünkü böyle bir kimse nefsine zulmederek dünyaya bir pay bırakmıştır ki, bu da marifet ve muhabbettir. İtidal üzere olan kişi arif, ileri geçen kişi ise muhib (seven kimse)dir.
Zalim belalar karşısında sabırsızlık gösteren, orta halli belalara karşı sabreden, ileri geçen ise belalardan lezzet alan kimsedir, diye de açıklanmıştır.
Zalim gafletle ve adet gereği Allah’a ibadet eden, orta halli umutla ve korku ile Allah’a ibadet eden, ileri geçen ise heybeti dolayısıyla Allah’a ibadet eden kimsedir, diye de açıklanmıştır.
Bir diğer açıklamaya göre; zalim kendisine verildiği halde başkasına vermeyen, orta halli kendisine verildiği için cömertçe dağıtan, ileri geçen ise kendisine bir şey verilmemiş olduğu halde şükreden ve başkasını kendisine tercih eden kimsedir.
Rivâyet edildiğine göre; iki abid karşılaşmış. Biri diğerine: Basra’da kardeşleriniz nasıldır? diye sormuş, o: İyidirler, onlara bir şey verilirse şükrederler, bir şey bulmazlarsa sabrederler, demiş. Bunun üzerine diğeri: Bizim Belh’te de köpeklerin hali budur, diye cevab vermiş. Bizim abidlerimize bir şey verilmediği takdirde şükrederler, bir şey buldukları vakit de başkalarını tercih eder (dağıtırlar).
Zalim malı dolayısıyla kendisinin muhtaç olmadığını zanneden, orta halli ise dini dolayısıyla başkasına ihtiyaç duymayan, ileri geçen ise Rabbi dolayısıyla başkasına muhtaç olmayandır.
Bir başka açıklama da şöyle yapılmıştır: Zalim Kur’ân’ı okumakla birlikte onunla amel etmeyen, itidal üzere olan kişi Kur’ân’ı okuyup onunla amel eden, ileri giden kimse ise Kur’ân’ı okuyan onunla amel eden ve onu bilen kimsedir.
Bir diğer açıklama: İleri geçen kişi müezzinin ezan okumasından sonra mescide girendir, orta halli ezandan sonra mescide giren, zalim ise namaza ikamet getirildikten sonra mescide giren kimsedir. Çünkü böyle bir kimse ecirden mahrum kalarak nefsine zulmetmiş ve başkasının kazandığı ecri kazanamamış olur.
Bazı ilim ehli de bu hususta şöyle demişlerdir: İleri geçen hem vakte, hem de cemaate yetişerek her iki fazileti elde eden, orta halli vakit hususunda kusuru bulunmamakla birlikte cemaati kaçıran, zalim ise vakti de cemaati de kaçırıncaya kadar namazdan gaflete düşen kimsedir. Böyle bir kimsenin zalim olması en uygundur.
Zalimin kendi nefsini seven, itidal üzere olan orta hallinin dinini seven, ileri gideninse Rabbini seven kimse olduğu da söylenmiştir.
Bir başka açıklamaya göre zalim, adalete talib olmakla birlikte kendisi adil olmayan, orta halli mutedil, hem adalet yapılmasını isteyen hem de adalet yapan, ileri geçen ise adalet yapmakla birlikte (kendisine) adalet yapılmasını istemeyen kimsedir.
Âişe (radıyallahü anha) da şöyle demiştir: İleri geçen hicretten önce İslâm’a giren, orta yollu hicretten sonra müslüman olan, zalim kimse ise ancak kılıç zoruyla müslüman olan kimsedir. Bunların hepsine de mağfiret olunmuştur.
Derim ki: es-Sa’lebî tefsirinde bu görüşleri ve hatta daha fazlasını zikretmiş bulunmaktadır. Özetle burada iki uç ve ortadakilerden sözedilmektedir.
Ortadaki itidal üzere olan, orta yolu devam ettiren kimse demektir. (Muktasıd’ın türediği kök olan «el-kasd”) başka tarafa meyletmeyi terketmek demektir. Cabir b. Huneyy et-Tağlibî’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
“Krallara biz barışı teslim ederiz, onlar bize karşı itidalli (adaletli) davrandıkları sürece,
Bununla birlikte onlarla Savaşıp onları öldürmek de bize haram değildir.”
Yani onlar bize karşı orta yollu hareket ettikleri yani zulmetmedikleri sürece biz de onlarla barış içinde yaşarız. Bununla birlikte adaletsizlik ve zalimlik yapacak olurlarsa, onları öldürmek de bize haram kılınmış değildir. İşte bundan dolayı itidalli kimse (muktesid), iki uç nokta arasındaki bir yerdedir. Böyle bir kimse kendisine zulmedenin yukarısında, hayırlarda ileriye geçmiş olanın da altındadır.
“İşte bu” yani bizim onlara kitabı verişimiz
“büyük lütfün tâ kendisidir.”
Kusurlarını bilmekle birlikte onları bu şekilde seçişimiz, büyük lutfun kendisidir, diye açıklandığı gibi, bu üç gruba da cenneti vaadetmek büyük lütfun kendisidir, diye de açıklanmıştır.
Âyet-i Kerîme'de Öncelikle “Nefsine Zulmeden” Kesimin Sözkonusu Edilmesinin Sebebi:
İlim adamları zalimin, itidal üzere hareket eden ile ileri geçenden önce sözkonusu edilmesini ele alıp açıklamalarda bulunmuşlardır. Onlardan öncelikle sözedilmiş olması daha şerefli olmalarını gerektirmez, denilmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi: “Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz.”(27)
Zalimin öncelikle sözkonusu edilmesi, fasıkların çokluğu ve daha fazla oluşundan dolayıdır. Orta halli olanlar ise onlara nisbeten azdır, ileri geçenler ise azdan da daha azdır, diye açıklanmıştır. ez-Zemahşerî sadece bu açıklamayı zikretmiş ve başka açıklamadan söz etmemiştir.(28)
Bir açıklama da şöyledir: Zalimi öncelikle sözkonusu etmesi, Allah’ın rahmetini ummasının pekiştirilen bir husus olması gerektiğinden dolayıdır. Zira böyle bir kimsenin Rabbinin rahmetinden başka güvenecek hiçbir şeyi yoktur. Orta halli kimse ise hüsnü zannına binaen Allah'a güvenir, ileri geçen ise itaati dolayısıyla ümit sahibidir.
Şöyle de açıklanmıştır: Zalimin öncelikle sözkonusu edilmesi, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemesi, ileri geçenin sonradan sözkonusu edilmesi ise ameline kanarak kendisini beğenmemesi içindir.
Cafer b. Muhammed b. Ali es-Sadık (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Yüce Allah’ın zalimi önce zikretmiş olması, ilâhî rahmet ve keremi dışında hiçbir şeyde ona yakınlaşamayacağından, zulmün ise, eğer ilâhî bir inayet sözkonusu ise, seçilmiş olmayı etkilemeyeceğinden dolayıdır. Daha sonra yüce Allah orta hallileri sözkonusu etmiştir, çünkü bunlar korku ile ümit arasında bir yerdedirler. Son olarak da ileri geçenleri zikretmiştir. Kimse Allah’ın mekrinden kendisini emniyette hissetmesin diye. Bununla birlikte hepsi de ihlâs kelimesi olan “Lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-Rasûlüllah” kelimesi hürmetine cennette olacaklardır.
Muhammed b. Ali et-Tirmizî şöyle demiştir: Yüce Allah hepsini seçilmişlik noktasında ilâhî bağışlara dair ileri sürülecek gerekçeleri ortadan kaldırmak için toplamıştır. Çünkü seçilmek mirasçı olmayı gerektirir, yoksa mirasçı olmak seçilmeyi değil. Bundan dolayı hikmetli sözler arasında şöyle denilmiştir: “Önce nesebin sahih olduğunu ortaya koy, sonra miras sahibi olduğunu iddia et.”(29)
Kur’ân ehlinden olup muktesid olanları, Allah’ın izniyle hayırlarda yarışıp öne geçenleri bulmak biraz zordur. Çünkü bütün zamanlarda beşeriyet âlemi içinde bunlar hep azınlıkta olmuşlardır. Ama nefislerine zulmedenler, nefislerinin zalimi olanlar hep çoğunluğu teşkil etmişlerdir. Bunun için âyette bir tertib-i Rabbanî olarak “nefislerine zulmedenler” önce gelmişlerdir. Bu tertibi Rabbanîden alınacak derslerden birisi de; başımıza bir belâ, bir musibet geldiğinde, olumsuz birtakım durumlarla karşılaştığımızda başkalarını suçlamadan, sorumlu tutmadan önce kendi nefislerimizi masaya yatırmalıyız. Günahlar hususunda, Kur’ân’a karşı hukuksuzluk, haksızlık, vurdumduymazlık meselesinde asla müstağni davranmayalım, kendimizi, nefsimizi günahlardan, günahkârlardan vareste tutmayalım. Nefsimiz, kendimiz konusunda müstağni davranmamalıyız. Bende problem varsa; başkasındaki problemleri halletmem, beni çözümsüzlükten, çaresizlikten kurtaramaz. Mahiyeti izah edilen muktesitlerden, nefislerine zulmedenlerden ayrılmadıkça veya bu iki tehlikeli durumu aşmadıkça Allah’ın izniyle hayırlarda yarışıp öne geçenlerden olamayız. Tefsirini öğrenmeye çalıştığımız bu âyet-i kerime’de geçen “Kitab”tan muradın Kur’ân olduğu hususunda ekseri müfessirin ittifak etmişlerdir.(30) Kur’ân’a varis olanlardan murad da; ümmeti Muhammedin tümüdür; sahabedir, tabiindir, tebe-i tabiindir ve kıyamete kadar onlara tabi olanlardır. (31) Ümmeti Muhammed’in her ferdi Kur’ân’ın varisidir. Kur’ân’a hizmet etmede herkesin bir payı vardır. Kur’ân’a hizmet meselesinde müstağni davranıp hizmetten kaçanlar, kitabın varisliğine ihanet edenlerdir. Âyetin sonundaki “İşte bu büyük lütuftur” ibaresiyle; her mü’min, Allah’ın izniyle hayırlarda yarışıp öne geçmeye davet edilmektedir. Hayırlar nerde varsa orda olalım. Bu âyetin emri gereğince kendi aramızda hayır yarışmaları düzenleyelim. Bu ümmet “Güzel Kur’ân Okuma” yarışmaları düzenlediği kadar, maalesef “Kur’ân’ı Güzel Yaşama” yarışmaları düzenlememektedir. Bu âyet-i kerime kitabın varisleri olarak hepimizden bunu istemektedir. Bizim davamız; “Güzel Kur’ân Okuma” ve “Kur’ân’ı Güzel Yaşama” davasıdır. Bunun için yarışmalı ve Allah’ın izniyle öncülerden olmaya çalışmalıyız.
____________________
(17) Ahmed b. Hanbel, Müsned C: 5, Sh: 198
(18) et- Taberi, Ebu Cafer Muhammed İbn-i Cerir, Cami’ul Beyan fi Tefsir’il Kur’an, C: 21, Sh:88-90, Mısır/1324
(19) el-Vakıa Sûresi/ 56-57 
(20) Sünen-i Tirmizî, V, 363; Müsned, III, 78; Her ikisi de Ebû Said el-Hudrî’den
(21) Deylemi, Firdevs, II, 335. Aynı zamanda diğer bazı rivâyetler: Hakim, Müstedrek, II, 462; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, VII, 95, 96, 97; Müsned, V, 194, 198
(22) Yusuf Sûresi/82 
(23) Hud Sûresi/31
(24) Bakara Sûresi/132
(25) Neml Sûresi/16
(26) Meryem Sûresi/6 
(27) el-Haşr Sûresi/20
(28) el-Keşşaf an Hakaikı Ğavamidı’t-Tenzil ve Uyuni’l-Ekavil fi Vucuhi’t-Te’vil (Carullah Ebu’l-Kasım Mahmud b. Omer b. Muhammed, ez-Zemahşerî), C:3, Sh: 612-613, Beyrut/ 1947
(29) El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam Kurtubî) C: 14, Sh: 346-349, Mısır/ 1967
(30) Tefsiru Kebir (Fahreddini Er Razi) C:7, Sh: 46-47, İst/ 1308
(31) el-Keşşaf an Hakaikı Ğavamidı’t-Tenzil ve Uyuni’l-Ekavil fi Vucuhi’t-Te’vil (Carullah Ebu’l-Kasım Mahmud b. Omer b. Muhammed, ez-Zemahşerî), C:3, Sh: 612-613, Beyrut/ 1947
 
Misak Dergisi 347. Sayı
Ekim 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya