Öğretilmiş Çaresizlik Sendromu
Hak ile batılı birbirine karıştıran ve hakikate ihanet eden tağuti güçlerin esareti altında yaşamak zorunda kalan Müslüman halklar, tevagit zümresinin kendilerine sunduklarından başka alternatif düşünemez hale gelmişlerdir. Bu sistemlerin herhangi bir parçasını diğerine “ehven-i şer” diyerek tercih etmenin en iyi yol olduğunu düşünmeye başlamak, öğretilmiş çaresizlik sendromunu beraberinde getirir. Tağuti düzende yıllardır yükledikleri virüslerle aklı karışan, hakikati tesbit etme kaabiliyetini kaybetmiş olan insanların zihinlerine ve ruhlarına Kur’ân âyetleri ve Peygamber hadisleriyle format atarak bir nevi fabrika ayarları olan “fıtratlarına” dönüşlerini sağlamadıkça öğretilmiş çaresizlikten kendilerini kurtarmaları mümkün olmayacaktır. Öğretilmiş çaresizlik, İslâm dünyasında mazlum halkların bilinçaltından sökülüp atılmadıkça İslâm inkılabına giden yol hep kapalı kalacaktır.
Mustafa ÇELİK
22.10.2019 11:20
150 okunma
YERYÜZÜNDE İslâm çaresizliğe yegâne çaredir. Hürriyete düşman olmak, esarete sevdalanmış olmaktan ileri gelir. Kendilerine kölelik sevdirilmiş olanlara hürriyeti tattırmak, bir dağı bir iğnenin ucuyla devirmekten daha zordur. Tağuti düzenlerde yaşamak zorunda kalan Müslüman halklar, bu sistemlerin kendilerine sunduklarından başka alternatif düşünemez hale gelmiş ve bu sistemlerin herhangi bir parçasını diğerine “ehven-i şer” mantığıyla tercih etmenin en iyi yol olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Bu, başlı başına bir felakettir. Tağuti düzende yıllardır yükledikleri virüslerle aklı karışan, hakla batılı ayırt etme gücünü kaybetmiş olan halk yığınlarının zihinlerine ve ruhlarına Kur’ân âyetleri ve Peygamber hadisleriyle format atarak bir nevi fabrika ayarları olan “fıtratlarına” dönüşlerini sağlamadıkça öğretilmiş çaresizlikten kendilerini kurtarmak mümkün olmayacaktır. 
Öğretilmiş çaresizlik, İslâm dünyasında mazlum halkların bilinçaltından sökülüp atılmadıkça İslâm inkılabına giden yol hep kapalı kalacaktır. Öğretilmiş çaresizlik, kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir.
“Hindistan’da fil yetiştiricileri, onları küçükken kalın bir zincirle kazığa bağlarmış. Küçük fil önceleri zincirlerinden kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır ama özgürlüğüne kavuşamazmış. Zira yavru filin zinciri koparabilmesi mümkün değilmiş. Yıllar geçip fil, iri cüssesiyle zincirlerinden kurtulabilecek güce eriştiğinde ise bu yönde çaba göstermezmiş. Çünkü o, özgür olamayacağına şartlanmıştır. Artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıymış.” Buna, psikolojide “öğretilmiş çaresizlik” deniyor. Bu cüsseleri bir tonluk ağırlığı taşıyabilecek olan bu filler küçük demir kazıklara bağlıdırlar. Fakat ne ilginçtir ki bu kazıkları zorlayıp bağlı kalmaktan kurtulmaya hiç çalışmazlar. Neden mi böyle bir şey yapmıyorlar? Çünkü yıllar öncesinden bunu yapmamaları konusu onlara öğretilmiş de o yüzden. Filler küçük ve güçsüzken ağır bir zincirle demir bir kazığa bağlanıyor. Yavru fil ne kadar zorlarsa zorlasın kazığı yerinden oynatamadığını fark ediyor. Sonradan fil ne kadar büyük ve güçlü hale gelirse gelsin, yanı başında duran kazığı gördüğü sürece hareket edemeyeceğine inanmaya devam ediyor.
Öğretilmiş çaresizlik, geçmişteki acı deneyimlerden çıkarılan negatif şartlanmaların bugünkü davranışları belirlemesidir. Öğrenilmiş çaresizlik ve atalet yüzünden başarısızlık bölgesini vatanımız, zirveleri gurbetimiz gibi görmeye başlıyoruz. İçimizdekini söylemeyi değil, kendi kendimize söylenmeyi öğretiyoruz. Sorumluluk almak yerine suçlamaya çalışıyoruz. Başarısızlıklarımızın sorumluluğunu dışımızda arıyoruz. Kendi ayakları üzerinde durmayı ve kendi kendine yetebilmeyi beceremiyoruz.Oysaki hayatta biz nefsimizde olan olumsuz durumları değiştirmedikçe hiçbir şey değişmeyecektir.
 “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.“(1)
Hayatınızda yaşamak istediğiniz hayat ile yaşadığınız hayat arasında farklar varsa, siz yapabileceklerinizi yapamıyorsanız, siz bir sendromun içindesiniz. İşte bu sendromun adı, öğretilmiş çaresizlik sendromudur. Kur’ân-ı Kerim, mü’minleri tutarlı olmaya davet ederek her yerde ve her zaman hayatlarıyla imanlarına tercümanlık yapmalarını istemektedir.
“ Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.”(2)
Öğretilmiş çaresizlik başarısızlığa uğrama korkusu nedeniyle hareketsiz kalma durumudur. Öğretilmiş çaresizlik içinde yaşayan kişilerde yoğun bir başarısızlık beklentisi görülmektedir. İnsan niçin denemekten korkar? Kaybetmekten korktuğu için! Çaresizliği öğrenmiş kişiler sürekli, “Bir daha başarısızlığa uğramamak için ne yapmalıyım?” sorusuna cevap arar. Buldukları cevap ilginçtir: “Hiçbir şey yapmamak!” Ama ironik şekilde hiçbir şey yapmamak uzun vadede en büyük başarısızlık nedenidir. Çaresiz olduğunuzu düşündüğünüzden, çözüme götüren bir yol olduğu halde siz onu göremiyorsanız bu, sahte çaresizliktir. İslâm’da çaresizliğin içinde çare vardır. Rabbimiz buyuruyor:
“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”(3)
Evet, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Yani o zorluğa göğüs gerilip aştırılırsa o kolaylığa erilir. Çünkü kolaylığın var olmasından herkesin de mutlaka ona ermesi lazım gelmez. O kolaylığa inanıp, o zorluğa ehemmiyet vermeyip de Allah’ın izniyle sabır göstererek dayanan ona erer.(4) Dolayısıyla dinde, çaresizlikte karar kılmak çare değildir. Görüldüğü gibi, çaresizlikte karar kılmamızı Kur’ân menediyor. Zorluğun beraberinde, zorluğun içinde dahi bir çarenin var olduğunu bize hatırlatıyor. Kur’ân, ümitsizleri, ye’se kapılmışları müjdeleyen bir umut kitabıdır. Karşılaştığımız problemde ben ve sen o çareyi, çözümü göremeyebiliriz, ama başka bir Müslümana danıştığımızda o çareyi bulabilir. Şunu bilelim ki; biz enkazdan muştu çıkaran bir ümmetiz. Her ilim sahibinin fevkinde bir âlimin var olduğunu hatırımızdan çıkarmayacağız.
“Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yûsuf’a böyle bir plan öğrettik. Yoksa kralın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başkadır. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.”(5)
Dikkat edilirse Hz. Yusuf kıssası üzerinden bize çaresizlik değil, çare öğretilmektedir. Müslüman sarayda da olsa, zindanda da olsa çare sahibidir. Firavunların, Tağutların, azmanların öğrettikleriyle kendilerini çaresizlerden sayanlardan bu ümmete bir hayır gelmez.
Asrımızda tuğyan şebekesi karşısında öğretilmiş çaresizlik sendromunun bir neticesi olarak azimetleri gündemden düşürerek sadece ruhsatlarla yola çıkanlar, dinin ruhunu zedeliyor. Reel politiğe yenik düşüyorlar. İslâmi referanslarla oluşmamış bir statükonun egemen kültürü bizi kuşatıyor. Zamanla bu kuşatmayı kanıksıyor ve kabulleniyoruz. Sonrasında da savunur hale geliyoruz. Çünkü ruhumuza sinen bu yaşam biçimine karşı direncimiz kalmıyor, meşrulaştırma operasyonları sistematik devam ediyor. Değişimin öznesi olması gereken bizler, dönüşen nesneler olmaya başlıyoruz. Sistem içerisinde erime, statükoya eklemlenmede sorun görmüyoruz. Ya da öğretilmiş çaresizlik sendromuna yakalanıyoruz. Müslümanlar Müslümanlıklarını İslâm dışı sistemlerin yukarıdan aşağıya tanzim politikalarına uygun sürdürmeye çalışıyorlar. “Ne yapalım, dünyanın şartları değişti, hayatın kaçınılmaz gerçekleri böyle” mantalitesi meşruiyet zeminimizi zorluyor. “Savunma mekanizmaları”mızı canlı tutarak kendimize çıkış yolu arıyoruz. Kabullenilen yaşam biçimine göre dinin yorumlanması ve güncellenmesi, mutlak gerçeklerin göreceleşmesine neden oluyor… Bu büyük bir felakettir. Muhammed Kutub (rha) der ki:“Cahiliyyenin peşinde gitmek, Allah’ın dininin düşmanlarını veli/dost, idareci edinmek, hayati mefhumlarını onlardan (cahiliyye düzeninin ehlinden) almak, bununla da kalmayarak Allah’ın bu dini hakkında onlardan nasihat dinlemek, öyle bir cinayettir ki hiç kimse bu hususta onları Allah’ın azabının hiçbir şeyinden kurtaramaz.”(6)
Sürekli antitezler öne sürerek ve reaksiyoner davranarak oluşturacağımız tartışma ve cedelleşme ortamından ziyâde, İslâm’ı, hayatın vazgeçilemez asli nizamı olarak ileri sürmemiz gönüllerin kazanılmasında etkili olacaktır. “Peki, ne yapalım?” gibi sorulara muhatap olan bizlerin, halkın zihninde ve ruhlarında yıktıklarımızın yerine alternatif olarak İslâm’ı sunmamız, halkta oluşacak çaresizlik hissinin tedavisinde de faydalı olacaktır.
Günümüz Türkiye’sinde insanlara öğretilen çaresizlik; bu sistem değiştirilemez. Bu iş sistematik hale getirildiği için başta ekonomi kitapları olmak üzere belli eğitime tabi tutulmaktayız. Örneğin; bir mühendislik ekonomisi kitabını ele alın. Kitap, daha önce safsatadır diye ifade ettiğimiz “paranın zaman değerinden” başlar, basit faiz ve bileşik faizlerle devam eder. Kitabın sonuna kadar nakit akışı analizleri, enflasyon vs hepsi faiz ve özellikle bileşik faiz üzerine kurgulanır. Bu öğrenilmiş çaresizlikte faizsiz bir hayat tarzı olamaz. Hiçbir kurum herhangi bir fazlalık olmaksızın birisine borç veremez. Ya faiz olacaktır ya da kâr payı… İnsanların Müslüman olanları kendi tarihinden ders alıp Hılful Fudul denen müessesenin ne olduğunu bile anlamaz ve hatırlamaz. Bu, çaresizliği öğrenmesi nedeniyledir. Bankaların reel sektörle faizli kredi verme dışında uğraşmasına gerek yoktur. Sermaye birikimi adı altında onlar muazzam şekilde zenginleşip doyacak ki ekonomiye katkı sağlayabilsinler. Bu meyanda kısmi rezerv adı altında onlarca kat hayali parayı temin etmelerine izin verilir. Anlayacağınız hürriyetimizle aramızdaki engel zihnimizde oluşturulan öğretilmiş bir çaresizlikten başkası değildir.
Toplumda işlenen haramlara müdahale etmeleri gereken Müslümanlar, haramları kanıksıyorlarsa, haramlarla aynîleşıyorlarsa, öğretilmiş çaresizliğe kurban gitmişler demektir. Hâkim müşriki sistemin kitleleri sindirme sürecinde kullandığı unsurlardan biri insanı yalnızlaşma duygusuna itmektir. Yabancılaşma (alinasyon) kavramıyla da incelenebilecek bu durumda, birey yeryüzünde kendisinin var olmasının bir anlamı olmadığı, varlığıyla yokluğu arasında bir fark olmadığı, diğer insanların kendisini anlamadığı, anlayamayacağı kabulleriyle içe kapalı, rutin, teslimiyetçi, ümit taşımayan, hayata dair katma değer üretmeyen bir kişilik sergiler. Bu süreci tetikleyen amiller arasında, üretim katma değerinin sıfır olmasının yanında kendi kullandığı kelime ve kavramlarla canlı toplumu temsil eden kelime/ kavramların aynı olmaması, konuştuğunda cümlelerinin (kast ettiği) anlam bulutu ile toplum dinamizmini temsil eden insanların (ve hatta akraba hısım, yeğen ve evlatlarının) anladığı (duyumsadıklarının anlam bulutunun) aynı olmaması önemli bir yere sahiptir. Hâkim toplumsal modeli beğenmeyen insanların, farklı bir model arzulamalarının önüne, daha filizlenme aşamasında geçilmesi gerekir. Burada farklı bir şeyi arzulayan insanların farklı olmayacağını, farklı olanların dışlanacağını, hatta yokluğa mahkûm olacaklarını, canlı; dinamik toplumun içerisinde yer alamayacaklarını, evrensel içtimai değerler için katma değer üretemeyeceklerini, insanlığı kuşatamayacaklarını anlamaları sağlanır. Yani öğretilmiş çaresizlik sendromu, Müslümanları umutsuz, mecalsiz kılma sendromudur.
Hilafetin ilgasından bu yana Müslümanlar “Öğretilmiş Çaresizlik Sendromu”nu yaşıyorlar. Çünkü müstevli harbi ve mürtedler “değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez” yasalarla geldiler. Hilafet-i Şer’iyye'nin önüne ve yerine geçirdikleri bütün sistemler ve yönetim biçimleri, öğrettikleri çaresizlik sendromunun devamı içindir. Dolayısıyla dinen çareler içinde çaresiz kalmak, din düşmanlarının tarafına doğru savrulmaktır ve cahili statükoyu kutsamaktır.
Cahiliyye düzeninin öğretilmiş çaresizlik sendromuna rağmen birbirimizi tanımak, yardımlaşmak, fikirlerimizi paylaşarak çoğaltmak, pozitif rekabeti teşvik etmek, birbirimizi sevmek, kardeşliğimizi imanî çerçevede tesis etmek durumundayız. Birbirimiz için en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak gerekiyor. Bizler hem aynı davaya hizmet ettiğimizi söyleyip hem de birbirimizin şevkini kıran, birbirimiz ile rekabet eden, hayırlı bir hizmet bizim aklımızdaki dar kalıplara uymadı diye birbirimizin önüne set olan olmamalıyız. Hayırlı hizmetlerde yardımlaşmak yerine birbirlerine set olanlar, öğretilmiş çaresizlik sendromundan kurtulamayanlardır.
Öğretilmiş çaresizlik bizim ile hakikatin arasına giren keşf-i hakikate mani olan bir hicaptır. Said Nursî (rha) der ki:”Hakikatin keşfine mani olan arzu-yu hilâf ve iltizam-ı hilaf ve taassub-u bârid ve meyl-üt tefevvuk ve hiss-i tarafdarlık ve vehmini bir asla irca’ ile kendine özür göstermek, arzusuna muvafık olan zayıf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkisiyle kendi kemalini göstermek ve gayrı tekzib veya tadlil etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefis ile böyle makamlarda mugalata ederek çok bahaneler bulabilir.”(7) 
Arzu-yu hilâf; muhalefet etme arzusu, hakikati bulma konusunda önemli bir engeldir. Çünkü bu arzu içinde olan bir adamın derdi, hakikati bulmak değil muhalefet etmektir.
İltizam-ı hilaf: Haklı-haksız her şeye muhalefet etme hastalığı.Olgun bir insan her şeye değil haksızlığa ve batıla muhalefet eder.
Taassub-u bârid: Soğuk taklitçilik hastalığıdır. Bir şeye körü körüne delil ve ispat olmadan tabi olmak taassuptur ve bu manevi bir hastalıktır.
Meyl-üt tefevvuk: İnsanlara üstünlük kurma hastalığıdır. Bu duygu çok tehlikeli olup insanı gurur ve kibre sürükler.
Hiss-i Tarafdarlık: Tarafgirlik hastalığıdır ki, insan daima delil ve ispatlar ışığında hakka tarafgir olmalıdır. Yoksa delil ve ispat olmadan sırf hissi bir saik ile tarafgirlik sergilemek doğru bir davranış değildir.
Taraftar-ı nefis cihetiyle, asılsız evhamını bir asla ircâ etmekle kendini mâzur göstermek: Bencil, nefsine tapacak kadar hastalıklı bir adam hakikati bulamaz. Çünkü azıcık bir vehim ve kuruntuda bile kendini mazur görüp hakka taraftar olamaz. Bu tarz adamların dünyasının merkezi, özü, esası nefis ve ben duygusudur. Nefis ve benliğini aşamayan birisi, hakikati anlamakta ve kabullenmekte zorlanır.  İnsan mesnedi ve delili olmayan kuruntu ve vehimlerini bir hakikat ve asılmış gibi görüp sonra kendini o konuda haklı ve mazur göstermesi doğru değildir.
Arzusuna muvafık olan zayıf şeyleri kavî görmek: Bir şeyi haklı ve kuvvetli görmek için kendi arzu ve isteğine uygun görmeyi  yeterli görme hastalığıdır. Yani keyfime uyanı haklı ve kuvvetli, uymayanı haksız ve zayıf görme marazıdır. Halbuki bir şeyin  kuvvetli olmasının  ölçüsü insanın keyfi ve arzusu değil, hak olmasıdır.
Gayrın tenkisiyle kendi kemalini göstermek ve gayrı tekzib veya tadlil etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân etmek: Kendi kemalini göstermek için başkalarını eksik göstermek, kendi doğruluğunu ispat etmek için başkalarını yalancı ilan etmek, kendini istikamet üzere göstermek için başkalarını sapkınlık ile itham etmek insafsız ve adi bir yaklaşım tarzıdır. Halbuki başkalarını suçlamadan, itham etmeden de insan kemalini, doğruluk ve istikametini gösterebilir.
Müşterinin nazarı gibi yalnız meâyibi görmek: Sürekli kusur, ayıp ve hataya odaklanan bir nazar, bir bakış açısı hakikati ve onun güzel yönlerini göremez. Bir müşterinin, alacağı malın kusurlarına odaklanıp malın güzel taraflarını görememesi gibi.
Çocuk tabiatı gibi bahaneyle mahane tutmak: Bazılarının tabiat ve fıtratı tam gelişip olgunlaşmadığı için, sudan bahaneler ile hakikati görmek istemez. “Çocuk tabiatlı” demek, kişiliği ve kimliği gelişmemiş ham insan demektir; bu tip insanların hakikate ulaşması çok zordur.
Sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefis ile böyle makamlarda mugalata ederek çok bahaneler bulunabilir. Ancak yukarıda tek tek izah ettiğimiz manevi arıza ve hastalıkların hepsi insanın nefis sevgisi ve nefis düşkünlüğünden tevellüt ediyor. Biz Firavunların, Tağutların değil, bir tek Allah’ın kuluyuz her işimizi Allah’a nispet edeceğiz. İşlerimizi O’nun şeriatı mihengine vuracağız. Başkasının eksikleri üzerinden kendi mükemmelliğimizi ilan edemeyiz. Kendi doğruluğumuzu başkasının yalancılığı üzerinden pazarlayamayız. Başkasını doğruluğumuza ölçü yapmayı çok istiyorsak ancak Hz. Ebu Bekir-i Sıddık üzerinden kendimizi tartabiliriz. Çünkü sıddıkiyetin sembolü Ebu Bekir (ra) olmuştur. Düşmanın bize öğrettiği çaresizlik sendromundan çıkmadıkça esaretten kurtulamayız. Lâ dini egemenlerin sermayesi olan “Öğretilmiş Çaresizlik”, biz Müslümanlar için esarette kalmamızın garantisidir. Öğretilmiş çaresizlikten vaz geçmeyenler, hürriyetlerinden vaz geçenlerdir. Onlar hür olarak değil, esir olarak yaşarlar. Çünkü biz Müslümanlar için “Öğretilmiş Çaresizlik”, hayatımızın zindanıdır. Müslümanlar olarak düşmanımız tarafından tamamlanmış esaretimizin devam etmesi; düşmanlarımızın yaptıklarından değil, bizim söylememiz gerekirken söylemediklerimizden, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdandır.
__________________
(1) Ra’d Sûresi/ 11
(2) Saf Sûresi/ 2-3
(3) İnşirah Sûresi/ 5-6
(4) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 8, Sh: 5923, İst/ 1971
(5) Yusuf Sûresi/76
(6) Cahiliyyetü’l Karni’l İ’şrîn (Muhammed Kutub) Sh: 291, Beyrut/ 1989
(7) Muhâkemât (Said Nursî), Üçüncü Makale, İkinci Maksat, Sh: 101, İst/ 2007
 
Misak Dergisi 347. Sayı
Ekim 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya