Kadın Cinayetleri Üzerine Notlar
İslâm’daki emir ve yasakların tamamının, insanların maslahatını esas aldığı malûmdur. İzz b. Abdisselâm (rha) dinin bütünüyle maslahattan ibaret olduğunu, bütün hükümlerinin ya bir fayda sağladığını, ya da bir zararı giderdiğini, Kur’an’daki her bir ayetin, ya bir maslahatı celb ettiğini, ya da bir mefsedeti def etmeye yönelik olduğunu ifade etmiştir. Kur’an’ı Kerim’de; “Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde fesad çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur” (Maide, 5/32) hükmü beyan buyurulmuş ve haksız yere birisini öldüren kimsenin cinayetinin keyfiyeti haber verilmiştir. Türkiye’de salgın bir hastalık gibi yayılan cinayetlerin sebebi nedir? Savaş esnasında bile kadınların öldürülmesine izin vermeyen dinin mensupları, nasıl bu hale gelmiştir? Siyasi iktidarların bu cinayetleri durduramadığı, şiddete çözüm bulamadığı ve hatta bu durumu düzeltmek için çıkarılan kanunların durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale soktuğu aşikârdır. Son yıllarda çıkarılan evden uzaklaştırma, ev hapsi kanunları, panik butonu gibi tedbirler evlilikleri kurtarmadığı gibi, tam aksine cinsiyet savaşının yayılmasına vesile olmaktadır.
Bünyamin ATEŞ
22.10.2019 11:45
85 okunma
ON SEKİZ Ağustos’ta Kırıkkale’de, bir kafede meydana gelen olayda bir koca, dört yıl önce boşandığı eski eşi Emine Bulut’u 10 yaşındaki kızının gözleri önünde, yanında getirdiği bıçak ile vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklayarak kaçmış, boğazındaki kesikleri eli ile tutarak “Ben ölmek istemiyorum!” diye yardım isteyen Emine Bulut ve ağlayarak; “Anne ne olur ölme!” diye çığlıklar atan küçük kızın feryatları hepimizin vicdanlarını harekete geçirerek olayı üzüntü ile izlememize ve bir kez daha dikkatlerimizin eşleri tarafından öldürülen kadınların üzerine çevrilmesine sebep olmuştur. Emine Bulut her ne kadar “ölmek istemiyorum!” dese de, maalesef 21. yüzyıl medeniyeti(!) çağdaş yaşamın yüksek standartları(!) denilen bir ortamda, hepimizin gözleri önünde hayatını kaybetmiştir. Bu olay sadece tek bir örnek değildir. Daha bundan önce sosyal medyanın da özellikle üzerinde durduğu ve mevcut hükümetin de yeni kanunlar çıkararak bu duruma çareler aradığı bu olay ne ilk idi ve ne de son oldu.
Bir başka haber de İstanbul’dan; “Akıl almaz olay! Eşini hastanede bıçakladı! Annem Emine Bulut gibi olacak!” çığlığı atan 23 yaşındaki C.G. isimli genç kız, annesininin 7 yıl önce boşandığı babası tarafından bir hastanenin acil servisinde 7 Eylül gecesi bıçaklandığını, daha öncesinde babasının sarhoş olarak eve geldiğini ve erkek kardeşini yaraladığını ve bu işleri evden uzaklaştırma ve ev hapsi almasına rağmen yaptığını beyan ederek yetkililerden yardım istemiştir. “Babam annemi, Emine Bulut gibi öldürebilir” diyerek endişesini dile getirerek, “Annemi kaybetmek istemiyorum! O adam bir daha gelse kendimizi koruyamayız. Birçok suçtan dosyası olan bu adamın artık cezasını çekmesini istiyoruz.
Uzaklaştırma kararı ve ev hapsine rağmen bize bunları yaşattı. Akşam 21.00’den, sabah 07.00’ye kadar evden çıkamayacaktı ama gece 01.00’de annemi ve bizleri öldürmeye teşebbüs etti” diyerek önleyici cezaların bir işe yaramadığına dikkat çekmiştir. Ve yine babasının bütün bunlara rağmen serbest bırakıldığını da beyan etmektedir. (haberturk.com 09.09.2019)
Son bir örnek daha verelim, yine Eylül ayı içerisinde ve Bu sefer Bursa’da bir çocuk annesi İrem Y. İsimli kadın, üç yıldır evli olduğu kocası tarafından sürekli dövüldüğünü belirterek darp raporu almış ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. Daha düğünden birkaç ay sonra şiddet, hakaret, küfür ve aşağılayıcı tavırlar sergileyen kocasının son iki yıldır da fiziki işkence yaptığını beyan ederek, kızı için bu adama bu kadar zaman sabrettiğini, kocasının psikolojik tedavi olması için defalarca kendisine ısrar ettiğini beyan etmiş ve en sonunda; "Da dayanamayarak sonumun Emine Bulut gibi olmasını istemediğim için, annemin yanına taşındım. Bu sefer de kocam bana telefonla tehdit mesajları göndermeye başladı. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı'na giderek uzaklaştırma kararı aldırdığını ve boşanma davası açtığını söyleyerek, devlet büyüklerimizden caydırıcı cezalar verilmesini istiyorum. İnsanları döverek, söverek, öldürerek ceza alanlar birkaç yıl sonra dışarı çıkmasın. Ben bunu kendim için değil, kızım ve başka kadınlar için istiyorum” demiş ve bir kurtuluş reçetesi istemiştir.
Sadece örnek olarak sunduğumuz bu üç olay haricinde, basın ve yayın organlarından verilen günlük haberlerde de bunlara benzer yüzlerce ve belki de binlerce haberin haber sitelerinde yayınlandığına şahit olmaktayız. Yine Eylül ayı içinde İstanbul Beyoğlu İstiklal caddesinde (İTÜ) mezunu, elektrik mühendisi 23 yaşındaki Halit Ayar’ı bıçaklayarak öldüren kişiler de bu olay öncesi uyuşturucu ve alkol almışlar ve aynı zamanda da cezaevinden izinli olarak çıkmışlardı. Suç dosyaları zaten kabarık olan bu insanların cezaevinden nasıl izinli çıkabildikleri de kamuoyu arasında tartışma konusu olmuştu. Sadece bu akşam bile bizzat benim şahit olduğum “Bursa’da annesini elli yerinden bıçaklayarak öldüren oğlu, ” “babasının başına defalarca kerpeten ile vurarak öldüren evladı, ” “tartıştığı kişiyi silah ile vuran minibüs şoförünü, ” “yolda her rastladığı kişiyi bıçaklayan ve 11 kişiyi hastanelik eden psikopatı, ” “sevgilisini otel odasında, sarhoş iken balkondan itme şüphesi, başlıklı Şule Çed” davasını izleyebilirsiniz. Sizce bütün bu öldürme olayları ve özellikle kadınlara uygulanan şiddet ve kadın cinayetlerinin sebebi nedir? Nasıl önlenir? Sorularının cevabını doğru olan yerde, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde aramamızın zamanı gelmedi mi? İnsan beyninin mahsulü olan, deneme yanılma metodu ile gözlem ve deneylere dayanılarak, kanun yapıcılar tarafından çözüm olarak ileri sürülen sözde kurtuluş çarelerinin bir işe yaramadığını! Toplumda zirve yapan bu olayları önleyemediği gibi bilakis tam tersi daha da arttırdığını her insan açık açık görebilir. Hatta en son fikir olarak öne sürülen ve kurtuluş umudu olarak görülen, kadın dernekleri tarafından başlatılan imza kampanyası ile “İyi hal indirimi kaldırılsın” isteği sizce bu durumu önlemede ne kadar çare olabilir?
Türkiye’nin cinayet manzarası gözler önündedir, hiçte iç açıcı olmadığı ve günden güne de şiddetle arttığı sabittir. Kanun yapıcıların da bu şiddete çözüm bulamadığı ve hatta bu durumu düzeltmek için çıkarılan ve Avrupa’dan ithal edilen kanunların durumu daha da berbat bir hale soktuğu aşikârdır. Son yıllarda çıkarılan evden uzaklaştırma, ev hapsi kanunları, panik butonu gibi tedbirler evlilikleri kurtarmadığı gibi, tam aksine aileleri perişan etmiştir.
İstanbul Sözleşmesi, 6284 Sayılı Yasa ve Kadının Erkeğe Karşı Kışkırtılması
Hilafetin kaldırılması ile bağlantılı olarak Osmanlı devletinde yürürlükte olan şer’i kanunların yerini İsviçre’den ithal edilen Medeni Kanun (1926) ve yine İsviçre’den Borçlar Kanunu (1928), Almanya’dan Ticaret Kanunu (1928) ve İtalya’dan Ceza Kanunu (1928) alınarak uygulamaya konulmuştur. Buna sebep olarak da; “Her türlü yenilikleri içermesi, sorunlara akılcı ve pratik çözümler getirmesi, demokratik olması, kadın erkek eşitliğine dayanması ve laikliğe uygun olması” gibi gerekçeler ileri sürülmüştür. Yine gerekçe olarak, ” Osmanlı Devleti kanunlarında erkeğin üstünlüğüne dayanan bir düzen vardı. Aile hayatında, mirasta, şahitlikte ve bunun gibi birçok konuda erkeklerin daha çok hakkı vardı. Laik hukuk anlayışı ise bu farklılıkları kabul edemezdi. Bu nedenle dini kurallara göre düzenlenmiş olan ‘Mecelle’ adlı kanun kitabı, TC. Medeni Kanunu'nu oluşturamazdı. Bu nedenle Avrupa ülkelerinde uygulanmakta olan medeni kanunlar incelenmiş ve İsviçre Medeni Kanunu tercüme edilip düzenlenerek Türk Medeni Kanunu olarak kabul edilmiştir.
Türk Medeni Kanunu, Atatürk devrimlerinin temeli, dinsel hukuk düzeninden, laik hukuk düzenine geçişin belgesidir. Atatürk 1923 yılında Bursa’da halka yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir: “Yeni Türkiye, ne zamana, ne de ihtiyaca uymayan Mecelle'nin hükümlerine bağlı kalamaz. En uygar uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı iyileştireceğiz. Yüz sene, beş yüz sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan yasalarla bugünkü toplumu yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir” diyerek, müctehid ulemanın üzerinde ittifak ettiği, Kur’an ve sünnet kaynaklı külli kaidelerin de içinde bulunduğu “Mecelle” yani Kur’an ve Sünnet kanunlarını çöpe atmışlardır. Günümüze kadar birtakım tadilatlar ile gelen medeni kanun, 1979 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen CEDAW ve 1950 yılında Roma’da kabul edilen ve Türkiye’nin de 1950 yılında imzaladığı AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)'nin de etkisi ile en son “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” karşısında kadınların haklarını savunmak ve cinsel özgürlüklerin serbest bırakılması gibi maddeleri ile son şeklini alarak, dine, geleneğe karşı yeni bir düzen oluşturma çabaları içinde Türkiye’nin aile manzarasını şekillendirmiştir.
“İstanbul Sözleşmesi'ne dayanarak yürürlüğe konan 6284 sayılı yasa, “delilsiz beyanla koca aleyhine evden uzaklaştırılması tedbir kararı” verilmesine neden olmaktadır. İstanbul Sözleşmesi'ne istinad edilerek yürürlüğe giren 6284 sayılı yasa, kadın kimliğinin erkeğe doğru kışkırtılması bakımından araçsal bir imkândır. CEDAW, vahiy temelli bütün dinlerin aile ahlakını yok etmek için teorik ve yapısal temellerini inşa etmektedir.” (Misak dergisi, Eylül 2019 Lütfi Bergen ‘Aileyi Yıkan Sözleşme AİHS ve CEDAW)
Gerek Osmanlı döneminde, gerekse daha önceki İslâmi toplumlarda kadının hangi konumda ve mutlu olduğunu, şimdi ise sözde kendisine verilen eşitlik! özgürlük! ve değerli olma! gibi sihirli, sözcüklerin ne kadar anlamsız olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Günümüz Medeni(!) Avrupa’sında kadını sözde koruyan bütün kanunlara rağmen, kadının nasıl bir mal gibi kullanıldığını, bir zevk objesi, ticari bir meta, kâr getiren bir sermaye olarak yaygın bir biçimde muamele gördüğünü görmek için özel bir bakış açısına gerek yoktur. Aile içi huzursuzluklar, psikolojik bunalımlar, boşanmalar ve hatta hiç evlenmemeler, köpekler ile süregelen bir yaşam tarzı, intiharlar ve daha birçok olumsuz hayat şartları, madde planında doyumsuz ve obez ve hatta çılgınca giyinen, yiyen ve eğlenen, cinsel özgürlüklerini sınırsızca kullanan Avrupalı ve Amerikalı kadınların hiçte mutlu olmadıklarını yapılan kamuoyu araştırmaları ve istatistikler sonucu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye'de bulunan Müslümanlar da kendilerine dayatılan kanunlara karşı yıllarca göğüs gererek İslâmi kimliklerini korumaya çalışmışlardır. Bu manevi direniş sebebi ile bozulma çok hızlı gelişememiştir. Düne kadar “Adam öldürmenin cezası” şeklinde konuştuğumuz halk söylemleri, bugün şekil değiştirmekte ve ”kadınların katledilmesi” halini almaktadır. Çünkü eskiden öldürülenler genellikle adamlar oluyordu. Fakat günümüzde sokağa salınan ve her türlü ortama girmeye teşvik edilen, “özgür kız” reklamları ile dağlarda bayırlarda yalnız başına gezme isteği, fikrine sahip olmuş kadınlar ve uygulanmakta olan laik kanunlar, ailelerin dağılmasına ve kadınların koca, evlat, baba, kardeş ve aşiretleri tarafından vahşice öldürülmelerine kapı aralamaktadır. Türkiye’nin dünü ve bugünü ortadadır. Arzu edenler, o çok eleştirdikleri Osmanlı kadınının ve hatta İslâm toplumundaki kadınların eşleri ve çocukları ile mutlu bir tablo oluşturduklarını görebilirler. Şu anın Türkiye’sinde yaşamak zor, ölmek ise çok kolaydır.
Günümüz İslâm toplumlarında geleneksel ve bozuk İslâm anlayışı, kadına karşı cahilce yaklaşımları gündeme getirmiş ve İslâm düşmanları tarafından bu durum Müslümanlar aleyhine kullanılmıştır. Ayrıca Kur’an ve Sünnet'teki birtakım zahir mealler ile yargılama yapan fırsatçı kâfirler, Müslüman mahallelerinde salyangoz değil, domuz eti satarak, Müslümanların fikirlerini mundar etmişlerdir. İslâm aileleri için durum, diğer İslâm dışı hayat tarzında hayat süren ailelere nispetle daha güzel ve daha mutludur. Çünkü onlar her ne kadar Demokratik ve laik ahlakın olumsuzluklarından etkilenseler de, onlar aile içindeki kanunlarını deneme yanılma metodu ile yazılmış, AİHS’den, CEDAW’dan, İstanbul Sözleşmesi'nden ve 8284 sayılı yasadan almazlar. Onlar hayat tarzlarını, eksiksiz yaratan ve kemal sıfatlara sahip olan, yanılmaz ve şaşmaz, mutlak ilim sahibi olan Allah (cc)’ın, emrettiği hayat tarzından alırlar. Allah’ın terbiyesi ve kanunları insanlık için, Âdem (as)’dan beri karanlıklardan çıkış yolu, hayat kaynağı ve mutluluk sebebidir. Bu hususta Kur’an’ı Kerimde Allah (cc) şöyle buyurmuşlardır. “İman edip, sâlih ameller işleyenler için hoş bir hayat ve güzel bir gelecek vardır” (Rad, 13/29) ayeti, Allah (cc)’ı Rab olarak tanıyanlar için hem dünyada, hem de ahirette hoş bir hayat vadetmektedir. Allah’ın emrettiği hayat tarzını yani ibadetlerini, ekonomisini, ceza sistemini, alışverişle ilgili hükümleri, mirasını ve aile hukukunu tanımayan, bunlara sırtını dönenler için de zor bir hayat vardır. Bu hususta Kur’an’ı Kerim’de rabbimiz; “Kim benim zikrimden (Kur’an'dan) yüz çevirir ise, artık onun için sıkıntılı bir geçim (dar bir geçim) vardır” (Tâhâ, 20/124) buyurduktan sonra üç ayet sonra da şöyle buyurur: “İşte biz ölçüsüzce davrananları böyle cezalandırırız” (Tâhâ, 20/127) Dolayısı ile İslâm sadece ahiret hayatını güzel kılmaz, aynı zamanda, dünya hayatında da insanların sosyal yaşantılarını, kanunlarını ve aile ile ilgili hükümlerini açıklayarak onlara en güzel hayat modelini sunmaktadır.
İslâm’ın Hâkim Olduğu Yerlerde “Can Emniyeti” Zaruri Maslahatlar İçindedir
İslâm’daki emir ve yasakların tamamı insanların maslahatını esas alır. İzz b. Abdisselâm (rha) dinin bütünüyle maslahattan ibaret olduğunu, bütün hükümlerinin ya bir fayda sağladığını, ya da bir zararı giderdiğini, Kur’an’daki her bir ayetin, ya bir maslahatı celb ettiğini, ya da bir mefsedeti def etmeye yönelik olduğunu ifade eder (İzz b. Abdisselâm, Kavâ‘idu’l-Ahkâm, I, 5-10) Maslahat; sözlükte menfaat ve fayda anlamına gelir ki bunun zıttı mefsedet yani zarardır (Râzî, Muhammed b. Ebu Bekr, Muhtâru's-Sıhâh, Beyrut 1416/1996, s.375; İbn Manzûr, Lisânu'l-‘Arab, Beyrut 1410/1990, III, 335) Menfaat ise lezzet ve lezzete ulaştıran yol, mazarrat (zarar, mefsedet) da elem ve eleme ulaştıran şey demektir (Râzî, Muhammed b. Ebu Bekr, Muhtâru’s-sıhâh, Beyrut 1416/1996, II, 319). Dolayısı ile maslahatı elde eden insanlar lezzetlere ulaşır, elem ve ızdıraplardan uzaklaşır. İslâm'ın devlet olmadığı yerlerde din, can, nesil, akıl ve mal emniyeti yoktur. Bunlar bir toplumda olmazsa olmaz cinsinden zaruri maslahatlardır. Bunların yokluğu, düzenin bozulmasına, ümmetin fesada düşmesine ve çökmesine yol açar. Bunların tesis edilmediği her bir topluluk, hem dünyada, hem de ahirette lezzetlere ulaşamadığı ve mutlu olamadığı gibi, elem ve ıstırablara dûçar olurlar.
Bugün içinde bulunduğumuz beldelerde Allah’ın hükümleri olmadığından insanların olmazsa olmaz olan maslahatı “can emniyeti” yoktur. Toplum fesada uğramış, düzen bozulmuş, maneviyat çökmüş, lezzetler bozulmuş, insanlar derin elemlere ve ızdıraplara düçar olmuşlardır. Yazımızın başında da örneklerini verdiğimiz gibi insanlar birbirini öldürmekte, özellikle kadınlar şiddete ve işkencelere mâruz kalmakta ve en yakınları tarafından katledilmektedirler. İslâm’a mal edilen, ama şeytan’ın bir tuzağı olan doğu kültüründeki namus cinayetleri de bu çirkinliklere dâhildir. Kur’an’ı Kerim’de Nisa Suresi'nin 34. Ayeti'ndeki kadınları dövme ile ilgili olan tek ayeti cahil'de anlayarak, İslâm’da olmadığı şekli ile uygulayanlar da yine vahşi din yoksunlarıdır. Bu konu tek başına ve “efradına cami, ağyarına mani” olarak açıklanması gerekir ki doğru anlaşılabilsin. Fakat kısaca beyan edersek bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi (rha): “Bu âyet-i kerimede dövmek, etki ve iz bırakmayan. Dürtmek ve benzeri şekillerdir" diyerek dövmeden kastın “rencide edici hareket” olduğunu ve bu fiilin de, kadının haram işlemek gibi büyük kusurları sebebi ile yapılabileceğini anlıyoruz. Yani yine kadını, ebedi olan mutluluğa ulaştırmak ve onu ebedi olan elem ve ızdıraplardan uzaklaştırmak amacı ile yapılabileceğini anlıyoruz.
Her ne kadar ayetin meali emir gibi anlaşılsa da, İmam Şafii (rha)’nin de beyanı üzer; “fayda umulduğunda olabilirlik” olarak anlıyoruz. İmam Râzi (rha) tefsirinde Peygamber efendimiz (sav)’in, “Hanımlarını dövenler, dövmeyenlerden daha hayırlı değillerdir” hadisini naklettikten sonra İmam Şafii (rha)’nin şu sözünü ifade eder: “Bu hadis, kadınları dövmemenin daha evlâ olduğuna delâlet eder.” Yani büyük derecede suç işleseler bile, beyan edilen diğer metodlar ile mesele halledilmeye çalışılır. Özellikle edepsizliğin ve haramların teşvik edildiği günümüz toplumlarında, bırakın hanımlarımıza, çocuklarımıza bile bu uygulamanın yapılmaması gerekir. Ve hatta içki içen, zina eden vb. münkerleri işleyen kişilere dahi hadler uygulanmaz. Ancak nasihat ve en fazla sert söz ile terbiye verilmeye çalışılır. Çünkü İslâm’ın hükümlerinin uygulanmadığı yerler Daru’l Harb’dir. Daru’l Harb’de de “Emri bi’l Mâruf, nehyi ani’l münker” ile ilgili hükümler farklılık arz eder. Çünkü orada İslâm terbiyesi yoktur.
“Ölmek İstemiyorum” Diyen Emine Bulut ve Bize Hayat Verecek Şeyler
Evet, Emineler, İremler, Şule’ler, Ayşeler ve Fatma’lar ölmesin. Diri kalsınlar, diri bir şekilde hayat bulsunlar ve yine hayatlarının nihayetinde de “cennette hayat bulsunlar”. Hem ebedi hayatlarını kaybetmesinler, hem de dünya hayatında zulme ve şiddete maruz kalarak katledilmesinler. Dünya hayatında bedenleri de diri olsun, ruhları da diri olsun. Yeryüzünde yürüdüğü halde, yediği, içtiği, gülüp eğlendiği halde bedenleri diri, fakat ruhları ölü insanlardan da olmasınlar. “Onlar sıralanmış (ruhsuz, cansız) keresteler gibidirler” (Munafikun, 63/4) ayetinde beyan edildiği gibi, yürüyen ölüler, gerçek ölülerdir. Ayette belirtilen bu çeşit ölülerden olmamak için hepimizin yapacağı şey, bizlere hayat veren ve gerçek kişiliğimizi oluşturan ruhlarımız için Kur’an’a tabi olmaktır. Bu hususta Allah (cc) Kur’an’ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasulüne icabet edin” (Enfal, 8/24) buyurarak, ilâhi tekliflerin ruhlarımıza ebedi hayatı bahşettiği gibi, yeryüzünde “can emniyetini” sağlayarak huzuru bahşeder. Mesela, Kur’an’ı Kerim’deki hükümlerden biri de “Kısas”tır. Bir insan, bir başka insanı öldürür ise, o öldüren kişi de öldürülür. Hatta birçok insan bir araya gelse ve bir insanı ortak olarak öldürseler, hepsi öldürülür. Hatta, nasıl öldürdü ise o şekilde öldürülür. Konu ile ilgili fıkhi hükümler detaylıdır. Bu İtalya’dan alınan ceza kanunu değil, Allah (cc)’ın Kur’an’ı Kerim’inde emir buyurduğu kanundur. Ve her şeyi bilen, yanılmaz ve şaşmaz, mutlak ilim sahibi olan Rabbimiz kıyamete kadar işlenecek bütün öldürme olayları ile ilgili bu hükmü sabit kılmıştır. Çünkü artık vahiy kesilmiştir ve yeni bir hüküm de gelmeyecektir. Bu duruma işaret ederek Rabbimiz; “Biz bir ayetin yerine ondan daha iyisini veya onun gibisini getirmeden, hükmünü kaldırmayız” (Bakara, 2/106) buyurmuştur. Yeni bir hüküm gelmediğine göre, bu hüküm (Bakara, 2/178) de kıyamete kadar kalıcıdır.
Kısasta Hayat Vardır
“Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır” (Bakara, 2/179) Buyuran Rabbimiz, ölümün ve hayatın da sahibidir. Hayat O’nun emrindedir. O’nun dışındaki bütün sahte ilahlar, kendileri dahi hayat sahibi değil iken, kendi hayatlarına dahi hükmedemez iken, nasıl başkalarının hayatını korusunlar? Allah (cc) ise hayatı “kısas” vesilesi ile korumuştur. Bir insanı öldürecek olan kişi, bu öldürme sonucu kendisinin de öldürüleceğini bilir ise, öldürmekten vazgeçer. İşte bu hem öldürülmeye azmedilen kişi için hayat olur, hem de bu kötü fiilin toplum arasında örnek olan yaygın bir fiil haline gelmesine set çekilmiş ve toplum için de hayat olur. Bugün toplumumuzda devam eden kan davalarında en başta öldürülen bir kişi iken, bu kişiye hapis cezası verilmesi ve daha sonra da af edilmesi ile gelen süreç, zincirleme olarak tarafların birbirlerini yıllarca süren adam öldürmelere götürmüştür. Bugün onlarca ve belki yüzlerce kişi bu zincirin uzaması sebebi ile birbirini öldürmektedir.
Oysa İslâm daha en başta kısas cezası vererek bu durumu önlemiştir. Bir başka açıdan bakıldığı zaman, insanı helak eden büyük günahlardan ilk sırada gelen yedi tanesinden biri “Adam öldürmek” tir. Allah’tan korkan bir kişi, öldürmek istediği bir kişi hakkında belki kendisinin de öldürülmesinden korkmayabilir. Çünkü öfkesi çok büyük olabilir. Fakat bu insan, öldüğü zaman Allah’ın çok şiddetli azabından korktuğu için o kişiyi öldürmekten vazgeçer. İşte bu sebep ile helal görmese de, haram olan bir cana kıymanın getireceği günahtan kurtulduğu gibi, nefsine hakim olarak ve Allah’tan korktuğu için böyle bir haramı terk ettiği için de Allah’ın sevgisini kazanır ve mükafatı, yani ebedi hayat süreceği cenneti kazanır. (...Haramları terk ile de Allah’a yaklaşılabileceği konusu ile ilgili İmam Râzi’nin Maide 35.ayet tefs. müracaat - Ayrıca Mağarada kapalı kalan üç kişi hadisinde Allah korkusu ile zinayı terk eden kişi)İşte gerçek hayat budur. Büyük günahları sayar iken fıkıh kitaplarından gelen alışkanlık hep “adam öldürmek” olarak dilimize yerleşmiştir. Çünkü mazimizde kalmış ve tarih olmuş İslâm toplumlarında öldürme fiili hep erkekler için konuşulmuştur. Çünkü o zamanlar kadınlar öldürülmediği için ve öldürülenler hep erkek olduğu için kitaplara da alışkanlıkla böyle yansımıştır. Ayrıca bir kadının veya çocuğun öldürülmesi bile, söz konusu olmazdı. Bu durumu gerektirecek olaylar çok nadir olarak meydana gelmiştir. İslâm, kâfir olan ve kendileri ile savaşılan bir kavmin kadınlarını dahi öldürmeyi yasaklamış iken, Müslüman bir kadın için kocası kendisini en çirkin bir şekilde başka bir erkekle dahi görse asla öldürülmesine izin vermez. Gerçek İslâm, çarşı ve pazarda, din düşmanlarının beyanlarında değil, hakiki âlimlerin etraflı açıklamalarındadır.
Bir İnsanı Öldüren, Bütün İnsanlığı Öldürmüştür
Kur’an’ı Kerim’de; “Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde fesad çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur” (Maide, 5/32) hükmü beyan buyurulmuş, haksız yere birisini öldüren kimsenin cinayetinin keyfiyeti haber verilmiştir.İlk önce, "haklı öldürme nedir?" Sorusunun cevabını kafalarda şüpheler bırakmamak için kısaca beyan edelim. İslâm ölçüleri içinde, genel manada bir Müslüman ancak şu üç sebepten dolayı, İslâm Devleti’nin yetkili kurumları tarafından öldürülür. 1)Bir cana kıyan, 2) Mürted olan (dinden dönen) 3) Evli iken zina eden. Fert planında hiçbir kimse bu suçların cezasını uygulayamaz.
Yukarıdaki ayet ile ilgili Elmalılı M.Hamdi Yazır (rha) tefsirinde; “Haksız yere birini öldüren katil, genellikle yaşama hakkı tanımamış, kanların haramlığına, nefislerin masumluğuna saldırmış, adam öldürmeye yol açmış, başkalarına da cesaret vermiş olur. Şu halde bir kimseyi öldüren herkesi öldürmüş gibidir. “yeryüzünde bir fesat” suçuna karşı idam cezası farz kılınmış, ferdin hayat hakkı, umumun hayat hakkına eşit ve ferdi kurtarma, umumu kurtarma mânâsında olduğu anlatılmıştır. Şu halde yeryüzünde bunlar bulundukça, bunlara karşı yalnız sözlü ve ahirete âit deliller ile yetinilmeyip, fiilî deliller olan şiddetli hükümlerin tatbiki, bütün insanların hayat hakkını korumak ve yeryüzünde fesatçılığın işlenmesine karşı koymak için her zaman hak bir kanundur” diyerek, umumun menfaati için, hususun zararını def etmeye işaret buyurmuştur.
Bir kişiyi öldüren, insanlığı öldürmektedir. Buradaki öldürme tıbbi manada bir öldürme değil, manevi manada bir yok etmedir. Öldürme fiilinin örnek olarak toplumlarda yer bulması ve yaygınlaşması, o fiilin ilk olarak ortaya çıkarana da devamlı olarak bir hisse ayırır. Çünkü onlar öncülerdir veya sürdürenlerdir. İnsanların dokunulmaz olan en önemli hakları “yaşama hakkını” haksız olarak ellerinden aldıkları gibi, toplumda bu çirkinliği meşrulaştırdıkları ve bir karakter haline getirdikleri için, insanlık bozulmakta ve fesat yaygınlaşmaktadır. Aileler darmadağın olmakta, çocuklar psikolojik travmalara maruz kalmakta, toplumlarda can emniyeti yok olmaktadır. Bütün öldürülenler ve özellikle yaygın manada günümüzde kadınların katledilmesi fesadın mahiyetini ortaya koymakta açık bir delildir.
Fakat bütün bunlardan daha şiddetli ve daha büyük bir tehlike vardır ki, o da bedenlerin öldürülmesi değil ruhların öldürülmesidir. Bedenlerin yaşama hakkını elinden alan eli kanlı katiller ve onlara bu ortamı hazırlayan kanun koyucular, yasa yapıcılar ortak çalışmaktadırlar. Hatta aileleri dağıtan, toplumun inanç değerlerine uymayan sözleşmeleri imzalayan, kanunları ithal eden ve ev hapsi, evden uzaklaştırma, cezayı erteleme, salıverme, af etme, arabuluculuğu kanunları ile yasaklama, icra yolu ile çocuk haczi, delilsiz olarak sadece kadının beyanı ile tedbir kararı koyma, kadına yönelik pozitif ayrımcılık vb. gibi ne kadar İslâm dışı kanun var ise hepsini yürürlüğe koyan tağuti yönetimler bu şiddet ve öldürme olaylarından sorumludurlar. Kadınları öldüren eli kanlı katiller, yeryüzünde mükemmel düzen kuran Rabbimiz'in kanunlarını kaldıran bu kimselerin yanında çok hafif kalır. Allah (cc) Kur’an’ı Kerim’de; “Fitne, katl (öldürmek)den beterdir” (Bakara, 2/191) buyurmaktadır. Yeryüzünü fesada verenler, aileleri dağıtanlar, şeytanın en has adamlarıdırlar.
İdam Kararının Çıkması Çözüm Müdür?
Gayr-i İslâmî bir sistemde “İdam” cezası çözüm olmadığı gibi müebbed hapis cezası da çözüm değildir. Allah’ın kusursuz kanunlarını yok sayarak, yerine keyfi hükümler getirenler, kadınları, aileleri ve hatta insanlığı öldürenlerdir. İnsanların “hayat hakkını” hem dünya, hem de cennet hayatı açısından ellerinden alanlardır. Gerçek katiller bunlardır. Çünkü bunlar sadece bedenleri değil, ruhları da katledenlerdir. Muhakkak ki Allah’ın nizamı bir bütündür ve Allah (cc) hükümlerini kendi sistemi, kendi devleti içinde uygulatır. Son model bir arabanın tekerini, bir kağnı arabasına taksan da o teker bir işe yaramaz. İslâm bir yama değildir. Bütün insanlık olarak bir an yanılmaz ve şaşmaz olan Rabbimizin hayat tarzını, tüm hükümleri ile şahsımıza, ailemize ve devlet nizamına uygulamak bize de, ölmek istemeyen Eminelere de hayat verecektir.
“Erkek olsun, kadın olsun, kim bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu (dünyada ve ahirette) güzel bir hayatla yaşatırız.” (Nahl, 16/97) Aksi halde süregelen bu Medeni (!) vahşet, bedenleri ve ruhları katletmeye tüm hızı ile devam edecektir.
 
Misak Dergisi 347. Sayı
Ekim 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya