Sabır ve Şükür
Fakih sahabelerden Hz. Abdullah b. Mes'ûd'un (ra) "imanın yarısı" olarak nitelendirdiği sabır, müminlerin hayatları boyunca en çok ihtiyaç duydukları hallerden birisidir. Her şeyden önce sabır, tahkiki imanı elde etmenin ve bu imanı koruyabilmenin ilk şartıdır. Sabrın süreklilik arz eden haline sebat denilir. Sabır ve sebat ile birlikte zaruri olan unsur ise şükürdür. Sabır, sebat ve şükür, sadece insana mahsus olan bir özelliktir. İmam Gazali, bunun keyfiyetini şu şekilde ifade etmiştir: "Bil ki sabretmek, insana mahsus olan bir vasıftır. Sabır, ne hayvanlar, ne melekler hakkında düşünülemez. Hayvanlar hakkında düşünülememesinin sebebi, onların akıl noksanlığı ve ilahi tekliflere muhatap olmamasıyla ilgilidir. Melekler hakkında düşünülememesi ise, onların kamil ve mükemmel varlıklar olmasından dolayıdır." Müminlerin emiri Hz. Ali (ra) ise sabrı, vücuttaki başa benzetmiştir. Nasıl ki, başsız bir vücudun yaşaması mümkün değilse, sabır olmaksızın imanın kemale ermesi de imkânsızdır.
N. Mehmet SOLMAZ
23.01.2020 12:00
132 okunma
I bir müslüman, iyi amellerin başında besmele çeker, devamında ve sonunda sabreder ve şükreder. Her ibâdette, her işte her harekette, hem sabır vardır hem de şükür...
Yürüyen yoksul bir insan, yürüyemeyen yoksul bir insanı görünce; yoksul olmasına rağmen haline bakar, "Yâ Rabbi sana şükürler olsun" der, şükreder, yoksulluğuna da sabreder. Sabrı ve şükrü birlikte yaşar. Bir öğrenci çalışır, okuldan mezuniyet belgesi alır, şükreder. Bu mezuniyet belgesi aynı zamanda bir sabırla çalışma belgesidir. Sabırla çalışmasaydı, okuldan mezunu olamaz ve mezuniyet belgesini alamazdı. Genellikle insanların sıkıntılı anları ile rahatlık anlarında farklar görülür. Sıkıntılı anlarında şikayet ve isyan, esenlik anlarında da bencillik ve azgınlık görülür. Sıkıntılı anları ile rahatlık anları arasındaki dengeyi iman esasına dayalı sabır ve şükür ilkeleri sağlar. Müslümanın besmele ile başladığı her ibâdeti, her işi, her hareketi sabırla devam ettirir, şükürle sona erdirir. Bu bakımdan sabır ve şükür İslâm inancının bir neticesi ve İslâm ahlakının birbirinden ayrılmayan iki temel umdesidir.
Bunun için Hazreti Ömer (ra) sabrın ve şükrün birliği hakkında; "Şükür ile sabır binek hayvanı olsalardı hangisine önce bineceğimi kestiremezdim"buyurur. Kafirlerin küfrü, nankörlerin nankörlükleri; kendilerini Euzü- Besmeleden mahrum ettiği gibi, bir işi sabırla başarsalar da, sabır sevabını ve şükretme nimetini elde etmelerine de engel olur. Elhamdü lillah, Ya Rabbi şükür diyemezler. Bunun için Allah (cc), kainattaki (evrendeki) olaylara ibretle bakmamızı sabretmemizi ve şükrtememizi emrediyor, ve şöyle buyuruyor: "Görmez misin ki, Allah’ın lutfuyla gemiler denizde nasıl akıp gidiyor? Allah böylece varlığının ve kudretinin bir kısım delillerini size göstermek istiyor. Elbette bunda çok sabredençok şükreden kimseler için deliller ve ibretler vardır."(Lokman, 31/31)
Gemiyi ilk defa Allahın emri ile Nuh aleyisselam yapmıştır. Allah’ın emri ile de inananları ve hertürlü hayvandan bir çifti gemiye almış, tufan başlayınca gemi su üstünde dalgalar arasında yüzmüş gitmiş, inananlar kurtulmuşlar, kafirler de tufanda boğulup helak olmuşlardır. (Bakınız, Hud suresi, 2/36-44)
Gemi yapımı ve deniz yolculuğu bir sabır ve şükür işidir. Allah, bu ayette "sabrı ve şükrü" "çok sabredenler, çok şükredenler" diye, birlikte yaşamamız için birlikte bildirmektedir. Merhum Mevdûdî ayetin açıklamasında şunları yazar: "İnsanlar sözü edilen iki niteliğe sahip olduklarında bu ayetler aracılığıyla hakikati tanır, tevhid’i açık seçik biçimde kavrar ve önce sebat eder, sabır gösterir. İlk nitelik onların sabırlı olmaları gerektiğidir. Onlar sebatsız, gel- geç tavırlı değil sabit ve ısrarlı olmalıdırlar; iyi ya da kötü, zor ya da kolay, lehte ya da aleyhte hangi şartlar altında olursa olsun dirençle hak inançta sabit kalmalıdırlar. Zor günler geldiğinde boyun büküp Allah’ı tamamen unutmak gibi bir zaafa düşmemelidirler. Yahut bunun tam tersine, Allah’a ibâdet edip de, işler yolunda gitmediğinde O’nun hakkında küstahça sözler sarfedenlerin durumuna da düşmemelidirler. Diğer nitelik ise onların şükredenlerden olmalarıdır. Onlar nankörlük ve şükran yoksunluğunu tasvip ve tasdik etmemeli, verene karşı besledikleri şükran hissini her fırsatta açığa vurmalıdırlar."(1)
Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem, sabır ve şükür ilşkisi hakkında şöyle buyurur:
"Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur." (Müslim, Zühd 64, R. Salihin, 1/211)
Hadisin açıklaması şöyledir:
"Bu hâdis-i şerifte sevgili Peygamber Efendimiz, mü’minin imrenilecek durumuna, onun her hal ü kârda hayır üzere ve mutlu olduğuna dikkat çekmekte, dolayısıyla müslümanları sabır ve şükre davet etmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, hayır içinde olmak, kâr etmek, mutlu yaşamak, yarınlara umutla bakmak her insanın temel arzusudur. Şerre, kötülüğe, mutsuzluğa, zarara râzı olacak akıllı bir kişi düşünmek mümkün değildir. Zira böyle bir şey fıtrata aykırıdır. Bunun yanında dünyanın meşakkatler, sıkıntılar külfetler ve tezatlar yurdu olduğu da bir başka gerçektir. Bu sebeple tezatlar içinde doğruyu bulmak, sıkıntılar içinde mutlu olabilmek, külfetler içinde boğulmadan, kötülüğe kapılmadan hayr üzere hayatı sürdürebilmek büyük bahtiyarlıktır. İşte insanı bu bahtiyarlığa ve başarıya ulaştıran özellik tek kelime ile iman’dır. Çünkü iman duygu ve davranışlarda orta hallilik (itidal) ve hayırda devamlılık (istikrar) kaynağıdır.
Hayat sevinç- üzüntü şeridi halinde devam edip gider. Sevinç vesileleriyle karşılaşınca şımarmak; üzüntü sebepleriyle yüzyüze gelince ölçüsüz şekilde üzülmek, mü’minin iradesini, aşırılıktan uzak orta halli yaşayışını etkileyip onu büyük yanlışlara sürükleyebilir. İşte bu tehlikeli ortamdan mü’min, nimete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır göstermekle kurtulur. İnsanların olaylar karşısında gösterdikleri tepkiler değişiktir. Çok büyük sevinç anlarını geçiştiriveren kişilerin yanında, her türlü kaydı unutmuş görünerek, olmadık aşırılıklara düşenler de görülmektedir. Büyük sıkıntıları bile dayanılması imkansız felâketmiş gibi büyütüp feryâd ü figân edenler, hatta işi daha da ileri götürüp- Allah saklasın- kendi canına kıyanlar, intihara kalkışanlar da bulunmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, şükür şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla nimetin zevâline engel olma irâdesidir. Sabır, belayı daha başka belalara sebep kılmama, günahı günahlara gerekçe yapmama disiplinidir. Hadisimiz, bu irade ve disiplinin sadece olgun mü’mine has olduğunu haber vermekte, iman’ın, tepkilerimize olan etkisini gözler önüne sermektedir. Mü’min olmak demek, belâ ve sıkıntıya uğramamak demek değildir. Öteki insanlar gibi mümin de sıkıntılarla karşılaşır, imtihan olunur. Ne var ki o, bu sıkıntı ve musibet ortamından kurtulma imkanına, sabır gibi bir can yeleğine sahiptir. O halde "çekilmesi güçleşen dünya hayatı"nın, "yaşanması istenen" bir hayat haline gelebilmesi için gerçek anlamda mü’min olma yarışına girmek lazımdır."Dayanıklı mü’min" olmak konusunda öteki mü'min kardeşlerimize destek olmak gerekmektedir. Hadisten öğrendiklerimiz:
1-İman, belâ ve musibete uğramaya mâni değildir.
2-Sabretmek suretiyle belâ nimete dönüştürülebilir.
3-Nimete şükür, nimetin arttırılmasına sebep olduğu gibi, belâya sabır da onun hayra dönüşmesine vesile olur."( 2)
Sabır Nedir?
Sabır, acıya katlanmak, zorluklara ve sıkıntılara göğüs germek demektir. Kişinin kendisiyle başkası arasında meydana gelen olumsuzluklara katlanması, kendisine karşı direnen düşmana karşı daha fazla direnmesi ve karşı koyması demektir.
Sabır, zorluklar karşısında âcizlik gösterip sıkıntılara teslim olmak demek değildir. Aksine, Allah’ın yardımına güvenerek güçlükleri aşma iradesini göstermek demektir. Gazali merhum, sabrı "inanç gücünün bencil istek ve tutkulara karşı koyması" diye tarif eder. "Sabır, acıya katlanma, sıkıntıya göğüs germe; Allah’a güvenerek ondan gelen sıkıntılara katlanma; aklın ve dinin yapılmasını gerekli gördüğü işleri yapmaya veya yapılmasını yasakladığı, uygun bulmadığı davranışlardan uzak durmaya zorlaması; kişinin hayırlı amacına ulaşma yönündeki direncine denir."
İbadetleri yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, her türlü düşmanca hareketlere karşı direnmek, musibet ve acılara katlanmak gibi, dayanıklığı gerektiren her durumda Allah'ın sabretmek, sabırlı olmak emri vardır. Müslüman bu emrin gereğini yapmak durumundadır. Sabır, insanın bir amaç için ortaya koyduğu özverinin, kararlılığın, güçlü azim ve iradenin ürünüdür. Âlimlerimiz, "beşerî duyguları akıl ve şeriat sınırları içinde tutmayı" sabır olarak tarif etmişlerdir.(3)
Sabrın Önemi?
Elmalılı merhum M. hamdi Yazır, sabrın önemi konusunda şöyle der: "Sabır, acıya katlanmak, onu geçirmek için dayanmak ve karşı koymaktır ki, her ferahın, her başarının anahtarıdır. Baştaki darlığın, sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını celbedecek sebeplerin birincisidir. Sabırsız ruhlar her zaman darlık içindedir. Onların dunyaya ait olaylara hiç dayanıklılıkları yoktur. Her şey isterler, her şeyden rahatsız olurlar. Gençlik zamanında eldeki nimetin kıymetini bilmezler, gözleri daima başkasındadır. Az bir yokluk görünce tahammül edemez, hemen mahvolurlar. Halbuki dünyada değişmeyen hiçbir şey yoktur. Bundan dolayı bir darlığa düşmüş olanlar, Allah’a kalbini bağlayarak bunun da Allah’ın izniyle geçeceğine iman eder ve Allah’ın yardımını, mutluluk ve ferah gününü temiz kalb ve olgun iman içinde beklerse kurtuluş olur. Ve hiçbir fenalığa düşmeden kurtuluş olur."(4)
"İmandan sonra takip edilecek yolun başı sabır, ahlakın başı sabır, ilmin başı sabır, amelin başı sabır, kısaca varlık alemini tanımanın başı sabırdır. Sabırsızlık; bir anda herşeyi istemektir. Halbuki yaratıklar, zamana bağlı olup, terbiye kanununa tabidir. Zaman ise peşpeşe gitmek, yavaş yavaş olmak demektir. Bunun için yaratıkların Tam başarıya ulaşmaları derece derece bir silsile takip eder. Bu da sabra bağlıdır. Her şeyi bir anda istemek, hiçbir şey istememektir. Hatta yaşamak sabretmektir."(5)
Abdulkadir Geylanî hazretleri de şöyle der: "Sabırlı kullara, Allah’ın bu dünyada hesapsız yardımı olur. Ahirette ise sayısız nimetleri dokunur. Şu ayet-i Kerime sözümüze şahittir: "Sabredenlerin mükafaatları elbette sayısız olarak verilir." (Zümer, 39/10)
Sabırlı kulların bu alemde çektiği cefa’yı Allah bilir. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun yıllarca ecrini alırsınız. Allah buyurur: "Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara, ٢/١٥٣) Sabırlıyı Allah zafere ulaştırır, yardımını bol eder. Siz sabra devam ettikçe her an yardımcınız O’dur. Yeter ki O’na bağlanmayı ve O’nun varlığına sığınmayı bilesiniz."(6)
Sabrın Alanları
Sabır, insan oğlunun her işinde ve her hareketinde vardır. Sabır için bir alan tesbit ve tayin etmek zordur. Belki de mümkün değildir. Fakat İslâm alimleri sabrı, "Beşeri duyguları akıl ve şeriatın içinde tutma" olarak tarif etmişler, Ayet ve Hadis'lere dayanarak, İnsanoğlunun bütün faaliyetlerini içine alan beş alan tesbit etmişlerdir. (7)
Bunlar şunlardır:
1-İbâdetlerin Yerine Getirilmesi ve Yasakların Terkedilmesine Sabır
İbadetlerin yapılması için bilgi lazımdır. Bilgi sabırla öğrenilir. İbadetler sabırla yapılır. İbadetlerin yapılması için de, ibâdeti istemeyen nefis engeline takılan ve ibdetten mahrum kalan müslümanların nefis engelini ortadan kaldırması lazımdır. Bunun için de sabır lazımdır, nefis ile mücadele etmek ve onu yenmek şarttır. İbadetlerin başında İslâm'ın şartlarından farz olan namaz, oruç, zekat ve hac gelir. Nafile ibâdetler de vardır. Hayr, hasenat vardır. İnsana, canlı-cansız varlıklara, dine, millete, vatana hizmet vardır. Bütün bunları yapmak için gayret, alınteri ve sabır gereklidir. İki merhum büyüğümüzün sabrın namaz ve oruçla ilgisi konusunda yazdıklarını verelim:
Merhum M. Hamdi Yazır, ibâdetler konusundaki sabrın namazla ilgisi konusunda şunları yazar: "Nefisleri sabra alıştırmalı, insan sabrı alışkanlık edinebilmelidir. Bu alışkanlık acıyı bırakmak için değil, def etmek içindir. Nefsi sabra alıştırmakta en iyi çare oruçtur. Oruç insanları sabra alıştırır, tiryakileri tedavi eder…
Bununla beraber namazın da sabır konusunda büyük önemi ve faydası vardır. İnsan yıkanır, temizlenir, ayıplarını ve ayıp yerlerini kapatır. Bunları yapmak için emek ve mal da sarfeder, sabreder. Yüzünü kıbleye çevirerek yönünü tayin eder. Kalbini iyi niyetle doldurur. Gönül buhranlarını, şeytan vesveselerini atarak, ruhunun birlik duruluğunu incelemeye çalışır, bütün uzuvlarıyla ve büyük bir saygı ile tekbirini alır ve ibâdete koyulur. Dünyanın acılarını, tatlılarını şöyle bir tarafa atar, Hak Teâlâ’ya dua eder, onunla konuşur. Kur’ânını okur, dinler, onun huzurunda hayatın akışını, başlangıcını, sonucunu arz eder. Kitap okur; dikilip beklemek, eğilmek, defalarca kapanmak, yine kalkıp doğrulmak, nihayet oturup dinlenmek ve sonunda selam ve esenliğe ermek ve o anda gaybtan şehadet (görünürlüğ)e geçerek, şehadet getirmek gibi ruhî, bedenî büyük bir nizam ve intizam ile bir mirac yapar. Namazla acıları unutur veya hafifletir, ilahî yardımın celbine aracı olur."(8)
Namazın bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, müstehapları yerine getirilirken, mekruh ve müfsid hereketlerden kaçınılır, bunlar içinde büyük bir sabır gösterilir...
İstanbul müftüsü merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocamız sabrın oruçla ilgisi hakkında şöyle der: "Orucun dînî, uhrevî faydalarından başka sıhhî, sosyal, ahlakî bir nice faydalarını bizler de pek iyi takdir edebilmekteyiz. Bir hadis-i şerifte rasulullah (sav) "Her şeyin bir zekatı vardır. Bedenin zekatı da oruçtur. Oruç sabrın yarısıdır" buyurmuştur. İnsan oruç sayesinde hayvanî duygularını azaltır, ruhunu safileştirir, melekiyet sıfatıyla vasıflanmaya başlamış olur. Oruç sayesinde cemiyetin sosyal, ahlakî hayatında başka bir gelişme, başka bir fazilet ortaya çıkar. Oruç tutan zat bir müddet mahrumiyete katlanır. Bu mahrumiyet yiyecek içecek bulamayan herhangi bir canlının aşağılanmış-horlanmış bir halde mahrumiyeti gibi değildir. Aksine bir irade ile gerekli kılınmış yüksek bir gayeye yönelik bir mahrumiyettir, bir nefis mücadelesidir. İnsan bu mahrumiyet sayesinde yoksulların, mahrumların hallerini tecrübe ile anlamış olur. Kendisinde merhamet, şefkat, yardımlaşma duyguları artar. İnsanlık için pek faydalı bir hale gelir, kendisinin duyacağı manevî hazlar ise her türlü dücüncelerin üstündedir.
Allah’ın mukaddes emrine sarılarak O’nun meşru nimetlerinden bir müddet mahrumiyete katlanan bir insan, artık başkalarının nimetlerine göz diker mi? Başkalarının zararına çalışır mı? Kısacası böyle toplumun yararına hizmet eden kutsal bir ibâdetin meşru kılınmasındaki hikmet apaçıktır. Bunu takdir etmemek için insanın düşünce hassasiyetinden büsbütün mahrum olması gerekir."(9)
Oruç tutan kimse, nefsini bir kısım şiddetli arzuların saldırısına karşı dayanmaya-direnmeye alıştırır, nefsini taşkınlıklara karşı idmanlı bulundurmuş olur. İçki, kumar, fuhuş, zina, adam öldürme, yalan ve haram gibi Allah'ın yasak ettiği bütün kötülüklerden müslümanın korunması için, ibâdete devam şart olduğu gibi, bu konudaki nefsin gayr-i meşru isteklerine karşı koymak için sabırla mücadele edilmesi de şarttır.
2-Bela ve Musibetlere Sabır
Allah şöyle buyurur: "Sizi mutlaka biraz korku ve açlık ile; biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden noksanlaştırmak sûretiyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!" (Bakara, 2/155)
Bu ayetin belirttiği olaylar, etrafımızda durmadan meydan geliyor, depremler, yangınlar, seller ve insan eli ile meydana gelen cinayetler, trafik kazaları, fitne ve fesada sebep olan şeyler... İnsan olarak bütün bunların zararını canla başla kaldırmak için çalışmak şart olduğu gibi, sabırla, teenni ile hareket etmek, bağırmamak, çağırmamak, isyan etmemek gerekir. Çünkü bir çok normal ölümler de, trafik kazalarında insanlar kendilerini kaybediyorlar, işi haşa; Allah’a isyana kadar götürüyorlar. Müslüman bütün felaketler ve belalar karşısında olayları bir imtihan vasıtası olarak kabul edecek ve sabırla, metanetle Allah’ın hükmüne boyun eğecek ki, Allah’ın rahmetine ve mağfiretine kavuşabilsin. Bağırmak, feryat ve isyan etmenin ölene bir faydası olmadığı gibi, onun için feryat edeni de günahkâr ve isyankâr yapar. Felâkatler, belâlar ve ölümler karşısında nasıl davranacağımızı ve bu davranışımızın mükafaatını Ayet-i Kerimeler de Allah şöyle bildirir: "Onlar ki, kendilerine bir musibet dokunduğu zaman: 'Bizim bütün varlığımız Allah’ındır ve biz ancak O’na dönüyoruz' derler."(Bakara, 2/156)
"İşte bunlar, Rablerinin bol mağfiret ve rahmetine ulaşanlardır. Doğru yolu bulanlar da ancak onlardır." (Bakara, 2/156-157)
Verdiğimiz üç ayetin açıklaması şöyledir: "Her insanın imtihana tâbi tutulacağı hâdiseler olacaktır. Açlık ve korku; mal, can ve mahsullerin noksanlaşması gibi hususlar bunların başında gelmektedir. Rabbimiz bu yolla, belâya sabredip kadere rıza gösterenlerle göstermeyenleri birbirinden ayırmaktadır. Çünkü belâlar, iyilerle kötüleri ayırmada ve insanların kıymetlerini belirlemede önemli bir ölçüdür. Bunlara sabredenler imtihanı kazanacak, sabredemeyenler ise kaybedeceklerdir. Bu sebeple âyetin sonunda "Sabredenleri müjdele!" buyurulmaktadır. Onlar, Allah’tan geldiklerinin, yine Allah’a döneceklerinin şuurunda olan ve bütün varlıklarının Allah’a ait olduğunu bilen akl-ı selim sahibi kimselerdir. Onlara büyük müjdeler vardır. Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Mü’mine herhangi bir yorgunluk, çaresiz bir hastalık, bir keder, bir eziyet veya gam isabet etse hatta bir diken batsa mutlaka bu sebeple Allah onun hatalarını bağışlar." (Buhârî, Merdâ 1)
Musibete uğrayan kişinin, "Bizim bütün varlığımız Allah’ındır ve biz ancak O’na dönüyoruz" demesinde pek çok fayda ve hikmet bulunmaktadır: Bu sözü söylemekle meşgul olmak o anda insanın ağzından uygunsuz birtakım sözlerin çıkmasını engeller. Belâya uğrayan kişinin kalbi tesellî bulur ve üzüntüsü azalır. Şeytanın o kişiye uygunsuz söz söyletme arzusu kesilir. Bu sözü duyanlar, aynı şeyi tekrar ederek ona uyarlar. Diliyle bunu söyleyenin kalbine güzel düşünceler ve Allah’ın kazâ ve kaderine teslimiyet arzusu gelir. Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur: "Belaya uğrayan bir kul: ‘Bizim bütün varlığımız Allah’ındır ve biz ancak O’na dönüyoruz. Ya Rabbi bu musîbet sebebiyle bana ecir ver ve bana aldığından daha hayırlısını bağışla’ derse, Allah onu bu vesileyle mükafatlandırır ve ona daha hayırlısını verir." (Müslim, Cenâiz 4)(10)
3- Halkın Ezâ ve Cefâsına Sabır
Eza, eziyet ve sıkıntı demektir. Zalim zulmeder. eziyet ve sıkıntı verir. Zalimin zulmüne uğrayan da eziyet ve sıkıntı görür. Cefa, işkence görmektir. İşkence gören için işkencede ölümde vardır. Eza ve cefa için sabretmek gerekli olduğu gibi, kurtulmak için çalışmak da vardır. Fakat eza ve cefa için imandan vazgeçmek yoktur. İmanda sebat etmek vardır. Eza ve cefanın tarihte ve zamanımızda örnekleri çoktur. Amerika'nın Afganistan'da, Irak'ta ve Guantanamo’da açtığı hapishanelerde yapılan işkenceli ölümler bunun en canlı örnekleridir.
Allah (cc) Kur'ân-ı Kerim'de böyle ölümler bildirir. Biz bunlardan birini nakledeceğiz. Musa aleyhisselam, Firavun’u imana davet etti. Peygamberliğinin delili olarak elindeki değneğini yere attı. Değnek apaçık bir koca yılan oldu. Elini cebinden çıkardı. O da seyredenlere bembeyaz göründü. Etrafındaki adamlar, bu çok bilgili bir sihirbazdır. Bunları tut. Sihirbazları topla dediler. Sihirbazlar geldi, sihirlerini attılar. İnsanları büyüledir, korkuttular. Musa aleyhisselam da değneğini attı. Değnek yılan olup onların sihirlerini yakalayıp yuttu, yok etti... Sihirbazlar, sihir yapmasını bilirlerdi, sihir yaparlardı. Sihir yaptılar, insanların gözlerini büyülediler. Musa aleyhisselam'ın yaptığının sihir olmadığını, sihirin üstünde ve ondan başka ilahî bir iş olduğunu iyice anladılar. Hz. Musanın Allah tarafından gönderilmiş bir hak peygamber olduğuna hemen karar verip ona iman getirdiler." (Hak Dini Kur'ân Dili, Elmalı, 4/96)
Secdeye kapanıp şöyle dediler: "Musa ve Harun'un Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık dediler. Müslüman oldular." (Bakınız, Araf, 7/122-125)
Firavun, tehditler savurarak şöye dedi: "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Bu yaptığınız, halkı kendi memleketlerinden çıkarmak için şehirde birlikte kurduğunuz bir oyundur. Ama başınıza neler gelecek, yakında göreceksiniz!"
"Elbette ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi darağacında sallandıracağım."Onlar da şöyle dediler: "Zaten biz Rabbimize döneceğiz."
"Ama sen, başka bir sebeple değil, sadece Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde ona iman ettik diye bizden intikam alıyorsun." Sonra Allah’a yönelerek: Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslüman olarak canımızı al" diye yalvardılar." (Araf, 7/123-126)
Abdullah bin Abbas rivayet eder ki, "Günün başında sihirbaz idiler, sonunda şehit oldular."(11) Allah, onlardan razı olsun. Müslümanlar her halde imanlarına sahip olmalıdırlar. "Ancak müslüman olarak can verin" (Al-i İmran, 3/102) ilâhî emre uygun olarak yaşamaları da gerekir.
4-Allah’a Davette, Emir Bi’l-Ma’rûf ve Nehiy Ani’ Münker’de Sabır.
Elemru bilma’ruf, iyi olanı, iyiliği emretme, yayma; nehyü anıl münker ise kötülüğü karşı çıkma, kötülüğü yasaklamadır. Diğer bir tabirle, Elemru bil maruf vennehyü anil münker; dinin emirlerini, Kur'ânî ve İslâmî hakikatleri yayınlamak ve bildirmek, yasak edilen şeyleri yaptırmamak, iyiliği, emretmek ve teşvik etmektir. Maruf; Allah’ın, Peygamber'in emrettiği şeyler. Münker de Allah’ın ve peygamberin yasak ettiği şeylerdir. Marufu emretme, münkeri men etme vazifesi, peygamberlerin, İslâm bilginlerinin, müslüman idarecilerin ve ben müslümanım diyen herkesindir. Ancak müslüman halkın bu vazifeyi yapabilmesi için sağlam bir bilgiye sahip olması lazımdır. Sağlam bilgisi yoksa kaş yapayım derken göz çıkarır... Marufu (İyiliği) telkin, tavsiye emir; münker (kötülük) konusunda uyarma, men etme ve alıkoyma konusunda Kur'ân-ı Kerim'den üç ayet meali verelim: "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir."(Al-i İmran, ٣/١٠٤)
"Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten menederler, hayırlı işlere koşarlar. İşte bunlar iyi insanlardır." (Al-i İmran, ٣/١١٤)
"Onlar (o mü’minler) ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü men ederler. İşlerin sonu Allah’a varır." (Hac, ٢٢/٤١)
İyliği emretmek, kötülüğü men etmek zor fakat mühim bir işdir, çok sevaplı bir işdir. Bir insanı, küfür yolundan, kötülük yolundan çevirmek, Allah’a kulluk yapan bir kul haline gelmeye ve iyi bir insan olmaya çağırmak, son derece bir önemlidir. Peygamberimiz sallallahü aleyh ve sellem bu konuda üç hadisin mealini verelim:
"İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayrılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez." (Riyazussalihin, 2/21)
"Haksız olarak öldürülen her kişinin kanından bir pay, Ademin ilk oğluna verilir. Çünkü o, insan öldürme çığırını ilk başlatan kimsedir." (Riyazüssalihin, 2/25)
"Bir iyiliğe, hayra öncülük eden kimseye o iyiliği, o hayrı yapanın sevabı gibi sevap vardır." (Riyazussalihin, 2/29)
İyiliği emretmek, kötülükten men etmek işi; iman ister, ihlas ister, tam bilgi ister, sabır ister, gayret ister, fedakarlık ister, gerektiğinde ölümü göze almak ister. Hıristiyanlar, yetiştirdikleri misyonerleri ile beş kıtada gitmedik millet ve kabile bırakmıyorlar, bilgisiz ve yoksul müslümanları bile bozulmuş, hak din olmaktan çıkmış dinlerinin mensubu yapıyorlar. Biz de dünya dillerini ve dünya hallerini iyi bilen, dinimiz konusunda yetişmiş, Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine sadakatla bağlı, ibâdet ehli, konuşma ve ikna kabiliyeti olan mürşitler yatiştirip bunlarla bütün insanları hak din olan İslâm’a sabırla, sebatla, gayretle davet etmeliyiz.
Bütün peygamberler emr-i bil maruf, nehy-i anilmünker konusunda vazifelerini yapmışlar, insanlara Allah'ın emirlerini bildirmişler, inananlara önderlik ederek Allah’ın emirlerinin nasıl yapılacağını, yasaklarından nasıl sakınılacağını göstermişlerdir. Bütün peygamberler bu vazifeyi yaparken kafirlerin türlü hakaret ve eziyetlerine maruz kalmışlar. Sabretmişler, sabırla insanları imana ve Allah’a ibâdete davet etmişler, putlara değil, her şeyi yaratan Allah’a kulluk yapmalarını istemişlerdir. Bazı peygamberler bu uğurda çalışırken kafirler tarafından öldürülmüşlerdir. (Bakınız, Bakara, 2/61, Al-i İmran, 3/21)
Sa’d b. Ebi Vakkas radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, o dedi ki; "-Ya Rasulallah! Belanın şiddetlisine kimler uğrar?" diye sordum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi: - "Peygamberler, sonra sırasıyla (Allah katında) en üstün olanlar. Kul dindarlığının durumuna göre belaya uğrar. Dindarlığı kuvvetli ise belası da şiddetli olur. Şayet dindarlığında gevşeklik varsa, ona göre belaya uğrar. Kul, uğradığı sıkıntılar sebebi ile günahlarından arınıp yeryüzünde dolaşmaya başlayıncaya kadar bela, kulun peşini bırakmaz." (12)
İyiliği emir, kötülükten men konusunda peygamberlerin hayatından örnekler verelim.
_____________________
( 1) Mevdûdî, Tefhimülkül’kur’ân, İnsan yayını, 4/339, İst.
(2) Riyazussalihin, 1/ 212, Erkam yayını, İst.
(3) Kur'ân Yolu, 1/117, 39, 24O, Diyanet İşleri Başkanlığı yayın, Ank, Riyazussalihin, 1/206, İslâm’da inanç ibâdet ve günlük yaşayış ansiklopedisi, 4 /39, İfav yayını, İst.
(4) M. Hmddi Yazır, Hak Dini Kur'ân dili,, 2/ 289, Azim yayını, İst.
(5 ) Hak Dinİ, 1/449
(6) Abdulkadir Geylâni, . İlahi armağan, 24, Atın oluk yayını, İst
(7) Riyzussalihin, 1/ 206, İsmada inanç 4/49
(8) Hak Dini Kur'ân Dili, 1/289
(9) Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 325, Milli gazete yayını, İst.
(10) Prof. Dr. Ömer Çelik, Kur'ân-ı Kerim Meali ve tefsiri, 1/216, Erkam yayını, İst.
(11) elm, 4/111)
(12) İbn Mâce, Fiten 23 (Hds. no: 4023); (Bk. Haydar Hatiboğlu, Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, 10/ 247-248.
 
Misak Dergisi 350. Sayı
Ocak 2020

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misak Dergisi 350. Sayı
ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’daki en önemli müttefiği İsrail Devleti’dir. Uluslararası hukukun kurallarından muaf tutulan, dünyanın en önemli nükleer ve biyolojik silah üreten ülkelerinden birisi olan İsrail; soykırım, etnik temizlik veya diğer insanlık suçlarını işleme yetkisine sahip kılınan yegâne devlet olma imtiyazına haiz kılınmıştır. İstediği anda Filistin halkına ait toprakları işgale yeltenen, yerleşim birimlerini haritadan silebilen ve yüzlerce insanı hiç bir ayırım gözetmeden (ihtiyar, kadın, çocuk vs) katledebilen İsrail, binlerce insanı esir alıp çölde kurduğu temerküz kamplarında tutabilmektedir. Katliam veya soykırıma tabi tutulan toplumlar için artık hiç bir koruyucu mekanizma kalmamıştır. Amerika’nın siyasi emellerine hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabet, İslâm topraklarında yaşanan asimetrik savaşa yeni bir boyut kazandırmıştır. Seçim kampanyası esnasında ABD derin devletinin (Office of Net Assessment), silah lobilerinin ve iç istihbarat şeflerinin desteğini arkasına alan Donald Trump; gerek WASP (White Anglo-Saxon Protestan) kimliği konusunda, gerek İslâmofobia (İslâm düşmanlığı) noktasında; tıpkı diğer eski ABD başkanları gibi Siyonist Illuminati Çetesi’ne hizmet eden bir müstekbirdir. Bu tesbitten sonra Illuminati Çetesi’nin siyasi hedeflerine geçebiliriz.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya