Mûcize ve Kerâmet Kavramlarının Keyfiyeti
Büyük Fransız Devrimi’nden sonra Avrupa’da, bilimi her şeyin ölçüsü kabul eden ve dini ferdin vicdanına terk eden dünya görüşü ön plâna çıkmıştır. Sanayi Devrimi'nden sonra Avrupa ülkelerinin hızla gelişmesi, bu dünya görüşünün müslümanlar arasında da yayılmasına vesile olmuştur. Topraklarını işgal eden Avrupa Ülkeleri’ne karşı “İstiklâl Savaşı” veren kadrolar, daha sonra müstevlilerin kültür değerlerini (siyasi, ictimai, hukuki, vs) sorgulamadan aktarma yoluna gitmişlerdir. Aydınlanma kültürünün yayılmasından sonra; bütün İslâmi değerleri /kavramları sorgulamaya karar veren ve ısrarla “Akıl ile nakil/vahiy çatışırsa, akıl esas alınır, nasslar tevil edilir” tezini savunan resmi din anlayışı, yeni problemleri beraberinde getirmiştir. Son yıllarda hevâlarını ilâh edinen filozofların; rasyonalizm adına geliştirdikleri teoriler, bazı zihni hastalıkları ön plâna çıkarmıştır.Mucize, keramet, istidraç ve firaset kavramlarıyla ifade edilen hakikatlerin, keyfi yorumlarla mahkûm edilmesi bu hastalıklardan birisidir.
Yusuf KERİMOĞLU
06.02.2019 13:05
1.488 okunma

BÜYÜK Fransız Devrimi’nden sonra Avrupa’da, bilimi her şeyin ölçüsü kabul eden ve dini ferdin vicdanına terk eden dünya görüşü ön plâna çıkmıştır. Sanayi Devrimi'nden sonra Avrupa ülkelerinin hızla gelişmesi, bu dünya görüşünün müslümanlar arasında da yayılmasına vesile olmuştur. Topraklarını işgal eden Avrupa Ülkeleri’ne karşı “İstiklâl Savaşı” veren kadrolar, daha sonra müstevlilerin kültür değerlerini (siyasi, ictimai, hukuki, vs) sorgulamadan aktarma yoluna gitmişlerdir. Aydınlanma kültürünün yayılmasından sonra; bütün İslâmi değerleri /kavramları sorgulamaya karar veren ve ısrarla “Akıl ile nakil/vahiy çatışırsa, akıl esas alınır, nasslar tevil edilir” tezini savunan resmi din anlayışı, yeni problemleri beraberinde getirmiştir. Bu noktada, “akla değer vermek” ile “aklı putlaştırmak” arasındaki farkı izah etmekte fayda vardır. Akıl, madde açısından mücerred, tedbir ve tasarruf açısından bedenle münasebeti olan bir cevherdir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bir şeye malik olmamıştır” buyurduğu ve aklın insana verilen bir nimet olduğunu haber verdiği malumdur.(1) İmam Seyyid Şerif Cürcâni “Kitabû’t Târifat” isimli eserinde, aklın keyfiyetini izah ederken şu tesbitlerde bulunmuştur: “Akıl kelimesi, devenin bağı manasına gelen ‘ıkâl’den alınmıştır. Akıl insanı, doğru yoldan sapmaktan alıkoyan manevi bir kuvvettir. Akıl, kendisiyle eşyanın hakikatleri bilinen ve anlaşılan şeydir. Akıl, gaib olanları vasıtalarla ve mahsus olanları da müşahedeler ile idrak eden soyut bir cevherdir.(2)

İlâhi tekliflerin keyfiyetini kavramada vasıta olan aklın korunması, zaruri bir maslahattır. Son yıllarda hevâlarını ilâh edinen filozofların; rasyonalizm adına geliştirdikleri teoriler, aklın putlaştırılmasına vesile olan zihni hastalıkları ön plâna çıkarmıştır. Bu felsefi teorilerin, bütün dünyayı modern bir puthane haline getirdiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Ancak aydınlanma felsefesine iman eden ideologların (dehriyyûn) aklı putlaştırmalarını dikkate alan ve sadece onlara muhalefet etmek için, aklın fonksiyonlarını iptal eden mü’minlerin de hata ettiklerini söylemek mümkündür. Aklı olmayan kimsenin (deli, mecnûn vs) mükellef vasfını elde etmesi mümkün değildir. İlâhi tekliflerin hikmetini kavramak, hak ile bâtılı birbirinden ayırmak için; hem vahye, hem akla ihtiyaç vardır. Modernizmin etkisinde kalan; mûcize, kerâmet, firâset ve maûnet gibi kavramlarla ifade edilen hakikatleri, akılla izah edilemiyeceği gerekçesiyle hafife alan müslümanların sayısı hızla artmaktadır. Bazı muteber kaynaklarda “vukû bulması mümkün olan bir şey hakkında nass varid olunca, onu kabul etmek ve ona inanmak gerekir(3) hükmü kayıtlıdır. Gaybe iman eden müslümanların, gönüllerini aklı putlaştıran ideolojilere teslim etmeleri büyük bir felâkettir. Bu tesbitten sonra, cemiyet hayatının zaruri sonuçlarını tahlil etmekte fayda vardır.

Cemiyet halinde yaşayan insanların itikadi, siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Kur’an-ı Kerim’de, cemiyet halinde yaşayan insanların mekânları “Karye” kelimesiyle ifade edilmiştir. Karye kelimesinin; hem yerleşme mekanını, hem o mekanda ortaya çıkan medeniyeti ifade için kullanıldığı malûmdur. Kur’an-ı Kerim’de “gönderilen peygamberler ve onların kavimleri hakkında Allah’ın (cc) değişmeyen sünnetlerinin olduğu, bu sünnetlerin önceden takdir edildiği ve kavimlerin yaşadıkları hadiselerin birbirine benzediği” haber verilmiştir. Bütün toplumlar için geçerli olan bu kanunlara sünnetûllah denilir. Hz. Âdem’den (as) itibaren değişmeyen sünnetûllah şudur: Allah (cc) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir rasûl veya nebi göndermiş, daha sonra kendilerine hakkı veya bâtılı tercih etme mesûliyetini yüklemiştir. Peygamber gönderilmesinin hikmeti; insanların sırat-ı müstakiym üzerinde yürümelerine, akıllarını kullanmalarına, şeytanın güzel gösterdiği şeylerden sakınmalarına ve hevâlarına tabi olmaktan kaçınmalarına yardımcı olmaktır. İnsanoğlunu bedevi (göçebe) halde yaşamaktan kurtaran ve medeni hayata geçmelerini sağlayan peygamberler, kavimlerine siyaset ilmini öğretmişlerdir. Bir kimsenin peygamber olup-olmadığının tesbiti ile mu’cize hadisesini birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Tarih boyunca kavimlerin-insanların; risâlet veya nübüvvet iddiasında bulunan kimselere hitaben “ doğru söylediğine inanmamız için mûcize göster” dedikleri malûmdur. Arapça olan ve “A-C-Z” kökünden türeyen mucizenin sözlük anlamı “Bir şeye güç yetirememek, öne geçmek, engel olmak, hızını kesmek ve başkalarını aciz bırakmak” gibi anlamlara gelir.(4) Tevhid ve sıfat ilmi (kelâm) literatüründe mucize; ”Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin elinde; peygamberliğini ilân ettiği sırada, Allah’ın (cc) izni ve dilemesiyle adetûllaha aykırı bir hadisenin zuhurunu” ifade için kullanılan bir ıstılâhtır. İmam-ı Maturidi, mûcizeyi tarif ederken, şu tesbitte bulunmuştur: “ Peygamberin elinde meydana gelen, benzer konularda ihtisas sahibi olanların bile gücünü aşan ve öğrenim yoluyla benzerini meydana getirme imkânı bulunmayan hadisedir.(5) Bazı muteber kaynaklarda mucizenin; “Sadece Allah’ın (cc) kudreti dahilinde olup, mahlûkatından (melek, insan, cin vs) herhangi birinin yapamıyacağı fiil” şeklinde ifade edildiği malumdur.(6) Bu tarifleri dikkate aldığımız zaman, iki belirleyici unsurun varlığını itiraf etmemiz gerekir. Birincisi: Mucize, ilâhi keyfiyete haiz olan bir fiildir. İlahi fiil olduğu için peygamberler müstesna, herhangi bir kimsede görülmesi imkânsızdır. Diğer insanların gerçekleştirdikleri olaganüstü hadiselere (adetûllaha aykırı olmadığı için) mucize denilemez. İkincisi: Mucizenin peygamberlik iddiası ve tehaddiden sonra zuhur etmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’de; Hz. Salih (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’nın (as) mucizelerinden bahsedilirken, muhkem veya mücmel bir şekilde tehaddi özelliği haber verilmiştir.

Günümüzde en çok tartışılan meselelerden birisi de “Keramet” kavramıyla ifade edilen ve değişik çevrelerce istismar edilen meseledir. Arapça olan kerâmet, “Ke-Rü-Me” fiilinden masdardır. Sözlükte “iyi, ahlâklı ve cömert olmak” anlamına gelmektedir.(7) Terim olarak “Allah’ın sâlih, takva sahibi, veli kullarından zuhur eden olağan üstü hâl” manasında kullanılmaktadır.(8) Kerâmet, tıpkı mûcize gibi olağanüstü ve sıra dışı bir olaydır. Ancak mahiyetinin mûcizeden farklı olduğu malumdur. Çünkü mûcize peygamberlerden, keramet ise tam anlamıyla Peygamberin sünnetine sarılan velilerden zuhur eder. Ehl-i Sünnet âlimleri kelâm ve akâid kitaplarında “velilerin kerâmeti haktır” hükmüne yer vermiş ve velayeti şöyle ifade etmişlerdir: “Allah’ı tanımada ârif-i billâh olan, ihlâsla bütün ibadetleri edâ eden, büyük ve küçük günahlardan kaçınan ve şehevi hislerden uzak duran kimseye veli denilir.“(9) Keramete nail olan veli, bunun Allah’ın (cc) bir lütfu olduğunu bilir şükreder, daha çok bağlanır ve sorumluluğundan çekindiği için halini kimseye ifşa etmez. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın veli kulları için korku olmadığı ve bu mertebeye iman ve takva ile yükseldikleri beyan edilmiştir..(10) Dolayısıyla Allah’ın veli kulları mü’min ve muttaki vasfına haiz olan kimselerdir. Onların kerâmeti de şirk, bidat ve günahkârlığın değil, iman ve takvanın zaruri bir sonucudur.(11) Bununla birlikte harikulâde haller mü’min-kâfir, dindar-günahkâr herkeste görülebilir. Böyle haller kâfir ve günahkârlarda zuhur ederse buna “istidrâc” denilir. Bu halin, inançsız ve fasık kişilerde meydana gelmesi onların şımarmalarına vesile olur. Şımaran, tekebbür eden ve azgınlaşan kimselerin, âhiret hayatında görecekleri azabın şiddetli olacağı muhkem nasslarla haber verilmiştir. Bir de ihânet (hor, hakir ve zelil kılmak) vardır ki, bu yalancıların isteklerinin tam zıddı olacak bir şekilde zuhur eden hârikulade hadiselerdir. Meselâ: Yalancı peygamberlerden Müseylimetü’l-Kezzâb tek gözlü olan bir adama gözü iyi olsun diye dua etmiş, bunun üzerine adamın diğer gözü de kör olmuştur. Bilindiği gibi dinine bağlı, ahlâki faziletlere sahip ve iyi hal sahibi olan mü’minlerde görülen harukulâde hallere keramet, sıradan mü’minlerde görülen bu tür hallere maûııet (ilahi yardım) denilmektedir. Peygamberde nübüvvetten önce görülen harikulâde hallere İrhâsât denilir. Meselâ: Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) doğduğu gün, İran’daki mecusilerin bin yıldan beri yanan ateşinin sönmesi ve Sava gölünün suyunun çekilmesi gibi hadiseler, irhâsâtın delilidir. Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilen Hz. Zekeriyyâ’nın (a.s), Hz. Meryem’in odasına her girdiğinde çeşit çeşit meyvaları (kışın yaz ve yazın da kış meyvelerini) görmesini (Al-i İmran, ٣/٣٧) ve Hızır kıssasında anlatılan ‘Hz. Musa ile yolculuk esnasında Hızır’ın önce gemiyi delmesi, sonra çocuğu öldürmesi, en sonunda da kendilerini misafir etmeyen ahalinin yıkılacak duvarını düzeltmesi’ gibi hadiseler, ilahi yardımla ilgili hadiselerdir. (Kehf, 18/60-82)

Allah’a (cc) ihlâsla teslim olan, Tağuti rejimin kanunlarını reddeden ve tağuta teslim olmamak için bir mağaraya gizlenen genç yiğitlerin; (Ashab-ı Kehf’in) üçyüzon yıl uyuduktan sonra uyanmaları, sadece kerametle izah edilebilecek olan hadiselerdir. Zira ‘Ashab-ı Kehf’in’ peygamber olmadığı malumdur. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de yer alan bir haberde; Benî İsrail’den Cüreyc adlı bir velinin işaretiyle beşikteki çocuğun konuşması, kerametin keyfiyetiyle ilgili hadisedir. Bu hadisenin nasıl meydana geldiği şöyle izah edilmiştir: “Beşikte yalnız üç çocuk konuşmuştur. Birincisi, Hz. İsa’dır, İsa (a.s) beşikte iken babasız doğduğunu yadırgayanlara; “Ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni Peygamber yaptı” (Meryem, 19/30) şeklinde konuşmuştu. İkincisi: Emzikli bir kadının kucağındaki çocuktur. Bu hadisede kadının haşmetli bir süvari görünce, “Allah’ım! Oğlumu bunun gibi heybetli kıl” diye dua ettiğinde çocuk annesini emmeyi bırakarak; “Ya Rabbi! Beni bunun gibi (zalim) yapma” demiş ve tekrar emmeye devam etmiştir. Üçüncüsü, Beni İsrail zamanında Cüreyc denilen ruhban bir kişi vardı. Birgün namaz kılarken annesi gelmiş kendisini çağırmıştı. O da namazı bozup cevap verip-vermeme hususunda tereddüt gösterince annesinin ‘Bu oğluma fahişe kadınların yüzlerini göstermedikçe canını alma’ bedduasına maruz kalmıştır. Bu beddua neticesinde, insanlardan bir zümre kendisine zina iftirasında bulunmuşlardır. Bunun üzerine Cüreyc kendisine isnad edilen çocuğu eline almış ve babasının kim olduğunu sormuştu. Bunun üzerine çocuk: “Çoban!” diye cevap vermiştir. (12) Halife Hz. Ömer’in (ra) Nihavend’de savaşan ve düşman tarafından kuşatılan Sâriye isimli kumandanına Medine’den “Dağa çekil Sariye, dağa”diye bağırması ve sesini kumandana duyurmasının da keramet olarak, bazı kaynaklarda ifade edildiği malûmdur.(13)

Ehl-i Sünnet âlimleri; kerâmetin hak olduğunu beyan etmekle kalmamış, bunun gereğinden fazla abartılmasının doğru olmadığını da ifade etmişlerdir. Çünkü esas olan keramet değil, istikamettir. Bu sebepten istikamet daima kerametten üstün tutulmuştur. Sehl b. Abdullah b. et-Tüsterî; “En büyük keramet, kötü bir huyu iyi bir ahlâk ile değiştirebilmektir” demiş ve kerameti ağlayan çocuğu susturmak için verilen uyuşturucu ilaca benzetmiştir. Aslında hak olan keramet, cahil halk tarafından gösterilen aşırı ilgi ve merak sonucu bir çok hurafe ve bâtıl inancın gündeme girmesine de vesile olmuştur. Bu konuda mü’minlerin dikkatli olmalarında fayda vardır. Allah’ın (cc) velileri ile şeytanın dostlarını birbirinden ayırabilecek sağlam bilgi ve ölçülere sahip olmayan kimselerin başına, değişik felâketler gelebilir. Bazı İslâm âlimleri insanların, maddî, zahirî, kevnî, hissî ve sûrî kerâmetinden ziyâde, manevî, bâtını, rûhî ve hakikî keramete önem vermeleri gerektiğini ifade etmişlerdir. Bu âlimlere göre tayy-i mekân (bir anda muhtelif yerlerde görülebilme), kışın yaz meyvelerine kavuşma, ateşte yanmama gibi hârikulâde haller hissî ve kevnî olup fazla önemli değildir. Hatta bunların bazan tehlikeli ve zararlı olmaları da mümkündür. Dinin emir ve yasaklarına sıkı bir şekilde uymak, kötü huy ve alışkanlıkları terkedip iyi alışkanlıklar edinmek, istikamet üzere olmak, nefse hâkimiyet, çalışıp çabalamak suretiyle ilim ve irfan sahibi olmaya gayret etmek, hakiki ve manevî keramettir.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan ‘firaset’ kavramı ile kerameti ve maûneti birbirine karıştırmamak gerekir. Firâset: Halk arasında ferâset olarak telaffuz edilen firâset, Arapçada “Fe-Re-Se” kökünden türemiş bir isimdir. Lügatte; ‘keşfetme, sezme ve ileri görüşlülük’ gibi anlamları ifade ettiği malûmdur.(14)Bundan dolayı görüşünde isabetli kişiye “fârisü’n-nazar” denir. Ferâset ise masdar olup “Ata binmede mahir” anlamında “mâhirlik ve uzmanlık” gibi manalarına gelmektedir. Istılahta ise firâset; insanların, diğer varlık ve olayların iç yüzünü keşfetme, gelecek hakkında doğru tahminlerde bulunma şeklinde geçmiştir. Aristo’ya nispet edilen “Kitabü’s-Siyâse fi Tedribi’r-Riyâse” adlı eserde yer alan habere göre Aristo öğrencisi İskender’e öğütler vermiş ona savaşta hangi tarafın galip geleceğini veya mağlup olacağını önceden tahmin etme yollarını ve savaş tekniğini öğretmiştir. Riyazi firâset, zeka ve üstün sezgi gücüne sahip kişilerin sıkı bir perhiz ve çile sonucu rûhî ve fikrî yönlerini güçlendirerek, herhangi bir kişi veya olay hakkında isabetli tahminleri yapmasıdır. Mü’minin kalbine attığı bir nur ile kulun hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırması ve muhataplarının karakterlerini teşhis etmesidir. Endülüs'lü mâliki âlimlerinden Ebû Bekir İbnü’l-’Arabî firâset ile alakalı şöyle bir olay nakletmiştir: “Bir gün İmam eş-Şafiî ile İmamı Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî, Ka’be’nin avlusunda otururken içeriye giren bir adam dikkatlerini çekmiştir. İmâm Şâfiî, bu kişinin marangoz olabileceğini söyler. İmam Muhammed ise, bu kişinin demirci olduğunu belirtir. Her biri kendi görüşünde ısrar edince, adamın yanına varırlar ve nereli olduğunu öğrendikten sonra mesleğini sorarlar. Adam: “Daha önceleri marangoz idim, şu anda demirciyim” cevabını verir. İbnü’l-’Arabî; “Bu olay mü’minin, alametlerden istidlâl ederek hüküm çıkarması olan firasettir, yoksa bazı sûfilerin dediği gibi keramet değildir” şeklinde ifade etmiştir.(15)

Bazı müfessirler ve fakih âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan; “Elbette bunda işaretten anlayanlar için alınacak nice ibretler vardır” (El Hicr Sûresi: 75) ayetindeki “mütevessimîn” kelimesi ile “sen onları simalarından tanırsın” (El Bakara Sûresi: 273) ayetinin “firâset sahipleri” anlamında olduğunu belirtmişler ve bu nassların firasetin delili olduğunu ifade etmişlerdir.(16) İlmü’l-Kiyâfe’de firaset, “insanın dış görünüşündeki bazı vasıflarına bakarak iç dünyasını anlama ilmi” olarak tarif edilmiştir. Allahü Teâlâ’nın (cc) insanı şereflendirme manasında ifade ettiği “ve ona ruhumdan üflediğim zaman” (El Hıcr Sûresi: 29) ayetinin firasetin kaynağı olduğuna işaret eden âlimlerin varlığı da malûmdur. Aynı zamanda Hz. Ömer’in bazı âyetlerin getirdiği hükümleri (muvafakat-ı Ömer olarak bilinen) daha bu ayetler inmeden evvel temenni etmesini, Hz. Osman’ın yanına gelen bir kişinin gelmeden önce mahreme baktığını anlaması üzerine o şahsın, “Hz. Peygamber vefat ettikten sonra vahiy ile mi karşılaşıyorum!” diye hayret etmesini ve Hz. Osman’ın, “Bu vahiy değil, firasettir” demesini firasetin mümkün ve meşru olduğuna delil saymışlardır.

Firâset konusunda Hz. Peygamberin (sav); “Mü’minin firâsetinden korkun ve sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar(17) buyurduğu ve kâmil mü’minin Allah’ın (cc) katındaki değerini veciz bir uslûpla beyan ettiği malûmdur. Aynı zamanda kâmil mü’minin firasetli olması gerektiğine de işaret etmiştir. Böyle olunca sıradan bir mü’min değil, olgun olan bir mü’minde lütf-i ilâhî ile inkişaf edecek bazı duygu ve sezgiler, muhatabından zuhur eden söz ve fiilleri daha isabetle değerlendirme imkânı sağlayacak ve aldanmasını önleyecektir. Yine Hz. Peygamber’in (sav), “Yeryüzünde Allah’ın öyle kulları vardır ki, insanların karakterlerini firasetiyle tanırlar” hadisi ile “Müslümanın bedduasından ve firasetinden sakınınız”(18) hadisi, firasetli insanların devamlı bulunacaklarına işaret etmektedir. Firaset sahibi mü’min olabilmenin zaruri şartları; nefsin süfli arzularına karşı koymak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, Hz. Peygamber’in (sav) sünnetine sımsıkı sarılmak ve O’na asla muhalefet etmemektir.

Bir de feyiz yoluyla insanın kalbine ulaşan bilgiler vardır ki buna da ilham denilir. İlham, sözlükte “içmek, birden yutmak” anlamında “lehem” kökünden türemiştir. Bazı kaynaklarda, ilham şöyle tarif edilmiştir: “Allah’ın değişik usullerle veya melek vasıtasıyla iyiliğe vesile olan bilgileri insanın kalbine ulaştırmasıdır.”(19) Bu yönüyle Hz. Ömer ilhama mazhar olan kişilerden sayılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber’in (sav) onun bu vasfını açık olarak beyan ettiği malumdur: “Sizden önceki ümmetler içinde muhaddes olan (kendisine ilham verilen) kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böylesi bulunuyorsa (ki şüphesiz, bulunacaktır) o da Ömer b. el-Hattab’dır.”(20) Hz. Peygamber İslâm’ın ilk yıllarında; “Allah’ım! İslâm’ı şu iki şahıstan sana en sevimli olanı ile aziz eyle”(21) diye dua ederken, bunlardan biri Arapların eşrafından Ömer b. Hattab, diğeri de Amr b. Hişam olan Ebu Cehil’dir. Kur’an karşısında kalbi yumuşayan ve bi’setin altıncı yılında (otuzüç yaşında) müslüman olan Ömer, daha o zamanlar basiretini göstermiş ve ileride firasetli mü’min olacağının işaretini vermiştir. Ayrıca Hz. Peygamberin (sav) duasına mazhar olduğu da malûmdur.

Hakiki kerâmet, Allah’ın muttaki velî kullarından sâdır olan harikulade hallerdir. İstikamet üzere olmayan kimselerde görülen olağanüstü hallere “istidraç” denilir. Bu ikisi arasındaki farkı, firaset sahibi olmayan bir mü’minin kavrayabilmesi kolay değildir. İslâm hukukunda ileri görüşlülük, sezgi gücü ve keşif kabiliyeti gibi anlamlar verilen firaset, hâkimin ipuçlarını, karine ve emareleri, kişinin psikolojik durumlarını dikkatlice inceleyip olaylar arasında bağ kurması sonucunda hakkı tesbit etmesidir. Bu anlamda mü’minin (olaylara) Allah’ın nuruyla bakması, Allah’ın meşietine, rızasına uygun olan amelleri edâ etmesiyle ilgilidir. Zira bir hadis-i şerif’te haber verildiği gibi, “Allah bir kulu sevdi mi, o kimseyi meleklerine de sevdirir”(22) ve yeryüzünde o, Allah’ın gözü ve eli olur. Yani her şeyi onun adına ve rızasına uygun olarak düşünür ve edâ etmeye gayret eder.

___________

(1) Ragıb El İsfahanî- El Müfredât Fi Garibi’l Kur’an- İst: 1986 Sh: 342

(2) İmam Seyyid Şerif Cürcâni- Kitâbu’t Tarifat- İst: ty Kaynak Yay. Sh: 152

(3) Geniş bilgi için/ İmam Nureddin Es Sabuni- Maturidiyye Akaidi- Ank: 1978 Sh: 185

(4) İmam-ı Tahanevi, Keşşafû Istılahati’l Fünun- İst: 1984 C: 2 Sh: 975

(5) İmam-ı Maturidi- Kitabu’t Tevhid- İst: 1979 Sh: 189.

(6) İmam-ı Bakıllani-El Beyan Ani’l Fark Beyne’l Mucizat ve’l Keramat-Beyrut: 1958 Sh: 9 vd.

(7) İbn Manzur- Lisanü l-Arab- Beyrut: 1955 C: 12 Sh: 510

(8) İmam-ı Kuşeyrî- Er Risale- Beyrut, 1990.Sh: 353-364.

(9) İmam-ı Taftazanî- Şerhu’l Akâid-İst: ty Salah Bilici yay. Sh: 66.

(10) Yunus Sûresi: 10/62-63.

(11) İbn Teymiye- İbn Teymiye Külliyatı-İst: 1986 Tevhid yay C:1 Sh: 252

(12) Sahih-i Buhârî- İst: 1401 K. Enbiya:48; Ayrıca Sahih-i Müslim- K. Birr; 8

(13) El Aclûni- Keşfû’l Hefa- Beyrut: 1352 C: 2 Sh: 532.

(14) İbn Manzur-A.g.e. C: 6 Sh: 159

(15) İbn-i ‘Aıabî- El Ahkâmu’l-Kur’an-Kahire: 1331 C: 3 Sh: 1131

(16) Taşköprüzade- Mevzuatü’l-Ulûm- İstanbul- Dersaadet: 1313. C: 1 Sh: 358

(17) Sünen-i Tirmizî-İst: 1401 K. Tefsîtü’l-Kur’ân, 16.

(18) İmam Heysemî- Mecmaıı’z-Zevâid- Beyrut: ty C: 10 Sh: 268, Ayrıca Hüsameddin Ali el-Mutteki- Kenzü’l-Ummâl- Halep: ty C: 11 Sh: 88, Sahih-i Buhârî-K.”Edeb”, 83; Sahih-i Müslim, -K. Zühd”, 63

(19) Yavuz, Şevki Yusuf, “İlham” -Diyanet Ansiklopedisi: C:22 Sh: 98.

(20) Sahih-i Müslim-K. Fezâilü’s-Sahabe: 23; Ayrıca Sünen-i Tirmizî-K. Menâkıb: 18.

(21) Sünen-i Tirmizî-K. Menâkıb: 18.

(22) Sahih-i Müslim- İst: 1401 K. Birr: 157.

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya