Haber-i Sadık ile Vahyin Münasebeti ve İman Esasları
Haber-i sadık kavramı ile vahiy arasındaki münesebet, et ile tırnağın münasebeti gibidir. İslâm âlimleri vahyin hakikati, mâhiyeti, çeşitleri ve geliş şekilleri konusunda değişik delillerin varlığını ifade etmişlerdir. Bazı İslâm âlimleri meşrû delilleri dikkate almış, genel anlamda vahy-i metlüv (Kur'ânda yazılı olan ) ve vahy-i gayr-i metlüv olmak üzere ikili tasnifi beyan etmişlerdir. İmam-ı Suyûtî (rh.a) ‘ümmete kolaylık olması için vahyin iki kısımda nazil olduğunu ve Cebrail’in Kur’ân-ı Kerim’i indirdiği gibi Sünnet’i de indirdiğini’ ifâde etmektedir. Mükellefin “müslüman” vasfını kazanabilmesi için; Kelime-i Tevhid’de beyan edilen hakikate kalben iman etmesi ve bu imanını diliyle söylemesi (ikrarı) zaruridir. Her mükellefin, imanın ve küfrün sınırlarını iyi bilimesi şarttır. Dolayısıyla inanılması zaruri olan hükümlerin tesbiti , hayati bir öneme haizdir. Ehl-i Sünnet ulemasına göre, bir hükmün iman esası olabilmesi için Kur'ân-ı Kerîm’de veya mütevâtir sünnette delilinin bulunması şarttır.
Yusuf KERİMOĞLU
16.02.2019 14:10
616 okunma
HAKİKATİN ve bilginin kaynağında haber-i sadıkın müstesnâ bir yeri vardır. Haber-i sadık kavramı ile vahiy arasındaki münasebet, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Allahû Teâlâ (cc) ile peygamberler arasında cereyan eden ve vahiy kavramı ile izah edilen haberleşme hadisesi, insan aklının kavrayamayacağı kadar girift olan bir hadisedir. Dolayısıyla sıradan bir insanın vahye muhatap olması mümkün değildir. Peygamberlere mahsus olan ismet, sıdk, emanet ve fetanet gibi sıfatlar dikkate alındığı zaman; onların (vazifeleri sebebiyle) diğer insanlardan farklı bazı sıfatlara haiz oldukları malûmdur. Akaid kitaplarında vahyin kelime ve ıstılâh manaları üzerinde durulmuş; “Allahü Teâlâ’nın (cc) tebliğini istediği hükümleri ve diğer gaybi haberleri Cebrail (as) vasıtasıyla peygamberine bildirmesinin vahiyle mümkün olduğu ifade edilmiştir.(1) Allahû Teâlâ (cc) Rasûllerine ve nebilerine her istediğini vahiy yoluyla bildirmiş, onlar da bu vahyin gereğini tebliğ ederek, insanlığın rehberi olmuşlardır.(2) Vahiy metafizik bir olay olduğu için hakikatini ancak Allah (cc) bilir. Mâhiyetini ve çeşitlerini, vahye muhatab olan peygamberler müstesna, diğer insanların bilmeleri kolay değildir.
Târih boyunca vahyin hakikati, mâhiyeti, çeşitleri ve geliş şekilleri konusunda İslâm âlimleri değişik delillerin varlığını ifade etmişlerdir. Bazı İslâm âlimleri meşrû delilleri dikkate almış, genel anlamda vahy-i metlüv (Kur'ânda yazılı olan ) ve vahy-i gayr-i metlüv olmak üzere ikili tasnifi beyan etmişlerdir.(3) Vahy-i metlûv; lafız ve mânâ olarak inzal edilen, mu’ciz ve tahriften emin olan Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan âyetlerdir. Vahy-i gayr-i metlüv ise, Hz. Peygamber’in (sav) Allah’a (cc) nisbet ederek beyan ettiği hakikatlerdir. Usûl âlimleri bu vahiy çeşidinin lafız olarak değil, mânâ olarak Hz. Peygamber’in kalbine ilkâ edildiğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla bu iki vahyin keyfiyeti aynı değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan vahyin inzalinde; hem lafız, hem ses ve hem de her ikisinin birleşmesinden doğan bir kıraat söz konusudur. Kur’ân’-ı Kerim’in ‘lafız ve mânâ olarak vahiy mahsûlü oluduğu’ konusunda âlimler arasında ittifak vardır. Kur’ân-ı Kerim’de uyku halinde iken nazil olmuş herhagi bir âyet yoktur; hepsi uyanık halde iken gelmiştir.(4) “Şüphesiz ki bu Kur’ân, âlemlerin Rabbi tarafından inzal edilmiştir. Ey Muhammed! Uyaranlardan olman için apaçık Arap diliyle onu, Cebrail senin kalbine indirmiştir” (Eş Şuara Suresi:192-195) meâlindeki âyetten anlaşılacağı gibi; Kur’ân-ı Kerîm sadece Cebrail (as) vasıtasıyla indirilen kitaptır. Kur’ân-ı Kerim’in dışındaki vahyin çeşitleri, mertebeleri, şekilleri üzerinde konuşmak; rasûl ve nebiler müstesna, diğer insanlar için (gaybi keyfiyeti sebebiyle) kolay değildir. Kendilerine kitap indirilmeyen, buna mukabil isimleri Kur'ân-ı Kerim’de zikredilen peygamberlerin ‘vahye muhatap olmadıklarını’, iddia etmek mümkün değildir. Zira bu hakikat, muhkem nasslarla sabittir. Sünnet’in vahiy ile olan münasebetini ortaya koyan nasslardan bazıları “Hz. Peygamber’in (sav) her davranışının ve sözünün vahye dayandığını” ifade etmektedir. Aynı mesele ile ilgili âyet ve hadislerden bazıları ise, “O’nun beşerî yönünü” ortaya koymaktadır. Önce sünnet’in vahiy mahsûlü olduğuna işaret eden delilleri kısaca izah edelim: Allahü Teâlâ (cc) Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle buyurmaktadır: “O, kendiliğinden bir şey söylemez; söylediği ancak kendisine gönderilen bir vahiydir.”(En Necm Sûresi: 3-4) Başta zahiri ûlemasından İbn-i Hazm olmak üzere, İmam-ı Kurtubi ve İmam-ı Hattabi, ‘sünnetin vahye dayandığını’ ifade ederken, bu âyeti delil olarak kullanmışlardır.(5) Bazıları da Sünnet’in bu âyetin kapsamına girmediği, âyette kastedilenin sadece Kur’ân-ı Kerim olduğunu ileri sürmüşlerdir.(6) Ancak âyet-i kerimede “kıraat’ (okuma) değil “Nutuk” (söz) kelimesinin yer alması, peygamberin din hususunda söylediği sözlerin vahye dayandığının delilidir. Allah’ü Teâlâ’nın (cc), Hz. Peygamber’e (sav) itaati, kendisine itaat olarak kabul etmesi,(7) Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) kesin olarak itaati emretmesi(8) O’nun getirdiklerine ittibâ etme ve nehyettiği şeylerden kaçınma emrini vermesi(9) Sünnet’in Allah’tan gelmiş gayr-i metlüv bir vahiy mâhiyetinde olduğunu göstermektedir.(10)
Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem’e (sav) kitabın ve hikmetin indirildiği ifade edilmekte ve ‘hikmet’ terimi, defalarca tekrar edilmektedir.(11) Bu kelimenin menşeini, lügat mânâsını ve Kur'ân’da geçen şekillerini dikkate alan bazı âlimler, hikmet kavramının Sünnet'i ifade için kullanıldığını ifade etmişlerdir: “Allah Sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve evvelce bilmediklerini sana öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütfü ve inâyeti büyüktür.”(12) Bu âyette geçen kitaptan maksad Kur’ân-ı Kerîm, hikmetten maksat da Sünnet’tir. Bu görüşü savunan âlimler arasında Hasan Basrî, İmam-ı Katâde, İmam Yahya b. Ebî Kesîr, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Begavî, İmam-ı Kurtûbî ve İmam-ı Kastallânî’yi zikredebiliriz. Hikmetin Sünnet olarak yorumlanması onun vahiyle olan münasebetini göstermektedir. Sahabeden Hz.Abdullah b. Amr (ra) konu ile alâkalı şu hadiseyi nakletmiştir: Peygamberimiz Efendimiz’den (sav) duyduğum her şeyi unutmayayım diye yazıyordum. Kureyş’in ileri gelenlerinden birisi bana : “Sen her duyduğunu yazıyor musun? Hâlbuki Rasûlullah, hoşnutluk halinde de, hiddetli iken de konuşan bir beşerdir.” diyerek beni ikaz etti. Ben de yazmaktan vazgeçtim ve durumu Allah Rasûlü'ne (sav) ilettim. Kendileri: “Yaz, hayatım elinde olana yemin ederim ki (Parmağı ile ağzını göstererek) buradan hakikatten başka söz kesinlikle çıkmaz” buyurdular.(13)
Fakih İmam-ı Evzâî (rh.a) hocaları arasında yer alan İmam Hassan b. Atiyye’den (rh.a) şu haberi rivâyet etmiştir: “Hz. Peygamber’e vahiy inerdi. Cebrail aynı zamanda O’na inen vahyi tefsir eden Sünnet'i de getirirdi.”(14) Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Şunu kati olarak biliniz ki, bana Kur'ân-ı Kerîm ve onun bir misli daha verilmiştir. Yakında bazı kimseler çıkacak karnı tok bir halde, rahat koltuğunda oturarak: Şu Kur’ân’a sarılınız, onda helâl olarak ne görürseniz onu helâl kabul ediniz, neyi de haram görürseniz onu haram biliniz diyeceklerdir.”(15) Bu hadiste yer alan ‘Bana Kitap ve O’nun bir misli daha verildi.” sözünün zahirinden misli (benzeri) olarak verilenin ayrı ve müstakil bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Muhaddis İmam Hattabî, “Bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir” hadisini şerhederken iki türlü te’vîlin mümkün olduğunu ifade etmiştir: Hz. Peygamber (sav) metlûv olan zahirî vahye muhatap olduğu gibi, kendisine gayr-i metlûv olan bir vahye de muhataptır. Bu Allah’ın (cc) O’na bir lutfûdur. İkinci te’vîl ise şöyledir: Metlûv vahiy olarak gönderilen Kur'ân yanında Hz. Peygamber’e Kur'ân’da olanları açıklama (tebliğ ve tebyin etme) yetkisi de verilmiştir.(16) İmam-ı Şafiî (rh.a) “Peygamberimiz'in din hususunda verdiği her hüküm, Kur’ân’da yer alan ahkâmın tefsiri hükmündedir” diyerek, vahiy ile sünnet arasındaki münasebete dikkati çekmektedir.(17) Usûl Ulemasından İmam-ı Cüveynî ise Allah’ın (cc) münzel kelâmını ikili tasnife tabi tutmuştur. Birincisi: Vahiy meleği Cebrail (as) Allah’ın kelamını dinlerken, hıfz eder, sonra Hz. Peygambere (sav) gelir, Allah’ın (cc) muradını aynen O’na bildirir. Ancak Cebrail’in ifadeleri, keyfiyet olarak aynı, ibare olarak farklı olabilir. Bu vahy-i gayr-i metlûvdur. İkincisi: Allah’ü Teâlâ (cc) Cebrail’e ‘bu kitabı Peygamber’e oku’ diye emreder. Cebrail de herhangi bir değişiklik yapmadan Allah kelâmını olduğu gibi bildirir.” İmam-ı Suyûtî (rh.a) ‘ümmete kolaylık olması için vahyin iki kısımda nazil olduğunu ve Cebrail’in Kur’ân-ı Kerim’i indirdiği gibi Sünnet’i de indirdiğini’ ifâde etmektedir.(18) Görüldüğü gibi Sünnet’in 'gayr-i metlûv vahye dayandığını' ifade ve beyan eden alimlerin sayısı oldukça fazladır.
Mükellefin “müslüman” vasfının kazanabilmesi için; Kelime-i Tevhid’de beyan edilen hakikate kalben iman etmesi ve bu imanını diliyle söylemesi (ikrarı) zaruridir. Her mükellefin, imanın ve küfrün sınırlarını iyi bilimesi şarttır. Dolayısıyla inanılması zaruri olan hükümlerin tesbiti , hayati bir öneme haizdir. Ehl-i Sünnet ulemasına göre, bir hükmün iman esası olabilmesi için Kur'ân-ı Kerîm’de veya mütevâtir sünnette delilinin bulunması şarttır. Zarûrat-ı diniye terkibi, inanılması mecbûri olan hükümleri ifade için kullanılan bir terkiptir. Kur'ân-ı Kerim’de: “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, ahiret gününü inkâr ederek kâfir olursa o, muhakkak ki (Sırat-ı Müstakim’den) uzak bir sapıklıkla sapıp gitmiştir” (En Nisâ Sûresi: 136) hükmü beyan buyurulmuştur. Mütevatir olan bir Hadis-i Şerif’te; “Allah’a meleklerine, kitaplarına peygamberlerine âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmenin farz olduğu” haber verilmiştir.(19) Sahih bir imana sahip olmayan insanın; hiçbir ibadeti ve ameli makbul olmayacağı için, imtihanı kazanması da mümkün değildir.
Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) din hususundaki her emrine itaat etmek farz, O’na muhalefet etmek haram kılınmıştır. Feteva-i Hindiyye’de:” Mütevatir olan hadisleri inkâr eden kimse kâfir olur. Bazı alimlere göre meşhur olan hadisleri inkâr eden kimse de kâfir olur. Ebân b. İsa, “Meşhur hadisi inkâr eden kimse kâfir olmaz, dalâlete düşmesinden korkulur” demiştir. Sahih olan kavil budur. "Haber-i vahidi, mazeretsiz olarak inkâr eden kimse günahkâr olur"(20) hükmü kayıtlıdır. Usûl kitaplarında, mütevatir hadis şöyle tarif edilmiştir: “Yalan üzere birleşmeleri aklen ve adeten mümkün olamayacak kadar çok kimsenin, senedinin başından sonuna kadar birbirinden rivâyet ettikleri hadistir.”(21) Mütevâtir hadisle sabit olan bu hüküm, iman edilmesi gereken bir hususu ifade ediyorsa, tasdik edilmesi farzdır. Amelle ilgiliyse, onunla amel edilmesi zaruridir. Zira mütevatir haberler âyân menzilesindedir ve bizzat Rasûl-i Ekrem’den (sav) işitilmiş gibi kabul edilir.(22) Dolayısıyla ismet, sıdk, tebliğ, fetanet ve emanet gibi sıfatlara haiz olan Peygamberimiz'in (sav) Sünnet'i, muhkem bir delildir. Allahü Teâla’nın, (cc); “Bir de peygamber size ne emir verdiyse onu tutun. Nehyettiğinden de sakının” (El Haşr Sûresi: 7) emrine ihlâsla ittiba eden müslümanların; hem bu dünyada, hem âhirette saadete ermeleri mümkündür.
Hesap gününe hazırlanan müslümanların; herhangi bir meseleyi müzakere ederken, şer’i- ilmi delilleri dikkate almaları şarttır. Taharriye (araştırmaya) değer veren ve kalben mutmain olmayı sağlayacak bir delile ulaşmadan konuşmamayı ahlâk edinen her mükellefin imtihanı kazanması mümkündür. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) müslümanlara, bilmedikleri konularda ulu-orta konuşmalarını yasakladığı ve şöyle buyurduğu malûmdur”: Bir insan mânâsını düşünmeden bir söz söyler ve o söz yüzünden cehennemin şarkıyla garbı arasındaki mesafeden daha uzak bir yerine düşer.”(23) İbn-i Abidin “Reddü’l Muhtar” isimli eserinde, farz olan ilimleri tasnif ederken şöyle demiştir: “Küfre müeddi olan sözleri (Elfaz-ı küfrü) öğrenmek de farzdır. Yemin ederim ki, şu zamanda bunlar en mühim şeylerdendir. Zira çok defa avamın küfre varan sözler söylediklerini işitirsin. Halbuki onlar bundan gâfildirler. İhtiyaten cahil, imanını her gün, karısının nikâhını da ayda bir veya iki defa, iki şahit huzurunda tazelemelidir. Çünkü hata erkeklerden sadır olmasa bile, kadınlardan çok sudûr eder.”(24)
Hesap gününe hazırlanan her mükellefin; çevre kültüründen, çarşı putlarından ve zalim politikacıların demagojilerinden kendisini koruması gerekir. İktidar sahiplerinin, insanları “hidâyete davet etmesi” veya “kitleleri dalâlete sürüklemesi” mümkündür. Bunun siyasi bir tez değil, Allahû Teâla (cc)’nın kitabında yer alan ve insanları düşünmeye sevk eden muhkem bir hakikat olduğunu unutmamak gerekir. Zira Kur'ân-ı Kerim’de, kıyamet gününde ortaya çıkacak manzara şöyle tasvir edilmiştir: “–(Tuğyan eden siyasi liderler) O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize!.. Keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara tabi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz!.. Hakikat biz reislerimize (liderlerimize) ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar’ diyeceklerdir. Ey Rabbimiz!.. Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize) azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!.” (El Ahzab Sûresi: 66-68.) Hesap gününde; tuğyan eden ve insanları hidâyetten uzaklaştıran siyasi liderler ile onlara tâbi olan kimselerin, birbirlerinin düşmanı hâline gelecekleri, muhkem nassla haber verilmiştir. İnsanların içinde bulundukları çevre şartlarından etkilenmemeleri mümkün değildir. Günümüzde egemenlik ihtirasına kapılan çevreler; ya kendilerinin teorilerini, ya atalarının ideolojilerini, “İnsanların tek kurtuluş yolu” olarak vasıflandırmakta ve dalâleti yaymaktadırlar. Bilindiği gibi inanılması zaruri olan hükümleri inkâr etmeye irtidat, bu cinâyeti işleyen kimseye de “mürted” denilir. İrtidat’ın meydana gelmesi için yegâne rükûn; müslüman olan bir kimsenin; diliyle, küfür olan bir hususa itikad ettiğini ikrar etmesidir.(25) Kalbi imanla dolu olduğu halde; herhangi bir zorlama olmadan kendi irade ve ihtiyarı ile küfrü gerektirecek herhangi bir söz söyleyen kimse kâfir olur. Ölüm tehdidi veya herhangi bir uzvunun koparılması tehlikesiyle (İkrah-ı Mülci) karşı - karşıya kalan mükellef; kalbi ile mutmain olduğu halde, küfür kelimesini söylerse mürted olmaz. Zira Kur'ân-ı Kerim’de: “Kalbi iman üzere (sabit ve bununla) mutmain olduğu halde; (cebr-ü) ikrah’a uğratılanlar müstesna olmak üzere, kim iman ettikten sonra Allah’ı tanımaz, küfre sine (-i kabul) açarsa, işte Allah’ın gazabı o gibilerin başınadır. Onların hakkı en büyük azabtır” (En Nahl Sûresi: 106) hükmü beyan buyurulmuştur. İkrah-ı Mülci durumunda; kelime-i küfrü söylemek, ruhsatla amel hükmündedir.(26) Elfâz-ı küfrü söyleyen bir mükellef; sadece ikrah-ı mülci hâlinde değil, bazı durumlarda da ma’zur sayılır. Meselâ: Küfür olduğu sabit olan herhangi bir hususu ikrar eden kimsenin; bu ikrarı sırasında akıllı olması şarttır. Delilik, bayılma, uyku halinde iken sayıklama, hastalık (cinnet vs.) ve sarhoş iken küfür kelimesini söyleyen kimsenin irtidadına hüküm verilemez. Dil sürçmesi veya bir hata sebebiyle elfâz-ı küfrü telâffuz eden kimse de kâfir olmaz.(27) Zira kasdı, küfür kelimesini söylemek değildir. Durumu derhal düzeltmesi gerekir.
Bir mükellef şaka olsun diye veya eğlence kasdıyla küfür olan bir sözü söylerse; inancı söylediği söze zıt bile olsa, müslüman vasfını muhafaza edemez. Bu aynı zamanda bir nifak alametidir. Bu hakikat, muhkem nassla sabittir: “-Şayed onlara (niçin alay ettiklerini) sorsan, ‘Andolsun ki biz, ancak (yol zahmetini hissettirmemek için) lafa dalmış bulunuyor ve birbirimizle şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile, O’nun âyetleriyle, O’nun Rasûlü ile mi eğleniyordunuz? (beyhude) Özür dilemeye kalkmayın. Siz iman (ettiğinizi ikrar) dan sonra küfrettiniz.” (Et Tevbe Sûresi: 65-66) İslâm fıkhının hükümlerini; şaka veya eğlence konusu hâline getirmek, mükellefi küfre düşürür. Zamanın değiştiğini ileri süren ve hadd cezalarını tesbit eden âyetlerin hükmünün iptal edilmesi gerektiğini iddia kimse mürted olur. Zira Kur'ân-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir Âyet-i Kerime’yi inkâr ile tamamını inkâr arasında bir fark yoktur.(28)Medyumlara giden ve onların (kendi iddialarına göre) cinlerinden yardım isteyen bir müslümanın, küfre düşme tehlikesi vardır. İslâmi eserlerde kâhin, arraf ve remmal olarak isimlendirilen kimselerin günümüzdeki ortak ismi, medyum’dur. Medyumun ve kâhinin yaptığı işe kehânet denir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Bir kimse kâhini, verdiği haber konusunda tasdik ederse, Allahû Teâla’nın (cc) bana indirdiğini inkâr etmiş olur”(29) buyurduğu malûmdur. Medyum gelecek zamanda vukû bulacak hadiseleri haber veren, sırları bildiğini ve gaybe vakıf olduğunu iddia eden kimsedir. Muteber bütün fıkıh kitaplarında; “Gaybı bildiğini iddia eden kimse de, kâhine gidip onu tasdik eden kimse de kâfir olur” hükmü kayıtlıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hüdâ’ya veya hevâ’ya tabi olmak, öncelikle kalbe, sonra akla ve duygulara mahsus olan bir ameldir. Dolayısıyla insanın kalbine sahip çıkması ve onu hevâsının tuzaklarından koruması şarttır. İnsanoğlunun arzularını İslâm’a tabi kılması, kalbinde bulunan imanla ilgilidir. Rasûl-i Ekrem (sav) imanın keyfiyetini ve zaruri olan rüknünü şöyle ifade etmiştir: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, arzularını İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz.”(30) Sünnetûllahı hafife alan, risâlet ve nübüvvet vazifesinin keyfiyetini idrak edemeyen bir mükellefin, imtihanı kazanması mümkün değildir. Tevhidin aslı; kitaba ve sünnete sımsıkı sarılmak, hevâya tabi olmaktan ve bid’atten ictinab etmektir.(31) Hesap gününe hazırlanan her mükellefin; Allahû Teâla (cc)’ya ibadet etmek için yaratıldığını ve O’nun hükümlerini infaza memur kılındığını, asla unutmaması gerekir.
_______________________
(1) Geniş bilgi için/Bk. Ebû Zehv- El Hadîs ve’l-Muhaddisûn, Sh:12; Ayrıca Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân DiliC:3 Sh: 1525 vd; Prof. Dr. Talat Koçyiğit- Hadis Istılahları Sh: 447
(2) Peygamberlerin insanlara doğru yolu bildirdiklerine dâir pek çok âyet vardır. Mesela, bk. Enbiyâ, 21/73
(3) Vahiy hakkında daha geniş bilgi için bk. İmam-ı Suyûtî- El İtkân, Sh: 43-44; Ebû Zehv-A.g.e. Sh:12-13; El Kattani- El Mebâhis fi Ulûmil-Kur’ân Sh: 30-31
(4) İmam Hattâbî- Meâlimü’s-Sünen- Beyrut: ty C:4 Sh:298; Ayrıca İbn Hazm- El İhkâm-C:1 Sh:108; İmam-ı Serahsî- Temhidû’l Füsûl - C:2 Sh: 97
(5) İmam-ı Suyûtî- A.g.e. C: I Sh:106; Ayrıca Ebû Zehv-Ag.e. Sh: 14
(6) Bk. İbn Hazm, İhkâm, 1,108; Serahsî, Usûl, II, 97
(7) Geniş bilgi için bk./Prof. Dr. M.Hayri Kırbaşoğlu- İslâm Düşüncesinde Sünnet-Ankara: 2002 (6 bsm) Sh: 217-224
(8) Bk. En Nisâ Sûresi: 80
(9) Bk. Âl-i İmrân Sûresi: 132; En Nisa Sûresi: 59; El Mâide Sûresi: 92; El Enfâl Sûresi: 46; En Nûr Suresi: 54; Muhammed Sûresi: 33; Et Teğâbûn Sûresi: 12
(10) Bk. El Haşr Sûresi: 7
(11) Bk. İmam-ı Şafiî- Er Risale- Sh: 22
(12) Bu âyetler için bk./ El Bakara Sûresi: 129, 151, 231, 151, 269; Âl-i İmrân Sûresi:48, 81, 164; En Nisa Sûresi: 54, 113; El Mâide Sûresi: 110; En Nahl Sûresi: 125; El İsrâ Sûresi: 39; Lokman Sûresi: 12; El Ahzâb Sûresi: 34; Es Sâd Sûresi: 20; Ez Zuhruf Sûresi: 63, El Kamer Sûresi: 5; El Cum’a Sûresi: 2
(13) En Nisa Sûresi: 113
(14) Sünen-i Ebû Dâvûd-İst: 1401 K. İlim- B. 3
(15) İbn Abdilberr- Câmiû Beyâni’l-İlm ve Fadlih C: 2 Sh: 234; Benzeri bir ifade için bakınız/. Sünen-i Dârimî-İst: 1401 - Mukaddime: 49
(16) Sünen-i Ebû Dâvûd- İst: 1401 K. Sünne,B. 6; Ayrıca İmam Ahmet b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401 C: 4 Sh: 131 Hadisin değişik lafızlarla rivâyeti için bk. Sünen-i Ebû Dâvud- İst: 1401 K. İmâre, B. 33; Sünen-i Tirmizî- İst: 1401 K. İlim, B: 10; Sünen-i İbn Mâce- İst: 1401 K. Mukaddime. B. 2; Sünen-i Dârimî- İst: K. Mukaddime. B.49
(17) İmam-ı Hattâbî- Meâlimü’s-Sünen- C: 4 Sh: 298
(18) İmam-ı Şafiî- Er Risale- Sh: 22
(19) Sahih-i Buhari- İst: 1401 K. İmân: 37
(20) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400 C: 2 Sh: 265.
(21) İmam El Accac- Hadis ûsulü (Usûl-i Hadis) Beyrut: 1981 Sh: 301.
(22) İmam Abdülaziz El Buhari-Keşfû’l Esrar- İst: 1307 C: 3 Sh: 688 vd, Ayrıca Molla Hüsrev- Mir’at El Usûl Şerhû Mirkat El Vüsûl-İst: 1308 C: 2 Sh: 8.
(23) Sahih-i Müslim-İst: 1401 Kitabü’z Zühd: 4/2290, b. 6
(24) İbn-i Abidin-A.g.e. C: 1, Sh: 41
(25) Şeyh Nizamüddin ve Heyet-A.g.e. C: 2, Sh: 283.
(26) İmam-ı Kasani-El Bedaiû’s Senai-Beyrut: 1974 C: 7, Sh: 175-176 Ayrıca İmam-ı Serahsi-El Mebsut-Beyrut: ty, C: 24, Sh: 47-49.
(27) Şeyh Nizamüddin ve bir heyet-A.g.e. C: 2, Sh: 276.
(28) Aliyyü’l Kari- Şerhû’ş Şifa-İst: 1309 C: 2, Sh: 525, Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet-A.g.e.. C: 2, Sh: 266
(29) İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsned-İst: 1401 C: 2, Sh: 408.
(30) İbn-i Kesir- Tefsirû’l Kur'ân’il Aziym- Beyrut: 1969 C: 3 Sh: 490. Ayrıca İmam-ı Nevevi- Nübüvvet Pınarından Kırk Hadis- İst: 1992 Marifet Yay. Sh: 397
(31) İmam-ı Serahsi- El Mebsut- Beyrut: ty C: 1 Sh: 3
 
Misak Dergisi 336. Sayı
Kasım 2018
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya