Bâtıl Te'villere Kalbini Teslim Eden İnsan ve Zulüm
Bâtıl tevillere kalbini teslim eden insan; hem Allah'ın (cc) âyetlerine, hem kendi nefsine zulmettiğini bilmesi gerekir. Kur’ân âyetlerini fıtrata uygun olarak, ölçülü ve dengeli bir anlayış tarzı ile ele almamız, eğer böyle bir ehliyete sahip değil isek âyetlerden hüküm çıkarma işini ehline bırakmamız zaruridir. Şimdi bizler, İslâmi terbiye almamış, demokratik ahlâk ile yetişmiş, bırakın hadis ilimlerini ve yüz binlerce hadisi bilmeyi ya da en azından ilmihalimizle ilgili meselelerdeki hadislerden bile cahil olduğumuz gibi ve hatta âyetlerden bile bihaber olarak dini yaşamaya çalıştığımızı unutarak, üstüne üstlük ezberlediğimiz üç beş âyet, birkaç şüpheli hadis ile, Kur’ân meallerine tutunarak diğer insanlar hakkında bile hüküm veriyor, onların hatalarından dem vuruyoruz. Bu açık bir zulüm değil midir?
İbrahim DÖNERTAŞ
16.02.2019 14:50
509 okunma
MÜSLÜMANLARA her hadise karşısında “İnna lillah …. Allah içiniz (Allah’a âidiz)(Bakara, 2/156) demelerini öğreten Allahû Teâlâ (cc) yeryüzünde sadece kendi emirleri doğrultusunda hayat sürmelerini beyan etmiştir: “Yer ve gökler O’nun’dur, sürüp giden hayat tarzı da ona aiddir”(Nahl, 16/52) âyeti hakimiyet hakkının kendisine aid olduğunu açıkça ifade etmiştir. Yeryüzünde sadece Allah (c.c.) için yaşayan, O’na kulluk için sahip olduğu bütün imkânlarını seferber eden kullar için Allahû Teâlâ'nın (c.c.) gösterdiği hedefi görebilmek ve yine o hedefe ulaşmak için uygun olan doğru yolu bulmak, ilâhi emanete sahip çıkmanın ilk şartıdır. Bu yolun tesbit edilmesi açısından özel bir gayreti gerektirdiği gibi, tesbiti yapıldıktan sonra da o yol üzerinde kalmak, daha da özel bir çabayı gerektirir. Çünkü bu yol üzerinde Allah’ın yolundan saptırmak için bekleyen birçok saptırıcı unsurlar vardır. En başta şeytan, tağutlar, belamlar, Karunlar olduğu gibi; gurur, kibir, hased, riya, kıskançlık, intikam duygusu, hırs, cinsel dürtüler vb. duyguları bünyesinde barındıran nefs-i emmare gibi unsurlar da vardır. “Biz ona iki tepe gösterdik. Fakat o sarp yokuşu aşamadı” (Beled,90/10-11) âyetlerinde insan hayatında iki tepe olduğu ve o tepelere giden yolların da zor ve çetin, sarp yokuşlardan, zor geçitlerden oluştuğu beyan edilmektedir. Kişi ister Kur'an-ı Kerim'de hedef olarak konulan “Allah’ın rızası” olan tepeye ulaşmak için çaba göstersin, isterse “şeytanın dostluğuna” ulaştıran zirve (!) için mücadele etsin, sonuçta her ikisi de gayret ve çabayı, meşakkatı ve zorluğu bünyesinde barındırır. “İnananlar Allah yolunda savaşır, küfredenler de tağut yolunda savaşır”(Nisa, 4/176) âyetinde de izah edilen durum budur. Her iki yolun yolcuları da kendi inançları doğrultusunda azmederek ter dökerler, kan dökerler. Hatta bu ikisi yani doğruluk ve sapıklık bâzen birbirine öylesine yakındırlar ki, âyette belirtildiği üzere süt ile idrarın çıktığı mesafe kadar yakındır. Hammadeleri, besinleri aynı olabilir. Fakat çıkarımları ise farklı farklı olma ihtimalini de her zaman mümkün kılar. Günümüzde de Kur’ân kaynaklı beslendiğini söyleyenler çok farklı sonuçlara gidebilmektedirler.
“Doğrusu hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Zira onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıda) ile kan arasından içenlerin boğazından rahatça kayan dupduru bir süt içiriyoruz” (Nahl,16/66) âyetindeki “fers” hayvanın, doğanın güzel olan yiyeceklerinden otlayarak, midesine ulaşması, orada birtakım enzimler ile hazmedilmesi ve yarı mamul madde olarak hazırlanmış hâlidir. Daha sonra bu fışkı benzeri madde bağırsaklarda emilim yapılarak içlerindeki faydalı olan kısımlarının kana karışması, kan olması ve buradan da kan damarları vasıtası ile vücudun ihtiyacı olan muhtelif yerlerine ulaştırılması ile bir takım aşamalardan geçer. İşte bu damarlarda kan olarak bulunan maddelerin bir kısmı da hayvanın süt torbalarına gider. Burada da mevcut olan süt memelerinin yapısı sayesinde kan, süt haline dönüşür. Öyleki bir litre süt için 500 kilo kanın süt memelerinden geçerek işleme tâbi tutulması gerekir ki, içinde bulunan ve sütün oluşumunda temel teşkil eden asitlerin süzülmesi ve işlenmesi söz konusu olsun. Bu sistem başlı başına bir fabrikadan daha detaylıdır. Bu Allah’ın bir mucizesi ve ibretidir. Bembeyaz ve temiz bir gıda, lekesiz olarak, saf bir şekilde ortaya çıkar. Bu bize Allah’a olan imanımızı bir kere daha arttırır. Fakat bundan başka ibret alacağımız ve üzerinde tefekkür etmemiz gereken bir başka husus daha vardır ki, Allah’ın biz kullarının beden sıhhati ve selameti için yaratmış olduğu doğada bulunan bir takım nimetler bir hayvanın bedeninde kan ve dışkı arası bir yerden organların ustaca ve büyük çabaları, uğraşları sonucu içine kan karışmadan, insanlar için mükemmel bir yiyecek olan “süt” mucizesi haline dönüşüyor. O süt ki bünyesinde başka hiçbir yiyecek maddesinde olmayan, kalsiyum, D vitamini, protein, fosfor ve B vitaminleriyle öylesine zengin bir içeriğe sahiptir ki, “Acaba bu içecek mi, yoksa yiyecek midir?” sorusunun cevabında insanlar tereddüt ederler. Belki de onu, “bir sofra dolusu nimeti birkaç yudumla insana sunan ve onu çiğneme zahmetine sokmaksızın kolayca boğazdan akıp geçen, özlü, halis, konsantre bir içecek” olarak Allah’ın insanlara bir ikramı ve bir âyeti olarak tanımlamak doğru bir tarif olsa gerek. İşte bu madde bedenlere hayat veriyor, insanın fiziksel olarak sağlıklı yaşamasında büyük bir etkiye sahip. Fakat yine aynı yiyecekleri otlayan fakat organlarında hastalık bulunan bir hayvan aynı kalitede süt üretemeyeceği gibi, belki de hiç süt verimi olmayan, böylesine faydalı bir ürünü hizmete sunamayan kusurlu bir hayvan olabilir. Çünkü sütü imal edecek süt üretim organları hastalıklıdır. Onun yedikleri “süt” olamayacak, ancak kendisini ayakta tutacak ve dışkı olarak atılıp gidecektir. Hatta zararlı olan, zehirli gıdaları yiyen aynı hayvan bilakis “sütü bozuk” bir hayvan olarak süt kalitesinden anlamayanlara hastalık saçacak ve onların zehirlenmelerine sebep olabilecektir. Bu ve buna benzer sebeplerle, Allah’ın yarattığı fıtratı bozarak, yaratılışı bozarak hayvanların yaşamsal alanlarında özlerini, doğuştan gelen karakteristik özelliklerini bozacak bir takım bilimsel çalışmalar dinimizce yasaklanmıştır. Bu âyeti daha iyi anlamak için hemen devamında gelen ve bu âyeti tamamlayan şu âyeti de incelersek mesele daha iyi anlaşılacaktır;
“Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda, hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir âyet vardır”(Nahl,16/67)  Ayetinde Allah(c.c.) biz insanlar için yaratmış olduğu hurma, üzüm ve diğer nimetlerde insanlar için güzel bir gıda olarak kullanma imkânı olduğu gibi, haram olan, onlara zarar veren kötü bir rızık yani içki olma durumunun da söz konusu olduğunu beyan etmektedir. İnsan, özünde temiz ve helal olan nimetleri o şekilde kullanır ve yaratılışa uygun bir şekilde tüketirse onun için o nimetler bedenen sağlık ve mutluluk sebebi olacaktır. Tam tersi uygulamalar kişinin beden sıhhatini bozan uygulamalardır. Özünde helal olan üzüm ve hurma bir takım işlemler ile fıtrat dışı olarak, haram olan içki hâline getirilirse, ortaya “süt” gibi faydalı bir rızık değil, necis bir madde olan “dışkı” niteliğinde “içki” çıkacaktır. Akıllı kimseler ise üzüm, hurma ve diğer gıdalarını ifsad etmeden yaratılışa uygun olarak; Allah’tan geldiği şekli ile ya da onun izin verdiği ölçü dahilinde işleyerek, tüketenlerdir.
Allah(c.c.) yaratmış olduğu insanları “ruh” ve “beden” olmak üzere iki bileşimden yaratmıştır. Yaratmış olduğu “eşrefi mahlûkât” olan insan için, dünya hem ruh sağlığı, hem de beden sağlığı olarak en güzel şekilde hayat sürmesi için maddi ve manevi birçok gıdalar halk etmiştir. Onları başıboş, sahipsiz olarak bırakmamış, her türlü ihtiyaçlarını ve hayat düzenlerini onlara bildirmiş ve hatta dengesiz beslenme içine girmemelerini, her bir ağaca yaklaşmamalarını daha ilk yarattığı insanlar olan Hz.Adem ve Hz.Havva’ya ve onların şahsında biz Ademoğullarına beyan etmiştir. Çünkü sahibimiz O’dur, yaratıcımız O’dur ve bizi en iyi bilen de O’dur. “Dikkat edin, yaratma da onun, emir de onundur.” (Araf,7/54)
Bize düşen meşru gıdalardan beslenmek ve aynı zamanda da meşru gıdalar üzerinden meşru eylemler ile meşru sonuçlara gitmektir. Doğru olan bir gıda, yanlış uygulamalar ile, yanlış bir besin hâline dönüşebilir, aynı içki gibi. Ya da doğru bir gıda, doğru uygulamalar ile faydalı bir hâlden, daha da faydalı, hatta mükemmel bir ürün haline dönüştürülebilir ki, aynı “süt” gibi. Bu insanın kullanmış olduğu doğru bir malzemeyi, ustaca, gayretle, sabırla, titizlikle ve sevgi ile işleyerek, harmanlayarak, uygun olan şartlarda ve belki de uzun süre mayalanması ile ortaya koyduğu daha güzel, daha mükemmel bir besin haline dönüştürmesi süreci ile tereyağı, kaymak, peynir, ekşimik, lor ve aklına daha başka gelen ne kadar süt ve süt ürünü var ise hepsinin elde edilmesi sonucunu verir ki, her biri beden sıhhati ve lezzet açısından mükemmel gıdalardır.
Aynı şey “ruh” sağlığımız açısından da geçerlidir. Rabbimizin bizlere peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu Kur’ân’ı Kerim, insan için hayat sürmekte olduğu dünya üzerinde ve daha sonra devam edecek olan âhiret hayatında ruhlarımız için bir gıda, aynı zamanda da bir şifa’dır. Nasıl ki beden için gıdaya ihtiyaç var ise, ruh için de gıda gerekir. Ruhun asli ihtiyaçlarından günde beş kere namaz, yılda en az Ramazan ayında bir ay oruç ve kesinlikle olmazsa olmaz şart Allah’ı tevhid ederek bütün sahte hükmedici ilahları reddetmek ve sadece rabbimizin emirlerinden beslenmek gerekir. Aksi halde oturduğun sofra şeytanlara ait ise, tabağında yiyeceğin şey “süt” değil “tezek” olacaktır. Bu hususta Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İki şifâya yapışın; Bal ve Kur’ân(1) Bu hadiste efendimiz hem beden, hem de ruh sağlığı hususunda iki önemli besine dikkat çekmiştir, bal ve Kur’ân. Bal, bedenimiz için, Kur’ân ise ruhumuz için şifadır. “Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz”(İsra,17/82) âyeti bu hususiyeti ortaya koyar. Bal ve Kur’ân her ikisi de dengeli bir şekilde kullanılmaz ise, insanlar için bir şifa olmaktan ziyade onların hastalıklarını arttıran iki unsur haline dönüşür. Biz insanların ruhlarına Kur’ân’ın nasıl zarar verdiğini, şifa olmaktan çıkarak nasıl hastalık haline dönüştürüldüğünü açıklamaya çalışalım.
'Kur’ân insana zarar verir mi, verirse nasıl verir?' Sorularının cevabını vermeye çalışalım. Bir insan hergün Kur’ân okuduğu halde, âyetlerini ezberlediği ve devamlı Allah’ın âyetleri ile konuştuğu halde nasıl olur da sapıklardan olabilir? Bu hususta Allah(c.c.) Kur’ân’ı Kerimde şöyle buyurmuştur: “Kur’ân zâlimlerin ancak zararını artırır.” (İsrâ,17/ 82) Kur’ân’ı malzeme yaparak onu Allah’ın emir buyurduğu diğer rivâyetleri, ya da bu hususta Râsûlü’nden gelen sünneti esas almadan kendi reyine göre açıklaması ile insanın sapıklığı gündeme gelir. Peygamber efendimiz(s.a.s) bir hadisi şeriflerinde: “Kim Kur’ân’ı kendi reyine göre tefsir ederse cehennemdeki yerine hazırlansın(2) buyurarak Kur’ân’dan ilmi olmadığı halde hüküm çıkaranlara işaret etmiştir. Geçmiş ümmetler de aynı husustan dolayı ihtilafa ve sapıklığa düşmüşlerdir. Bu hususta Allah (cc): “İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan ‘azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden o kitab hakkında anlaşmazlığa düştüler”(Bakara, 2/213) buyurarak anlaşmazlığın sebebini açıklamıştır. Dikkat edersek iman üzere oldukları halde ve kendilerine bir peygamber gönderildiği halde ve o kitabı kabul ettiği halde, gerek duygusal sebeplerle, gerekse azgınlıkları sebebi ile ittifak ettikleri kitabın üzerinden farklı farklı yorumlara giderek Müslüman oldukları halde parçalanan ve küfre düşen insanlardan haber verilmektedir.
Rasûlüllah (s.a.s.), bir kavmin Kur’ân konusunda münakaşa ettiğini işitti ve: “Sizden önceki kavimler bununla helâk oldular. Allah’ın Kitabı’nın bir kısmını, bir kısmı ile yalanladılar. Oysa Allah’ın Kitabı, bir kısmı, bir kısmını doğrulasın diye indirildi. Onun bir kısmını, bir kısmı ile yalanlamayın. Ondan bildiğinizi söyleyin, bilmediğinizi de bilene bırakın”(3) diyerek çok önemli mesajlar vermektedir.
Bu hususta bir hadisi şerifte Allah Râsûlu(s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Ümmetimin helâkı, Kitab ve süt sebebiyle olacaktır» buyurdu. Sahabe: “- Ya Rasulallah, Kitab ve sütten maksat nedir?” diye sordular. Rasulullah (s.a.s.): «Kur'ân'ı öğrenip Allah'ın indirdiği şekilden farklı bir mânâ verirler ve süte olan sevgilerinden dolayı (daha fazla süt elde etmek için) cemaatle namazı ve cumayı terk ederek çöle çıkarlar” (4) buyurdu.
Rivâyetler açıktır. Geçmiş kavimlerde olduğu gibi, daha sahabe zamanında bile ve sonrasında tabiin ve etbaı tabiin döneminde de birçok sapık fırkalar ve fikirler ortaya çıkmıştır. Bunlardan her biri Kur’ân ile konuşmuş ve fırkasını delillendirmiştir. Hatta Müslümanların boynunu vuracak, mallarını ve ırzlarını helal görecek ameller içine girmişlerdir. Günümüzde de bir takım insanlar Kur’ân ve Sünnet’i delil kabul ettikleri halde, her biri işine yarayan âyeti alarak, kendi görüşleri doğrultusunda kullanmakta, konu ile ilgili diğer âyetleri ve hadisleri bilmemekte ya da görmezden gelmektedir. Çünkü insanlarda nefis vardır, gurur vardır. Yıllarca savunmuş olduğu bir fikrin yanlışlığını anlasa bile nasıl olur da onun yanlış olduğunu itiraf edebilir. Çünkü o fikir ile ilgili kavgalar yapmıştır, insanları tekfir etmiştir veya etmesi gerektiği halde etmemiştir. Belki de aile düzenlerinin bozulmasına sebep olmuştur. İnsanlarla o fikri reddettikleri için belki de alay etmiştir. Şimdi; “-Ben yanılmışım, bu güne kadar söylediklerim yanlışmış, ben bu görüşümden dönüyorum” sözünü kaç tane samimi Müslüman söyler? Peşindeki adamlar ona demez mi; “sen nasıl böyle bir hataya düştün, bizi de düşürdün” diye hesap sormaz mı? Ya da önce beraber hareket ettiği insanlar onu reddedecek ve yalanlayacak ve hatta mürted muamelesine tâbi tutacaktır, ya da sapık diyeceklerdir. İşte bu insanlar ehliyet sahibi ulemanın âyetleri nasıl açıkladığını incelemeden, âyetleri birbirine vurarak şimdiye kadar keşfedilmemiş yeni yeni anlamlar ortaya atarak kendilerine özel bir makam tahsis ederler. Sünnetten hiç haberi olmadan sadece âyetleri dillerine dolayanlar hakkında İmam Ömer ibnu’l-Hattab (r.a.) şöyle söyler:
“- Durum şu ki, bazı insanlar çıkacak, size karşı Kur’ân’ı (değişik şekilde anlaşılabilecek olan) benzer âyetlerini (şubûhâtı) ile mücadele edecekler. O hâlde onların yakasına Sünnetlerle sarılın! Çünkü Sünnetleri bilenler, Allah’ın Kitabı’nı daha iyi bilirler.(5) Meselenin içine bir de sünnetler girince mesele daha da geniş bir hal alarak ancak bu ilme sahip olan müçtehid ulemanın bu hususta söz sahibi olduğu sabit olur. Çünkü subûtü kat’i olan Kur’ân üzerinde bile insanlar bu derece sapıklığa düşebiliyorlarsa, subûtü kat’i olmayabilen sünnetin tesbit edilmesi ve ona anlam yüklenmesi, onunla içtihad edilmesi daha da büyük ilimleri gerektirecektir ki, bu ilme sahip kaç kişi vardır? Hadisi rivâyet eden kişilerle ilgili çok özel tesbitler gerekir ki, gelen bilgi sahih olsun. Bütün bunların tesbitinden sonra da, o hadisin ne mesajlar verdiğinin tesbiti ayrı bir ilimdir.
İbni Kesir tefsirinde bu hususta Nisa Sûresi 83. Âyette; “Onlar Kur’ân’ı hakkı üzere düşünmeyecekler mi?” buyruğundan sonra gelen âyette kendilerine gelen bilgiyi âlimlere götürmeyerek, kendileri anlam çıkaranları uyaran rabbimizin bu âyetlerle ilgili açıklamasında şu rivâyeti yapar: İmâm Ahmed der ki: Bize Enes İbn İyâz'ın... Amr İbn Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden naklettiğine göre; dedesi şöyle demiştir: Ben ve kardeşim, bana kırmızı develerim olmasından daha sevimli gelen bir mecliste oturmuştuk. Ben ve kardeşim geldik ve bir de baktık ki kapılarından birinde Allah Rasûlü’nün ashabından bir grup var. Onların arasına girerek ayırmaktan hoşlanmadığımız için onlardan ayrı bir yere oturduk. Kur’an’dan bir âyeti zikrederek onun hakkında münâkaşaya başladılar ve sesleri yükseldi. Bunun üzerine Allah Rasûlü öfkeli bir şekilde çıktılar. (Mübarek) yüzleri kızarmıştı. Onların üzerine toprak atarak şöyle buyurdular: “Ey kavim, yavaş olunuz. Sizden önceki ümmetler peygamberlerine muhalefet etmeleri ve kitâbların bir kısmını diğer bir kısmına vurmaları yüzünden helak oldular. Kur’ân, bir kısmı diğer kısmını yalanlamak üzere inmemiştir. Bilakis bir kısmı diğer bir kısmını doğrular. Ondan bildiğinizle amel edin, bilmediğinizi de bir bilene götürün” diyerek, Kur’ân’ı bilmeden, bu hususta gerekli olan bilgilere vâkıf olmadan onun hakkında konuşan insanlara “bilmediğinizi bir bilene götürün” diyerek uyarmıştır. “Orada ne görüyorsanız okuyun, ne anlıyorsanız doğru odur, onu anlamayacak ne var? “dememiş, Kur’ân’ı anlamak için “bilmek” gerektiğini beyan etmiştir. Zaten bu yüzden İbn Abbas(ra) için; “Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret”(6) diyerek dua etmiştir.. Yoksa sahabi olan ibni Abbas(r.a.) bile Kur’ân’ı anlama hususunda özel bir duaya ihtiyaç duyuyorsa, bir de bizim gibileri düşün! Düşün de haddini bil. Kur’ân ancak ondan “istinbat “ gücüne sahip olan kişilerin hüküm çıkaracağı bir kitaptır. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tefsirinde Nisa 83. Ayeti açıklarken şu bilgileri verir: “İstinbat’ın kelime manası, ‘çıkarmak’tır. ‘Nebıt’ de bir kuyu kazılırken ilk çıkan su demektir. İşte çözümü istenen bir olay, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve düzeltme ve karşılaştırarak yeni bir bilgi ortaya çıkarmaya da istinbat ve istihrac denilir ki, bu bir meleke ve özel bir kudrettir. Herhangi bir işte böyle bir liyakat ve yeterlik sahibi olanlar, o işin müctehidi ve gerçek sahibi ve Allah katında yetkilileridir. Bu âyet bize özellikle şu hükümleri anlatıyor:
1-Olaylarla ilgili hükümler içinde doğrudan doğruya âyet ile bilinmeyip istinbat ile bilinecek olanlar da vardır.
2- İstinbata ehil olmayan bilgisiz kimselerin olaylarda ve bilmedikleri konularda âlimlere başvurmaları ve onlara uymaları gerekir.
Daha sahabe zamanında bile âyetlerin zahirine sarılarak, Kur’ân ile hareket eden ve “hüküm Allah’ındır” diyerek Hz.Ali ve diğer sahabileri tekfir eden bir güruh çıkmıştır. Bunlar, ilimden uzak, sadece âyetlerin zahir manalarını bilen, oldukça takva ehli ve ibadete düşkün olan, belki de niyetlerinde samimi ama yaptığı işte çok büyük hata içinde olan bir grup idi. Onlar hakkında İmam Kurtubi Âl’i İmran suresi 7. Ayette şu nakli yapar:
"Ebu Ğâlib’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Eşeğin üzerinde olduğu halde Ebû Umâme ile birlikte gidiyordum. Dimaşk Mescidi’nin merdivenlerine vardığı sırada dikilmiş (kesik) başlar gördü. 'Bu başlar ne oluyor?' diye sorunca ona: ‘Bunlar Irak’tan getirilen Haricîlerin başlarıdır” diye cevap verildi. Bunun üzerine Ebu Umame şöyle dedi: ‘Ateşin köpekleri, ateşin köpekleri, ateşin köpekleri! Sema altında öldürülenlerin en kötüleridir bunlar. Bunları öldürenlere ve onlar tarafından öldürülenlere ne mutlu! ‘Dedi, sonra da ağladı. Ben: 'Ne diye ağlıyorsun ey Ebu Umâme?' deyince şöyle dedi: ‘Onlara olan merhametimden ağlıyorum. Çünkü bunlar müslüman insanlardılar, İslâm’dan çıktılar. Daha sonra yüce Allah’ın: ‘Sana kitabı indiren O’dur, onun bazı âyetleri muhkemdir...’ buyruğundan itibaren birkaç âyet okudu, daha sonra da: ‘Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın...’ (Âl-i İmrân, 3/105) âyetini okudu. Ben: ‘Ey Ebû Umâme, bu sözü geçenler bunlar mıdır’ deyince o: ‘Evet’ dedi. ‘Bu senin kendi görüşüne dayanarak söylediğin birşey mi yoksa Rasûlullah (sav)’dan işittiğin birşey mi?’ diye sorunca şöyle dedi: ‘Eğer görüşüme dayanarak söylüyor isem şüphesiz ki o vakit ben pek cüretkâr bir kimseyim demektir. Aksine ben bunu Rasûlullah (sav)’den bir değil, iki değil, üç değil, dört değil beş değil, altı değil yedi defa değil (pek çok defalar) işittim.
Daha sonra da parmaklarını kulaklarına koyarak: ‘Böyle değilse şu kulaklarım sağır olsun’ dedi ve bu sözlerini üç defa tekrarladı: Ben Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “İsrailoğulları yetmişbir fırkaya ayrıldı. Bunlardan bir tanesi cennette, diğerleri cehennemdedir. Bu ümmet ise onlardan bir fazla fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan birisi cennette diğerleri ise cehennemde olacaktır.(7) diyerek olayın vahametinden haber verir.
Şimdi bizler, İslâmi terbiye almamış, demokratik ahlâk ile yetişmiş, bırakın hadis ilimlerini ve yüz binlerce hadisi bilmeyi ya da en azından ilmihalimizle ilgili meselelerdeki hadislerden bile cahil olduğumuz gibi ve hatta âyetlerden bile bihaber olarak dini yaşamaya çalıştığımızı unutarak, üstüne üstlük ezberlediğimiz üç beş âyet, birkaç şüpheli hadis ile, Kur’ân meallerine tutunarak diğer insanlar hakkında bile hüküm veriyor, onların hatalarından dem vuruyoruz. Ne yapmamız gerekiyor? Önce bilmediğimizi bilmemiz gerekiyor. İnsanın bilmediğini bilmesi bile çok büyük ve faydalı bir bilgidir. Derler ki ilim üç karıştır; birinci karışta olanlar kibirlenir, büyüklenir, ikinci karışta olanlar tevazu sahibi olur, üçüncü karışa gelenler ise hiçbir şey bilmediğini anlar. Hiçbir şey bilmeyenler de meseleyi bilenlere sorar. Meseleyi bilenler kimlerdir? Bu sorunun cevabı bile büyük bir bilgiyi ve araştırmayı gerektirir. Meseleyi bilenler, müçtehid ulemadır. Onlar da kendisini ispatlamış olan Ehli Sünnet vel Cemaat olan selefimizdir. Yeni çıkmış yetme âlimler, müçtehidlik taslayanlar, doğrudan âyet ve hadisleri alıp ahkâm kesenler önce şöyle bir aynaya baksınlar. Ama doğru aynaya baksınlar, dev aynasına değil. Biz mukallid Müslümanlar gerek akide, gerekse amel konusunda adaletini ispat etmiş ulemanın görüşlerinden başka bir görüş tanımayız. Onların adaleti ve ilmi hakkında ümmet icma etmiştir.
Sonuç olarak bize düşen, Kur’ân’ı fıtrata uygun olarak, ölçülü ve dengeli bir anlayış tarzı ile ele almamız, eğer böyle bir ehliyete sahip değil isek onun hüküm çıkarma işini ehline bırakarak içine necis olan kanı karıştırmadan “süt” olarak kullanmamızdır. Yanlış mayalanmaya ve işleme tabi tutarak üzümün ve hurma’nın içki olmasına sebep olmadan, temiz ve hoş bir gıda maddesi, bir şifa olarak ruhlarımıza besin yapalım. Aksi halde ruh hastalanır, kendisi helak olduğu gibi toplumu da helak eder. Müslümana düşen “süt, üzüm ve hurma âyetlerinden sonra gelen Nahl suresi 68.âyet ve sonrasında kendisine vahyedilen “arı” gibi olmasıdır. Allah’ın vahyini, temiz yerlerden ve güzel çiçeklerden toplayarak, çok özel işlemlerle kursak altında bir takım enzimlerle beraber işleyerek bedenlere şifa olan ve doğa da bozulmayan tek gıda maddesi olan “bal” haline getirmesidir. Ruhlara şifa olan “Kur’ân” için de gerekli olan arı örneğinde bizlere ibret olarak sunulan “arı” gibi olmaktır.
“Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir âyet vardır.” Nahl,16/69)
___________________
(1) İbn-i Mâce, K. el-Tıb, bab: 7, Hadis No: 3452; İbn Kesir ve Taberi Nahl 66.
(2) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 1, Hds. 3121-3122.;İmam Nesâî, es- Sünenu’l-Kübrâ, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2011, C. 7, Sh. 404, Hds. 8030-8032.;İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, Sh. 506, Hds. 21279-21280.
(3) Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, Vdğ. İst. 2013, C. 11, Sh. 269, Hds. 20367.
(4) İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2014, C. 14, Sh. 507, Hds. 21283.; Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2007, C. 3, Sh. 501 - 502, Hds. 3183. Ebu Ya'lâ'dan
(5) Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 17, Hbr. 121.
(6) Buhârî, Vudû’ 10 ve Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 138’de kısmen; Müsned, I, 266, 314, 328, 335.; Kurtubi, Âl-i İmran 7.)
(7) “(el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VI, 233-234, “Taberânî’den, ricali sikadır” kaydıyla. Ayrıca hadis, aynı manada ve farklı lafızlarla -ancak sonunda yer alan “ümmetin fırkalara ayrılacağı” kaydı bulunmaksızın-: Tirmizî, Tefsir 3. sûre 8; Müsned, V, 250, 253, 262, 269.; İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân, Buruç Yayınları: 4/98-99.
Misak Dergisi 336. Sayı
Kasım 2018
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya