Ulus Olmanın Kutsal Temeli: Sivil Din
Sosyal bilimlerin önemli bir konusu olan sivil din kavramına hem sosyal bilimlerin doğası ve hem de konunun son derece girift olması dolayısıyla ‘efrâdın câmî ağyârına mâni’bir tanım getirmek mümkün görünmemektedir. Siyaset bilimcilerin sivil din tanımı ile söz gelimi, teologların sivil din tanımı benzerlikler arz etmesine karşın pek çok noktada farklılık gösterir. Sivil din ifadesinin işaret ettiği olguyu tanımlamanın zorluğu, söz konusu ifadenin işaret ettiği alanları tanımlamanın zorluğunun yanında, bu alanların birbirleriyle olan ilişki biçimlerini belirlemenin zorluğuyla da ilgilidir. Rousseau siyaset felsefesinde sivil din kavramını kullanan ilk düşünür olurken, Durkheim aynı ifadeyi kullanmaksızın aynı konudaki sosyolojik çözümlemelerinde benzer görüşler serdetmiştir. Rousseau, dini, hayâl ettiği ideal bir devletin olmazsa olmaz uzlaştırıcı bir unsuru olarak görüp, bir din (sivil din) icat etme yolunu seçmiştir. Tanıtımını yaptığımız bu eser, beşeriyete ibadet mezhebi hükmünde olan sivil din konusunda, türkçe olarak yayınlanan güzel bir incelemedir.
Mehmed Zahid AYDAR
20.02.2019 11:00
662 okunma

 
 
Kitabın Adı: Ulus Olmanın Kutsal Temeli: Sivil Din
Yazarı: Kemal Ataman
Basım Yeri ve Tarihi: Ank 2014
Yayınevi: Sentez Yayıncılık
Sayfası: 158
Kapak Türü: Karton
 
 
Giriş
“Sosyal bilimlerin önemli bir konusu olan sivil din kavramına hem sosyal bilimlerin doğası ve hem de konunun son derece girift olması dolayısıyla ‘efrâdına câmî ağyârına mâni’bir tanım getirmek mümkün görünmemektedir. Siyaset bilimcilerin sivil din tanımı ile söz gelimi, teologların sivil din tanımı benzerlikler arz etmesine karşın pek çok noktada farklılık gösterir. Sivil din ifadesinin işaret ettiği olguyu tanımlamanın zorluğu, söz konusu ifadenin işaret ettiği alanları tanımlamanın zorluğunun yanında, bu alanların birbirleriyle olan ilişki biçimlerini belirlemenin zorluğuyla da ilgilidir.” S.11
Çalışmanın temel iki hedefi var: Bunlardan birincisi, sivil din konusunu farklı perspektiflerden ele alıp tanımlamak yerine, ‘sivil dini’ olanın ne olduğunu ‘tanımamızı’ sağlayacak araçlara -kavram, teori, kategori- âşina olmaktır. İkincisi ise, okuyucu/araştırıcı için herhangi bir toplumda en geniş anlamıyla din/sivil din ve devlet arasındaki ilişkinin nasıl bir ilişki olduğu hakkında sosyolojik çözümlemeler yapabilecek araştırma alanları tespit etmektir. Temel tezimiz ise farklı sosyal yapılara sahip toplumlarda bile, radikal bir bağlamlaştırmaya gitmeksizin, benzer sivil dinî yapıların veya Bellah’ın ifadesiyle dinî boyutun, hemen her toplumda görülebileceğidir.
Elinizdeki çalışma üç bölümden meydana gelmiştir: Birinci bölümde, R. Bellah’ın meşhur edip akademik bir ilgi alanı hâline getirdiği sivil din kavramına kaynaklık ettiğini düşündüğümüz birbirinden farklı gibi görünen fakat aslında birbirleriyle olan ilişkileri hiç bitmeyen siyasî ve sosyolojik geleneğin iki temsilcisinin görüşlerinin bir analizi sunulacaktır: Jean-Jacques Rousseau ve Emile Durkheim. Böyle bir arka plan gereklidir, zira pek çok araştırmacı Bellah’ın Durkheim’dan ciddi bir şekilde etkilendiği hususuna fazlasıyla vurgu yaparken, Rousseau etkisine yeterince değinildiğini söylemek zordur. Bu bölümde, Rousseau’nun din-siyaset ilişkisi hakkında geliştirdiği tezlerin, Bellah’ın sosyolojik çözümlemeleri üzerinde, en az Durkheim kadar etkili olduğunu göstermeye çalışacağız. Bu etkinin izlerini, Rousseau’nun, kadim Greko-Romen toplumundaki din-siyaset ilişkisinin doğasına duyduğu özlemde somutlaştığını görmek mümkündür.
İkinci bölümde ise, sivil din konusu Bellah’ın çalışmalarına ve bu çalışmalar etrafında gelişen literatüre müracaatla analiz edilmeye çalışılacaktır. Bu bölümde, sivil din konusu Amerika özelinde ele alınmasına karşın, sivil dinin farklı tanımları ortaya konulurken tanımlar arasındaki geçişlilik dolayısıyla farklı toplumlarda sivil din benzeri oluşumların analizinin mümkün olup olamayacağı sorunsalının tartışılmasına bir zemin hazırlanacaktır.
Üçüncü bölümde ise Bellah’ın Amerikan tecrübesinden hareketle geliştirdiği sivil din teorisinin ne gibi sosyal ve siyasal sonuçlara yol açtığının bir analizi sunulacaktır. Bu bölümde dinî olanla siyasî olanı birleştirmesine karşın, son sözü siyasî olana veren Webb’in, Amerika’nın, dünya tarihinde ve arenasında farklı ve benzersiz bir konuma ve role sahip olduğunu savunan teolojik görüşü incelenecektir. Bu tür bir sivil din anlayışının Tanrı’nın rolünü Amerika’ya vermek şeklinde sonuçlanacak bir sürecin başlamasına yol açacağı/açtığı konusu eleştirel bir bakış açısıyla ele alınacaktır.”S.13
1.BÖLÜM
BİR TEORİ OLARAK SİVİL DİNİN FİKRİ ARKA
PLANI:ROUSSEAU VE DURKHEIM
Rousseau’da Din-Siyaset İlişkisi
“Her ne kadar ana akım din sosyolojindeki kullanımı Amerikalı sosyolog Robert. N. Bellah’a atfedilse de, konuyla ilgili literatür, sivil din kavramının kaynağının, kadim Yunan ve Roma kültürlerinde aranması gerektiği konusundaki tezleri destekler niteliktedir. Zira din kavramının Greko-Romen toplumda sahip olduğu anlam, kutsalın, birey tarafından içsel bir tecrübeyle hissedilmesi değil, bireyin, toplumun, üzerine bina edilmiş olduğu davranış örüntüleri, ritüeller, moral değerler ve yasalara saygı göstermesi gibi toplumsal hususları içerir. Bireyin derûnî dünyasını ilgilendiren din ise kişinin kendi dinidir ve Sokrates örneğinde olduğu gibi, devletin siyasî dini ile çatışmadığı sürece toplumda varlığını sürdürebilir. Ayrıca, Batı düşünce tarihinin klasik figürlerinden Platon’da da görüleceği üzere din ya da benzeri bir kurum Cumhuriyet’in olmazsa olmazlarından biridir.
Platon’a göre, örneğin, akıl, erosu doğrudan kontrol edebilecek güce sahip değildir. Bu nedenle Sokrates geleneksel dinî süreçlere müracaat etmek zorundaydı... Toplumun geleceği için, örneğin, evlilikler olabildiğince kutsal hâle getirilmeliydi. Bu evliliklerden en yararlı olanı da kutsal kabul edilmeliydi. Bu arada, her ne kadar evlilik ile kutsallık arasındaki ilişki pagan dininin özünde mevcut idiyse de, toplumda kök salması istenen ritüeller, kurucu babalar tarafından icat edilmişti. Bu noktada Sokrates’in kutsal tanımı konumuz açısından önemlidir: ‘Kutsal site (şehir/polis/toplum) için faydalı olandır, tanrıların olmasını istediği olan değil.’ Dolayısıyla kurucu babalar/yöneticiler/elite, yönetilenlerin/toplumun yararına olmak üzere yalana ve kandırmacaya sıkça müracaat etmek zorunda kalabilirler. Bu ise kabul edilebilirdir. Zira insanların doğasında varolan kötüye meyletme dürtüsü ancak din gibi, yaptırım gücü son derece yüksek, bir kurum ile kontrol altına alınabilirdi.
Asil yalan’, Platon’un siyaset felsefesinin temel taşlarından biri olarak, bireyin toplum karşısında ikincil konumda olması gerektiğini savunan düşünürlerin bugün bile sıklıkla müracaat ettiği bir kavramdır.” S.16
“Rousseau siyaset felsefesinde sivil din kavramını kullanan ilk düşünür olurken, Durkheim aynı ifadeyi kullanmaksızın aynı konudaki sosyolojik çözümlemelerinde benzer görüşler serdetmiştir. Rousseau, dini, hayâl ettiği ideal bir devletin olmazsa olmaz uzlaştırıcı bir unsuru olarak görüp, bir din (sivil din) icat etme yolunu seçer. Durkheim ise, adı konmamış da olsa sosyal, dayanışma, kilise, ahlâk ve eğitim gibi kavramlara müracaatla aslında her toplumda birleştirici/uzlaştırıcı bir unsur olarak dinin zaten var olduğuna ve bunun, Rousseau’nun aksine, icat yoluyla değil kendiliğinden, zaman içinde ortaya çıktığı tezine vurgu yapar.” S.17
Rousseau’da Din ve Sivil Din
“Kendi dönemindeki çalkantılı siyasî ve sosyal hayatın ciddi bir eleştirmeni olan Rousseau’ya göre, toplumda ortak bir değerler ve erdemler bütünü olmadığı gibi, modern siyasî sistem, vatanseverlik ve sivil din gibi birleştirici/uzlaştırıcı unsurlardan da mahrumdur. Aksine modern toplum sıradan bir felsefî anlayışa ve eğitici olmaktan uzak bir sanat anlayışına adeta teslim olmuş gibidir? Buna mukabil Rousseau kadim topluma, daha doğrusu onun birleşik yapısına, ahlâki değerlere atfettiği öneme, sivil dinine, vatanseverlik anlayışına ve sade hayat tarzına, vatandaşlarını bir ‘birlik’ hâline getirebilmesi dolayısıyla hayrandır. Zira Rousseau’ya göre bir toplum için öncelikli olan birliğin sağlanabilmesidir. Bu birliğin sağlanmasında müracaat edilen yöntemlerin, uygulanan politikaların etkili olması, söz konusu yöntem ve politikaların yalnızca geçerli değil, aynı zamanda meşru olduğunu gösterir. Aynı şey din söz konusu olduğunda da geçerlidir. Ernest Baker’ın ifadesiyle tebaanın, yani tüm vatandaşların imparatora belirgin bir şekilde bir tanrı ve bir kurtarıcı olarak tapması imparatorluğun bir çeşit dini toplum haline gelmesine yol açar.
Rousseau’ya göre, söz konusu kadim toplumlarda birey, ‘daha geniş bir bütünün parçasıdır ve bir anlamda birey hayatını ve varlığını bu yapıdan alır.’ Buna karşın modern önyargılar, sıradanlaşan felsefe ve kişisel menfaat hırsı, modern bireyi, yaptığı her şeyde kadim insana ilham kaynağı olan manevi güç benzeri bir kaynaktan mahrum bırakmıştır. Bireyin daha geniş toplum yapısıyla özdeşleşmesini sağlayan bu manevî kaynaktan mahrum olma durumu, toplumdaki her türlü kötülüklerin kaynağı olan insanın kendine âşık olması gibi, son derece tehlikeli bir anlayışın ortaya çıkmasına kapı aralamıştır.
Rousseau’nun ideal toplumunda bireylere ilham kaynağı olacak sosyal ve siyasal kurumlara ihtiyaç duyulduğu açıktır. En ideal sosyal kurumlar, bireyi kendi doğasından sıyırarak mutlak varlığını elinden alıp, ona görece bir varlık bahşeden ve moi (ego, ben)’i ortak yapıya dâhil edebilen kurumlardır.”S.20
“Rousseau’nun asıl vurgu yaptığı konuların, belirgin olarak büyük adam teorileri, siyasî eğitimin gerekliliği ve gelişmiş bir bireysel iradenin ideal bir toplum için sorunlu, hatta tehlikeli olduğu ve dolayısıyla gelişmemesi/sindirilmesi gerektiği gibi konular olduğu görülür. Bu yorumlara binaen Rousseau düşüncesinde aslında toplumsal iradenin bireyin iradesini öncelediği, dahası öncelemesi gerektiği fikrinin başat bir konuma sahip olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Rousseau’nun siyasî önceliği, bireyin bireysel iradesinden ziyade, toplumsal bütünlük ve bu bütünlüğün devamının sağlanması gerektiğinden hareketle, kolektif iradedir. Bu bütünlüğü sağlayıcı kurumların başında ise dinin öncelikli ve ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu da bilinmektedir. Peki, toplumu bir arada tutacak, vatandaşlara ben bilincinden ziyade biz bilincini aşılayacak ve dahası tüm bireysel dinî kimliklerin üstünde toplumsal/millî bir dini kimlik bilinci sunabilecek bir din var mıdır? Varsa bunun özellikleri, dogmaları nelerdir...
Zikredilen soruların cevabı bizi tam da tartışmanın kalbine yani sivil din fikrine götürür. Rousseau’nun birinci soruya verdiği cevap nettir: Hayır, böyle bir din kendi döneminde mevcut değildir. Ama böyle bir dininin mevcut olmayışı onun gerekliliğinin ve fonksiyonunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Eğer toplumu bir arada tutan din ya da din benzeri bir kurum yoksa tıpkı Platon’da ve Voltaire’de olduğu gibi, uydurma bile olsa (asil yalan örneğinde olduğu gibi), yaratılmalıdır. Zira en karizmatik kanun yapıcılar bile vatandaşları yalnızca akla müracaatla ikna etmede başarılı olamazlar.Yeni bir Cumhuriyet’in yaratılabilmesi ancak tanrıların yaptırım gücüne müracaatla mümkün olabilir. Rousseau’nun sivil din anlayışının dogmalarından birinin yüce bir varlığa iman olmasının arkasında böyle bir anlayışın olduğu aşikârdır.”S.22
“Rousseau’nun sivil din teorisini detaylıca ele almadan önce, onun söz konusu dini ortaya koyarken güttüğü temel gayenin iki boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi sosyal düzenin meşruiyetini izah edebilecek rasyonel bir siyaset teorisi, ikincisi de siyasî itaatin ve otoritenin temellerini, meşruluğunu ve sınırlarını izah etmek olarak özetlenebilir. Hammond’a göre Rousseau, söz konusu hedeflere kendisini ulaştıracak en etkili aracın sivil din olduğunu ifade eder. Söylenenler ışığında Rousseau’nun, dini aslında geleneksel din anlayışlarında olduğu gibi, insanları özellikle öteki dünyada mutluluğa götürecek bir hedef değil, aksine bu dünyada ve belli bir toplum içinde düzeni ve birliği sağlayıcı bir araç olarak gördüğünü söyleyebiliriz.
Rousseau yorumcularına göre, ‘Sivil Din’ bölümü kabaca üç safhada ele alınabilir. Birinci safhada Rousseau devletin ve dinin birbirlerine nasıl olup da ihtiyaç duyduğunu tarihsel bir perspektiften ele almaya koyulur. Ona göre, ‘Hiçbir devlet, temelinde din olmaksızın kurulmuş ve varlığını sürdürmüş değildir.’ Böylece Rousseau, dinin yalnızca toplum için değil, aynı zamanda fonksiyonel bir devlet mekanizması için de gerekli bir kurum olduğunu ortaya koymak ister.
İkinci safhada Rousseau, mevcut dinlerin farklı yorumlarına müracaatla hayâlindeki devlet için en uygun dinin ne olduğunu anlamaya çalışır. Üçüncü safhada ise doğrudan sivil din kavramıyla ilgilenir. Bu safhada da, beklenenin aksine, sivil dini ve prensiplerini tarif ettikten sonra gayesi ve nasıl uygulanması gerektiği üzerinde kısaca durur. İtiraf etmek gerekir ki incelemesinin hiçbir yerinde dinin siyasî arenadaki fonksiyonunu meşru gösterecek bir yoruma rastlayamıyoruz. Sürekli tekrar ettiği şey, dinin sosyal mukavele geleneğinin en başat unsuru olduğu iddiasıdır. Ancak bu din herhangi bir din değildir. Zira incelendiğinde açıkça görülecektir ki, özelde Hristiyanlık genelde de neredeyse tüm geleneksel dinler, Rousseau'nun hayâlindeki devlet yapısı için uygun değildir.”S.23
“Sivil Din incelendiğinde görülecektir ki, Rousseau’ya göre devletin uyguladığı dinî şiddet, inanç farklılıklarına yönelik değildir. Aksine güç kullanımı eski dinlerine bağlı kalmakta ısrar eden ve kendi inançları ile içinde yaşadıkları devletin resmî dininin uyuşmazlığını öne çıkararak mevcut otoriteye karşı çıkan ‘isyankârlara’ karşı uygulanmaktadır ve bu anlaşılabilir bir durumdur. Anlaşılabilirdir, zira böyle yapmakla toplum içindeki farklılıklar, çatışmalar öne çıkarılarak, olması gereken harmoni ve düzen tehdit edilmektedir.”S.25
“Rousseau geleneksel dinlerin ötesine gitmeye çalışarak, kendisi için son derece önemli olan Sivil Din konusuna geçer. Bu noktada Rousseau’nun dinin siyasî olandan çok yasal olan konularıyla ilgilendiği söylenebilir. Söz konusu yasal konuları iki noktada ele almak mümkündür.
Bunlardan birincisi, her devletin iyi ve güvenilir vatandaşlara ihtiyaç duyduğudur. İkincisi ise vatandaşlarda toplumsal ödevlerini yerine getirmelerini sağlayacak bir sevgi ve ödev duygusu oluşturmanın gerekliliğidir. Bu ise ancak dinî olanı devletin içine taşımakla mümkündür. Sağlam bir vatandaşlık bağı oluşturabilmek için topluma, bir dinin dogmalarından öte sosyal duyarlılık fikri aşılamak gerekir ki, bu olmaksızın ne iyi bir vatandaş olunabilir ne de ‘güvenilir bir kul’?
Görüldüğü üzere, Rousseau’ya göre, dinin meşru ve fonksiyonel bir devlet yapısı ve toplum oluşturabilmek için siyasî arenadaki varlığı sorgulanamaz. Zira din, transandantal bir dinî ve ahlâkî düzen ve dünya görüşü sunarak, devletin Tanrı tarafından kutsanmış bir yapı olduğu fikrini vatandaşlarına anlatarak, söz konusu yapıya bağlılıklarını garanti altına alır. Böyle olunca da sivil görevler, ahlâkî görevler haline gelir. Mevcut dinlerin bu ideali gerçekleştirmede yetersiz olması Rousseau’yu, kadim Roma Pagan dininin yeniden uygulanması gerektiği fikrine götürmez. Onun yerine Rousseau, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, kadim toplumlarda gördüğü fonksiyonları, modern zamanlarda üstlenebilecek sivil bir din yaratma işine koyulur.”S.31
“Rousseau’nun penceresinden bakarak incelediğimizde onun tüm çözümleme teşebbüslerinin aslında şu soruya cevap bulma arayışı olduğunu görebiliriz: Toplum dâhilî veya haricî herhangi bir tehditle (savaş, fikir ayrılığı, siyasî görüş farklılıkları v.b.) karşılaştığında görev duygusuna sahip hakiki bir vatandaş nasıl davranır?Rousseau’nun cevabı nettir: Bu tür tehditler, bir hastalık gibi olağandır. Hastalığın ortaya çıkması nasıl olağan ise, yine hastalığın hangi yöntemle olursa olsun kontrol altına alınması da meşru ve olağandır, beklenmelidir ve anlayışla karşılanmalıdır. Dolayısıyla toplumsal ahengi bozan herhangi bir aykırı görüş, fikir ve davranış bir hastalık gibidir ve bu hastalığın tüm toplumu tehdit etmesinin önüne geçmek için radikal tedbirlere müracaat edilebilir. En radikal olarak kabul edebileceğimiz tedbir ölüm cezasıdır. Her ne kadar insanlık dışı gibi görünüyorsa da, aslında ölüm cezası toplumsal ahengin korunmasına ve sürdürülmesine yardımcı olması dolayısıyla hiç de insanlık dışı değildir. Zira ölüm cezası bizi daha büyük felaketlerden korur. Biliyoruz ki cezanın genelde, ölüm cezasının ise özelde ritüelsel bir boyutu vardır. Ritüeller ise toplumda birliği sağlayan en önemli unsurlardır.
Bu bölümde Rousseau ile ilgili son olarak şunu söyleyebiliriz:, Rousseau’nun sivil din, teşebbüsü, ayrışma, şiddet ve sosyal düzen problemleriyle başa çıkabilmek için oluşturulan bir çeşit siyasî çözüm denemesidir. Söz konusu siyasî çözüm teşebbüsü gerektiğinde şiddetin önünü almak için şiddete müracaat etmeyi haklı gösterecek hukukî ve kutsal meşruiyetle donatılmıştır. Bellah’ta da göreceğimiz gibi, Sivil Din’in türlü versiyonları, aslında kutsal boyutu devlet yönetimini elinde bulunduranlara vermek suretiyle, onların politikalarını kutsayarak, çok defa devlet terörünün haklı gösterilmesine kapıları sonuna kadar açmıştır. Bunun böyle olduğu gerçeği inkâr edilemez, zira sosyal mukavelenin ve kanunların kutsanmış olması, açıkça Rousseau’nun sivil sorumlulukları ilahî sorumluluk mertebesine yükseltmiş olduğu anlamına gelir. Daha da problemli olan ise,siyasî gücü elinde bulunduranların, devletten aldıkları bu kutsiyetle uyguladıkları her türlü politikanın aslında tanrının iradesinin gerçekleştiği bir süreç olduğuna kendilerini, kendi vatandaşlarını ve tüm dünyayı inandırmak istemeleri ve çoğu defa da başarılı olmalarıdır.” S.34
Durkheim’de Din ve Dinin Sosyal Fonksiyonu
“Sivil Din teorisinin incelenebileceği bir diğer perspektif sosyolojik perspektiftir. Her ne kadar bu perspektifin günümüzdeki en önemli temsilcisi Bellah ise, de Fransız sosyal bilimci E. Durkheim din ve ahlâk arasındaki kopmaz ilişkiye yaptığı vurguyla bu tartışmanın tam da merkezinde olmayı hak eden düşünürlerden biri olmaya devam etmektedir. Zira ona göre, insan toplumlarının şekillenmeye başladığı ilk zamanlardan itibaren din yalnızca norm ve moral değerlerin kaynağı olmakla kalmamış, aynı zamanda kolektif hayatın her tür yansımasına kaynaklık edegelmiştir.” S.35
“Durkheim’in geç dönem yazılarında sivil dinin yalnızca Fransız toplumuyla sınırlı kalmaması gerektiği fikrini görüyoruz. Bir peygamber edasıyla Durkheim bu dinin önce Fransa’da yerleşip daha sonra tüm Batı toplumlarına hâkim olması gerektiğini ifade eder.
Durkheim bu dini, tüm öteki dinlerin yerini alan ‘insanlık kültürü' ya da ‘insanlık dini’ olarak adlandırmaktadır.
Durkheim, parçalanmış modern bireyleri bir ülkü etrafında toplayabilecek yegâne gücün, toplumun tarihiyle birlikte ortaya çıkan inanç ve pratikler olduğu fikrinden asla vazgeçmemiştir.
İfade etmeye çalıştığımız gibi, önceleri din Durkheim için geleneksel toplumlarda dayanışma ve moral düzen oluşturma fonksiyonu icra ediyordu. Hızla farklılaşma sürecine giren modern toplumlarda ise artık dinin geleneksel toplumlardaki fonksiyonunu icra edemeyeceği tezini savunmuştu. Fakat daha sonra, dinin farklı formlarda da olsa, modern toplumlarda da fonksiyon icra ettiğini kabul etmek durumunda kaldığı söylenebilir. Zira ona göre geleneksel toplumlarla modern toplumlar arasında şu veya bu şekilde bir devamlılığın olduğu bir gerçektir. Eğer bu yorum geçerli bir yorumsa modern toplumlar da kendi yapılarına uygun ortak dinlerini oluşturmak zorundadırlar. Bu görüşleri serdeden Durkheim’i, içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve ekonomik bağlamdan ayrı tutmak mümkün değildir.”S.51
“Bellah’ın sivil din teorisine kaynaklık ettiğini düşündüğümüz öteki düşünür ise, sosyolojik kanalı temsil eden ve Bellah üzerindeki etkisi Rousseau’ya göre daha fazla öne çıkarılan Durkheim’dir. Durkheim, adını koymamış da olsa, sunduğu reçete ve çerçeve ile aslında bizim sivil din olarak algıladığımız dinî boyutu yalnızca kadim toplumların değil, modern toplumların entegrasyonu için de her daim zarurî görmüştür. Gerek Bellah ve gerekse Durkheim ve Rousseau, fonksiyonel bir toplumun canlılığı ve istikrarının söz konusu toplumun bireylerini ortak bir ülkü etrafında toplayıp bütünleştirebilecek ortak bir değerler ve semboller sistemi ile sağlanabileceğini savunur. Durkheim ve Rousseau bunu, öncelikle Fransız toplumunda eğitim kurumları yoluyla gerçekleştirip, daha sonra tüm dünyaya yaymayı mümkün kılacak politikaların uygulanması gerektiğini savunurlar.
Öte yandan Bellah, adını da koyarak böyle bir sivil dinin, ya da boyutun somut olarak Amerikan toplumunda zaten var olduğunu ifade eder.”S.53
2.BÖLÜM
BELLAH’TA SİVİL DİN:
BİR ANALİZ DENEMESİ
Problemin Fikrî Arka Planı
“Amerikalı din sosyoloğu R. Bellah’ın 1967 yılında kaleme aldığı ‘Amerika’da Sivil Din’ başlıklı makalesinde ortaya koyduğu ve takip eden yazılarında aralıklarla revize ederek geliştirmeye çalıştığı sivil din teorisi o tarihten bu yana yalnızca din bilimcilerini değil, teologları ve siyaset bilimcilerini de meşgul eden bir tartışmanın başlamasına neden oldu.” S.56
“Değişik vesilelerle vurgulandığı üzere, sivil din, herhangi bir dinin yerini almaya aday yeni bir din değildir. Aksine, Amerikan toplumu gibi çok dinli, çok kültürlü toplumlarda öteki alt dini oluşumlarla yan yanadır. Pek çok Bellah uzmanının da işaret ettiği üzere, bu yönüyle sivil din, ne devletin ne de kiliselerin yerine getiremediği birtakım dini fonksiyonları icra eden yarı bağımsız somut bir yapı olarak algılanır. Bununla birlikte sivil dinle, içinden neşet ettiği toplumdaki dominant dinî ve kültürel unsurlar arasında bir etkileşimin olmadığını söylemek gerçeklerle uyuşmamaktadır.” S.59
“Bellah’ın, dini, toplumsal kurumların varlığını sürdürme ve toplumsal bütünleşmeyi sağlama fonksiyonu icra eden bir mekanizma olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Sivil din, kilisenin temsil ettiği dinden formel olarak ayrışsa da, yoğun bir şekilde Yahudi-Hristiyan geleneğinden beslenirken, Greko-Romen ve Aydınlanma gibi seküler geleneklerden unsurlar içerir. Bu din inananlarına/vatandaşlarına ortak aşkın gayeler ve nihaî anlamlar manzumesi sunarak, vatandaşların ülkenin millî, dinî ve siyasî menfaatlerini korumayı adeta bir ibadet/görev telakki etmelerini sağlar.Bellah’ın sunduğu şekliyle, her din gibi sivil dinin de sembolleri, ritüelleri, kutsal mekânları, mitleri ve kahramanları vardır. Fakat diğer dinlerden farklı olarak örneğin, ritüeller geleneksel ve kurumsallaşmış mabetlerde (kilise, sinagog, cami) değil, halkın katılımıyla siyasî arenada ve toplum içindeki sivil (seküler) ‘mabetlerde’ gerçekleştirilir. Bu ritüellerin, halk kitlelerinde kolektif bir gelenek, kimlik ve gurur bilinci uyandırmak ve her defasında bu bilinci canlı tutarak toplumsal bütünleşmeyi sağlamak gibi hayati fonksiyonları vardır. Kısaca ifade etmek gerekirse genelde, sivil din, özelde de Amerikan sivil dini, kendi içlerinde farklı, bazen de birbirine zıt bakış açılarına ve menfaatlere sahip grupları, kurumları, cemaatleri, toplumun menfaati söz konusu olduğunda, farklılıklarını bir tarafa bırakıp ortak bir ülkü etrafında bütünleşmelerini sağlayabilen dinî-siyasî kültürel bir olguya işaret eder.”S.60
“Bellah tezini ispat edebilmek için Amerika’nın tarihinde ve toplumunda önemli yer tuttuğunu düşündüğü bir dizi olguya, kuruma, şahsiyete ve sembole müracaat eder. Bunlardan biri Başkanlık kurumudur. Amerikan Başkanlarının göreve atandıkları seremonilerde yaptıkları konuşmaların bir içerik analizini yapmak, siyasetle dinin Amerika özelinde nasıl iç içe olduğunu, belki de olması gerektiğini ortaya koymak açısından işlevseldir. Bellah işe tam da bu noktadan koyulur. Bellah’ın, Başkanların yemin törenlerinde yaptıkları konuşmaları sivil din tezini ispatlamada kullanması boşuna değildir.” S.61
“Bu konuşmanın dili, güç ve türlü ritüalistik unsurlarla dolu olmasına karşın kendini masumâne bir tarzda sıradan ve doğal olarak sunar. Söz konusu konuşmayla son derece dışlayıcı tek ve büyük bir Amerikan anlatısı, her defasında yeniden inşâ edilerek ve mitik bir çerçeveye oturtularak sonraki nesillere aktarılır. Göreve başlama seremonisi, antropolojik anlamda tam bir geçiş ritüelidir. Yeni Başkan artık eskiden olduğu gibi sıradan bir vatandaş değildir. O önümüzdeki dört yıl için, Tanrı’nın inayetiyle, sivil dinin meşru kıldığı ve de kutsadığı Amerikan toplumundaki en yüksek siyasî mevkiye kurulmuş, ‘hür dünyanın lideri’ konumundadır.” S.61
“Söz konusu konuşmalarda kendisine hitap edilen, kendisine sığınılan, yardım istenen Tanrı, ne Katoliklerin ne Protestanların ne Yahudilerin ne de öteki din mensuplarının Tanrı’sıdır. Ve fakat aynı zamanda her üçünün ve pek çok öteki dinlerin Tanrısı’dır da.
Tanrı kavramının nasıl anlaşılacağı bu yönüyle farklı dinî ve mezhepsel geçmişe sahip Amerikan vatandaşlarına bırakılmıştır.”S.65
“Amerikan toplumunun ortaya çıkışı, Tanrı’nın inayetiyle yeni bir dönemin, çağın başlangıcına işaret ediyordu. Bu çağ, hem Eski ve Yeni Ahit ve hem de Greko-Romen kültürlerini temel alan Amerikan tecrübesinde, adı geçen kültürün modern zamanlarda daha gelişmiş formlarının temsil edildiği bir oluşuma tanıklık eder. Bu oluşumun önemli şahsiyetlerinden biri şüphesiz, Büyük Britanya Krallığı’na karşı verilen ve daha sonra Amerikan Bağımsızlık Savaşı olarak bilinecek olan savaşı kazanan George Washington’dur. Bu savaşın, dolayısıyla Washington’un, Amerikan bilincindeki yerini gösteren önemli gelişmelerden biri, onun daha hayattayken, halkını Mısır'da tutsaklıktan kurtarıp ‘Vaat Edilmiş Topraklara’ götüren yeni bir Musa olarak farklı şekillerde betimlenip ilahî bir statüye yüceltiliyor olmasıydı.”S.69
Washington’un ve öteki bazı önemli şahsiyetlerin mitolojik konumlarının, popüler kültür ve sanatın objesi haline gelmesi uzun zaman almamıştır. Örneğin, Amerika’nın millî simgesi olan kartalın, Washington’un vefatından sonra mezarının üzerinde uzun süre uçtuğunun hikâyesi ciddi ciddi anlatılagelmiştir. Durumu daha da trajik hale getiren ve pek çok kültürde ortak olan bir başka örnek hikâyeye göre ise, 1837’de Washington’un cesedi, MountVernon’daki yeni mekânına taşınırken cesette en ufak bir bozulma emaresine rastlanmamıştır. Ölümünden yaklaşık otuz sekiz yıl geçmesine rağmen, bir ölümlünün cesedinde en ufak bir bozulma söz konusu olmuyorsa, bu ancak ilahî bir mucize ile açıklanabilirdi. Bu durum Amerikan popüler bilincinde, mitolojik bir karaktere de büründürülerek zaten böyle anlaşılmaktadır.”S.73
“Bu noktada Bellah’ın dikkat çektiği birkaç hususa değinmek yerinde olacaktır. Her şeyden önce sivil din, kurucu babalar için herhangi bir dinin yerine geçmeye aday bir teşebbüs değildir. Amerikan sivil dininin ortaya çıkıp gelişme sürecinde Hristiyanlıktan ve özellikle de Eski Ahit’ten alıntılara sıkça yer verildiği doğrudur. Ancak sivil din, Evanjelik din anlayışına sahip olanların tüm itirazlarına rağmen, Hristiyanlıktan da net çizgilerle ayrı tutulmaya gayret edilmiştir. Zira Amerikan sivil dinini besleyen damarlardan biri Yahudi-Hristiyan geleneği ise ötekisi aklı kullanma cesaretini gösterebilme, mutluluk arama, özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet gibi Aydınlanma çağının idealleri olarak bilinir.
Bu yönüyle sivil dinin, genelde üst bir kimlik olarak, alt dinî kimliklerin yeşermesine, var olanların da varlığını sürdürmesine zemin hazırladığı söylenebilir. Bu yorum geçerli ise, sadece sivil din için ‘dinler üstü bir din’dir...ve görünmeyen ‘Hayat Verici’ye bir yöneliştir... ifadesi anlamlı hale gelebilir. Ayrıca, Amerikan sivil dini, ‘genel bir din’ de değildir. Her ne kadar dinin genel olmaklığına artı bir değer atfediliyor idiyse de Amerika söz konusu olduğunda, Bellah’ın ifadesiyle, Amerikan sivil dini son derece spesifiktir. Bu spesifikolmaklığı dolayısıyladır ki, bunca sembol, ritüel, kutsal metni bünyesinde barındırmasına karşın, Amerikan sivil dini boş bir formalizm olmaktan ziyade, Amerikan milliyetinin dini-milli kimliğini ifade eden etkin bir araç haline gelmiştir.”S.75
“Bir başka ifadeyle, sivil din, değerleri ve toplumsal sembolleri ile Amerikan tarzı bir hayatın doğmasına yol açarken, Amerikan tarzı diyebileceğimiz hayat tarzı da bu sözde dinin adeta bir pratiği/uygulaması niteliğindedir. Nitekim bu dinin önemli işlevlerinden biri, varlığıyla Amerikan toplumu içinde bütünleşmeyi sağlamak ve sunacağı dünya görüşüyle de bu bütünleşmenin devamını garanti altına almak ise, bir diğer işlevi de Tanrı’nın gözetiminde olması hasebiyle tüm dünya milletleri için bir örnek teşkil etmesidir.” S.76
Kutsal Zamanlar ve Mekânlar
“Başta ‘şehit başkan’ Lincoln olmak üzere, nihaî bedeli ödeyen insanların hatırlanması ve yâd edilmesi hem fiziksel hem de ritüelsel bir forma büründü. Bu kutsal mekân için nihai bedeli ödeyen şehitler sıradan insanlar gibi herhangi bir yerde ağırlanamazdı. Bu nedenle, ülke çapında birkaç millî mezarlık oluşturuldu. Bunların ilki, Arlington’dan sonra belki de en önemli mezarlık olan Gettysburg mezarlığıdır. Lincoln’un Gettysburg’ta yaptığı kısa konuşma Amerikan sivil dininin en önemli metinlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Bu konuşmanın Amerikan sivil dinine yaptığı katkı iki noktada kendini gösterir. Bunlardan birincisi özgürlüğe duyulan inanca yapılan vurgu, ikincisi de tüm insanların eşit olduğu fikridir. Konuşmada öne çıkan konulardan biri de, Gettysburg mezarlığında gömülü olan insanların, devlet yaşayabilsin diye nihaî bedeli ödemiş oldukları konusudur. Nihaî bedeli ödeyen şehitler düştükleri ve gömüldükleri toprağı kanlarıyla kutsamış oldular. Bir başka ifadeyle, toprağın bizzat kendisi kutsal değildir. Onu kutsal yapan kutsal bir dava uğruna ödenen bedeldir; dökülen kandır. Geride kalanlara düşen görev onların hatırasını yaşatmak ve Tanrı’nın gözetimi altındaki bu toplumun [Amerika] yeni bir bağımsızlık [olgusunun] doğuşuna tanıklık etme sürecini tamamlamaktır.” S.84
Sivil Dinin İçeriği ve Karakteristikleri
“Thomas ve Flippen’in yorumuna göre Bellah, sivil dinin içeriğinin temelde iki unsurdan müteşekkil olduğunu söylemektedir: Bu temalardan birincisi Amerikan-İsrail temasıdır. Buna göre, Musa nasıl Tanrı’nın emriyle İsraillileri Mısır’dan kurtarıp ‘Vaat Edilmiş Topraklara’ götürdüyse, kurucu babalar da Amerikalılara Amerika’yı Yeni İsrail ya da ‘Vaat Edilmiş Topraklar’ olarak sunmak gibi bir görev üstlenmişlerdir. Buna göre, hem bireysel hem de kolektif düzeyde Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının, özellikle de başkanların, Tanrı’nın muradını yeryüzünde gerçekleştirmek gibi bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğu gerçekleştirmek ancak yeryüzünde tüm milletlere örnek olacak bir sosyal düzen kurmakla mümkündür. Nitekim Amerika’nın ‘Tüm insanlığa bir bağımsızlık örneği olması gerektiği Tanrı’nın muradıdır. sözü buna işaret eder.
İkinci unsur olarak sunulan tema ise, ‘Kurban’ temasıdır. Bu temaya göre, İsa nasıl tüm insanlık için kendini kurban etmişse, Başkanlar dâhil olmak üzere her Amerikan vatandaşı ya da sivil dinin müntesibi, gerektiğinde hem kendileri ve hem de tüm insanlık için kurban olmaya (İç Savaş'ta, I. ve II. Dünya Savaşları’nda,şimdilerde ise Irak ve Afganistan’da olduğu gibi) hazır olmalıdır. Ancak bu sayede bir millet doğar ve varlığını idame ettirir bunun tekrarı ve sürekliliği kolektif bilinç ve dayanışma ruhunu güçlendirir ve böylece Tanrı’nın muradı gerçekleşir.”S.86
“Bellah’ın Amerikan tarzı hayatı bir din olarak telakki etmesinin bir diğer nedeni de Cumhuriyet değerlerine ve erdemlerine yüklediği dinî anlamdır. Buna göre kardeşlik, adalet, görev duygusu ve hürriyet gibi değerlerin dinî bir niteliği vardır. Oysa bu erdemlerin Fransız İhtilali’nin en önemli temaları oldukları bilinmektedir. Fransız İhtilali ise, büyük ölçüde geleneksel dinî dogmalara karşı gerçekleştirilen bir hareketti. İşte sivil din olgusunu geleneksel dinlerden farklı kılan hususlardan biri de, onun, toplumsal bütünleşmeyi sağlamaya katkı sağlayacak her türlü erdemi, kaynağı ister dinî olsun isterse lâdinî, bünyesine katma hususunda son derece esnek olabilmesidir.” S.89
“Amerikan sivil dininin teorisyenleri bunun bir din olduğunu gösteren başka örnekler de sıralamaktadır. Örneğin, Yahudi Hristiyan geleneğinin en önemli sembollerinden olan Cennet, Melekler, İsrail, Yeni Kudüs, Haç ve Davut’un yıldızı bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Bununla birlikte, bize göre, dinî hiçbir boyutu olmayan konular dahi Amerikan dininin kutsalları, ritüelleri olarak sunulmuştur. Sıklıkla vurgulandığı üzere, Şükran Günü, Bağımsızlık Günü, Arlington Mezarlığı gibi bazı özel zaman ve mekânlar, kutsal zamanlar ve kutsal mekânlar olarak telakki edilmektedir. Bunun belki de en uç örneği başkanların konuşmalarında Amerikan Anayasasının, vatandaşların haklarını ve ayrıcalıklarını garanti altına alan yanılmaz ve kutsal bir kitap olarak sunulmasıdır. Bütün başkanlık konuşmalarının bu kadar uç noktaya gitmediğini kabul etmek gerekir, ancak, Anayasa’ya ve Bağımsızlık Bildirgesi’nin ruhuna uygun politikalar geliştirilirse Amerika’nın doğru yolda olacağı, aksi durumda ise Tanrı’nın muradının hilafına hareket edilmiş olacağı fikri her başkanın konuşmasının ağırlık noktasını oluşturur.” S. 93
3. BÖLÜM
AMERİKAN MÜSTESNALIK ALGISININ
KAYNAĞI OLARAK SİVİL DİN
Amerikan Müstesnacılığının İki Versiyonu
“Amerikan sivil dinini besleyen iki kaynaktan biri Yahudi-Hristiyan geleneği, diğeri ise Aydınlanma-Greko-Romen idealleridir.
Bu iki geleneğin iki farklı Amerikan istisnacılığına yol açtığı görülecektir. Bunlardan birincisi, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde Yahudi-Hristiyan geleneğinin teolojik terminolojisini kullanır ve bu geleneği norm olarak kabul eder. Buna örnek olarak ‘Seçilmiş Millet’, ‘Tanrının İnayeti’, ‘Yeni İsrail’ gibi konular bu ifadelere yüklenen anlamlar verilebilir. İkincisi de Aydınlanma idealleri olan ve evrensel olarak uygulanabilirliğinden söz edilen, ağırlık merkezini aklın oluşturduğu, eşitlik, kardeşlik ve özellikle de özgürlük, serbest teşebbüs temalardır.
Bu iki tip yaklaşımın doğal olarak iki tip Amerikan istisnacılığı doğurduğunu ve bu iki yaklaşımın çok defa birbiriyle çatışma hâlinde olduğunu söyleyebiliriz. Zira Yahudi-Hristiyan geleneğine göre yorumlandığında Amerika Birleşik Devletleri, Yahudi Hristiyan bir Tanrı gözetimindeki bir Millet olarak tanımlanırken, Aydınlanma geleneğine göre yorumlandığında ise, inanıp inanmama, bir ya da birden fazla tanrıya inanma gibi konularda insanların hür olması gerektiğine vurgu vardır. Ancak sonuçları itibariyle incelendiğinde her iki yaklaşım da aslında Amerikan müstesnacılığına vurgu yapması noktasında birleşmektedirler. Zira görüleceği üzere, her iki yaklaşım da aslında nihaî oldukları konusunda şüpheye yer vermeyecek kadar belirgin olan bir konuyu ve/veya konular kümesini referans noktası olarak almakta ve takip eden tüm konuları bu kavramlar üzerine bina etmektedir. Bunlardan biri teolojik bir kavram olan Tanrı kavramı, öteki de Tanrı kavramı kadar etkili olan ve fakat seküler bir hüviyete sahip olan özgürlük, eşitlik, mutluluk arama hakkı ve benzeri kavramların oluşturduğu kümedir.”S. 108
“Amerikan sivil dininin temalarından biri de, seçilmişlik teması dolayısıyla, Yeni İsrail temasıdır. Buna göre, Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’daki dinî baskılardan kaçıp gelenler için yeni bir İsrail’dir. Bu ve benzeri temalar zikredildiği anda teolojik bir alana geçildiği aşikârdır. Zira orijinal şekliyle Amerikan müstesnalık algısı, Yahudi-Hristiyan geleneğinde önemli bir konuma sahip olan seçilmişlik teması üzerine bina edilmiştir. Nasıl ki Tanrı, kadim dönemde yeryüzünde muradını gerçekleştirmek için Yahudileri seçmişse, aynı şeyi modern zamanlarda gerçekleştirmek için Amerika Birleşik Devletlerini seçmiştir. İbrahim Peygamber'e verdiği sözler arasında Tanrı’nın onu ve neslini ‘büyük bir millet’ yapmasının yanında ‘yeni bir toprak/ülke’ vaadi de vardır.
Seçilmişlik doktrini Tanrının belli bir milleti/grubu, tarihin belli bir anında öteki milletlere göre daha fazla kayırdığı ve ona daha ağır sorumluluklar verdiği fikrine dayanır. Seçilmişlik teması beraberinde evrenselliği de getirir, zira seçilmiş olan her ne kadar bir millet ise de onu seçen aşkın bir varlık olan Tanrıdır. Dolayısıyla bu yönüyle de seçilmiş olduğu farz edilen millet öteki milletler nezdinde daha değerlidir ve birtakım ayrıcalık ve yükümlülüklere sahiptir. İbrahim temasından devam edersek, o yalnızca kendi milleti için örnek olarak verilmiş değildi; İbrahim’in milleti diğer tüm milletler için de örnek alınası bir millet olacaktı.Şüphesiz seçilmişlik doktrininin kalbinde güçlü bir evrensel misyonerlik saiki yatmaktadır. Zira kurtuluş, yalnızca Yahudiler -bizim örneğimizde Amerikalılar- için öngörülmüş değildir. Kurtuluş, Tanrı’nın kozmik planını yeryüzünde kendileri vasıtasıyla gerçekleştirdiği Yahudiler/Amerikalılar kadar ve onlar vasıtasıyla, tüm insanlık için geçerlidir.”S.109
“Amerika tarihinde Püritenlerin beklemediği ve olmasını hiç de istemediği bir olay gerçekleşti ki, bu olayla Püriten teokratik yapı son bulduğu gibi sömürgeleştirme sürecini İncil’e müracaatla meşru gösterme sürecini de sorgular hale getirdi. Bu olay Amerikan Anayasası’nda gerçekleştirilen birinci değişikliktir. Bu değişiklikle teokratik yapıya son verilmesine karşın, Yeni İsrail ve benzeri Yahudi-Hristiyan temaların geçerliliğini yitirdiğini söylemek yanlış olur. Aksine, söz konusu temalar artık Amerikan kültürünü dolayısıyla sivil dinini besleyerek Amerikan nasyonalizmine zemin hazırlamaya katkı sağlamışlardır. Amerika Birleşik Devletleri ile Tanrı arasında kurulan ilişki gittikçe daha da doğrudan hâle gelmekteydi. Kilise artık yalnızca Tanrı ile Amerika arasında bir ilişkiyi düzenlemekte kalmıyor, ayrıca bireyle Tanrı ve bireyle Amerika arasında arabuluculuk görevini de üstleniyordu. Yeni İsrail teması herhangi bir kilise veya kiliseler grubuyla değil fakat Amerika’nın tümüyle özdeşleştiriliyordu. Her ne kadar Püriten ve devrimci söylemler birbirinden farklı idealler ve hedefler vaz etseler de yeni kurulan toplumda sonunda Püriten söylem geçerlilik kazandı. Zira oluşturulan bu yeni toplumda birliği sağlayıcı ‘yaratılış’, ‘Amerika’nın yazgısı’ gibi en önemli mitler incillerden beslenen Püriten gelenekte mevcuttu. S.111
“Bu noktada, sivil dinin oluşması bakımından dikkat çekici bir başka önemli gelişme de, artık seçilmişlik temasının yalnızca Kilisenin duvarları arasında ve Kilise’nin söylemleriyle sınırlı kalmayarak, tüm Amerikan toplumunu kapsayacak bir yapıya bürünmesi olmuştur. Yeni İsrail olarak Amerika’nın bizzat kendisi bir anlamda kendi yaratılış mitleri, sembolleri ve kahramanlarıyla evrensel bir kilise haline geliyordu.” S.112
Amerikan toplumu ile Tanrı arasında bu şekilde doğrudan bir ilişki kurulduğu fikri yaygınlaşınca, Amerika’nın muradıyla Tanrı’nın iradesini özdeşleştirmek hiç de zor olmayacaktır. Zaten Amerikan toplumunda İncil’deki seçilmişlik teması ile gelişme yayılma ve kapitalizm gibi temaların iç içe olduğu bilinmektedir. On dokuzuncu yüzyılda Amerikan yayılmacılığı hız kazandığı dönemde, İncil’deki örnek olma, seçilmişlik ve görev bilinci gibi konular, Amerikan tipi demokrasinin evrensel olduğu, belki de olması gerektiği fikriyle birlikte, serbest kapitalist piyasa ekonomisinin meşruiyetini de temin eden bir fonksiyon icra etmişti.
Bu son nokta, konuyu Amerikan müstesnacılığının seküler kaynağını oluşturan Aydınlanmacı geleneğine götürür. Buna göre, Amerikan toplumunun seçilmişliği, Tanrı’nın inayeti dolayısıyla değil, aklın ve gelişmişliğin en son noktasını temsil ettiği ve hürriyet, bağımsızlık, insan hakları gibi evrensel kavramlar geliştirebildiği içindir. Böyle bir toplum tüm insanlık için bir umut ışığıdır; örnek alınası olağanüstü bir toplumdur.” S.116
Kemal Ataman’ın(1)“Ulus Olmanın Kutsal Temeli” başlığıyla tanımladığı “Sivil Din” çalışması, aydınlanma hareketleri sonrasında ortaya çıkan ulus devletlerin mahiyetini kavrayabilmek adına önemli bilgiler veriyor. Meselenin bizleri ilgilendiren kısmını Hüsnü Aktaş hocamız şöyle özetliyor: “Bütün ulusal ‘sivil din projeleri’nde, hüküm koyma hakkı, devlet adamlarına mahsus olan bir hak kabul edilmiştir. Din, ‘devletin temel hedeflerine hizmet ettiği ve devlet adamlarının işine yaradığı’ müddetçe önemlidirMünzel kitaba dayanan bütün dinlerin iman esaslarını ve mukaddes değerlerini, pragmatik gerekçelerle değiştiren sivil din anlayışı, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren gündemdedir.(2)
Konuya ilgi duyan kardeşlerimize Kemal Ataman tarafından kaleme alınan Ulus Olmanın Kutsal Temeli: Sivil Din eseri ile birlikte, Gülbeyaz Karakuş tarafından kaleme alınan, Cumhuriyet’in Politik Teolojisi – Türkiye’de Kurucu İdeolojinin Sivil Din İhdası (Cedit Neşriyat Ank. 2018) isimli eseri incelemelerini özellikle tavsiye ederiz.
___________________
(1) Kemal Ataman, Trabzon’un Çaykara ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Trabzon’un Of ve Çaykara ilçelerinde tamamladı. 1992 yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1994 yılında aynı Fakülteye Din Sosyolojisi araştırma görevlisi olarak intisap etti. TheCatholicUniversity of America’da (Washington, DC) 1998 yılında yüksek lisansını ve 2002 yılında doktorasını tamamladı. 2009-2011 yılları arasında Almanya Bayreuth Üniversitesi Kültür Bilimleri Fakültesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Çeşitli dillerde yayımlanmış makale, kitap ve kitap bölümü yazarlığının yanında, Turgay Gündüz ile birlikte İlahiyat Studies adlı uluslararası derginin baş editörlüğünü yürüten Ataman, halen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliği görevine devam etmektedir.
(2) Hüsnü Aktaş, Modern Tuğyanın Zaruri Sonucu: Sivil Atalar Dini, Mîsak Dergisi, Sayı:337 (Aralık 2018)

 

Mehmed Zahid AYDAR
Misak Dergisi 338. Sayı 
Ocak 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya