İslâm’da İçtihâd Din Emniyetini, Müçtehid Velâyeti Temsil Eder
İslâm Fıkhı'nda içtihad, emniyet-i diniyyeyi; müçtehid ise, velâyet-i şeriyyeyi temsil eder. İslâm dini vahiy kaynaklıdır. Bunun tabii sonucu olarak temel ilkelerini öncelikle Kur’an’dan ve onun açıklayıcısı ve uygulayıcısı Sünnet’ten alır. Aynı zamanda icma-i ümmet ile sabit hâle gelir. Her üçü de Müslümanlar için iyinin, doğrunun ve mükemmelin ölçüleridir. Bu üç kaynaktan ilham alan bir diğer kaynak da içtihaddır. İçtihad, sözlükte güç, takat ve çaba anlamına gelen “cehd” kökünden “iftial” vezninde olup, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. Müçtehid içtihad ederken delilden hareket eder ve murad-ı ilahîyi tesbite gayret eder. Herhangi bir fer’î meselede bütün birikim ve vüs’atini kullanarak ulaştığı sonuç, müçtehid için “doğru hüküm”dür; bu durumda sayıları ne kadar fazla olursa olsun, diğerlerinin görüşü ona göre hatalıdır. İçtihâdı neticesinde yakaladığı doğru hükmü bırakıp diğer müçtehidlerin hükmüne aykırı düşmemek adına nezdinde hatalı olan görüşü benimsemesi bir müçtehid için söz konusu değildir.
Mustafa ÇELİK
18.02.2019 14:20
596 okunma
Paylaş
İSLÂM FIKHIN'DA içtihad, emniyet-i diniyyeyi; müçtehid ise, velâyet-i şeriyyeyi temsil eder. İslâm dini vahiy kaynaklıdır. Bunun tabii sonucu olarak temel ilkelerini öncelikle Kur’an’dan ve onun açıklayıcısı ve uygulayıcısı Sünnet’ten alır. Aynı zamanda icma-i ümmet ile sabit hale gelir. Her üçü de Müslümanlar için iyinin, doğrunun ve mükemmelin ölçüleridir. Bu üç kaynaktan ilham alan bir diğer kaynak da ictihaddır. İctihad, sözlükte güç, takat ve çaba anlamına gelen “cehd” kökünden “iftial” vezninde olup, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. Âyet ve hadislerden kıyas ve benzeri yollarla hüküm çıkarma anlamında mecazen kullanılır. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakîh zata da “müçtehid” denir. (1) İctihad, ya şer'î delillerden hüküm çıkarma şeklinde olur, ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili bulunur.
İslâm hukukunda şer'î hükümler kesin delillere, yani açık âyet ve hadislere veya icmaa dayanıyorsa ictihada gerek kalmaz. Mecelle, bunu “Mevrid-i nas’da ictihada mesağ yoktur” prensibiyle ifade etmiştir. (2) Ancak nassların sübûtu veya delaleti zannî olup, kesinlik ifade etmez veya âyet ve hadislerde çözümü bulunmayan meselelerle karşılaşılırsa, reyle (ictihad) hareket edileceği, bizzat Hz. Peygamber (sav) tarafından, Muâz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken açıklanmıştır. Muaz b. Cebel (öl. ١٨/٦٢٩) radiyallahü anh’ın rivâyetine göre Hz. Peygamber sallalahü aleyhi ve sellem onu Yemen’e gönderdiğinde şöyle buyurmuştu:
- Ne ile hükmedeceksin ya Muaz!
- Allah Teâlâ’nın kitabında olanla.
- Eğer onu Allah Teâlâ’nın kitabında bulamazsan?
- Rasulüllah sallalahü aleyhi ve sellem’in hükmettiğiyle hükmederim.
- Onu Rasulüllah’ın hükmettiğinde de bulamazsan?
- Re’yimle ictihad ederim.
Bunun üzerine Rasûlüllah sallalahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Rasûlü'nün memurunu başarılı kılan Allah’a hamdolsun.” (3)
Hz. Peygamber sallalahü aleyhi ve sellem’in Muaz (ra)’a aradığı hükmü Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bulamaması halinde ne yapacağını sorması bu iki kaynağın her olayın açık hükmünü ortaya koymadığını göstermektedir. Hadisin devamında da bu konuda yapılması gerekenin ictihad olduğu belirtilmektedir. Abdullah b. Ömer (r. anhüma)’nın rivâyetine göre Rasûlüllah sallalahü aleyhi ve sellem bir gün Amr ibn’ül-As’a (ra):
- Şu iki kişi arasında kadılık yap, buyurdu.
Amr ibn’ül-As:
- Sen buradayken ben kadılık yapabilir miyim? dedi.
Rasûlüllah sallalahü aleyhi ve sellem:
- Evet, dedi.
- Neye göre hükmedeyim? diye sordu.
İctihadına göre, eğer ictihad yapar doğruyu bulursan on sevap, yok eğer hata edersen bir sevap kazanırsın, buyurdu. (4)
Dikkat edilirse örneğimiz/önderimiz Hz. Muhammed (sav) içtihadı teşvik etmektedir. Çükü içtihad, vahyin fikir işçiliğidir. İçtihâd kelimesi; cehd, gayret, takat, çaba manalarına gelir. İslâmi ıstılâhta; kitap, sünnet ve icma’da kat’i olarak bulunmayan bir mesele hakkında (Yani fer'i bir konuda) müçtehid olan bir fakihin bütün gücünü harcayarak bir sonuca varmasıdır.” (5)
Müçtehid olmayan bir kimsenin, bütün gücünü sarf ederek, yeni bir sonuca varması içtihad olmayacağı gibi; müçtehid’in de fıkhın dışında herhangi bir konuda bütün gücünü sarf etmesi içtihad sayılmaz.”(6) İçtihâd’ın makbul olabilmesi için, müçtehid’de aranan bütün vasıfların tek bir kişide bulunması zaruridir.(7) Zira herhangi bir içtihad’ın amele konu olması; müçtehid’in adil, sadık ve muttaki olmasıyla yakından alakalıdır.(8) Çünkü din hususunda fasıkın sözü muteber olmaz. Son yıllarda; her ilim dalından bir kimseyi alıp, genel “İçtihâd şurası”nın kurulması teklif edilmektedir. Bu teklif, “İlim ehlinin istişaresi” açısından güzeldir. Ancak Müslümanların; “ya İslâm fıkhını uygulayan bir  devlet, ya İslâmi  cemaat” şeklinde  teşkilâtlanmış olmaları gerekir. Aksi takdirde “içtihad şurası”nın vereceği kararın ferdleri bağlayıcı olması düşünülemez. Ayrıca «içtihad yapılmalıdır” tezini savunan kimselerin, hangi konularda içtihada ihtiyaç bulunduğunu sarahaten ortaya koymalarında da zarûret vardır. (9)
Kur’ân’ın âyetleri, Hz. Peygamber (sav)’in hadisleri bize diyorlar ki; kıyamete kadar içtihad kapısı açıktır. İlim ve hikmet konusunda bağnazlık ve fikir hayatında yasakçılık, Müslümanın yabancısı olduğu âcizâne tavırlardır. Said Nursi (rha) 'çtihâd Risalesi'nde der ki; "İçtihad kapısından içeri girmeye şu zamanda 'Altı Mâni' vardır. Onlardan iki tanesini burada zikredelim: Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet'e cinâyettir. İkincisi: Dinin zaruriyâtı ki, içtihad onlara giremez; çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid’akârâne bir hıyanettir.”(10)
Şeriatullah’ın yürürlükten kaldırıldığı, Şeriat mahkemelerinin yasaklandığı; resmi olarak hiçbir kurum ve kuruluşun Şeriatullah ile mukayyed kabul edilmediği Daru’l Harb hâline gelmiş beldelerde anın vacibi; içtihad değil, cihaddır. Allah yolunda Allah için cihad edilerek Şeriatullah devlet haline gelirse, şeriat mahkemeleri kurulursa, müçtehid olan kadılar içtihad edeceklerdir. Dolayısıyla tertip olarak önce cihad sonra içtihad gelir. Tağuti düzenlerin, Lâ dini sistemlerin saltanatına dokunmadan, genelevi vergisini kutsal sayan bütçelerden aldıkları maaşla hayatlarını idame ettirenlerin müçtehidlik iddiasında bulunmaları, müçtehid yarıştırmalar, tarihte gelmiş ve geçmiş bütün mücahidlere ve müçtehidlere ihanet etmeleri anlamına gelmektedir.
Bilindiği gibi, içtihad, lügatte, maksadı aramak hususunda olanca gücü ile çabalamak demektir. Istılahta ise bir müçtehidin, şer’i olan fer’i hükümleri tafsili de-lillerinden, kendisinde zan hasıl olacak şekilde çıkarabilmek için daha fazla araştırmaktan, acz hissedecek derecede gayret sarf etmesi demektir. Bu tariften içtihadda iki önemli unsur bulunduğu anlaşılmaktadır. 1- Hükümleri çıkarıp anlamakla ilgili içtihad 2- Hükümleri tatbik etmekle ilgili içtihad. Âlimlerin çoğunluğuna göre birinci türden içtihad zaman zaman kesintiye uğrayabilir. İkinci tür içtihadın her asırda bulunacağında ittifak vardır. İkinci gruba giren içtihad önceden çıkarılmış olan hükümlerin illetlerini yeni durumlara tatbik etmekten ibarettir.
Allah’ın şeriatı bütün çağlarda ve mekânlarda tatbiki mümkün olandır. Şeriatın ibâdet ve muamelâtla ilgili hükümleri sınırlı, vak’alar ve hadiseler ise sınırsızdır. Bu sebeple mahdut prensip ve hükümleri sınırsız hâdiselere tatbik edebilmek için içtihad ve kıyasın zaruriliği şüphe götürmez bir hakikattir. Binaenaleyh içtihad farz-ı kifâyedir. Zaruret, dinin yasak ettiği bir şeyi yapmaya veya yemeğe mecbur kalmaktır. Bazı fıkıhçılar da bunun ölçüsünü, haramın yapılmaması halinde insanın öleceği veya ölüme yaklaşacağı bir durumun bulunması ile kayıt altına almışlardır. (11) Bu da geçici olarak verilen bir ruhsattır. Hâlbuki bu asır, insanın yaşamak damarına “zaruret fikrini” öyle şırınga etmiş ki, bazan sıradan dünyevi bir zarar bile “zaruret” kılıfına bürünebilmektedir. Mü’minlerin bu yanlışa sürüklenme sebepleri israf, iktisatsızlık, kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla fakirlik ve geçim sıkıntısının artmasıdır. Müslümanlar Kur’ân’dan uzaklaştıkça sıkıntıları artmaktadır. Kur’an-ı Kerim, özet hâlinde ve ince nüktelerle doludur; birçok prensip ve kaideleri, esas ve usûlleri ihtiva eden zengin bir hazinedir. Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübindedir.” (12) Said Nursî (rha) “İçtihâd Risalesi”nde bu âyeti şöyle tefsir eder: “Bir kavle göre Kitab-ı Mübin, Kur’andan ibarettir. Yaş ve kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları,bazan alâmetleri; ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’ana münasib bir tarzda ve iktiza-yı makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor.” Bu İlâhî hazinede beşe-riyetin kıyamete kadar karşılaşacağı bütün meseleler sarahaten yani açık ve net olarak bulunsaydı, mevcut Kur’an’ın bin misli kadar bir kitap olması gerekirdi. İmam-ı Şa’rânî’nin buyurduğu gibi. “Eğer Peygamber Efendimiz (sav) Kur’ân-ı Kerim'deki icmalleri toplu, öz olarak bir arada bulunan ilimleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı Kerîm’in özet hâlindeki ifadeleri üzere kalırdı. Aynı şekilde, müçtehid din imamları, Sünnet'te bulunan icmalleri açıklamasalardı, sünnet kendi özet hâliyle kalırdı." Malumdur ki, Cenâb-ı Hakk nazarında en makbul olan amel güç olanıdır.
İslâm şeriatında asıl olan taklid değil, tahkiktir. Çünkü taklid, delilsiz olarak bir İnsanın sözünü kabul etmek ve ona göre amel etmektir. Hâlbuki Müslüman, şer’i delillere dayanarak amelleri bilinçli olarak yapmakla yükümlüdür. Ayrıca taklid, mukallitler arasında kuru bir taassuba sebebiyet vermekte, taklid edilen âlimleri eleştirmeye yol açmaktadır. Bu da Müslümanların kardeşliğini ve birbirlerine saygılı olmalarını zedelemektedir. Yeri geldiği için şunu beyan etmekte fayda vardır: Müslümanların iman ve vahdetlerine zarar veren bütün çaba ve çalışmalar, gayr-i meşrudur. Her Müslüman ferdin, deniz gibi olan İslâm hukukunun bütün hükümlerini ve onların dayandığı delilleri inceleme, hatta anlama imkânı olmadığı da bir vakıadır. Bu itibarla, “Hiç bir Müslüman başkasını taklid edemez” sözü ifrat olduğu gibi, “Asıl olan Müslüman’ın taklid etmesidir” sözü de tefrittir. Orta yolu takip etmek gerekmektedir. O da şudur:
1. Eğer bir Müslüman, içtihad etme yeteneğine, bilgi ve ehliyetine sahip ise artık onun, tembellik ederek başkalarını taklid etmesi caiz değildir. Zira her Müslüman, Allah’a ve Rasulü'ne itaat etmekle yükümlüdür. İtaat etme de Allah’ın gönderdiği hükümlerin neler olduğunu bilmekle olur. Bunları bilmek ise, Kitab ve Sünnet'e ve diğer Şer’i delillere başvurup onlardan hüküm çıkarmada olur. Elbetteki naslardan hüküm çıkarma belli bir ilmi, birikimi, nasların derinliklerine inmeyi, onların zayıfını, kuvvetlisinden ayırabilmeyi ve basiret sahibi olmayı gerekli kılar. İşte bu sıfatları haiz olan kişinin artık başkalarını taklitle yetinmesi caiz değildir.
2. Şâyet bir Müslüman, ilahi hükümleri zikredilen şekilde anlayamazsa, elbetteki Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi, bilenlere sorup öğrenmesi gerekir. “... Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre/ilim sahiplerine sorun.” (13) Bu da bir taklittir. Burada İlim erbabına meselenin hükmünü soran kişinin, hükmün delilini de sorup öğrenmesi, muhalif gurupların delillerini de öğrenebilmesi çok âlâ ve çok güzeldir. Ancak, teoride kolay olan bu iş, pratikte pek de kolay değildir. Zira kendisinden hüküm sorulan herkesin, delilleri bilme ihtimali de az bir ihtimaldir. Bu nedenle “mukallid, delilleri öğrenemezse taklidi sahih olmaz" demek havada kalan bir sözdür. Mukallid, güvendiği bir âlime sormalı ve fetvasıyla amel etmelidir.
3. Bir mezhebi taklid etme: Bilindiği gibi, İslâmi mezhepler, fıkhi ekollerdir. Kurucularının isimleriyle anılmaktadır. Bunlar, gerçekten saygıdeğer, büyük âlimlerdir. Hepsinin de ilim erbabı içtihad ehli ve takva sahibi olduklarında şüphe yoktur. Bu mezheplerin bazıları silinip gitmiştir. Evzai’nin, Sevrî’nin, Leys’in mezhepleri bunlardandır. Diğer bazıları ise günümüze kadar devam edip gelmişlerdir. Bunların görüşleri fıkıh kitaplarında yazılıp korunmuştur. Bir Müslüman’ın bunlardan birini taklid etmesi caiz midir? Burada da, müçtehid bir ferdi taklid etmede söylenen sözler geçerlidir. Eğer bir Müslüman, müçtehidlik ehliyet ve yeteneğine sahip ise, her hangi bir mezhebi taklid etmesi caiz değildir. Zira bu bir tembellik ve bir atalettir. Müslümana münasip değildir. Şâyet bir Müslüman içtihad etmeden ve ilahi hükümleri şer’i delillerden çıkarmadan aciz ise, bilinen mezheplerden birini taklid etmesi caizdir. Eğer bunu yapmaz da hoşuna gittiği gibi amel ederse, şer’i şerifin hükümlerine muhalif amel edeceği her zaman muhtemeldir. İlim erbabından sorup öğrenme emrine muhalefettir. Ancak mukallid bir Müslüman, taklid ettiği mezhebin bir mesele hakkındaki delillerinin zayıf olduğunu, diğer mezhebin delillerinin daha kuvvetli olduğunu öğrenirse, o meselede diğer mezhebi taklid etmelidir. En azından taklid etmesi caizdir.
İçtihâd; kat’i değil, zanni bilgidir. İçtihâd; iman etmek için değil, amel etmek içindir. Değişken şartlar, farklı mekânlar dikkate alınarak ortaya konulan içtihadı, değişmez kılarsanız değişkenleri sabitlemiş olursunuz.
İctihad, cihad kelimesi ile aynı kökten türemiştir. Yani insanın, savaş meydanında can havliyle sarfettiği gayret ve enerjiyi İslâmî bir mesele için sarfetmesine içtihad denir. İctihad edebilen kişiye Müçtehid adı kullanılmıştır. Sahabe toplumu dâhil bütün İslâm toplumlarında müçtehid sayısı çok az olmuş, ama o az müçtehidbütün topluma yetecek kadar bereketli olmuştur. Sahabe toplumunda tek ictihadda bulunmuş olan kişiyi bile hesaba kattığımızda tüm sahabe müçtehidlerinin sayısı 162 (yüz altmış iki) kişidir. Sahabe nüfüsunu 162 bin olarak varsaysak şu sonucu elde ederiz: Sahabe toplumunda müçtehid oranı en iyimser oranla 1/1000 (binde bir)dir. 999/1000’i ise mukallid sahabeden oluşur. İctihad ehliyeti 2 şey ile elde edilir:  1. Nass (Kitab ve Sünnet) bilgisi, 2. Muhakeme kabiliyeti.
Muhakeme olmadan sadece hafıza/ezber ile ictihad yapılamaz. Zamanımızda kimileri; ‘Ben şu kadar hadis biliyorum, kendim ictihad ederim’ diyor. Bu sözü sahabe toplumuna vurduğumuz zaman aslı olmayan bir söz olduğunu görürüz. Çünkü hadis konusunda 1 numara olan Ebu Hureyre, fıkıhta 1 numara değildir. O söz doğru olsaydı Ebu Hureyre’nin fıkıhta da ١ numara olması gerekirdi. Öyleyse ictihad sadece hadis bilgisi ile yapılıyor değildir. İctihad Ehliyeti de diyebileceğimiz konuda, yani ictihad edebilmek için nass (Kitab ve Sünnet) bilgisi ve muhakeme kabiliyeti gerekir. Sadece hafıza gücü ictihad için yeterli değildir. Allah insanları çeşit çeşit yaratmıştır. Hem hafıza hem de muhakeme her ikisi de değerlidir. Müçtehid olabilmek için, Müslüman ve mükellef olma şartlarına ek olarak bazı şartlar daha bulunmaktadır. Bunları istinbat formasyonu, kaynak bilgisi, furuât bilgisi ve kabiliyet olmak üzere dört grupta toplamak mümkündür. İstinbat formasyonuna sahip olmak, yani teknik anlamda istinbat yapabilmek için, Arapça ve fıkıh usûlü bilgisine vakıf olmak şarttır.
Bilindiği üzere, İslâm hukukunun temel kaynağı olan Kur’ân, Arapça nazil olduğu gibi, onu açıklayan Sünnet de aynı dille ifade edilmiştir. Dolayısıyla nasslardan hüküm çıkarabilmek için, Arapça’yı iyi bilmek zorunlu bir şarttır.
Fıkıh usûlü bilgisine gelince, her müçtehidin kaynakları doğru anlayabilmek için, bu ilme ihtiyacı vardır. Çünkü fıkıh usûlü, hangi delillerden hüküm çıkarılacağını, bu delillerin kaynak değerini, bunların delalet yönünü ve bunlardan nasıl hüküm elde edileceğini öğretir. Dolayısıyla, kişi diğer ilimlerde ne kadar ileri düzeyde olursa olsun, fıkıh usûlünde ileri dereceye ulaşmadıkça müçtehit olamayacaktır.
Müçtehid ayrıca İslâm hukukunun kaynaklarından Kitap, Sünnet ve icmâya ait bilgiye de vakıf olmalıdır. Kur’ân, hem içtihad edebilmenin, hem de diğer delillerin temel kaynağı olduğu için, ahkâm âyetleri başta olmak üzere, genel olarak bilinmesi şart koşulmuştur. Kur’ân’da bir hüküm bulunmadığında veya kapalılık söz konusu olduğunda, akabinde başvurulan ilk kaynak Sünnettir. Bu sebeple Sünnet bilgisi de olmazsa olmaz şartlardandır. Sünnet bilgisini şart görenler, bunun miktarında farklı görüşler ileri sürmüşlerse de, bunun ahkâm hadisleriyle sınırlı olması görüşü ağırlık kazanmıştır. Ayrıca İslâm hukukunun esas yapısını, âyet ve hadislerdeki şer’î manaların tespit ve korunmasını sağlayan başta sahabe icmâsı olmak üzere, mevcut icmâ birkimine aykırı davranılmaması için, icmâ edilen konuları bilmek de icmâyı delil olarak kabul eden çoğunluğa göre şart olarak görülmektedir. (14)
Müçtehidin, daha önceden mevcut olan furuât bilgisine sahip olmasının gerekli olup olmadığı tartışılmış olup bazı âlimler furûât bilgisini, her müçtehid için gerekli görürken, (15) kimileri de müstakil müçtehit olmayanlar için bu şartın makul olduğunu beyan etmişlerdir.(16) Cüveynî gibi, kimi usûlcüler tarafından müçtehit olabilmek için, kişinin yaratılıştan içtihada kabiliyetli olmak da öngörülmüştür.(17) Bunlara göre, içtihad ehliyeti, bu bilgiler yanında,  doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmaya bağlıdır. Hatta Abdülkerim Zeydan’a göre kişide bu yetenek yoksa nasıl ki, kelime ve vezin bilmeyle şair olunmuyorsa, kişi içtihat için gerekli diğer ilimleri tahsil etmiş olsa bile, müçtehit olamaz. Nitekim müçtehit imamlar da sadece içtihat ilimlerine vakıf oldukları için değil, aynı zamanda içtihada kabiliyetli oldukları için otorite olmuşlardır.(18) Müçtehit; Kur’an’ın esrarına hakkıyla vâkıf, içtihada ehil, İslâmî ilimlerin bütün ahkâmında mütehassıs olan her fakîhtir. Bu zâtlar âyet ve hadislerin sırlarına mazhar olma istidadına hâiz mümtaz insanlardır. Aklî ve nakli ilimlerin derinliklerine dalmış, keşfettikleri çeşitli cevherleri Müslümanların istifadesine sunmuşlardır. Onlara ne kadar dua etsek azdır.
Müçtehidlik, âlî ve mümtaz bir makam ve yüksek bir mertebedir. Kişi o makama iddia ile değil; ilimde rüsuh kazanma yanında Cenâb-ı Hakk’ın ikram ve ihsanı ile çıkabilir. O sahada onlarla yarışmak her kişinin kârı değildir. Nazar-ı ibretle bakılırsa enbiyaya vâris olmanın en şanlı ve en muhteşem bir numunesi, onlarda görülebilir. Müctehidîn-i İzam Efendilerimizin her biri nur-u hidâyete mazhardırlar. İlâhî hükümlerdeki maksatları idrak etmek onları tatbik sahasına koymak vazifesi onlardadır.
İslâm toplumu; bir cihad ve ictihad toplumudur. Cihad’ın terk edildiği, İçtihâd’ın durduğu yerde İslâmî hayat durmuştur. İçtihâd’ın durdurulmadığı, cihad’ın terk edilmediği bir yerde Müslümanlar; Allah’ın âyetlerine, Peygamber (sav)’in hadislerine bağlı kalarak ibâdet ederler.
Asrımızda Müslümanları cihadsız, ictihadsız bırakmaya çalışanların amacı; Müslümanları laik kurumlara bağlı kalarak ibâdet etmelerini sağlamaktır. Müslümanların laik kurumlara bağlı kalarak ibâdet ettikleri yerler, içtihad’ın durduğu, cihad’ın terkedildiği yerlerdir. Şunu bilelim ki; laik kurumlara bağlı ve bağımlı ibâdet, Rabbü’l-Âlemine ihanettir.
İslâm’da içtihad’ın var olması ve içtihad kapısının kıyamete kadar açık olması, ulemanın ümmet üzerindeki velâyetinin alâmetidir. İslâm ümmeti, ilimsiz ve âlimsiz olmaz.
İçtihâd, İslâm’ın; Müslüman ferdin, ailenin, cemiyetin ve devletin önüne koyduğu bir güvenlik kurumudur. İçtihâdı ve Müçtehidleri önemsemeyenler, kendilerini ve nesillerini tehlikenin içine atanlardır. Asrımızda Kur’ân âyetlerini, Peygamber hadislerini tokuşturarak kelle miktarınca din türetmeye teşebbüs edenler, dinde içtihadı ve müctehidleri yersiz ve gereksiz görenlerdir. Bunların bir kısmı “dinin Kur’ân’dan başka kaynağı yoktur” diyerek eczanedeki ilaçlardan birini müstesna kılıp geri kalanların hepsini çöpe atarken, bir diğer kısmı da “Peygamberin hadislerini anlama hususunda müctehidlere başvurmaya gerek yoktur” diyerek eczanedeki bütün ilaçlar faydalıdır diyerek kullanma yoluna gitmek suretiyle hem kendilerini ve hem de başkalarını zehirlemektedirler.
Ferd, aile, cemiyet ve devlet seviyesinde İslâm'ın yürürlüğe konulması ve yürürlükte kalması, cihad ve içtihadın varlığına bağlıdır. İçtihâd; vahyin fikir işçiliği olması hasebiyle hareket ve berekettir. İçtihâdsızlık ve müctehidsizlik, hareketsizliği ve bereketsizliği beraberinde getirdiği gibi, ferdi ve toplumu despotlaştırır.
Cihad ile ictihad ikiz oldukları gibi, müctehid ile mücahidde ikizdirler. Müctehidin içtihadı, mücahidin cihadı, İslâm ümmetinin varlık sermayeleridir. Cihadı ve içtihadı tüketenlerin varlıklarıyla yoklukları birdir.
Müslümanlara içtihadı adres olarak Kur’ân-ı Kerim göstermiştir. Rabbimiz buyuruyor: “Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden ulû’l-emr/yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, istinbatta bulunanları/onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.”(19) Medine’ye hicret eden Müslümanlar, kısmen emniyete kavuşmakla beraber, bütünüyle rahat değillerdi. Her an Mekkelilerin saldırısına uğrama ihtimalleri vardı. Halk arasında zaman zaman “geldiler, geliyorlar” şeklinde dedikodular yayılmaktaydı. Üstelik âyet, böyle durumlarda yapılması gereken dersi vermektedir. M. Hamdi Yazır (rha), bu âyetten şu hükümleri çıkarır: ١. Olayların hükümler içinde, doğrudan nass ile malum olmayıp, istinbat (içtihad) le bilinecek olanlar da vardır. 2. İstinbat da bir delildir. 3. İstinbata ehil olmayan avamın, olayların hükmünde ehl-i ilme müracaatı ve taklidi vaciptir. 4. Rasûlüllah da istinbat ile mükelleftir.(20) Ebu Zehra’nın da buyurduğu gibi, “Olaylar sonsuzca meydana gelir. Mevcut nasslar ise mahduttur. O halde mevcut nassların ışığı altında hakkında nass bulunmayan hususlara dair hükümler çıkarmak bir zarurettr.”(21) İşte bu âyet-i kerime kıyas ve İçtihâdın edille-i şer’iyeden (şer’î deliller) olduğunun en büyük delilidir. Zira yeni bir vakayı istinbat ve istihraca ehil olan ulemaya havale etmek, onların içtihad etmelerini ve kıyasta bulunmalarını istemek demektir. Çünkü hakkında sarih hüküm olan hâdiselerde içtihada zaten gerek yoktur. Fahreddin Razî (rha) bu âyet-i kerimenin üç şeye delalet ettiğini beyan buyurur: Birincisi; âyetin sarahatiyle bilinmeyip de içtihad ile bilinenlerdir. İkincisi; içtihad ve istinbatın şer’î delil olmasıdır. Üçüncüsü; avam-ı nasın, ulemayı fer’î amellerde taklid etmelerinin vacib olmasıdır. Çünkü Cenâbı Hakk, bu âyetiyle yeni hâdiselerin hükümlerini bilmeyenlerin, bu hükümleri şer’î delillerden çıkarmaya ehil olan kimselere müracaat etmeleri gerektiğini beyan buyurmuştur.(22) Cenabı Hakk şu âyet-i kerîme ile de ehil olanların içtihad yapmalarını emir buyurmaktadır: “Ey ilim sahipleri, (âyetlerimizi) ta’bir edin.”(23) Şu halde Kur’an-ı Kerim’de kat’î hükümler yanında açık olarak ifade edilmeyen fer’î hükümler yani teferruattan sayılacak ikinci derecede hükümler de mevcuttur. Bu gibi hükümlerde zan ile amel etmeyi Cenâb-ı Hakk caiz kılmıştır. Avamın bu hükümleri Kur’an’dan istihraç etmesi mümkün değildir. Onlara düşen vazife âlimlere tabî olmalarıdır. Böyle bir taklit, avam için vaciptir. Bunun alâmeti, yukarıda izah edildiği gibi, Kur’ân’da istinbat meselesinde Müslümanlara gösterilen adrestir.
İstinbat Kur’ân’ın emridir. Ümmet içinde istinbatta bulunmakta müctehidlerin işidir. İctihad yoluyla, nass veya icmâ’ın tayin etmediği hüküm veya illeti Kur’an ve Sünnet metinlerinden çıkarma. “Nebt” kökünden gelen istinbât, lügatte yerden veya kuyudan su çıkarmak, kapalı ve gizli olan bir şeyi ortaya koymak anlamına gelir.(24) Hüküm; kıyas, istidlal, istihsan vb. metodlarla çıkarılırken illet, sebr ve taksîm veya münasebet gibi illeti bulma yollarıyla istinbât edilir.(25) İstinbât şümûl yönünden, şer'î hükmü elde edebilmek için müctehidin bütün gücünü harcaması anlamına gelen ictihaddan daha dar, kıyastan ise daha geniştir.(26) İstinbât istidlâlin benzeridir. Nisa suresinin 4/83. âyeti, hakkında açıkça nass bulunmayan olayların ortaya çıkması hâlinde kıyas ve rey ictihadının gerekliliğine delâlet etmektedir. Hakkında nass bulunan konularda ise istinbâta ihtiyaç yoktur. Hükümler, nasslar tarafından tayin edilmiş olabileceği gibi bazan da nassların içine yerleştirilmiştir ki bunların istidlâl ile ortaya konulmasına istinbât denir.(27) Bu âyet aynı zamanda cüzî hâdiselerin hükümlerinin tamamının açıklanmadığını, bunların istinbat ile elde edilebileceğini, istinbâtın bir delil olduğunu, istinbâta ehil olmayanların ilim ehline sormalarının gerekli olduğunu, Hz. Peygamber (sav)’in de istinbât ile mükellef bulunduğunu ifade etmektedir.(28) Fıkıh usûlünde, hakkında nass bulunmayan konulardaki içtihadın temeli olan re’y, şerîatin gösterdiği düşünme yollarından gidilerek yapılan aklî bir faaliyettir.(29)
Allah’tan gelmiş olan dinin usûl ve esası, erkân ve şiarı ile ilgili konularda ictihad ayrılıklarına/farklılıklarına yer yoktur. İbadetlerin rükünlerinde, fıkhın esaslı ve önemli meselelerinde ihtilaf zaten olamaz. Zira “Mevridi nasta içtihada mesağ yoktur” esası malûmdur. Bu alanda içtihad gündemde değildir. Büyük fakihlerin meseleyi hep yumuşak ve herhalde tenkide açık mütalâa ettikleri anlaşılmaktadır. Mesela ictihadlarıyla çığır açan ve adına fıkıh ekolü teessüs eden İmam Şafi'nin zaman içinde bazı görüşlerini bizzat tadil ettiği bilinmektedir. Özellikle Mısır'a geçtikten sonra birçok görüşlerini değiştirdiği kabul edilmektedir. Şu da malumdur ki, aynı fıkıh ekolüne mensup olan, aynı mezhebin temel görüşlerini ve usûlünü benimsediği bilinen büyük müctehid imamların bir kısmı birçok konuda farklı görüş serdetmiş, ayrı mütalâa ve ictihad-larıyla dikkati çekmişlerdir. Bunların mezhebin usûlünü ve sistematiğini ihlâl ettiği düşünülmemiştir. Kısacası İslâm tarihinde itikadi ve fıkhi ekollerin; yoğun, yaygın ve derin bir etkinlikle ortaya çıkıp şekillendiği dönemde geniş bir müsamaha cari idi. İctihad faaliyetinin, tam bir ilmi serbestlik ve akademik hürriyet anlayışı içinde yürütüldüğü tarihin şehâdeti ile sabittir. Bu hüviyetiyle İslâm’daki ictihad faaliyetini ve bunun sonucu pek tabii olarak (ilmi mahiyette fıkıh ekolleri demek olan) mezheplerin teşekkül etmiş olmasını; Hıristiyan mezhepleri ile karıştırmamak gerekir. Arada esasa ilişkin ayrılık ve mahiyet farkı vardır. Hıristiyan mezheplerinin her biri sanki başka bir din hükmündedir. Aralarında teolojik alanda dahi esaslı farklar söz konusudur. Ayrı kiliseler şeklinde tavazzuh etmiş ve müntesiplerini itikaden ve ahlâken belirli esaslara bağlamanın yanı sıra sosyal ve siyasi planda da kesin olarak ayırmışlardır. Kilise Hıristiyanlığında dini hayat, statü itibariyle halkdan ayrılan rahip zümresinin münhasır inisiyatifine tabidir. Kilise din vazııdır; kendine intisabı olan insanları itikaden ve ahlâken Allah adına ilzam eder. Çünkü kilise örgütünün benimsediği görüş nass oluşturur ve yanılmazlık ifade eder. Kaynağı itibariyle vahiy ve ilham ürünü olarak algılanır ve ona asla sırf akli mahiyette bir etkinlik sonucu olarak bakılmaz. Böyle olduğu için de sıradan insan bu etkinliğe doğrudan dâhil edilmez ve neticede kilise adına yönetim faaliyeti ruhban sınıfının hâkimiyetine tâbi hale gelir. İslâmi anlamda ictihad ise tamamen akli ve ilmi mahiyette bir faaliyettir. İctihad sonucu ortaya çıkan görüş ve hükümler asla nass teşkil etmez, yanılmazlık iddiası taşımaz. İlmi planda (hatta yerine göre uygula-maya ve siyasete dönük mülahazalarla) serbest eleştiriye tamamen açıktır. Daha kuvvetli deliller ve mukni gerekçelerle farklı bir sonuca varılıyorsa hemen o benimsenir. İlim Allah içindir, bu yolda taassup, katılık ve şartlanmışlık olmaz. İnanan insan, doğru neredeyse onu kabul eder; onu doğruyu benimsemekten alıkoyacak hiçbir kompleksi yoktur. Müslüman’ın doğrunun önünde boynu kıldan incedir.
İctihad ile “ibâdet, ahlâk ve muâmelât” konularında da dinde olmayan bir hüküm icad edilemez; dinde var olan, ama açık olmayan, daha önce ifade edilmemiş olan bir hüküm keşfedilir, açıklığa kavuşturulur. İbadetlerde ictihad ile arttırma ve eksiltme yapılamaz, ama sayısı ve mahiyeti belli ibâdetlerin doğru tespiti, şartları, rükünleri, manileri, bozucu sebepleri gibi konularda ictihad yapılır; işte bu sebepledir ki, ibâdetler alanında da müctehidlerin sayısız ihtilafları, farklı tespit ve değerlendirmeleri, yorumları vardır. İnsan hayatının, dindarlığın birçok alanda ictihadsız olamayacağı için ictihadın zorunlu olması bir gerçek olmakla beraber böyle olmasaydı bile ümmetin, yeterince müctehid yetiştirmesi farz idi. Eğer ümmet gerekli tedbirleri alarak yeterince müctehid yetiştirmez ve belli bir zaman ve coğrafya müctehidsiz kalırsa bundan sorumlu (günahkâr) olur. İslâm’da sıradan insanların bile “deliline bakmadan yalnızca hükmü bir bilenden öğrenmesi” manasında taklid zaruret (başka çarenin bulunmaması) sebebiyledir. İmkân bulunduğu zaman ve ölçüde herkes dinini, bir âlimin yardımıyla da olsa “Kur’an ve Sünnetten delili” ile birlikte öğrenecektir. Böyle bilme yöntemine ise taklid değil, ittibâ denir. Her Müslüman önce dinini asıl kaynaklarından öğrenecektir (farz olan budur ve bu öğrenme şekline ictihad denir), buna imkânı yoksa delili ile bir âlimden öğrenecektir (ittiba), buna da imkân bulamazsa, neye dayandığını sormadan, aramadan yalnızca; “şu haramdır, bu helaldir, şu farzdır...” gibi hükümleri bir âlimden öğrenecektir. Bu sonuncusu zarureten caiz görülmüştür, zaruret (imkânsızlık) bulunmadığı halde böyle yapılırsa dini vazife ihmal edilmiş olur. 
Müçtehid içtihad ederken delilden hareket eder ve murad-ı ilahîyi tesbite gayret eder. Herhangi bir fer’î meselede bütün birikim ve vüs’atini kullanarak ulaştığı sonuç, müçtehid için “doğru hüküm”dür; bu durumda sayıları ne kadar fazla olursa olsun, diğerlerinin görüşü ona göre hatalıdır. İçtihâdı neticesinde yakaladığı doğru hükmü bırakıp diğer müçtehidlerin hükmüne aykırı düşmemek adına nezdinde hatalı olan görüşü benimsemesi bir müçtehid için söz konusu değildir. Zira içtihad ederek diğerlerinin ulaştığı sonucun doğru olduğu kanaatine varsaydı zaten onlara muhalefet etmezdi. Onların görüşü onun nezdinde hatalı olduğu için muhalif kalmış ve başka bir hükmü tercih etmiştir.
Netice olarak içtihad, istinbat konusunda Kur’ân âyetlerine, Rasûlüllah (sav)’in bu husustaki açıklamalarına rağmen dinde mezhepsizliği/içtihadsızlığı iddia edenler, dinsizlik köprüsünden geçmeye çalışanlardır. Rabbimiz Allah Tebareke ve Tealâ bizi ve neslimizi onların şerrinden muhafaza eylesin.
____________________
(1) Zebîdî, Tâcû’l-Arûs, II, 329; Şâfiî, er-Risale, Sh: 477, el-Ümm, VII, 275
(2) Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, madde, 14
(3) Sünen-i Ebu Davud, K. Akdeye Bab 11; (Tirmizi, Ahkâm, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsut, C. XVI, s.76; Şafii, el-Ümm, VII, 273
(4) Şemsü’l eimme İmam es-Serahsî, el-Mebsut, Mısır C. XVI, Sh: 76
(5) Kemaleddin İbn-i Hümam, Et-Tahrir, C:3, Sh: 291, Bulak/Mısır/ 1316
(6) Es- Seyyid Muhammed Musa, El- İçtihâd, Sh: 98, Kahire/ 1973
(7) İmam-ı Gazali-El Mustasfa Min İlmû›l Usûl-Beyrut: 1937, C: 2, Sh: 351-352
(8) Kemalüddin İbn-i Hümam-a.g.e. C: 3, Sh: 292-304, ayrıca Eş Şatibi-El Muvafakat-Kahire: ty, C : 4, Sh: 107
(9) Emanet ve Ehliyet/Yusuf Kerimoğlu, C:1, Sh: 47, İst/ 1985
(10) Sözler/Said Nursî, Sh: 506-507, İst/ 1977
(11) Ali Haydar, Şerhu-l Mecelleti Ahkâm-i Adliyye 1/34
(12) En’âm Sûresi/ 59
(13) Nahl Sûresi/ 43; Enbiya Sûresi 7
(14) Bk.İbn Hazm, İhkâm, V, 121; Molla Hüsrev, Mir’ât, II, 466
(15) Molla Hüsrev, Mir’ât, II, 46
(16) İbn Salâh, Edebü’l-Fetvâ, Sh: 37
(17) Bk.Cüveynî, Burhân, II, 1332
(18) Zeydan, Usul, Sh: 405-406
(19) Nisa Sûresi/ 83
(20) Yazır, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Matbaa-i Ebuzzya, İstanbul, 1935, c. II, Sh: 1403-1404
(21) Ebu Zehra, İslâm’da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Hisar Yayınevi, Sh: 19, İst/1976
(22) Bkz. Fahreddini Râzi, Tefsîri Kebir, Akçağ yay., Ankara, 1990, c. VIII, Sh:186-191
(23) Haşr Sûresi/ 2
(24) İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, VII, 410-412; Zebîdî, Tâcu’l-Arûs V, 229-230 
(25) el-Mevsu’atü’l-Fıkhiyye, Kuveyt 1404/ 1984, IV, 111; Nizâmüddîn Abdülhamid, Mefhûmü’l-Fıkhi’l-İslâmî, Beyrut 1404/1984, Sh: 182
(26) el-Mevsû’atü’l-Fıkhiyye, IV, 111; Hayreddin Karaman, İslâm Hukuku’nda İctihad, Ankara, (t.y) III, 18 
(27) Cassâs, Ahkâmü’l-Kur’an, Beyrut (t.y.), III, 183 
(28) Elmalılı, Hak Dini, İstanbul 1979, II, 1403 – 1404
(30) Abdulvehhab Hallaf, Masâdiru’l-Teşrî’il-İslâmî, Sh: 7, 8
 
Misak Dergisi 337. Sayı
Aralık 2018
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya