Modern Tuğyanın Zaruri Sonucu: Sivil Atalar Dini
Atalar dini, geçmişe karşı beslenen ölçüsüz saygıyı ve sevgiyi iman esâsı haline getiren itikâdi tercihlerin hülâsasıdır. Geçtiğimiz ay Edirne’de bir kız öğrencinin; 10 Kasım’da yapılan anma töreninde yapılan saygı duruşunu kıyam olarak değerlendirip eleştirmesinin ardından, kendisine müdahele eden Polise hitaben söylediği ‘Atatürk ilâh değildir’ tesbiti, medya aydınlarının ilgisini çekmiştir. Aynı günlerde Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Kemalist Mine Gökçe Kırıkkanat, ‘Atatürk benim ilâhımdır. Ben O’na tapıyorum’ ikrarında bulunmuştur. Elbette bu yeni bir hâdise değildir. Eski Cumhurbaşkanlarından Celâl Bayar’ın; ölümünden kısa bir süre önce, “Atatürkü sevmek, milli bir ibâdettir” dediğini unutmamak gerekir. 12 Eylül’ü konu alan bir televizyon programında; askeri darbenin lideri Kenan Evren; “Türkiye’de yaşayan her insanın Atatürk’e tapması gerekir” diyerek, atalar dinine olan bağlılığını ifade etmiştir.
Hüsnü AKTAŞ
20.02.2019 10:00
503 okunma
Paylaş
ZAMAN içerisinde yaşanan siyasi hâdiselerin ve içtimâî alanda yaşanan değişimlerin değişik ihtilâfları beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Tarih ilminin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hâdiselerin sebeblerini, vesilelerini ve sonuçlarını tahlil etmekle sınırlıdır. Ancak tarih kitaplarında yer alan bilgilerin izafi olduğunu, yani o tarihin yazılmasını sağlayan güçlerin ‘resmi yorumlarını’ da beraberinde getirdiğini söylemek mümkündür. Tarihin ilim değil, bilimsel disiplin olduğunu ileri süren uzmanlardan birisi olan Leon H. Halkin’in ifade ettiği gibi, tarihî gerçek, müşahhas hususiliği içinde geçmişin tasavvurundan ibarettir. Ancak her insan gibi, tarih ilmiyle meşgul olan kimselerin de şahsi tercihleri vardır. İster tarafsız olmaya gayret etsin, ister siyasi tercihlerini esas alsın herhangi bir tarihçinin çevre kültürünün etkisinden kurtulması kolay değildir. Ayrıca günümüzün şartlarıyla, geçmişte yaşanan hâdiselerin değerlendirilmesi önyargılarla ve uydurulmuş yalanlarla dolu bir tarih anlayışını gündeme getirebilir. Siyasi hadiseleri tahlil eden tarihçilerin; geçmişin mirasını, yaşanan hayatın gerçeklerini ve istikbale ait ümitlerini ifade ettikleri malumdur. Esasen hafıza sahibi olan insanoğlunun; mazi, hâl, ve istikbâl unsurlarını dikkate almaması mümkün değildir.
Tanzimat ve Meşrutiyet münevverlerinin “muasır medeniyet”, günümüz aydınlarının ”çağdaş uygarlık” şeklinde ifade ettikleri siyaset anlayışı, son tahlilde geçmiş ile hesaplaşmaya dayanan bir anlayıştır. Kendilerini tarif edemeyen, fakat neye karşı olduklarını sloganlarla ifade eden insanların, şahsiyet krizine tutulduklarını söylemek mümkündür. Geçtiğimiz ay Edirne’de bir kız öğrencinin; 10 Kasım’da yapılan anma töreninde yapılan saygı duruşunu kıyam olarak değerlendirip eleştirmesinin ardından, kendisine müdahele eden Polise hitaben söylediği ‘Atatürk ilâh değildir’ tesbiti, medya aydınlarının ilgisini çekmiştir. Ak Parti düşmanlığını iman esası haline getiren Kemalist aydınlar, günlerce bu hadise üzerinde durmuşlardır. Son tahlilde “Atatürk İlâh değildir” hakikatini; Atatürk’e hakaret olarak değerlendirmek -mefhumu muhalifinden- şu anlama gelir: Atatürk, ilkeleri ve devrimleri tartışılamayacak bir ilâhtır. Halbuki böyle bir hüküm, bu ülkenin bütün manevi değerlerini tarumar etmektir. Aynı günlerde Cumhuriyet Gazetesi Yazarlarından Kemalist Mine Gökçe Kırıkkanat ‘Atatürk benim ilâhımdır. Ben O’na tapıyorum’ ikrarında bulunmuştur. Elbette bu yeni bir hadise değildir. Eski Cumhurbaşkanlarından Celâl Bayar’ın; ölümünden kısa bir süre önce “Atatürkü sevmek, milli bir ibâdettir” dediğini unutmamak gerekir. 12 Eylül’ü konu alan bir televizyon programında; askeri darbenin lideri Kenan Evren; “Türkiye’de yaşayan her insanın Atatürk’e tapması gerekir” diyerek, atalar dinine olan bağlılığını ifade etmiştir.
Meselenin bir diğer boyutu da şudur: Tarih boyunca kendilerini devletin kurucusu veya milletin kurtarıcısı ilân eden politikacılar (farklı zamanlarda yaşamış olsalar da) egemenlik ihtiraslarını tatmin için tanrının oğlu’ (!) rolünü oynamaktan adetâ zevk almışlardır. Adaleti reddeden, hukukun üstünlüğünü hafife alan ve Peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri kabul etmeyen kavimlerin, ortak sloganları şudur: “Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız.” Cemiyet halinde yaşayan insanlar için, nesilden nesile aktarılan hayat tarzının ayrı bir önemi vardır. Atalar dini, geçmişe karşı beslenen ölçüsüz saygıyı ve sevgiyi iman esası haline getiren itikâdi tercihlerin hülâsasıdır. İnsanları kayıtsız ve şartsız kendilerine itaate çağıran devlet adamlarının, hukuka ihtiyaçları yoktur. Keyiflerine göre çıkardıkları kanunlarla her şeye müdahale edebilirler. Kanun devletinin en ideal şekli, eski Mısır’da görülmüştür. O dönemde kendisini “Ra ilâhı’nın Oğlu" ilân eden (Fir’avun) devlet başkanı Mısır halkına hitaben: “Ey millet! Ben sizin için, kendimden başka bir ilâh tanımıyorum. Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sualini sormuştur. Aynı zaman diliminde Hz. Musa (as) insanlara; “Allah’a(cc) iman ve ibâdet ediniz. Sizin yegâne rabbiniz O’dur. Firavun’a kulluk etmeyiniz” dediği için, aralarında mücadele başlamıştır. Firavun’un, Hz. Musa’ya (as) hitaben; ”Eğer bu tebliğinden vazgeçmezsen, seni muhakkak zindana atılanlardan ederim” (Eş- Şûra Sûresi: 29) dediği malûmdur. Kadı Beyzavi, bu âyetin tefsirinde; “İlmi delil getirmekten aciz olan zorbaların âdeti, Firavun gibi tehditler savurmaktır” diyerek, bu psikolojinin sadece Firavun’a mahsus olmadığına işaret etmiştir. Bugün müzelerde heykelleri bulunan Sümer Tanrıları (Anû, Enlil, Marduk vs) birbirlerinin ardından tahta çıkan krallardır. Akkad Kralı Naram-Sin, kendisini ‘İnsanların İlâhı’ ilân etmiştir. Zerdüşt itikadına göre ‘Ahura-Mazda,’ devlet yönetimini elinde bulunduran ve insanlara rızık verdiğine inanılan tanrıdır. Amerika’da hüküm süren İnka İmparatorları da, resmi metinlerin altına‘Tanrının Oğlu’ imzasını atmışlardır. Eski Asur, Yunan, Mısır ve Roma uygarlıkları, atalar dininin ortaya çıkardığı uygarlıklardır. Dilediği gibi kanun koyma hakkını devlet adamlarına ve politikacılara tahsis eden bütün ülkelerde, zaman içerisinde atalar dininin resmi ideoloji haline geldiğini söylemek mümkündür. Bu ideolojiye iman eden cumhuriyet dönemi aydınlarının, modern hurafe hükmünde olan sivil din anlayışını ‘ulusalcılık’ adı altında pazarlama yolunu tercih ettikleri malûmdur.
Bütün ulusal ‘sivil din projeleri’nde, hüküm koyma hakkı, devlet adamlarına mahsus olan bir hak kabul edilmiştir. Din, ‘devletin temel hedeflerine hizmet ettiği ve devlet adamlarının işine yaradığı’ müddetçe önemlidirMünzel kitaba dayanan bütün dinlerin iman esaslarını ve mukaddes değerlerini, pragmatik gerekçelerle değiştiren sivil din anlayışı, cumhireyetin ilk yıllarından itibaren gündemdedir. Nitekim 1927 yıllarında Abdülbaki Gölpınarlı’nın ilkokullar için yazdığı Din Kültürü kitabında imanı “dinî” ve “milli/ulusal” iman olmak üzere ikili tasnife tabi tutmuştur. . Milli/ulusal iman bahsinde; “Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, başım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. İşte bu milli/ulusal iman, bizi yaşatacak, ilerletecek imandır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tabi olanların hepsini bu iman birleştiriyor. Biz bu milli/ulusal imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık” denilmektedir. Aynı yıllarda Samsun Milletvekili olan Ruşeni Barkur’un kaleme aldığı “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir eser, devlet tarafından bastırılmıştır. Bu eserde ulusalcılık/milliyetçilik neredeyse dinin yerine alternatif olarak teklif edilen bir inancı ön plâna çıkarmaktadır. Kitapta yer alan şu ifadeler dikkat çekicidir: “Benim dinim benim milliyetimdir... Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır.”
İslâm Fıkhı’nın değerlerini hafife alan veya reddeden aydınlar; Cumhuriyet’in ilânından kısa bir süre sonra, “Türkün Yeni Amentüsü’ adını verdikleri bir metin hazırlamışlardır. Bu metnin muhtevası şudur: ’Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücâhid analarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman ederim. İyilikle fenalığın, insanlardan geldiğini kabul ederim. Büyük milletimin medeni cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allah’ın en sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulusiyle şehâdet ederim.’
Devlet siyaseti hâline getirilen sivil/ulusal din anlayışının; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında, kimlik krizine sebep olduğunu gizlemenin bir anlamı yoktur. Bunun tabii sonucu şudur: İnsana mahsus olan ünsiyet kabiliyeti zaafa uğramış ve vahşileşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Vatandaşlarının herhangi bir dine samimi olarak inanmasına tahammül edemeyen sivil ve asker bürokratlar, medeni vahşetin yayılmasına vesile olmuşlardır. Kendi vatandaşlarını hakir gören ve ödünç kimliklerle övünen devlet adamları, kimlik krizinin tâbii sonuçlarını tespit edemez hâle gelmişlerdir. Bu arada çağdaş uygarlık sloganını keyiflerine göre kullanan ve her fırsatta laikliğin öneminden bahseden aydınların ‘aşağılık kompleksi’ne kapıldıklarını unutmamak gerekir. Hâlbuki tarihin her döneminde; yeryüzünde bir değil, birden fazla uygarlık aynı anda ve bir arada yaşamıştır. Dolayısıyla çağdaş uygarlık değil, birbirleri ile çağdaş olan uygarlıklar vardır. Batılı filozoflar; kendi siyasi ve iktisadi düşüncelerinin evrensel olduğunu iddia ederek, insanlığı hipnotize etmeyi denemişlerdir. Bunda belirli ölçüde muvaffak olduklarını söylemek mümkündür. Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olan sivil ve asker bürokratlar; hipnotize edildikleri için, batılı filozofların tezlerine iman etmeye başlamışlardır. Ayrıca devleti yöneten bazı sivil ve asker bürokratların; çağdaş uygarlık sloganını, İslâm medeniyetini reddetmek için kullandıklarını söylemek mümkündür. Mazilerine küfreden, hallerinin perişan olduğunu düşünen ve istikballerini karanlık gören insanların şüphelerden, korkulardan ve endişelerden kurtulmaları kolay mıdır?
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Siyaset uzmanları devletin varlık sebebini, insanlığa hizmetle sınırlandırmışlardır. Resmi ideolojiye dayanan devlet anlayışının insanlığa hizmet etmesi kolay değildir. Askeri darbe dönemlerinde hazırlanan ve bir anlamda “İhtilâl Sözleşmesi” hükmünde olan Anayasa metinleri, Türkiye’ye mahsus olduğu ileri sürülen siyasi rejimini ön plâna çıkarmıştır. Kökleri Filozof Nicollo Machiavelli’ye kadar uzanan “Hikmet-i Hükümet” anlayışına sahip olan ve Pragmatizm’den etkilenen devlet adamları, kendi yetki alanlarını zaman içerisinde genişletmişlerdir. Cumhuriyet rejimini kuran kadroların, “dini inançlarını ve değerlerini, kamu alanına taşımayan modern vatandaşların yetiştirilmesini, yani din ile devlet işlerinin birbirlerinden ayrılmasını” esas aldıkları malûmdur.(1) Ancak Türkiye’ye mahsus olduğu iddia edilen lâiklik tatbikatı; din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, dini anlayışların devlet tarafından denetlenmesini ve yönlendirilmesini ön plâna çıkarmıştır. Fransa’dan ithal edilen lâiklik felsefesini keyiflerine göre yorumlayan ve “İslâm Fıkhı”na düşmanlığı meslek hâline getiren bürokratlar, vatandaşları robot gibi kullanabilmek için her fırsatı değerlendirmektedirler. Doç.Dr. Sami Selçuk, vatandaşları ”robot” haline getirmeye gayret eden devlet politikalarının gayr-i meşrû olduğunu ifade ederken, şu tesbitlerde bulunmuştur:
“Resmi ideolojiye dayanan totaliter devletler, insan şahsiyetini tebdil ve tahrif ettiği için meşrû değildir. Topluma deli gömleği giydiren böyle bir devlette, insanlar maske takıp, sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak zorundadırlar. Bireyler için tek kurtuluş yolu ikiyüzlülüktür. Orada hiç kimse artık kendisi değildir. Ortalıkta duyulan sesler slogan, yinelenen törenler kısır ritüellerdir. Pastörize insanlardan oluşan bir toplumda fotokopilerle yığınlaşma başlar. Örgütlenme yoktur. Çünkü farklılık yoktur. Bunun adı da kültürel soykırımdır. Artık insanlar tek şey bilir, tek şey düşünürler. Bu da rejimin dayattığı sanal gerçeklerdir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir yerde, aslında kimse düşünmüyor demektir. İnsanın yerine kişiliksiz yaratıklar, ‘hiç kimse’ler geçmiştir. İdeolojik militan devletin sonu hep aynıdır. Hızla yaşlanır! Çünkü ölümcül devlet yetmezliği hastalığına yakalanmıştır. İnsanı köleleştirdiği için meşrû değildir. Devleti ayakta tutan zorbalıkla, meşrûluk arasındaki ilişki ise ters orantılıdır.(2)
Yürürlükteki Anayasa da dahil; ihtilal dönemlerinde hazırlanan ve halka silah zoruyla dayatılan yazılı hukuki metinler, ‘devlet yetmezliği’ hastalığının yayılmasına sebeb olmuştur. Son yıllarda ‘Eski Türkiye-Yeni Türkiye’ tasnifini ön plâna çıkaran AK Parti iktidarı; bu hastalığı tedavi etmek için elinden gelen gayreti sarf etmezse, yeni bir 15 Temmuz felâketi ile karşı-karşıya kalması mümkündür.
___________________
(1) Geniş bilgi için-Bknz/ Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi- İst: 1995 Sh: 162
(2) Yargıtay Başkanlığı/Adli yıl Açılış Konuşması (1999-2000) Sh: 19
 
Misak Dergisi 337. Sayı
ARALIK 2018
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya