İslâmi Tebliğin Unsurları, Cihadın Keyfiyeti ve Savaş Hukuku
Yeryüzünde Allahü Teâlâ’nın (cc) verdiği rızıklarla hayatını devam ettiren her insanın; hevâsının ihtiraslarını bir kenara bırakması ve hidâyete tabi olması gerekir. Bu, ruhlar âleminde gerçekleşen manevi mukavelenin tabii bir sonucudur. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a (cc) yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz” buyurduğu ve önemli bir inceliğe işaret ettiği malûmdur. Arzuların İslâm’a tabi kılınması, her amelde ve fiilde ilâhi hükümlerin dikkate alınmasını beraberinde getirir. İmam Seyyid Şerif Cürcani (rha) ibâdeti tarif ederken, şu tesbitte bulunmuştur: “Hevâsına muhalefet edip, Allah’a (cc) teslim olan mükellefin meşrû fiillerine ibâdet denilir.“ İçinde bulunduğumuz hali dikkate alarak, insanları İslâm’a davet ederken dikkate almamız gereken zaruri dört unsuru izah edelim.
A. Hikmet BİRCANLI
20.02.2019 11:20
807 okunma
Paylaş
SİYASİ ve iktisadi kaosların pençesinde kıvranan, sayısız problemlerle karşı karşıya kalan, bozulmayı sadece ahlâkî değerlerde değil, ekolojik sistem de dahil her alanda hisseden insanoğlu, içine düştüğü bunalımlardan kurtulmak için yeni arayışların peşine düşmüştür. Cahilî sermayenin neredeyse her şeye egemen olduğu, haksız rekabetin hiçbir sınır ve değer tanımadığı günümüz dünyasında İslâm Dini, “sermayenin/paranın ilâhlığını” ortadan kaldırmak ve “kula kulluğa son vermek” isteyen her insanın sığınabileceği yegâne limandır. Gayeye ulaşmak için her türlü vasıtanın meşru kabul edildiği, yöntemi yalana, aldatmaya ve bozgunculuğa, bazı hallerde duygu sömürüsüne dayanan hiçbir faaliyet (neticesi ne olursa olsun) meşrû değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’de en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yaratıldığı haber verilen insanoğluna ‘yeryüzünün halifesi’ misyonu verildiği malûmdur. Ayrıca dünyada bulunan her şeyin insanın hizmetine verildiğini de unutmamak gerekir. Bu noktada insanoğlunun fıtratıyla ilgili, gözden kaçırılmaması gereken iki önemli unsuru dikkate almamız gerekir. Bir taraftan yaratılan varlıklar içerisindeki konumunu, yaratılış hikmetini (gayesini) idrak ederek tevhid üzere yaşayan ve Allah’ın (cc) rızasını kazanmayı amaçlayan insan tipi, diğer tarafta ise hevâsını ilâh edinen ve yeryüzünde fesada koşan (kan döken/bozgunculuk yapan) insan tipi söz konusudur. Hz. Âdem’in bir oğlu (Habil) insanın medenî, adil ve itaatkâr yönünü temsil ederken; diğer oğlu (Kâbil) insanın vahşet, taşkınlık, yıkıcılık ve isyankâr yönünü temsil etmektedir. Tarih boyunca peygamberlerin tebliği ile takviye edilen fıtrat dini, bazı faktörlerin etkisiyle özüne uygun olarak muhafaza edilememiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de ifade edildiği gibi insanları (ve kavimleri), kendilerini yeniden fıtrat çizgisine çekmek üzere Allah (cc) tarafından peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Buna rağmen insanlar kendi aralarında ayrılığa düşmüşlerdir. (El Beyyine Sûresi: 4)
Yeryüzünde Allahü Teâlâ’nın (cc) verdiği rızıklarla hayatını devam ettiren her insanın; hevâsının ihtiraslarını bir kenara bırakması ve hidâyete tabi olması gerekir. Bu, ruhlar âleminde gerçekleşen manevi mukavelenin tabii bir sonucudur. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a (cc) yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz”(1) buyurduğu ve önemli bir inceliğe işaret ettiği malûmdur. Arzuların İslâm’a tabi kılınması, her amelde ve fiilde ilâhi hükümlerin dikkate alınmasını beraberinde getirir. İmam Seyyid Şerif Cürcani (rha) ibâdeti tarif ederken, şu tesbitte bulunmuştur: “Hevâsına muhalefet edip, Allah’a (cc) teslim olan mükellefin meşrû fiillerine ibâdet denilir.“(2) İçinde bulunduğumuz hali dikkate alarak, insanları İslâm’a davet ederken dikkate almamız gereken zaruri dört unsuru izah edelim.
Birincisi: İnsanları İslâm’a davet eden kimselerin; İlâhi tekliflerin keyfiyetini, illetlerini ve temel hedeflerini iyi bilmesi, tek kelimeyle hikmete uygun muhtevayı ve uslûbu dikkate alması gerekir. Yani varlık-bilgi-değer sistemini, hikmete uygun olarak muhataplarına izah etmeleri gerekir. Bu unsur, vahye dayanan medeniyetin yeniden teşekkülünde vazgeçilemez bir öneme haizdir. Tevhid, dar manada sadece itikadi boyutu ile sınırlı bir keyfiyet değil, mü’minin bütün bir dünya görüşünün, bilim anlayışının, ahlâk ve değerler sisteminin temelinde bulunması gereken bir unsurdur: “Seni yaratan Rabbinin ismiyle oku” (El Alâk Sûresi: 1) emri, başta kendi yaratılışı olmak üzere insanın; hayata, kâinata ve olaylara bakışını tevhîdî bir anlayış içerisinde okumasına işaret eden bir emirdir. Allah’ın (cc) ismiyle okunacak âyetler sadece lafzî anlamda Kur’an âyetleri değil, Allah’ın (cc) varlığına ve birliğine, esmâsına işaret eden varlıklar, kevnî kanunlar ve hadiselerdir.(3) İçinde yaşadığımız âlemi ve insanın bu âlemdeki vazifelerini ifade ederken, güzel bir uslûbu tercih etmemiz gerekir. Hikmete uygun olan tebliğin; sadece îtikâdi, ahlâkî ve taabbudî konularda değil, iktisadi, hukuki, ictimaî ve insanoğlunun hayatında önemli rol oynayan diğer konularda da yapılması elzemdir. İnsanoğlunun hayatında önemli rol oynayan örf, adet ve teamülleri hafife almayan, onları firasetle değerlendirmeye tâbî tutan ve hakikate uygun yeni projeleri hazırlayan âlimlere ihtiyacımızın olduğunu unutmamamız gerekir. Ayrıca “Hikmet mü’minin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır” Hadis-i Şerifi, davetin zaruri unsurlarına uygun faaliyetlerin düzenli hale getirilmesini zaruri kılmaktadır.(4) İslâm, fıtratın (fıtratûllah’ın) muhafaza edilmesine çağırdığına göre, hikmetin fıtrattan farklı bir şeklide mütâlaa edilmesi doğru değildir. Çünkü iki kavram (hikmet/fıtrat) arasında yakın bir ilişki söz konusudur. Kişilerin dünya görüşlerine, ideoloji ve temayüllerine, kılık ve kıyafetlerine bakılmadan “yazıklar olsun o eksik tartanlara!” (El Mutaffîfîn Sûresi: 1) mealindeki ilahi ikazda, doğrudan doğruya terazinin kefesine vurgu yapıldığını unutmamak gerekir. İslâm'ı teliğ eden kimselerin adil ve emin vasıflarına haiz olması zaruridir.
İkincisi: İnsanları İslâm’a da’vet için yapılan çalışmaların sünnete uygun olması gerekir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) sünnetine ittiba ederken; O’nun şirke, cehalete, aldatmaya, ahlâksızlığa ve zulme karşı yürüttüğü mücadelenin dikkate alınması, tebliğin ‘olmazsa olmaz’ şartıdır. Salih amellere değer vermeyen ve ahlâkî faziletleri hafife alan bir mücadele uslûnünün, hikmete uygun olması mümkün müdür? Kur’ân-ı Kerîm’de; ‘İnsanları Allah’a çağıran ve salih amel işleyen ve ben ‘müslümanlardanım’ diyen, kimseden daha güzel sözlü kim vardır?’ (Fussilet Sûresi: 33) sualinin sorulduğunu, davette söz-amel ilişkisinin öneminin vurgulandığını da unutmamamız gerekir.
Üçüncüsü: Allahü Teâlâ’nın (cc) insanları İslâm’a davet ederken, “en güzel (ahsen) yolla mücadele etmemizi” ve bu mücadelenin hikmete uygun olmasını emrettiği malûmdur. (En Nahl Sûresi:125) Bu da bir bütün olarak insan fıtratını tanımayı ve sosyal değişimin dinamiklerini kavramayı beraberinde getiren bir emirdir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan tenzil usûlüne uygun olarak muhataplara zaman tanınması, eğitim esnasında ve kişiliğin olgunlaşmasında tedrîcilik ve kolaylık prensibine riayet edilmesi gerekir. Yapılacak tebliğin; hem insanların fikrî ve ilmî seviyelerine, hem hadiseleri algılama tarzlarına uygun olması zaruridir. Kur’ân-ı Kerîm’de genellikle; kişi ve grupların kendileri değil, onların sahip oldukları inanç ve çevre kültüründen elde ettikleri peşin hükümlerin sorgulandığını unutmamak gerekir. Beliğ ve fasih bir uslupla, manevi hastalıklar tedavi edilmelidir. İslâm tarihinde Evs ve Hazreç gibi birbirine kıyasıya düşman olan iki kabilenin, imanın sıcaklığında kalplerinin telif edilerek kardeş kılınmalarında uygulanan usûl, en güzel usuldür.(5) Medine Vesikası; farklı inançlara sahip olan insanların, ortak ihtiyaçlarını dikkate alarak antlaşma yapabileceklerinin ve kamu düzenini sağlayabileceklerinin en güzel delilidir.(6) Yine Hudeybiye Antlaşması’nda; mümkün mertebe tarafların haklarını ve menfaatlerini gözeten, imkânları değerlendirmek için onlara fırsat tanıyan Peygamberimiz Efendimiz (sav) hikmete uygun da’vetin en güzel misalini vermiştir.(7)
Dördüncüsü: Bütün peygamberlerin ortak gayreti olan ilâhi da’vetin sabırla ve azimle edâ edilmesi zaruri olduğu gibi, ideolojik karakterli etnik, politik ve gayr-i meşrû ihtiraslara dayanan savaşların mahkûm edilmesi de zaruridir. Bilindiği gibi cihad; tebliğ ve da’vet için bir vasıta değil, İslâmi hakikatlerin tebliğine engel olan müstekbirlerin kötülüklerini önlemek için meşru kılınan bir ibadettir. İmam-ı Serahsi ‘Müslümanların savaşa başlamadan önce muhataplarını İslâm’a davet etmeleri gerektiğini izah ederken’ şu tesbitte bulunmuştur: ‘Eğer savaşılacak topluluğa İslâm daveti ulaşmışsa, ordu komutanının onları tekrar davet etmesi müstehap olur. Çünkü Peygamberimiz Efendimiz (sav) Hz. Muaz b. Cebel’i (ra) seriyye komutanı tayin etmiş ve kendisine şöyle demiştir: “Onları İslâm’a davet etmeden sakın savaşa başlama!.. Eğer daveti kabul etmezlerse, onlar saldırmadıkça siz saldırmayın. Onlar saldırıya geçerlerse, sizden birini öldürmedikleri müddetçe, onları öldürmeye başlamayın. Sizden birini öldürdükleri zaman, bu şehidi onlara gösterin ve ‘Bundan daha iyi olanı elde etmek için başka bir yolu yok mudur?’ deyin! Ey Muaz, bilesin ki, Allahû Teâlâ’nın seni vesile kılarak bir kimseyi hidayete erdirmesi, üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden daha iyidir.”(8) Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) bu nasihatı ve tavsiyesi, İslâmî hakikatleri insanlara ulaştırmak için gösterilecek sabrı ifade etmektedir. Sahabe-i Kiram’dan Hz. Abdullah İbn-i Abbas (ra) ’Peygamberimiz Efendimiz (sav) İslâm’a davet etmeden hiçbir kavme savaş açmadı’ diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir.
CİHADIN KEYFİYETİ
Cihad terimi; Kur’ân-ı Kerim’de masdar olarak dört, bundan türeyen fiil şeklinde yirmi dört âyette yer almıştır. Bu fiili işleyen anlamına gelen mücahid sıfatının, iki ayette zikredildiği malûmdur. Muteber bütün fıkıh kitaplarında ibâdetler tasnif edilirken cihada yer verilmiş ve bu ibâdetin keyfiyeti izah edilmiştir. İbn-i Abidin ‘Reddü’l Muhtar’ isimli eserinde cihadın keyfiyetini ve faziletini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: “Cihadın fazileti pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki; bir müslüman bu sayede Allah’a (cc) yaklaşmak için, O’nun uğrunda nefsine meşakkatlerin en ağırını yüklemekte ve aziz varlığı olan canını fedâ etmektedir. Bununla beraber nefsini devamlı olmak üzere ibâdet ve taatlara hasrederek, onu hevâ ve heveslerine tabi olmaktan men etmek cihaddan da zordur. Bundan dolayıdır ki bir gazadan dönerken Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimiz: “Küçük cihaddan büyük cihada döndük” buyurmuşlardır. Nitekim İbn-i Mesûd (ra)’dan rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te, Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimiz’in cihadı fazilet itibarıyla namazdan sonra zikretmesi de bunu gösterir.’(9) İmam-ı Serahsi: “Cihaddan maksad; müslümanların emniyet içinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme, edâ edebilme imkânına kavuşmalarıdır”(10) diyerek, silahlı mücadele anlamındaki cihadın (kıtalin) sebebini izah etmiştir. Muteber hadis mecmualarında; cihadın faziletini beyan eden hadislere yer verildiği gibi; kime karşı, nasıl ve hangi vasıtalarla mücadele edileceğine dair hadislere de yer verilmiştir. Meselâ: “Müşriklere karşı malınız, canınız ve dilinizle cihad edin.(11) ”Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın huzurunda (yanında) hakikati söylemektir.”(12)
Muteber kaynaklarda yer alan hükümleri dikkate aldığımız zaman cihad ıstılâhının ‘insanın yaratılış hikmetine uygun şekilde davranması, İslâmi hakikatlerin diğer insanlara tebliğ edilmesi, Dâru’l İslâm’ın ve müslümanların her türlü tehlikeden korunması ve mütecaviz olan gayr-i müslimlerle savaşmak’ gibi keyfiyetleri ifade ettiğini söylemek mümkündür. İmam-ı Kasani, bu incelikleri dikkate almış ve cihadı şöyle tarif etmiştir: “Allah yolunda savaşırken can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen gayreti sarfetmeye cihad denilir.’(13) Cihadın sadece savaştan ibaret olduğunu söylemek doğru değildir. Gayr-i müslimlerin siyasi, ictimai ve iktisadi teorilerinin reddedilmesini ve onlara karşı “Kur’an’la büyük bir cihadın yapılmasını” emreden Ayet-i Kerime’de (El Furkân Sûresi: 52) savaş değil, muhkem nasslarla sabit olan hakikatlerin tebliği ön plândadır.
SAVAŞIN SEBEBİ
Hanefî Fukahası ile Mâlikî Mezhebi’ne mensup bazı fakihlerin tercihlerine göre, “İslâm’da savaşın sebebi, gayr-i müslimlerin müslümanlara savaş açmaları ve masûm insanların haklarına tecavüz etmeleridir.” Yani, herhangi bir insan; sadece iman etmediği (gayr-i müslim) gerekçesiyle öldürülemez. Kin ve nefrete yol açan savaşı, bir tebliğ vasıtası olarak değerlendirmek doğru değildir. Zira gayr-i müslim olan kimselerin; değişik sebeblerle ve kendi rızalarıyla iman etmeleri mümkündür. Şavaş, bu imkânın ortadan kalkmasına sebeb olduğu için arzu edilmeyen bir hadisedir. Savaş sebebinin küfür olduğunu ileri süren âlimler, müslümanların devamlı olarak kâfirlerin tecavüzlerine uğradıklarını dikkate almışlardır. Düşmanın gücünü zaafa uğratmak ve saldırılarını önlemek için, bazı tedbirlerin alınmasını zaruri maslahat olarak görmüşlerdir. Bu keyfiyeti dikkate alan İmam-ı Serahsi, şu tesbitte bulunmuştur: “Küfrün fitnesini ve kâfirlerin şerrini müslümanlardan defetmek için savaşılır.’(14) Bahsin devamında yer alan “Cihaddan maksat müslümanların emniyet içinde olmaları, din ve dünya işlerini yürütmeye imkan bulmalarıdır” ifadesi bunun açık delillerinden birisidir. İmam-ı Debûsî’nin Ehl-i Kitap’la savaşı emreden ayetin (Et Tevbe Sûresi: 29) tefsirinde, bu savaşın gayesini “Gayr-i müslimlerin müslümanlar ile barış içinde yaşamalarını sağlamak” şeklinde izah etmiştir.”(15) Müctehid imamların içinde bulundukları halden ve milletlerarası şartlardan etkilendiklerini ve mütecaviz gayr-i müslimlere güvenmediklerini söylemek mümkündür.
İslâm’da meşrû kabul edilen savaş için kıtal ve cihad kelimesi kullanıldığı gibi, bunu istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak için fetih (açmak) tabiri de kullanılmıştır. İstilâ, sömürü ve tecavüz için yapılan savaşları meşrû kabul etmeyen İslâm Dini (El Bakara Sûresi: 205; En Nisâ Sûresi: 94; El Kasas Sûresi: 83; Eş Şûrâ Sûresi: 41-42), savaşa ancak müslümanların can ve mal güvenliğini sağlamak, hak ve hürriyetlerini teminat altına almak ve Dâru’l İslâm’ı istilâdan korumak amacıyla başvurulacağını hükme bağlamıştır. Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’in, müslümanların sadece en güzel şekilde tebliğ yapmakla mükellef olduklarını (El Mâide Sûresi: 67; En Nahl Sûresi: 125; El Ankebût Sûresi: 46), birine dini kabul ettirmek için baskı yapılamayacağını ve baskı altında gerçekleşecek imanın sahih olmadığını açıkça belirten hükümleri (El Bakara Sûresi: 256; Yûnus Sûresi: 99; El Kehf Sûresi: 29; El Hucurât Sûresi: 14) görmezlikten gelmek ve cihadı gayri müslimleri zorla müslüman yapmanın bir vasıtası olarak takdim etmek doğru değildir. İslâm alimleri cihadı geniş anlamıyla ele almış ve nefs-i emmarenin şehvetlerine, saldırgan kâfirlere, şeytana ve fasıklara karşı verilecek mücadele üzerinde durmuşlardır.(16)
DAVET-İ ÜMMET VE HARBİ KAVRAMLARI
İslâm âlimleri gayr-i müslimleri; inançlarını ve dünya görüşlerini dikkate alarak, “Dehriyye, Seneviyye, Felâsife, Veseniye ve Ehl-i Kitap” olmak üzere beş ayrı sınıfa ayırmışlardır.(17) Hangi sınıftan olursa olsun gayr-i müslimlerin; müslümanlara savaş açmaları veya barış içinde yaşamaları ayrı bir tasnifi gündeme getirir. Kur’ân-ı Kerîm’de: ”Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik ve adâletle muamele etmenizden (Allah) sizi menetmez. Çünkü Allah adâletle muamele edenleri sever. Allah sizi, ancak sizinle din hususunda muharebe etmiş, sizin yurtlarınızdan çıkarılmanıza arka çıkmış olanlara dostluk etmenizden meneder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (El Mümtehine Sûresi: 8-9) hükmü beyan buyurulmuştur. Gayr-i müslim olan kimselerin “Davet-i Ümmet” ve “Harbi”(savaşan kâfir) şeklindeki tasnifi, bu nassa dayanır. Davet-i Ümmet vasfına haiz olan insanlarla ilişkiler, adâlet, iyilik ve ihsan esasına dayanır. Onların hidayetine vesile olabilmek için elden gelen gayretin sarfedilmesi zaruridir.
Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) Müslümanlara savaşı değil, sulhü tavsiye ettiği sabittir: “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan âfiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin ve bilin ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır.(18) İslâmi tebliğ/hisbe hizmetleri ile cihadın münasebeti, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir.
___________________________
(1) İbn-i Kesir- Tefsirû’l Kur’ân’il Aziym- Beyrut: 1969, C: 3, Sh: 490
(2) Seyyid Şerif Cürcani- Et Ta’rifat- İst., ty., Sh: 146
(3) Geniş bilgi için Bakınız/ Bedîuzzaman Said Nursî-Âyetü’l-Kübrâ-İstanbul 1982, Sh: 18-38, 77-90; Ayrıca Celal Kırca, Kur’ân ve Bilim, İstanbul 1996, Sh: 67-74, 234-239; Süleyman Ateş, İşârî Tefsir Okulu, Ankara 1974, Sh: 111-112, 147, 194-195
(4) Sünen-i Tirmiz- İst. 1401, K. İlim, 19. Ayrıca Sünen-i İbn Mâce- İst., 1401 K. Zühd. 15
(5) Prof. Muhammed Ebu Zehra-Hâtemû’n- Nebiyyîn-C: 2, Sh: 654-663
(6) Geniş ilgi için- Bkz/ İbn Kesîr, a.g.e., C: 3 Sh: 224; Ebû Zehrâ, a.g.e., C: 2, Sh:656, 570-676
(7) Hâfız Muhammed el-Hakem-Merviyâtu Gazveti’l-Hudeybiye- Amman: 1991, Sh: 277 vd. Ayrıca Prof. Muhammed Ebû Zehra a.g.e., C: 2, Sh: 207 vd.
(8) İmam-ı Serahsi- El-Mebsût- Kahire: 1324 Bsk. Ofset Beyrut: ty., C: 10, Sh: 31
(9) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst., 1983, C: 8, Sh: 370
(10) İmam-ı Serahsi- A.g.e. C: 10, Sh: 3
(11) Sünen-i Ebû Dâvûd- İst., 1401 K. Cihâd: 17. Ayrıca İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst., 1401 C: 3, Sh: 124
(12) Sünen-i Tirmizî- İst., 1401 K.Fiten: 13
(13) İmam-ı Kâsâni- El Bedaiû’s Senai- Beyrut: 1974, C: 7, Sh: 97
(14) İmam-ı Serahsi- A.g.e. C: 10, Sh: 2-3
(15 ) İmam-ı Debûsi- Keşfû’l Esrar- Haydarabat: ty., Sh: 203
(16) Hafidû İbn Rüşd-Bidâyetü’l Müctehid- C: 1, Sh: 259.
(17) Geniş bilgi için/ İbn-i Abidin- A.g.e C: 9, Sh: 13- 17
(18) Sahih-i Buhârî- İst., 1401 K.Cihâd: 112, 156. Ayrıca Sahih-i Müslim, K.Cihâd: 19-20, Sünen-i Ebû Dâvûd, K.Cihâd: 89
 
 
Misak Dergisi 338. Sayı
Ocak 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya