Din Parçalanamaz Bir Bütündür
İslâm; bütün zamanlarda ve mekânlarda tatbiki mümkün olan, beşikten mezara kadar insanların hayatını düzenleyen itikadi ve ameli nizamın adıdır. Bir bütün olan Allah’ın dinini parçalayanlar, behemehâl parçalanırlar. İnsanların dinden uzaklaşmalarının en büyük sebebi, dine davet edenlerin bozulmuş olmaları ve tefrikacı anlayışlarını İslâm’a mal etmeye çalışmalarıdır.Bu hakikat, muhkem âyetle haber verilmiştir: "Dinlerini parça parça edip, şiî/grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.” (El En’am Sûresi: 159)Bu âyet-i kerime, Allah’tan gelmiş olan dinin bir bütün olduğunu, asla ve kat’a parçalanamayacağını, bölünemeyeceğini bize hatırlatmaktadır. Dinin bütünlüğüne kasdedenlerin, dinin parçalarıyla övünüp dinin bütününden uzaklaşanların Hz. Peygamber (sav) ve O’nun ümmetiyle bağlantılarının kesileceğini haber vermektedir. Ayet-i kerime’de geçen “Şiyean” “fırka fırka” tabiri çeşitli hizipler anlamındadır. Aynı iş etrafında birleşmiş, biri diğerinin görüşüne tabi olan topluluklara “Şieun” fırkalar denilir. “Senin onlarla bir ilişkin yoktur” buyruğu ile onlardan uzak kalıp ilişkileri kesmeyi emretmektedir.
Mustafa YUSUFOĞLU
20.02.2019 12:00
590 okunma
Paylaş
DİNLERİNİ parça parça edip, fırka fırka olanlar (şiyean) var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.”(1)
İslâm; bütün zamanlarda ve mekânlarda tatbiki mümkün olan, beşikten mezara kadar insanların hayatını düzenleyen kâmil/şâmil itikadi ve ameli nizamın adıdır. Bir bütün olan Allah’ın dinini parçalayanlar, behemehâl parçalanırlar. İnsanların dinden uzaklaşmalarının en büyük sebebi, dine davet edenlerin bozulmuş olmaları ve tefrikacı anlayışlarını İslâm’a mal etmeye çalışmalarıdır. Bu âyet-i kerime, Allah’tan gelmiş olan dinin bir bütün olduğunu, asla ve kat’a parçalanamayacağını, bölünemeyeceğini bize hatırlatmaktır. Dinin bütünlüğüne kasdedenlerin, dinin parçalarıyla övünüp dinin bütününden uzaklaşanların Hz. Peygamber (sav) ve O’nun ümmetiyle bağlantılarının kesileceğini haber vermektedir. Sahabe neslinden İbn Abbas, Mücâhid ve Katâde’den nakledilen bir rivayete göre “dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar”dan maksat yahudiler ve Hıristiyanlar,(2) yine İbn Abbas’a isnad edilen başka bir görüşe göre bunlar müşriklerdir(3) İslâm’dan önceki Araplar çok çeşitli inanç gruplarına ayrılmışlardı. Ayrıca bu âyette, İslâm ümmeti içinde daha sonra ortaya çıkan gruplaşmalara işaret etmektedir. Çünkü sebeb-i nüzûl husûsî olsa da hükmün umûmî olmasına mani olmaz.(4) Nâzîl olan âyetler her ne kadar bazı insanlardan dolayı inmişse de tüm şahıslara teşmil etmek gerekmektedir. Onların yaşadığı çağda inmesi sadece onları kendisine muhatap kılmaz. Bilakis daha sonraki çağların insanını da bağlamaktadır. Çünkü, murûr-u zaman âyetleri ihtiyarlatmaz. Belki de zamanın geçmesi Allah’ın muradının keşfine sebep olduğundan gençleşmektedir.
İslâm bir bütün olarak vardır. İslâm’ı bir asrın idrakine sığdırmak mümkün değildir. Aksine asırları İslâm’ın idrakine sunma mecburiyetimiz vardır. Bu İslâm’ın bütünlüğüne inanmış olmanın gereğidir. İslâm; sağlam bir akide, samimi bir ibadet, dürüst bir karakter, yeryüzünü imar etme, yaratılana rahmet, hayra davet, hakkı ve sabrı tavsiye etmektir. Allah’ın dinini bölmek, parçalamak, ferdlerin, ailelerin, cemiyet ve devletlerin helak sebebidir.
Rabbimizin bu âyet-i kerimesi bize şu hakikatı hatırlatıyor: Rasûlüllah (sav)’in dinlerini parça parça ederek parçalayanlarla hiçbir ilgi ve alâkası yoktur. Burada Rabbimiz, Peygamberimize hitaben dinlerini parça parça ederek fırkalaşan kimselerle herhangi bir ilişkisinin, alakasının kalmadığını beyan ediyor. Dinlerini parçalayanlar; yâni dinin amel edilecek, uygulanacak pratiğe aktaran bölümü, şimdilik sadece inandığımızı iddia edip de beklemeye aldığımız bölümü. Ya da dinin ilgilendiğimiz bölümü, ilgilenmediğimiz, gündeme almadığımız bölümü. İşimize gelenler bölümü, işimize gelmeyenler bölümü. Veya dini anlar, dini günler, din dışı anlar, din dışı günler. Veya dinin beni ilgilendiren bölümü, beni değil de başkalarını ilgilendiren, başkaları uygulasın dediğimiz bölümleri. Veya, 'Ben bu dinin bir tarafındayım, din de benim başka bir tarafımdadır' diyerek dinle fırkalaşmamız. İşte böyle dini fırkalaştıranlar. Kendileri bir fırka olmuş, böylece dini de fırkalaştırmış olanlar var ya; "İşte ey peygamberim senin böyle kimselerle bir ilgin, ilişkin yoktur'diyor Rabbimiz. Peygamberin bu insanlarla ne ilgisi olabilir? Bunların Allahû Teâla ile ilgileri yok. Dini parçalayanların, dini bölenlerin, dinin sahibine kulluk etmeleri mümkün değildir. Allah’ın dinini bölmek, bir kısmını önemli görüp başka bir kısmını gereksiz ve önemsiz görmek, Allah’a karşı savaş ilan etmektir.
Hz. Peygamber (sav) ile ilgi ve alakaları kesilenler; dinlerini fırkalaştırdılar, dinlerini fırka fırka yaptılar. Öyle ayırdılar ki dinlerini, öyle parçaladılar ki onu, sanki çocuğa ayrı din, gence ayrı din, yaşlıya ayrı, erkeğe ayrı, kadına ayrı din buldular. Kimileri onu sadece kadınlarla ilgilenen bir din kabul ettiler. Dinin hükümlerini sadece kadına ait kıldılar. Kadın şöyle inanmalı, kadın şöyle namuslu olmalı, kadın böyle giyinmeli vs. vs. Sanki erkek namuslu olmalı değilmiş gibi, sanki aynı tesettür erkek için de geçerli değilmiş gibi. Kimileri gence ait zannettiler bu dini. Kimileri hocalara, kimileri imamlara ait kıldılar dini. İmam kılar namazı. 'İmam Hatip mezunu olanlar anlar hadisi. İlâhiyatlılar anlar Kur’an’dan. Müftüler yapmalıdır bunları'dediler. Veya, 'İşte köylünün, cahillerin uygulaması gereken âyetler, şehirlinin ve tahsillilerin uygulaması gereken âyetler' dediler. 'Köylüler ve cahiller inanacak, zekâtını verecek, namazını kılacak, ama şehirliler ve okumuşlar da sadece bu işi konuşuverecek, o kadar' dediler. Yâni dinin edebiyatını yapanlar ve dini yaşayanlar diye ikiye ayırdılar.
Kimileri de farklı bir biçimde parçaladılar dini. Sadece âhiretle ilgilenen bir din. Veya sadece dünyayla alâkadar olan bir din. Sadece âhiret ve ölüm ötesi hayatı düzenleyen, ama dünyaya ve dünyalık işlere karıştırılmayan bir din. Böyle dünyadan soyutlanmış, hayattan kovulmuş bir ölüler dini kabul ettiler onu. Veya işte bu dünya işi, bu âhiret işi dediler. Bu dünya işi, buna din karışmaz, bu din işi buna Allah karışır dediler. Din ayrı, devlet ayrı dediler. Din ayrı, dünya ayrıdır dediler. Dinin dünyaya karışmayan bölümü, dinin âhirete karışmayan bölümü vardır dediler. Dini günlerimiz, dindışı günlerimiz vardır dediler. Dinlerini mescitlerine karıştırdılar, ama ticaretlerine karıştırmadılar. Âhiretlerine karıştırdılar ama dünyalarına, hayatlarına karıştırmadılar. Hayatta hiçbir etkinliği olmayan, vicdanlara hapsedilmiş bir din kabul ettiler.
Hâlbuki şunu kesinlikle ifade edelim ki, din ayrı, hayat ayrı değildir. Din ayrı, devlet ayrı değildir. Din ayrı, dünya ayrı değildir. Din bir hayat programıdır. Din dünyada yaşanmak için gelmiştir. Din âhirette, ya da cennette yaşanmak için gelmemiştir. Eğer öyle olsaydı orada gönderirdi Rabbimiz bu dini, burada göndermesine gerek kalmazdı. Dinimiz İslâm, âhiret merkezli bir dünya dinidir. Dünyada uygulanmak için gelmiştir. Dini bu dünyada bir bütün olarak kabul edip uygulayanlar, saadet-i dareyne kavuşurlar.
Öyleyse hayatı parçalamak, dini parçalamak demektir. Dini parçalamak da hayatı parçalamak demektir. Efendim işte ferdi hayat, toplumsal hayat, ekonomik hayat, iş hayatı, siyasal hayat, ibadet hayatı gibi hayatı parçaladınız ve her birerinde farklı hükümler uygulamaya kalkıştınız mı din parçalanmış ve şirk başlamış demektir. Aynen bunun gibi dünya hayatı, âhiret hayatı dediniz mi yine din parçalanmış demektir.
Yeryüzünde Allah’a ayrılan hayat, topluma ayrılan hayat diye hayatı ikiye ayırmak da dinin parçalanmasıdır. Allah’a ayrılan zaman, başkalarına ayrılan zaman olmaz. Çünkü Müslümanın hayatında Allah’tan başkalarına ayrılacak zaman yoktur. Müslümanın hayatında kulluğun dışında düşünülebilecek bir tek saniye bile yoktur. Allah hayatta boşluk bırakmaz. Tüm zamanlarımız, tüm hayatımız kulluktur. Ve bu kulluk sadece Allah’a yapılmalıdır. Bunun dışında bir anlayış şirktir.
Dini kimileri de işte insanın bâtınına karışan, bâtına ait din ve zâhirîne ve cismaniyetine karışan din bölümleri diye onu parçaladılar. Bu zâhir, bu bâtın işi dediler. Ya da insanın filan işlerine karışan, ama falan işlerine karışmayan bir din dediler. İnsanların, toplumların namazlarına karışan, ama hukuklarına karışmayan bir din. İnsanların oruçlarına karışan, ama kazanmalarına, harcamalarına karışmayan bir din. İnsanların ibadetlerine karışan, ama hukuklarına, kılık kıyafetlerine karışmayan bir din. İnsanların dualarına karışan, ama düğünlerinde, ev tefrişlerinde, küsmelerinde, barışmalarında söz sahibi olmayan bir din. Bunların tamamı Allah’ın dinini parçalamaktır. Veya kimileri dini iman olarak, amel olarak parçalamışlar. Kimileri sadece imana, kimileri de sadece amele din diyerek parçalamışlar onu. Hâlbuki bu din imanla amelin birlikteliğidir. Ne mücerret amelsiz bir iman, ne de imansız bir amel din değildir. Kimilerinin dini siyaset olarak ele alması, kimilerinin ekonomi olarak ele alması, kimilerinin sadece onu ahlâk olarak algılaması da dini parçalamak demektir. Veya kimileri din ayrıdır millet ayrıdır diyerek, her ikisi de aynı olduğu halde dini parçaladılar.
Yeryüzünde kimileri de dini kendilerine göre farklı parçaladılar. Parçaladılar, parçalara ayırdılar dini ve her bireri ayrı bir parçaya tutundular. Her bireri dinin ayrı bir bölümünü bayraklaştırdılar. Kimileri dinin devlet bölümünü bayraklaştırdı, kimileri dinin zikir bölümüne sarıldı. Sanki din sadece bundan ibaretmiş gibi ve sanki dinin öteki bölümleri yokmuş gibi, sadece onu gündeme getirerek dini böldüler. Kimileri kıssa âyetlerini bayraklaştırdı ve din sadece kıssadan ibaretmiş gibi sürekli onu gündeme getirerek, ötekileri örterek dini parçaladılar. Kimileri sadece tekfir âyetlerini gündeme getirdi. Kimileri sadece cihad âyetlerine sarıldı, cihad ve diğerleri diye dini böldüler. Kimileri fıkıh ve diğerleri diyerek, kimileri tefsir ve diğerleri diyerek dini parçalamaya çalıştılar. Yani En’âm suresi bizim oldu, Bakara suresi başkalarının oldu. Bunun sonucunda bugün hayat sahnesinde “silah kurbanları”, “kitap kurbanları”, “tesbih kurbanları” ve “nutuk kurbanları” çoğaldı. Ulema yerine ulu âmalar öne geçti. Evet, bu anlattıklarım dinin içinde bir parçalanmadır. “Ettefrikatü fiddîn” Dinde, dinin içinde parçalanmalar. Ama Allah korusun bir de “Ettefrikatu aniddîn” vardır ki, bu da dinden çıkıp giderek ayrılmak, fırkalaşmak demektir. Ya da okuduğumuz âyette geçen bu ifadeyi “ferragu” değil de “Faragu” kıraatini kabul edenlere göre anlayacak olursak, o zaman, 'Hak dinden ayrılıp gidenler olmuştur 'diyeceğiz. Bu, aynı zamanda Hz. Ali (ra) kavli olup “Ayrılmak”tan gelmektedir. Dinlerini tekzip ederek çıkıp gidenler demektir. Hz. Ali (ra) şöyle derdi: “Allah’a yemin ederim, onlar dinlerini parça parça etmediler. Kendileri dinlerinden ayrıldılar.”(5) Yâni, 'Dinde, dinin içinde fırkalaşanlar değil de, dinden fırkalaşanlar, dinden kopanlar olmuştur 'şeklinde anlamak gerekecektir. Meselâ kimler gibi? Mutezile gibi, Cebriye gibi, Cehmiyye gibi, Müşebbihe, Mürcie gibi din adına konuşan, din adına iş yaptığını iddia eden, ama dinden ayrılıp gidenler olmuştur. İşte Rabbimiz âyet-i kerimesinde diyor ki, ey peygamberim, senin böyle dinden tefrika olan, dinden ayrılıp giden kimselerle bir ilgin, alâkan yoktur. Yahut da daha önce demeye çalıştığım gibi dini parçalayan, dinlerini parça parça eden ve her bireri dinin bir bölümüne tutunarak, her bireri dinin bir bölümünü gündeme getirerek, her biri dinin bir bölümünü bayraklaştırarak dinde tefrikalaşan kimselerle bir ilgin, alâkan yoktur buyuruyor. Çünkü dikkat ederseniz âyet-i kerimede dini parçalayıp şia, şia, olanlar deniyor. Yâni her biri ayrı bir şia, ayrı bir grup, ayrı bir parti olan ve her biri ayrı bir lidere, ayrı bir reise tutunarak dindeki vahdeti bozan kimseler deniyor.
Evet, Rabbimiz âyetinde bunu reddettiği halde bugün maalesef Müslümanlar aralarındaki ufak tefek metod ayrılıklarını sanki dinde temel ayrılıklarmış gibi görerek kendilerini şia şia, parça parça yaptılar. Birbirlerini tekfir edecek noktaya geldiler. Ve bu kendi aralarındaki bu parçalanmaları da kâfirler karşısında onları izzetsiz ve şerefsiz bir konuma düşürmüştür. Birbirlerini yemeye çalışırlarken maalesef Müslümanlar kâfirler karşısında güçsüz bir duruma düşmüşlerdir. Allah’ın kitabı yerine kendi efendilerinin, kendi liderlerinin kitaplarını gündeme getirmeleri, peygamberin örnekliği yerine kendi üstatlarının örnekliliğine sığınmaları onları parça parça hale getirmiştir. Allah’ın Rasulü de bildiğiniz hadisi şeriflerinde bu hususta;“Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılır, onlardan sadece biri kurtuluş ehlidir.” diye buyurdu. Bunların kimler olduğu sorusuna, “Bunlar cemaatte olanlardır.” buyurdu.(6) Diğer bir rivayette; “Bunlar benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolda olan kimselerdir” manasındaki ifadeye yer verilmiştir. Bu konuda farklı rivayetler farklı senetlerle gelmiştir. Bunlardan bazıları zayıf, bazıları sahihtir. Bu konudaki hadisleri inceleyen âlimlerin zayıf dediği rivayetler sahih olan rivayetlerden farklıdır. Bu sahih rivayetlerden biri şöyledir: “Yahudiler yetmiş bir (71) fırkaya ayrıldılar, biri hariç diğerlerin hepsi cehenneme girer. Hristiyanlar yetmiş iki (72) fırkaya ayrıldılar, biri hariç diğerlerin hepsi cehenneme girer. Bu ümmet de yetmiş üç (73) fırkaya ayrılacak, biri hariç hepsi cehenneme girer.”(7) Tirmizî, Ebu Hureyre’den rivayet ettiği bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir.(bk. Trimizî, a.g.e) el-Münzirî de Tirmizî’nin bu tashihine dikkat çekmiştir.(bk. Tuhfetu’l-ahvezî, ilgili hadisin şerhi) Ancak Tirmizî’nin bu rivayetinde “Biri hariç diğerlerin hepsi cehenneme girer”  ziyadesi yoktur. Tirmizî, bu ziyadenin bulunduğu rivayet için “hasen, garip, müfesser (ravi tarafından yorumlanan)” ifadesini kullanmıştır.(a.g.e). Hâkim de bu hadisi; “Ümmetim yetmiş küsur  fırkaya ayrılacak, en büyüğü kendi keyiflerine göre işler yapar, helalı haram, haramı helal kılarlar.” şeklinde çok kısa olarak rivayet etmiş ve sahih olduğunu bildirmiştir.(8) Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bu hadis için mevzu demek mümkün değildir. Zayıf olan rivayetler varsa da pek çok âlim tarafından sahih olduğu kabul edilen rivayetler de vardır.
Hadiste geçen fırkaların tayini konusu ise güç bir meseledir. Hz. Peygamber (sav) fırka-i Naciyeyi, “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolda olanlar” olarak tarif etmiştir. Bu hususu nazara alarak, bu gün meşrep itibarıyla yüzü geçkin fırkaları ötekiler deyip dışlamak isabetli olmasa gerek. Şüphesiz, İslâm dininin iman esaslarıyla doğrudan çelişen gruplar da olabilir. Eskiden beri alimlerimiz, kendileri gibi düşünmeyenleri mümkün oldukça tekfir etmemeye gayret göstermişlerdir. Kendisini Ehl-i Sünnet olarak gören bizlerin kusurları yok mu? Bu asırda Kur’an’ın ön gördüğü “İman kardeşliği”, her asırdan daha önem arz etmektedir. Bunu zedeleyecek tavırlardan şiddetle kaçmak, ihtilaflı konuları münakaşa yapmamak gerekir.
Müfessirin ulemadan M. Hamdi Yazır (rha) bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Muhakkak ki dinlerini parçalayıp ayıranlar, dinin bazı hükümlerini tanıyıp, bazısını tanımayarak parçalayan veya dinlerini gerçek tevhidde toplamayıp, çeşitli emeller, mabudlar, metbûlar (kendisine uyulan) ve türlü türlü yollarla çatallandıran veya din, insanın iç dünyasına ve ruhuna aittir, dışına ve cismine karışmaz din insanın filan işine hâkim ise de filan işine karışmaz; din başka, millet başkadır, demek gibi bir tavırla dinlerini birçok işlerinden ayıranlar. Hamze ve Kisâî kırâetlerinde okunduğuna göre, bu şekillerden biriyle hak dinlerinden ayrılmaya kalkışanlar; gücünü birlik için değil, ayrılık için harcayanlar ve grup grup olanlar, yani her biri ayrı bir başkana ve başka bir duygu ve isteğe taraftarlık ederek şia şia/grup grup olup ayrılığa düşenler ki, müşrikler baştanbaşa böyle oldukları gibi yahudi ve hıristiyanlar da böyle olmuşlar ve ne yazık ki, müslümanlar da her düşüş dönemlerinde bu durumlara düşmüşlerdir. Nitekim Peygamberimiz (sav) buyurmuştu ki: “Yahudiler yetmiş bir gruba ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Hıristiyanlar yetmiş iki gruba ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Ümmetim de yetmiş üç gruba ayrılacaktır, birinden başka hepsi cehennemdedir.” “O bir tane kurtulan grup kimlerdir ya Resulallah” sorusuna karşı da: “Onlar benim ve ashabımın üzerinde gittiğimiz yolda gidenlerdir”(9) buyurmuştu. Bundan da anlaşılır ki yahudilerden bir, hıristiyanlardan bir, müslümanlardan bir olmak üzere üç kurtulmuş grup (fırka-ı nâciye) yoktur. Her zaman için bir kurtulmuş grup vardır ki, o da peygamberin ve ashabının yürüdükleri hak yol ve sıratı müstakim (dosdoğru yol) olan tevhid yolunda yürüyenlerdir. Diğerlerine gelince: Sen onlardan hiçbir şeyde ilgili değilsin. Dinlerini ayıranlar ve grup grup olanların ayrılıklarından, durumlarından ve felaketlerinden ne sorumlusun, ne de haklarında Allah’tan bir şey sorup istemeğe yetkilisin; ne onların sana tutunmağa ve gittikleri yolu sana isnad etmeğe hakları vardır, ne de senin onlara şefaat etmeye yetkin. Onlara yapılacak iş, uygulanacak emir, yalnız Allah’a aittir. Ne yapacağını ancak O bilir."(10)
Bu âyet-i Kerim’nin tefsirinde bazı âlimlere göre, ayette söz konusu edilenler bu ümmetten olup hak yoldan sapmış, İslâm dinine şüphe sokacak şekilde ayetlerin müteşabih kısmını ele alarak yanlış yorumlarla dine zarar veren bidat ehlidir.(11) Dolayısıyla, Kur’an’ın hakikatlerini İslâm ümmetine anlatan Ehl-i Sünet ve’l Cemaat'in mezhep âlimlerinin farklı yorumları asla bu ayetin muhatabı değildir. Sahabe döneminden beri ayetler konusunda farklı yorumların söz konusu olduğu bilinmektedir. Eğer bu ayetin manasını tahrip edicilere teşmil etmezsek, sahabeler dahi olumsuz yorumun muhatabı olur ki, bu tamamen bir safsatadır. İmam-ı Kurtubî (rha) der ki: “Denildi ki; bu âyetin bütün kâfirler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Allahû Teâla’nın emretmemiş olduğu her bir şeyi uydurup bid’at olarak ortaya çıkaran da dinini parçalamış olur. Ebu Hureyre (ra) Rasûlüllah (sav)’den şu, 'Dinlerini parça parça edip….' Âyet-i hakkında bunların, bu ümmetten olup bid’at ve şüphe ehli ile dalâlet ehli kimseler olduğunu beyan ettiğini rivayet etmektedir."(12)
Hz. Ömer (ra) rivayetine göre; Rasûlüllah (sav), Hz. Aişe (r.anha)’ya şöyle demiştir: “Dinlerini parça parça edip, kendileri de fırka fırka ayrılanlar, bu ümmetin bid’at sahipleri, hevâ sahipleri ve dalâlet sahipleridir. Ey Aişe, her günah işleyenin bir tevbesi vardır. Bid’at sahipleri ile hevâ sahipleri müstesnadır. Onların tevbeleri yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar.”(13) Leys b. Ebi Süleyman’ın, Tâvus’tan rivayetine göre Ebu Hureyre, Rasûlüllah (sav)’ın “Dinlerinden ayrılan” diye okuduğunu rivayet etmektedir.(14)
Ayet-i kerime’de geçen “Şiyean” “fırka fırka” tabiri çeşitli hizipler anlamındadır. Aynı iş etrafında birleşmiş, biri diğerinin görüşüne tabi olan topluluklara “Şieun” fırkalar denilir. “Senin onlarla bir ilişkin yoktur” buyruğu ile onlardan uzak kalıp ilişkileri kesmeyi emretmektedir. Bu da Rasûlüllah (sav)’in şu buyruğu ile dile getirilmektedir: “Bizi aldatan bizden değildir.”(15) Yani biz, böyle bir kimseden uzağız, beriyiz. Ayet-i Kerime’de yer alan; “Onların işi ancak Allah’a aittir” cümlesi, Rasûlüllah (sav)’e yönelik bir teselli ifadesidir.(16) Ayet bir bütün olarak bize şunu söylüyor: Dinin sahibi siz değilsiniz, bir tek Allah’tır. Allah’ın dini üzerinde tasarrufta bulunma, din hususunda muhayyer davranma hakkınız yoktur. Allah’ın dinin her türlü noksanlıktan münezzeh olup eksiği fazlası yoktur. Allah’ın dinini bölmek, parçalamak, mü’minlerin değil, Yahudilerin, Hıristiyanların, Müşriklerin, bu ümmetten de Yahudileşenlerin, Hıristiyanlaşanların ve Müşrikleşenlerin vasfıdır. İmanı bütün olan Müslümanlara düşen görev Allah’ın dininin bütünlüğünü sahiplenip savunmaktır. Dini bölenlerin, parçalayanların, din ayrı devlet ayrı, din ayrı dünya ayrı diyenlerin Peygamberimizle herhangi bir alaka ve ilişkileri olmadığı gibi, biz Müslümanlarla da bir alaka ve ilişkisi yoktur. Çünkü biz Peygamber ve Sahâbesi'nin yolundayız. Peygamber ve sahâbenin yolunda olmanın alâmeti, dini bir bütün olarak kabul etmek ve bir bütün olarak da sahiplenip savunmaktır. Dinin bütününü kabul etmeyip parçalara bölmek ve parçalar üzerinde fırkalaşmak, helâk sebebidir.
____________________
(1) En’am Sûresi/ 159
(2) İbn Atiyye El Muharrer'ul Veciz Fi Tefsir'ul Kitabi'l Aziz, C:  II, 367
(3) Fahreddin Râzî, Tefsiru’l Kebir, XIV, 7
(4) Suyûtî, Celaluddin Abdurrahman b.Ebi Bekir, el-İtkân, I, 123
(5) El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 9, Sh: 134, Mısır/1965
(6) Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, 3/145; Heysemî, Mecamu’z Zevaid, 6/226
(7) Ebu Davud, Sünnet, 1; Tirmizî, İman, 18; İbn Mace, Fiten, 17; el- Müsned, İbn Hanbel, 2/332
(8) Hâkim, Müstedrek, 4/430
(9) Sünen-i Ebu Davud, Sünen:1
(10) Hak Dini Kur’ân Dili/M. Hamdi Yazır, C:3, Sh: 2110-2111, İst/1971
(11) Camiu’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’ân (Taberî) C:8, Sh: 77-78, Mısır/1326
(12) Taberanî, el- Evsat, 1/ 384; el- Heysemî, Mecmau’z Zevaid, 7/23’de; “Ravilerinin sahih ricali olduklarını” belirtmektedirler.
(13) Taberanî, es- Sağir, Sh: 243; el- Heysemî, Mecmau’z Zevaid, 1/188
(14) Suyutî, Duru’l Mensur, 3/ 402
(15) Sahih-i Müslim, iman: 164; Ebu Davud, Buyu’ : 50; Tirmizî, Buyu’: 74; İbn-i Mace, Ticaret: 36
(16) El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 7 , Sh: 149-150 , Beyrut/1965
 
Misak Dergisi 338. Sayı
Ocak 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya