Dördüncü Mebhas: Kıyâsın Hakikati ve Nevileri Beyanındadır
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; İslâm Fıkhı'nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz'in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bunlara 'Edille-i Şer'iyye' denildiği gibi 'Asli Deliller' de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer'i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi'nin, usûl ilimlerini konu alan "Minhâcü'l-Muhammedî" isimli eserinin girişinde yer alan ve şer'i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
10.04.2019 11:20
433 okunma
Paylaş
KIYÂS lügatta "takdîr" mânâsınadır. Ve Şeri'atta fer'i asıl ile hükümde ve illette takdir etmektir. Ve bu tarif Fahru'l-İslâm ve Allâme-i Nesefî'nin ictihâd ettikleridir. Şeyh Ebû Mansûr Mâtüridî aydür ki: "Kıyas, aslın 'illetinin benzeri bir 'illet ile fer'î meselede aslın hükmünün benzeri bir hükmü beyan ve izhâr etmektir." Bazı âlimler, "Bu tarif en doğrusudur" dediler.(1) Ve bu kıyasın şer'i hüccet olduğu naklî ve aklî delil ile sabittir, inşâallah mahallinde zikrolunur. Ve kıyasın me'hazi (dayanağı) Kitâb ve sünnet ve icmâ-'i ümmettir. Amma Kitâbdan istinbat olunan kıyasın örneği, livâtanın haramlığını, hayız halinde olanla cinsel ilişkiye kıyas gibidir. Zira hayız halinde cimâ'nın haramlığı, Rab Te'âlâ'nın; "Ve yes'elûneke 'ani'l-mahîz. Kul hüve ezâ, fa'tezilû'n-nisâ'e fi'l-mahîzi velâ takrabûhünne hattâ yathurne. Fe'izâ tetahharne fe'tûhünne min haysü emarakümü'llâh. İnnallâhe yühıbbü't-tevvâbîne ve yühıbbü'l-mütetahhirîn" kavl-i şerîfi ile sabittir. Müfessirlerin geneli rivayet ettiler ki; Câhiliyet zamanında ne zaman 'Arab'ın avratları hayız görseler, onlar ile bir evde oturmazlardı ve onlar ile yiyip-içmez ve bir döşek üzerinde oturmazlardı. Nitekim Yahûdiler ve Mecûsîler hâlâ böyle ederler. Ve bu durum onlarda devam ederdi, tâ ki sahâbeden Ebü'd-Dehdâh Sâbit ibn Dehdâh Peygamber (sav)'e "(Hanımlarımız) hayız gördüğünde nice edelim?" diye su'âl eylediğinde işbu âyet nâzil oldu.(2)
Mânâ-yı şerîfi budur ki; "Yâ Muhammed, hayızdan sana su'âl ederler. Ayıt ki, hayız bir müstakzer şeydir, yani bir murdar nesnedir; ona yakın olan ondan nefret ve istikrâh edip mahzûn ve gamlı olur. İmdi hayız halinde avratlarınızla mücâme'atten (cinsi münâsebetten) kaçının, ta ki onlar gusül etmeyince onlara cimâ' etmeyin. Ve kaçan onlar gusül etseler, Allahü Teâlâ size hayız halinde ondan ayrılıp pâklık halinde helâl ettiği mekânda onlara varın. Gerçek şu ki, Allahü Teâlâ günahlardan tevbe ve rücû' edicileri sever. Ve hayıza yaklaşmak ve fercden gayri mekâna yönelmek gibi fuhşiyât ve akzârdan (pisliklerden) nezâhet edicileri (temizlenenleri) sever."(3)
Pes, imdi hayızlı avrata cimâ' etmenin haram olması ezâ 'illeti ile ma'lûldür. Ezâ ise livâtada mevcuttur. Pes, hayız halinde cimâ' etmek haram olduğuna kıyas ile livâtada dahi haram oldu. Ve sünnetten istinbât olunan kıyasın misali, bir şenik (bir kap) kireci iki şenik kirece bey' etmek (satmanın) haram olması, bir şenik buğdayı iki şenik buğdaya satmanın Peygamber (sav)'in; "El-hıntatü bi'l-hıntati mislen bi-mislin..." (Tercümesi: "Buğday buğdaya karşılık (satıldığında) dengi denginedir")(4) kavl-i şerîfi ile haram olduğuna kıyas iledir. Zira buğdayda illet, ribâ kadri (faiz takdiri) ile cinstir. Bu mânâ kireçte dahi mevcuttur. Ve Peygamber (sav)'in; "Kedi murdar değildir, zira kedi evler içinde sizin üzerinize dönüp dolaşıcıdır"(5) kavl-i şerîfi ile kedinin "sü'ri" (artığı) yani içtiği sudan ve yediği yiyecekten kalanın murdar olmadığı sâbit oldu ve murdar olmadığına 'illet-i tavâfdır. Pes, sıçanın ve yılanın artığını dahi kedinin artığına kıyas ettik. Zira bunlarda dahi 'illet-i tavâf (ortalıkta dolaşma illeti) mevcuttur.
Ve icmâ'dan istinbat olunan kıyasın misali; cüz'iyyet ve ba'ziyet (birbirine bağlı bütünün parçaları olması) illeti ile müsâheret haramlığının haram cinsel ilişkiye de geçmesidir. Yani Ebû Hanîfe ve ashâbı (ra); "Zina hürmet-i musâhere (sonradan kurulan akrabalığa bağlı haramlığı) îcâb eder" dediler. Meselâ; bir adam bir kız ile zina etse, o kızın anası ona haram olur, onu nikâh ile alamaz ki, bir kızı nikâh ile alıp ona cimâ' etse anası ona haram olurdu. Helâl cinsel ilişkide haram olduğunun illeti cüz'iyyet ve ba'ziyettir. İmdi bu illet zinada dahi mevcut olduğu için, helâl cinsel ilişkiye kıyas olundu.
SİGARANIN HÜKMÜ
Malûm ola ki, insanlar arasında münteşir (yaygın) olan "tabaka" nâm tütün yaprağını içmeye zamanımızdaki ekser nâs (çoğu insanlar) mübtelâ olmakla asrımız ulemâsı onun helâllik ve haramlığında, kerâhet ve mübahlığında ihtilâf edip, bazıları hurmetine (haramlığına) zâhib (kanî) olup; "Haram-ı mahzdır, helâl diyen kâfir olup avradı boş olur, ona tecdîd-i îmân ve nikâh etmek lâzımdır" yüksek sesi ile kürsülerinde tekrar ederlerdi. Merhum Kadızâde(6) ve Araplar gibi ki, hurmetine zâhib olmuşlardır.
Ve bazıları "Mutlak helâl" olmasına zâhib olup (kanaat getirip) helâlliğine fetva vermişlerdir. Hatta Şeyhülislâm Mehmed Bahâyî (7); "Kütüb-i fıkhıyye tabakan 'an tabak tetabbu' olunup (incelense) hurmetine delîl ve kerâhetine el'ân zafer bulunmamıştır. (Fıkıh kitapları baştan sona incelense de haramlığına veya mekruhluğuna şimdiye kadar rastlanmamıştır.) Sâir nebâtlar gibidir, özellikle erbâb-ı ticâret bazı faydalarına muttali' olmakla "Kul men harrame zînet'Allâhi'lletî ahrace li-'ıbâdihî ve't-tayyibâti mine'r-rızk..." (Meâli: Hak Te'âlâ'nın kulları için halk ettiği setr-i avret veya tecemmül ve zînet giysilerini ve rızkın yiyecek ve içeceklerinden helâlini kimdir harâm eyleye?)(8)
(âyetin-)de dâhil olmuştur. Eşyada asıl ibâhattir" diye fetva vermiştir. Ve bazıları da kerâhetine iftâ etmiştir. Pes, bunların kelâmı bazı insanları iknât (umutsuzluk) ve ye'se ve bazısını emniyet ve iltibâsa (kafa karışıklığına) düşürmüştür. Ve şek yoktur ki, helâllik veya haramlığıyla fetvâ verenlerin her biri ifrât ve tefrît tarafında olup, her iki tarafın kelâmından bir çeşit tahlît ve tahbît (karışıklık ve rastgelelik) hâsıl olmuştur. Zira "harâm-ı mahz" şol şeydir ki, onda, onu şeksiz haram kılan sıfat ola. Hamr'da (içkide) olan şiddet ve bevlde (idrarda) olan necâset gibi. Ve dahi şol şeydir ki, Kitâb veya sünnet veya icmâ-'i ümmetten bir delîl-i kat'î ile haramlığı sâbit olup kesin yasaklanma yolu ile tahsîl oluna. Zulüm, ribâ (faiz) ve benzerleri ile hâsıl olan şey gibi.
Ve "helâl-i mutlak" şol şeydir ki, 'aynında tahrîmi mûcib olan (onun kendisinde haram kılınmasını gerektiren) sıfatlar zâtından münhal (dağılmış, uzaklaşmış) ola ve sebeplerinden dahi tahrîm veya kerâhet tetarruk eder (akla getirecek) şey münhal ola. Şol su gibi ki insan onu yağmurdan elde eder, bir hâlet üzere ki, ol su kimsenin mülküne düşmeden havadan onu kendi mülkünde veya mübah bir yerde cem' ede (toplaya).
Pes, dühân-ı ma'hûdu mass etmek (sözkonusu dumanı/sigarayı çekmek) bu iki kısmın birinden olmadığı kesin zâhirdir. Ve nebâtâttan bir şeyin yenmesi harâm olmaz. Meğerki aklı izâle eder ola; "benc" (uyuşturucu, eter) gibi. Veyahut hayatı izâle eder ola; "sümûm" (zehirler) gibi. Veyahut sıhhati izâle eder ola; vakitsiz devâlar gibi. Ve bunların tümünün haram olması, musır (ısrarcı) olmakla mukayyeddir. Hatta "zehir" olan nebât azlığından veya başka bir şeyle macun olunduğundan zarar etmez olsa yenmesi harâm olmaz Pes, tabaka-i varakî (tütün sarması) bu üç kısmın birisinden değildir.
EŞYADA ASIL OLAN NEDİR?
Ve ibâha-i asliyye (eşyada asıl olanın mübahlık olduğu) hususunda ulemâdan üç mezhep(9) menkûldür:
1. Birinci Mezheb: Fürûcdan (namuslardan) başka bütün eşyada asıl ibâhattir. Haramlık sâbit olmaz, illâ nass veya haber-i mütevâtir 'ârız olmakla sabit olur. İmdi delâil-i muhteremeden (haram kılıcı) bir delîl bulunmadıkça eşyâ ibâhat üzeredir. Zira Hak Celle ve 'Alâ, Sûre-i Bakara'da buyurdu ki; "Sizi emvât iken ihyâ eden ol Allah'dır ki, yeryüzünde olan eşyanın cemî'sin sizden dolayı ve sizin yararlanmanız için yarattı; dünyanızda, bedenlerinizin faydalanmasında ve dîniniz emrinde kullanasınız diye."(10)
Pes, bu âyet iktizâ eder ki, faydalı şeyler mübâh ola. Zira (âyetin Arapça aslındaki) "Leküm" (Sizin için) kelimesinde olan Lâm iktizâ eder ki eşya, bizim için halk oluna, (insanlar) onunla faydalana. Ve eşyâ ile faydalanma ise müfsideden ve mazarrat-i mâlikten (sahibine zarar veren ve onu bozan şeylerden) hâlî bir faydalanmadır. Zira Rab Te'âlâ Ganîyy-i mutlaktır; muhtaç kullarını zarar olmayan şeyde faydalanmadan men' etmez. Başkasının duvarı ile gölgelenmek ve ateşinden parça almak gibi. Selmân-ı Fârisî (ra)'dan mervîdir, aydür ki, Peygamberimiz (sav) sade yağın ve peynirin ve vahşî eşeğin hükmünden su'âl olundukta; "Helal oldur ki, Hak Te'âlâ onu Kitâbı'nda helâl ede ve haram oldur ki Hak Te'âlâ Kitâbı'nda haram ede. Ol şey ki Hak Te'âlâ onun zikrinden sükût ede, ol, onun 'afv ettiklerindendir."(11) İşbu hadîs delâlet eder ki, haramlığı sâbit olmayan eşyada asıl ibâhat ola. Ve bu zikrolunan Hanefiyye (12) ve Şâfi'iyyelerden ehl-i sünnet ve cemâ'atin ekseri mezhebidir. Ve Basra Mu'tezilesi dahi bu mezheb üzerinedir.
2. İkinci Mezheb: Eşyada asıl haram olmaktır. Zira eşyâ Rab Te'âlâ'nın memlûkesidir (mülküdür). İmdi başkasının mülkünde tasarruf câiz olmaz, illâ O'nun izniyle caiz olur. Ve bu, Hanefî ve Şâfi'îlerden ehl-i sünnet ve cemâ'atin mezhebidir ve Bağdat Mu'tezilesi mezhebi dahi budur.
3. Üçüncü Mezheb: Tevakkuftur. Zira ahkâm-ı şer'iyyenin bilinmesinde 'akıl için haz (pay) yoktur. İmdi, Şeriatin gelmesinden önce haramlık veya mübahlıktan bir hüküm sabit olmaz. Belki Şeriat vârid olunca tevakkuf olunur. Ve bu, Şeyh Ebü'l-Hasan Eş'arî ve Ebûbekir Sayrafî ve fukahâdan bir tâifenin mezhebidir.(13) Ve "Te'vîlât" şerhinde (tefsirinde) Şeyhimiz Şeyh Ebû Mansûr Mâtüridî bu mezhebe meyl etmiştir.(14) Ve Fahru'l-İslâm birinci görüşü tercih etti, lâkin "Eşyâda asıl 'ale'l-ıtlâk ibâhattır" demedi.(15) Şol mânâ üzerine; herhangi bir teklîf olmaksızın eşyâ asılda mübâh halk olundu, daha sonra hazer (sakındırma) ve ibâhat ile peygamberler gönderildi. Zira bu mânâ doğru olmaz, meğerki onları bir şeye mültebis halk ede, peygamberleri göndermekle teklîf ede (mükellefiyet yükleye). Halbuki durum böyle değildir, zira beşer bir zamanda Şeriatsız ihmal ile terk olunmamıştır. Sûre-i Melâike'de buyurulmuştur ki; "Hiçbir ehl-i asır olmadı, illâ onlarda Hakkın va'di ile müjdeleyici ve Hakkın tehdidi ile tenzîr edici (uyarıcı) Peygamber geçti; evvelleri (bunların ilki) Âdem, sonuncusu Muhammed (Aleyhimâ's-salâtü ve's-selâm)'dır."(16)
İmdi, "Eşya asılda mübâhdır" dediğimizden murâd, (peygamber gönderilmediği) fetret zamânına binâen mübâhdır" demektir. Fetret zamanı ise 'Îsâ (as)'dan sonra Hazreti Muhammed (sav) bi'setine gelinceye kadar olan zamandır. Zira ol zamanda insanlar arasında eşyanın hepsinde ibâhat zâhir idi. Şeriatların ihtilâfı ve Tevrât'ta tahrîfin vukû'u için Şeriatlardan bir şey üzerine itimat kalmayıp ibâhat zâhir olmuş idi, 'adem-i 'ıkâb (cezalandırma olmaması) mânâsına, yoksa eşyâ-i me'zûne (izin verilmiş şeyler) olmak mânâsına değil. Zira Şeriat vârid olmazdan önce izin olmaz.
DEĞERLENDİRME SONUCU HÜKÜM
Pes, imdi bu zikrolunan kelimât (açıklamalar), gönül levhasına nakşolduysa, malûmun oldu ki "Sigara içmek helâldir" diyenler, birinci mezhebe teşebbüs etmişlerdir. Lâkin bunun zayıflığı zâhirdir. Zira beyan olundu ki, "Eşyada asıl ibâhat olmak mutlak olmayıp, fetret zamânına binâen" denilmiştir. Ve "Haramdır" diyenler ikinci mezhebe teşebbüs etmişlerdir. Lâkin onlara dahi vârid olur ki, eşyada asıl mübahlık ve haramlık olması, Şeriatın vürûdundan önce olur. Şeriatın gelişinden sonra her şey meçhûl kalmayıp hükmü ma'lûm olmak lâzımdır. Ve ulemânın üç mezhebe ihtilâfları sebebiyle her bir mezhebin hükmü zannî olup kat'î olmaz. Ve haramlığı delîl-i kat'î ile sabit olmayan şeyi istihlâl ile küfür lâzım gelmediğini fukahâ beyân ve tasrîh etmişlerdir. Meselâ, "Hamr'ın (içkinin) haramlığı delîl-i kat'î ile sabit olduğu için, hamri istihlâl eden, yani helâl (olduğuna) i'tikâd eden kâfir olur" dediler. Ve "Hayız halinde zevcesine cimâ' etmek helâldir" diyen kâfir olmaz. Zira haramlığı delîl-i zannî ile sabit olmuştur" dediler. İmdi, sigara içmeyi helâl gören nice ikfâr (tekfîr) olunur? Zira küfür bir emr-i 'azîmdir. Bir kazıyyede (konuda) 'adem-i ikfâra (tekfir etmemeye) mahmel (imkan) bulunduğu sürece, ona haml olunup, mü'mini tekfîre yönelmekten ihtirâz (kaçınmak) lâzımdır. İmdi, dühân (sigara) maddesi mescide gider olduğu halde râyiha-i kerîhesi (kötü kokusu) olan şeyi kullanmanın yasak olduğunu müş'ire (gösteren) ve nâtıka (ifade eden) Peygamber hadisleri ve haberleri ile sabit olan hükme kıyâs olunması enseb (daha münasip) ve usûl-i fıkha eşbeh (daha yakışır) görünür. Tafsîli budur ki: Câbir'den rivayet olunur: Peygamberimiz buyurdu ki: "Bir kimesne soğan veya sarımsak veya gendine (pırasa) yiye, bizim milletimiz mescidine karîb olmaya (yaklaşmaya). Zira Âdem oğlanlarının müte'ezzî olduğu (rahatsız olduğu) şeyden melâ'ike dahi müte'ezzî olurlar."(17)
Enes ve Ebû Hüreyre'den rivayet olunur ki, Peygamberimiz buyurdu ki: "Bir kimse kim işbu râyiha-i kerîhesi (çirkin kokusu) olan şecereden yiye bizim milletimiz mescidine karîb olmasın. Zira insanların müte'ezzî olduğu şeyden melâike dahi müte'ezzi (olurlar."(18)
(Metinde geçen) "şecere-i müntenne"den murad, sarımsaktır. Pes, bu zikrolunan hadislerin hükmü, mescide gider olduğu halde sair vakitlerde mübâh olan soğan ve sarımsak ve pırasadan birini yememek vâcib olmaktır. Zira bu hadislerin misali va'îde lâhık olmaz (azapla tehdît hükmüne girmez), ancak terki vâcib olana lâhik olur. İmdi, sarımsak yiyip mescidde hâzır olan kişi vâcibi terk etmiş olur, âsim (günahkâr) olur. Zira vâcibin terki haramdır. Pes, her çirkin kokusu olan buna kıyas ile mescide gider olduğu halde, onun kullanımı caiz olmayıp, kullanan günahkâr olmaktır. Zira bu halde soğan veya sarımsak veya pırasa yemenin yasaklanmasına 'illet, melâikenin müte'ezzî olmasıdır. Bu illet ise, her râyiha-i kerîhesi olan şeyi kullanmada mevcuttur. Sigaranın dahi bu cümleden olduğunda şek ve şüphe yoktur; onu içmeyip râyihası kerîhe 'addedenler katlarında... Pes, "Sünnetten istinbat olunan kıyas-ı nazarî olup onu mescidde huzûru 'indinde (bulunduğu vakit) kullanan vâcibi terk etmiş olup, günahkâr olur" dese mümkündür. Zira mukîs aleyhde (kendisine kıyas olunanda) hüküm nice ise mukîsde (kıyâs edilende) dahi öyledir. Ve bu yolla sâbit olan hükmü inkâr eden tekfîr olunmaz, zira kıyas zannî delillerdendir. Gerçi onunla amel etmenin vacipliği kat'î ise de belki münkiri (inkâr edeni) tefsîk olunur (fâsık addedilir).
Meşârık şerhlerinde, Tuhfe nâm kitapta, yukarıda zikrolunan hadislerin şerhi sadedinde der ki: "Bazı ehl-i ilim zâhib oldular (şu kanaate vardılar) ki, "Sarımsak yemek cemâatten geri durmayı mübah kılan özürlerdendir, yağmur gibi." Lâkin durum böyle değildir, bu söz galattır. Belki sarımsak yediği halde mescide karîb olmamaya emrolunmak zecr (zorlama) içindir; (Yani) cemaatte bulunmaya muhtaç olduğu halde çirkin koku ile bulunup mescid halkı ondan müte'ezzî olmayalar. Ve her râyiha-i kerîhesi olan şeyin hükmü dahi böyledir. Ve dahi bazı ulemâ, insanların toplu olarak bulundukları sair yerleri dahi mesâcide kıyas edip, râyiha-i kerîhe ile ona varmayı kerîh gördü. Zira; Câbir rivayet eder ki, Peygamber (as) buyurdu ki: "Bir kimse ki sarımsak veya soğan yiye bizden ayrılsın ve evinde otursun."(19)
Ve bu kıyas şol vakit müstakim olur ki, sigaranın râyihası, sarımsak veya soğan râyihasıyla kerâhette müsâvî ola. Amma müsâvî olmayıp veyahut içenler ve bazı içmeyenler onun râyihasın gökçek addederlerse, onların katlarında bu kıyas müstakîm olmaz. Zira kıyas ma'a'lfârik olur, ona ise itibar yoktur. Hâsılı kelâm bu fakîrin anladığı, bunun gibi durumlarda vech-i vecîh (en iyisi) Peygamber (sav)'in; "Sana reyb (şüphe) vereni terk et reyb vermeyene git"(20) diye buyurduğu kavl-i şerîfdir. Zebûr'da geldi ki; Hak Celle ve 'Alâ, Dâvûd (as)'a emretti ki, "Benî İsrâil'e haber ver kim, ben sizin ihlâs ve takvâdan hâlî namaz ve orucunuza kabul nazarı ile nazar etmezem, lâkin şol kimseye nazar ederim ki, bir şeyin helallik ve haramlığında şek edip benim rızâmı isteyerek onu terk ede! İmdi ol kimseyi nusretimle te'yîd edip Melâ'ikeye onunla mübâhât ederim, yani iftihâr ederim."(21)
İmdi bir hüküm müşkil olup onda şek vâkii olsa kalpten istiftâ olunur. Zira hadiste vârid oldu ki, "Günah, selîm kalplere ağrı ve elem verendir."(22) İşbu makâm meselinde Peygamberimiz (sav) buyurdular ki; "Kalbinden istiftâ' edip kalbin tereddüt ettiği şeyi terk et ki, ol seninle Hak Te'âlâ arasında günah olmasının alâmettir, her ne kadar müftîler cevâzına sana fetvâ verirse de. Zira müftînin fetvâsı âhiret 'azâbından seni kurtarmaz, mâ-dâme ki kalbin onda tereddüt ede."(23)
Ve âhiret ulemâsının kâidesi budur ki, bir şeyin hükmü müşkil olup onun helallik ve haramlığında şer'î deliller müte'âraza olsa (çakışsa), eğer tercîh yok ise, ondan önce olan asıl ma'lûma müracaat olunur. Eğer haram cânibinde tercîh zâhir olursa onunla amel etmek vâcip olur. Ve eğer helâl cânibinde zâhir olursa onunla amel etmek caiz olur. Ve lâkin vera' (onun) terkidir. Pes, imdi ihtilâf olan yerlerde ittikâ (sakınmak) ve ihtirâz etmek (kaçınmak) müftî ve mukallid hakkında emr-i lâzım ve mühimdir. Her ne kadar mukallid olan kimseye beldesi ulemâsının efdali zannettiği âlimin fetvası ile amel etmek caiz ise de... Ve müsteftîye (fetva sorana) caiz olmaz ki, mezheblerden kendisine en kolay ve evsa' (en geniş) olan mezhebi seçe. Belki ona vâcip olur ki, bahs edip (araştırıp) hangisinin efdaliyyetine zannı gâlip olursa asla (ona) muhalefet etmeye. Ve mezhebi ulemâsının akvâlin tetebbu' edip (görüşlerini araştırıp) her hangisi ahsen (daha güzel) ve ahvat (daha ihtiyatlı) ise onunla amel ede. Ve sonradan türetilen şeylerden gâyet sakına, her ne kadar cumhûr onun üzerine müttefikler ise de...
İmdi, sahâbeden sonra ihdâs olunan şeyler üzerine halkın itbâk ve ictimâ'ına (üşüşüp yığılmasına) aldanmaya, belki sahâbenin sîret ve ahvâl ve amellerini araştırmaya harîs olup onların tarîkati (yolu) üzerine ola. İmdi, tahkîk bil ki, en bilgili, en akıllısı ve hakka akrebi (doğruya daha yakını) sahâbeye daha çok benzeyen ve selefin tarîkini en iyi bilendir; zira dîn onlardan alınır. Ve İbn Mes'ûd Hazretleri dedi ki: "Siz bir zamandasınız ki, onda hayırlınız umûrda müsâre'at edeninizdir (hayırlarda yarışanınız ve koşanınızdır). Ve sizden sonra bir zaman gele ki ehlinden hayırlısı temkinli ve ihtiyatlı davrananlar ola, şübühât çok olduğu için."(24)Filhakîka işbu zamanda teşebbüt ve tevakkuf etmeyip (temkinli ve ihtiyatlı davranmayıp) cumhûra (kalabalığa) muvâfakat eden ve onların içine dalıp gittiğine havz eden (dalıp giden), en sonunda onlar helâk olduğu gibi kendisini helâk eder.
KIYASIN ÇEŞİTLERİ
Ve mâlûm ola ki kıyâs iki nevî'dir: Birisi: Kıyâs-ı Celî'dir ki, evvel ona ifhâm sebkat edendir. (Yani, ilk duyuşta çabuk anlaşılandır.) Ve Birisi: Kıyâs-ı Hafî'dir ki ona ifhâm sebkat etmeyendir. (Yani, çabuk ve kolay anlaşılmayandır.) Ve bu çeşit kıyasa "istihsân" adı verilir. Lâkin istihsân kıyâs-ı hafîden (gizli kıyastan) daha geneldir. Zira her kıyâs-ı hafî istihsândır. Ammâ her istihsân kıyâs-ı hafî değildir. Ve bazen olur ki, nass ile ve icmâ' ile ve zarûret ile sâbit olan hükme istihsân denilir. Lâkin ulemâmızın kitâblarında istihsân zikrolunsa ekseriyâ onunla kıyâs-ı hafî murâd olunur.(25)
İSTİHSÂN
Ve ma'lûm ola ki istihsân, Hanefîler ve Hanbelîler katlarında şer'î hüccettir. Bazı fukahâ bunu inkâr ettiler ve dediler ki, "Şer'î deliller, kitâb ve sünnet ve icmâ-'i ümmet ve kıyâsdır. İstihsân ise beşinci bir kısımdır, onun hüccet olduğu hükmünü şeriattan hiç kimse bilmedi, Ebû Hanîfe ve ashâbından gayri." Ve İmamŞâfi'î'den naklolundu, demiş ki: "Bir kimse ki istihsân ede, ol kendinden Şeriat (vaz') etmiş olur."(26)
Lâkin Hanefîler derler ki; "İstihsân lügatta bir şey-i gökçek (güzel bir şey) addetmek ve i'tikâd etmektir. Ve ıstılâhda edille-i erba'adan (dört delilden) bir delîlin ismidir, kıyâs-ı celîye mu'ârız (açık kıyasa karşıt) olur. Ve kaçan kıyâs-ı celîden daha kuvvetli olsa onunla amel olunur. Genellikle kıyâs-ı celîden daha güçlü olduğu için "istihsân" diye isimlendirdiler. Buna göre (adı) "kıyâs-ı müstahsen" olur."(27)
Hak Te'âlâ buyurdu ki: "Şunlar putlara ibadet etmekten kaçınıp Hak Te'âlâ'nın ibadetine rücû' ettiler, onlar için hazır bulundukları (dünya hayatında) ve kıyâmet günü diriltildiklerinde cennet ile müjde vardır. İmdi, yâ Muhammed, müjde ver benim o kullarıma ki, evsân (putlar) 'ibâdetinden kaçınıp Allah'a itaate dönmeleriyle bile bir sözü işittiler mi, ahsenine (en güzeline) ittibâ' ederler. Yani, dînde titizler olup, güzel ile ahsen (en güzel) arasını temyîz ederler. Kendilerini Hak Te'âlâ'ya ziyade yakın eden amelleri tercih ederler. Kaçan azîmetler ve ruhsatlar zikrolunsa azîmetlere tabî olurlar. Ve Kur'ân'ın gayri zikrolunsa ittibâ' ederler. Ve vâcib ve mendûb çelişse vâcib ile amel ederler. İmdi onlar şol kavimdir ki, Hak Te'âlâ onları azîmetleri seçmeye tevfîk etti ve onlar kâmil akıl sahipleridir."(28) Vakta ki istihsân ile murad zahir olduysa, imdi, eğer hasım isimlendirmeyi inkâr etse de, ıstılâhâtda tartışma ve münâkaşa olmaz. İsimlendirme sebebi ise bir hüccet (delil) ile başka bir hüccet arasını ayırmaktır. Yani, bir anda vehim olarak akla gelen zâhirî kıyâs ile zâhirî kıyasa mu'ârız (zıt) olan delîl arasını temyîzdir. Ve eğer hasım istihsânın hüccet olmasını inkâr ederse, bu da bâtıldır. Zira beyân eyledik ki istihsânın kabulü üzerine ulemânın ihtilâf ettiği dört delilden birisidir. Hevâ ve şehvet ile amel değildir.
Ve İmam Şâfi'î, müt'a hakkında; "Otuz dirhem olmasını istihsân ederin" dedi.(29) Ve şüf'a hakkında; "Üç güne dek şef' içün şüf'a sabit olmağı istihsân ederin" dedi.(30) Ve kütüb-i Şâfi'iyyeden "Tehzîb" nâm kitâbda aydür ki: "Tahlîf 'indinde Mushaf-ı Şerîf'i hâlifin sadrına komağı Şâfi'î istihsân eyledi, tağlîz içün."(31) Ve İmamMâlik ibn Enes; "İstihsân lâfzını Kitâb'da birkaç mevvâzı'da zikreyledi.(32) Ve Şâfi'i âlimlerinden(33) Şeyh-i Ekber, "Fütûhât"ında ayıttı ki: "Sünnet-i hasenedendir (Güzel sünnetlerden biridir) ki, imamlardan biri onu ibdâ' edip (ortaya çıkarıp) onda ona ittibâ' oluna. Pes, onun için o sünnetin icrâ ve onunla amel edenlerin ecrince olur. Peygamber (sav)'den sonra (bu) istihsân (hakkında) imamlar dediler: Ulemâ katında bu ol istihsândır ki, Şâfi'î onun hakkında; "Men ahsene fekat şera'a: Bir kimse ki istihsân ede, meşrû' etmiş olur (Yani, İstihsân eden şeriat icat etmiş olur)" dedi. Bazı ulemâ (bunu) imamın vechi üzere (kastettiği şekilde) anlamayıp yergi yönüyle değerlendirdiler. Yani mânâsı: "Bir kimse istihsân ettiğinde, kendi kendinden şeriat ihdâs eder, demek olur" dediler. Hâlbuki İmam Şâfi'î evtâddan idi. Şeriat ilmine yönelmesiyle zamanı ehlinden perdelenmişti. Sâlih zâtların birinden rivayet edilir ki; Hızır (as) ile karşılaşıp Şâfi'îAhmed b. Hanbel veBişr-i Hâfî'nin velîlik rütbelerinden sorduğunda, Hızır (as) demiş ki: "Şâfi'î evtâddandır. Ahmed b. Hanbel sıddîk biridir. Ve Bişr-i Hâfî ondan sonra zaman, onun benzerini geriye bırakmadı." Şu halde, Şâfi'î hakkında Hızır (as) böyle şehâdet etmektedir.
Vakta ki Şâfi'î katında Peygamber (sav)'ın; Cerîr (ra), Peygamber (sav)'den rivayet eder, buyurmuş ki: "Bir kimse İslâm'da bir Allah'ın rızasına uygun bir yol sünnet (âdet) edip o yoldan ona iktidâ olunsa (uyulsa), onun için hem o amelinin ecri olur ve hem onun hayatı ve ölümünde o yolla amel edenlerin ecri denli ecir alır. Bununla birlikte o yolla amel edenlerin ecirlerinden bir şey eksilmez. Ve bir kimse İslâm'da bir kötü bir yol sünnet (âdet) edip o yolda ona iktidâ olunsa, onun için hem kendi amelinin günahı olur ve hem onun hayat ve ölümünde o yolla amel edenlerin günahları denli günâhı olur. Bununla birlikte onların günahlarından bir şey eksilmez."(34) Bu hadîs sabit oldu; Şer'an sünnet-i haseneyi (güzel âdetleri) tesenniyeti (izlemeyi) Şâfi'î mübah kıldı ki, o (aslında) peygamberlerden miras kalan (ilimler) cümlesindendir. İmdi o sünnet bir hasenedir (güzel bir âdettir) ki, Şâri' onu istihsân etti. Öyle ise bu hususta Şâfi'î'nin kelamına itirâz etmek kesinlikle şaşılacak bir husustur."(35)
İSTİHSÂN ÖRNEKLERİ
İmdi, istihsânın hüccet olduğuna dört imamın ittifakları sâbit olduysa, ma'lûm ola ki bizim ulemâmız katlarında ibret, kuvvet-i eseredir, yoksa kuvvet-i zuhûra (çokça belirgin olmasına) değildir. Pes, bu sebeptendir ki, eseri zâhir olup fesâdı hafî (gizli) olan kıyâs-ı celî üzerine, eseri güçlü olan istihsânı takdîm eyledik, her ne kadar hafî (gizli) ise de... Meselâ, safir (atmaca, doğan) ve bâzî (şahin) gibi yırtıcı kuşların artığı, yırtıcı hayvanlara kıyâs ile necistir tümüyle. Ve bu bir mânâdır ki eseri zâhirdir. Zira yırtıcı kuşlar ve yırtıcı hayvanlar etlerinin necis olmasında beraberlerdir. İmdi artıklarının necis olmasında dahî beraber olurlar. Amma yırtıcı kuşların artığı istihsânda temizdir. Zira yırtıcı hayvanların etinin haram olduğu sâbit oldu. Hâlbuki gıda olarak kullanılmaya elverişli olan bir şey ile haramlığı, kerâmet (saygı) için olmasa (yani, o şeye ihtiram için değilse) o (şeyin haram kılınması, onun) necis olduğunun alâmetidir. Buna göre, etinden tevellüt ettiği için tükürüğü/ salyası necis olur. Ve yırtıcı hayvanlar (suyu) dilleriyle içer, dili ile salyası suya karıştığı için artığı necis olur. Amma yırtıcı kuşlar suyu gagasıyla alır, ondan yutar. Gagası ise zâtında pâktır, zira kuru kemiktir. İmdi necasete değmesiyle suya karışmaz, pes tâhir (temiz) kalır. Bu istihsân ise o zikrolunan kıyâstan akvâdır (daha güçlüdür). Zira temiz olanın temiz olan şeye bulaşması, onu tâhir bırakmasının tesiri, su içmenin necaset isbâtında olan tesirinden eşeddir (daha etkilidir). Pes, imdi (burada) dikkate alınması gereken, tesirin güçlü olmasıdır. Öyle ise tesiri zayıf olan, tesiri güçlü olan karşısında sâkıt olur, gerek zâhir (çok belirgin) olsun, gerek hafî (gizli) olsun.(36) Meselâ, dünyâ zâhir (çok belirgin)dir ve 'ukbâ (âhiret) bâtındır. Hâlbuki âhireti dünya üzerine tercîh ederiz. Hatta 'ukbâyı talep etmek ve dünyayı talepten yüz çevirmek vâcib oldu; devâm ve saflık yönüyle âhiretin eseri güçlü olup, bulanıklık ve fenâ (yok olma) haysiyetinden (yönüyle) dünyanın eseri zayıf olduğu için.
Bu sebeptendir ki Ali b. Ebî Tâlib Hazretleri buyurdu ki: "Eğer dünya fani (yok olucu) altından olup ve âhiret bâkî çömlekten olsa, aklı olan kişiye vâcib oldur ki, bâkî (kalıcı olan) çömleği fânî altın üzerine tercih edeydi. Nerde kaldı ki, âhiret bâkî altından dünya fânî çömlekten ola."(37)
İSTİHSÂNIN ÇEŞİTLERİ
Ve malûm ola ki, istihsân dörttür(38):
Birisi: Kıyâs-ı hafî ile müstahsendir (güzel görülendir). Nitekim beyân eyledik.
İkincisi: Nassla müstahsendir; selem gibi. Zira kıyâs selem'in cevâzını kabul etmez. Zira akit anında ma'kûd 'aleyh (hakkında anlaşma yapılan şey) ortada yoktur. 'Akit ise meclissiz mün'akid olmaz (gerçekleşmez). Lâkin râvînin "Peygamber (sav) seleme ruhsat verdi"(39) demesi ile kıyâs terk olundu.
Üçüncüsü: İcmâ' ile müstahsendir. İnsanların teâmülü yaygın olan şeyde zanaatsal (sınâî) üretimlerin câizliği gibi. Kıyas ise bunun cevazını kabul etmez. Zira sınâî üretimler, gelecek zamanda îmâl edeceği 'aynı (bir şeyi) satmak demektir. Oysa hakikaten muayyen (ortada) olmadıkça, bir şeyin satışı câiz olmaz. Lâkin ulemamız, insanların teâmülleri ile sabit olan icmâ' (sebebi) ile bu kıyâsın terkini istihsân ettiler, Zira icmâ' kıyasın üstündedir.
Dördüncüsü: Zaruret ile müstahsendir. Necasete bulaşan kuyuların ve kapların tahâreti gibi. Pes kıyâs-ı zâhir, bunların necis olduktan sonra pak olmalarını kabule yanaşmaz. Zira içine necaset düşen kuyunun suyunu çıkarmak bâkînin (kalan kısmın) temizliğine tesir etmez. Ve kirlenmiş olan kovaya su konmasıyla o (su) dahi necis olur. Hâlbuki kirlenme ise tahâret (temizlik) ifade etmez. Lâkin ulemamız, insanların geneli için (burada) kıyası bırakmaya ihtiyaç duyuran zaruretten dolayı, bu kıyasın mûcibi (gereği) ile ameli terk etmeyi istihsan ettiler. Zira Kitab ve Sünnet ve İcmâ-'i ümmet ile teklifin sükûtunda (mükellefiyetin düşmesinde) zaruretin te'sîri vardır. İmdi, hakikatte kıyas zaruret ile metrûk oldu.
________________
1) Teftâzânî, Şerhu't-Telvîh, c. 2, s. 105-106; İbn Emîr Hâc, Takrîr ve't-Tahbîr, c. 3, s. 120-121; Emîr Padişah, Teysîru't-Tahrîr, c. 3, s. 269; Abdülazîz Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, c. 3, s. 267-268.
2) Taberî, Câmi'u'l-Beyân, c. 4, s. 374; Vâhidî, Esbâbü'n-Nüzûl, s. 75; Süyûtî, Lübâbü'n-Nükûl, s. 32.
3) Kur'ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 222.
4) Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 533; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 758, No: 2255; İbn Hümâm, Fethü'l-Kadîr, c. 7, s. 4; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 178; Debbûsî, Takvîm, s. 265-266.
5) Ebû Dâvûd, Sünen, c. 1, s. 19, No: 75; Tirmizî, Sünen, c. 1, s. 153, No: 92; Zeyla'î, Nasbü'r-Râye, c. 1, s. 133, No: 46; İbn Mülakkin, Bedru'l-Münîr, c. 1, s. 551-552, No: 23; İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. 1, s. 111; Cessâs, Füsûl, c. 4, s. 122, 12+-130, 157; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 146; Debbûsî, Takvîmü'l-Edille, s. 264; Pezdevî, Usûl, s. 267; Signâkî, Kâfî, c. 4, s.1636.
6) Buradaki Kadızâde, müellifin çağdaşı sayılan Mehmed Efendi'dir (ö. 1045 H. / ).
7) Müellifin çağdaşı olan Mehmed Bahâyî Efendi (ö. 1064 H. / 1654 M.) hakkında bkz. Harun Tolasa, Şeyhülislâm Bahâyî Efendi Dîvânı'ndan Seçmeler, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, 1979, s. 11-35.
8) Kur'ân-ı Kerîm, A'râf Sûresi, Âyet: 32.
9) İbn Nüceym, Eşbâh ve'n-Nezâir, c. 1, s. 56 vd.; Teftâzânî, Şerhu't-Telvîh, c. 2, s. 215-216; Abdülazîz Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, c. 3, s. 95-96.
10) Kur'ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 29.
11) Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 220, Hd. 1726; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1117, Hd. 3367; Münâvî, Keşfü'l-Menâhic Fî Tahrîc-i Ehâdîs, c. 3, s. 509; 3387.
12) Örnek olarak bkz. Cessâs, Füsûl Fi'l-Usûl, c. 3. s. 252-253; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 120
13) Teftâzânî, Şerhu't-Telvîh, c. 2, s. 216
14) Mâtürîdî, Te'vîlâtü'l-Kur'ân, c. 6, s. 587 ve 477.
15) Bkz. Pezdevî, Usûl, s. 204; Siğnâkî, Kâfî Fî Şerhi'l-Pezdevî, c. 3, s. 1402-1406; Abdülazîz Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, c. 3, s. 95
16) Emir Padişah, Teysîru't-Tahrîr, c. 2, s. 172
17) Müslim, Sahîh, c. 1, s. 395, Hd. 74/564; Humeydî, Cem' Beyne's-Sahîhayn, c. 2, s. 316, Hd. 1534
18) Müslim, Sahîh, c. 1, s. 395, Hd. 72/563. (Not: Bu lâfızla rivayet aslında Hz. Câbir'den gelmiştir.)
19) Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 170, Hd. 855 ve c. 9, s. 110, Hd. 7359; Müslim, Sahîh, c. 1, s. 395, Hd. 73/564; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 3, s. 360, Hd. 3822.
20) Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 668, Hd. 2518; Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 54; Nesâî Sünen, c. 8, s. 230, Hd. 5397-5398.
21) Ebû Tâlib Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, c. 2, s. 479; Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 118.
22) Halîmî, Minhâc Fî Şu'abi'l-Îmân, c. 3, s. 258; İbnü'l-Cevzî, Sıfetu's-Safve, c. 1, s. 157.
23) Dârimî, Sünen, c. 3, s. 1649, Hd. 2575; Ahmed, Müsned, c. 29, s. 533, Hd. 18006; Sehâvî, Mekâsıdü'l-Hasene, s. 113, Hd. 107; Ebû Tâlib Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, c. 1, s. 262; Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 103 ve 113.
24) Ebû Tâlib Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, c. 1, s. 141, 239, 276, c. 2, s. 233; Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 1, s. 80, c. 4, s. 401; Almevî, Abdülbâsıt b. Mûsâ Dimaşkî, 'Ikdü't-Telîd, c. 1, s. 92
25) Teftâzânî, Şerhu't-Tehvîh, c. 2, s. 161-162; Emîr Hâc, Takrîr ve't-Tahbîr, c. 3, s. 222
26) Abdülaziz Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, c. 4, s. 3,
27) Serahsî, Temhîd, c. 4, s. 13; Teftâzânî, Şerhu't-Tehvîh, c. 2, s. 162
28) Kur'ân-ı Kerîm, Zümer Sûresi, Âyet: 17-18.
29) Mâverdî, Hâvî, c. 16, s. 165-166; Nevevî, Mecmû', c. 16, s. 391
30) Mâverdî, Hâvî, c. 16, s. 166;
31) Begavî, Tehzîb, c. 8, s. 247; Mâverdî, Hâvî, c. 16, s. 166;.
32) Örnek olarak bkz. İbnü'l-Kâsım, Müdevvene, c. 1, s. 177, 183, 246, c. 2, s. 231, 290.
33) Hıbrî Ali Efendi, burada muhtemelen İmam Şâfi'î'yi "evtâd"dan saydığı için, İbn Arabî'nin Şâfi'î âlimi olduğunu söylüyor. Ancak, Fütûhât'ın bir başka yerinde Ahmed b. Hanbel'i de "aktâb"dan saymakta (Bkz. Fütûhât, DKI, c. 1, s. 304) ve fıkhî mevzûlardaki birçok görüşü ile fıkhî delillere yaklaşımı daha çok Ahmed b. Hanbel ile Dâvûd-i Zâhirrî'ye benzemektedir. Örneğin, Ahmed b. Hanbel, kıyas ve re'ye karşın zayıf da olsa hadîsin esas alınması gerektiği, fıkhî bir sorunu olan kimsenin, rivayet ettiği hadîsin sıhhat derecesini bilmese bile öncelikle muhaddise sorması gerektiği kanaatindedir. (İbn Hazm, İhkâm, c. 6, s. 153; Ferrâ, Udde, c. 5, s. 1596; İbn Kayyim Cevziyye, İ'lâmü'l-Muvakki'în, c. 2, s. 145; Hatîb Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, c. 13, s. 420, Md. 135) Hatta "Rey ile ne yapacaksın, hadîste seni ona muhtaç bırakmayacak her şey var" demiştir. (Bkz. Zerkeşî, Bahru'l-Muhît, c. 7, s. 16; Ferrâ, Udde, c. 4, s. 1281; İbn Kayyim Cevziyye, İ'lâmü'l-Muvakki'în, c. 2, s. 60; Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl, c. 17, s. 437) Tıpkı onun gibi, Muhyidddîn ibn Arabî'nin fetva sormada tavsiye ettiği usul şöyledir: "Bir kişi, bir âlime (herhangi bir konuda fetva) sormak istediğinde; "Bu mesele hakkında Allah'ın yahut Peygamberinin hükmünü (öğrenmek) istiyorum!" demelidir. Eğer kendisine fetva sorulan kişi, "Bu meselede Allah'ın hükmü veya Rasûlünün hükmü şudur" derse, soranın onu alıp kabul etmesi gerekir. Zira sorulan kişi bu hususta yalnızca yüce Allah'ın alıp kabul etmemizi emrettiği "Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmünü" nakletmektedir. Eğer "Bu benim görüşümdür" veya "Vardığım hüküm budur" yahut "Bu meselede (açıkça verilmiş) bir hüküm bilmiyorum. Ancak kıyas, onun, daha önce bu hususta hükmü bildirilmiş olan filanca meselenin hükmü gibi olmasını gerektiriyor" derse, fetva soran kişinin bu sözü alıp kabul etmesi caiz olmaz. Aksine ehl-i zikri (zikir ehlini) araması ve tarif ettiğimiz şekilde (fetvasını yeniden) onlara sorması gerekir. Yani, her Müslüman kişinin, (fetvasını) ancak yüce Allah'ın "Zikri biz indirdik" (Hıcr, 9) buyurarak haberini verdiği Ehl-i Kur'ân ve ehl-i hadîs olan "ehl-i zikir"den sorması gerekir. Eğer (fetva) soran kişi, sorduğu kişinin re'y ve kıyas sahibi biri olduğunu bilirse onu terk eder ve hadîs sahibine sorar." (Bkz. Fütûhât, c. 3, s. 248). Ayrıca, önerdiği bu usûl, Dâvûd-i Zâhirî ile onun doğup büyüdüğü Endülüs'te yaşamış olan ve bazı kitaplarının rivayetle naklettiği İbn Hazm ile paralellik arz etmektedir. Nitekim İbn Arabî'nin dostlarından İbn Müsdî (ö.h. 663), onun hakkında; "İbadet konularında Zâhirî mezhebine müntesip, itikâdî konularda ise Bâtınî bir görüşe sahip idi" demektedir. (Bkz. Zehebî, Târîhu'l-İslâm, c. 46, s. 375; Safedî, Vâfî Bi'l-Vefeyât, c. 4, s. 124; Salâhuddîn, Fevât, c. 3, s. 436; İbn Hacer, Lisânü'l-Mîzân, c. 5, s. 314; Fâsî, Ikdü's-Semîn, c. 2, s. 292; Süyûtî, Tabakâtü'l-Müfessirîn, s. 114)
(34) Müslim, Sahîh, c. 2, s. 705, No: 1017; Nesâî, Sünen, c. 5, s. 75, s. 2554.
(35) Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhâtü'l-Mekkiyye, c. 3, s. 253.
(36) Abdülazîz Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, c. 4, s. 6-7; Teftâzânî, Şerhu't-Tehvîh, c. 2, s. 164-165
(37) Abdülazîz Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, c. 4, s. 6 (Not: İstihsan konusundaki açıklamalar neredeyse tamamen buradan alınmış görünüyor.) Ayrıca bkz. Gazzâlî, İhyâ, c. 3, s. 207; Turtûşî, Sirâcü'l-Mülûk, s. 6; Hâdimî, Berîka, c. 3, s. 17 (Not: Söz Fudayl b. Iyâz'a nispet edilmektedir).
(38) Debbûsî, Takvîmü'l-Edille, s. 406; Pezdevî, Usûl, s. 276; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 202-203; Abdülazîz Buhârî, Keşfü'l-Esrâr, c. 4, s. 5-6; Teftâzânî, Şerhu't-Tehvîh, c. 2, s. 163.
(39) Zeyla'î, Nasbü'r-Râye, c. 4, s. 45-47, No: Selem, 1.
 
Misak Dergisi 340. Sayı
Mart 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya