Siyasi Ahlâk Tartışmaları, Mahalli Seçimler ve Muhtemel Sonuçları
Cemiyet halinde yaşayan insanların siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Kaynağı farklı da olsa, bu hükümlerin insanlara belirli vazife ve mes’ûliyetleri yüklediğini söylemek mümkündür. Münzel kitaba dayanan bütün dinlerin hükümlerini tebdil ve tağyir eden modernizm; ‘insanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikat yoktur’ ilkesini ön plâna çıkarmış ve adeta insanları birbirlerinin kurdu haline getirmiştir. Siyaset ile ahlâki değerler arasındaki münasebeti dikkate almayan ve pragmatizmi ‘sivil din’ haline getiren zalim politikacılar, dünyayı vahşi bir ormana çevirmişlerdir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında sosyalist, liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat veya komünizm gibi ideolojileri savunan siyasi partiler, siyasi hedeflerini ‘iktidarı nasıl ele geçirebiliriz?’ sualine verdikleri cevapla sınırlı tutmuşlardır. Pragmatizmin hızla yayılmasının sebebi budur. Büyük Fransız Devrimi’nin sihirli sloganı olan "eşitlik, özgürlük, kardeşlik" üçlüsünden sadece ‘eşitliği’ esas alan kimselerin solcu, ‘özgürlüğü’ savunanların sağcı kabul edildiği yıllarda, değişik modern hurafeler piyasaya sürülmüştür. Bu modern hurafeler uğruna milyonlarca insan öldürülmüştür.
Hüsnü AKTAŞ
10.04.2019 13:30
240 okunma
Paylaş
GEÇTİĞİMİZ ay Türkiye’nin gündemini meşgul eden hadiselerin tahliline geçmeden önce bir tesbitte bulunalım. Cemiyet halinde yaşayan insanların siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Kaynağı farklı da olsa, bu hükümlerin insanlara belirli vazife ve mes’ûliyetleri yüklediğini söylemek mümkündür. Münzel kitaba dayanan bütün dinlerin hükümlerini tebdil ve tağyir eden modernizm; ‘insanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikat yoktur’ ilkesini ön plâna çıkarmış ve adeta insanları birbirlerinin kurdu haline getirmiştir. Siyaset ile ahlâki değerler arasındaki münasebeti dikkate almayan ve pragmatizmi ‘sivil din’ haline getiren zalim politikacılar, dünyayı vahşi bir ormana çevirmişlerdir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında sosyalist, liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat veya komünizm gibi ideolojileri savunan siyasi partiler, siyasi hedeflerini‘iktidarı nasıl ele geçirebiliriz?’ sualine verdikleri cevapla sınırlı tutmuşlardır. Pragmatizmin hızla yayılmasının sebebi budur. Büyük Fransız Devrimi’nin sihirli sloganı olan "eşitlik, özgürlük, kardeşlik" üçlüsünden sadece ‘eşitliği’ esas alan kimselerin solcu, ‘özgürlüğü’ savunanların sağcı kabul edildiği yıllarda, değişik modern hurafeler piyasaya sürülmüştür. Bu modern hurafeler uğruna milyonlarca insan öldürülmüştür.
Aydınlanma felsefesinin (modernizmin) mukaddes değer muamelesine tabi tutulduğu dünyada; vatandaşı, toplumu ve siyasi otoriteyi esas alan değişik siyasi ahlâk anlayışlarının da geliştirildiğini ifade etmek mümkündür. Ancak siyaset pratiğine baktığımızda ana hatlarıyla iki tür siyasi ahlâk anlayışı/tarzı ön plândadır. Birincisi: Ahlâk kavramını insan tabiatına (fıtratına) dayandıran siyaset tarzıdır. Bu tarz, siyaseti ahlâki değerlerden müstağni görmeyen bir anlayışı ön plâna çıkarır. İkincisi: Siyasi ahlâkın kaynağının, politik toplum olduğunu esas alan siyaset tarzıdır. Bu tarz siyaset; yaptırımcı, kurgulayıcı ve dönüştürücü bir karaktere haizdir Bu anlayışta siyaset, herhangi bir ahlaki değere hizmet etmez, bizatihi kendi moral/etik değerlerini üretir ve bunu politik müesseseler aracılığıyla bütün insanlara dayatır. Son tahlilde sadece insana mahsus olan vazife ve mes’ûliyet ahlâkı, modern dünyanın gündeminde değildir. Buna mukabil İslâm fıkhı’nda vazife ahlâkı; hem Allah’ın (cc) hukukunun korunması, hem de insan haklarının muhafazası açısından müstesnâ bir değere haizdir. Zira Kur’an-ı Kerim’de "İnsan kendisinin başı-boş bırakılıvereceğini mi zannediyor?" (El Kıyame Sûresi: 36) suali sorulmuş ve bunun mümkün olamıyacağı haber verilmiştir. Bu ayette geçen "Es-Südâ kelimesi, emirsiz ve yasaksız anlamına gelir."(1)
Vazife ve mes’ûliyet ahlâkı, irade sahibi her insanın/mükellefin en önemli meselesidir. İradeden mahrum olan kimselerin, dünyevi ihtiraslarını ön plâna çıkarmaları ve gayr-i meşrû şehvetlerine teslim olmaları mümkündür. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); "Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi, hevâya uymak ve tûl-î emeldir. Hevâya uymak insanı hak yoldan saptırır, Tûl-i emel ise ahireti unutturur"(2) buyurduğu malûmdur. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve gayr-i meşrû şehvetlerini tatmin için her yola başvuran müstekbirlerin/zalim politikacıların, yeryüzünde fitne ve fesadın yayılması için bütün imkânlarını seferber ettikleri görülmektedir. İdeolojik anlamda şüphelere, dini değerleri istismara ve çirkin fiillere dayanan zalim politika, bir anlamda batıl din hükmündedir. İmam Fahrüddin-i Razi ‘Hak din; birincisi ilim, ikincisi salih amel olan iki unsurdan meydana geldiği gibi, batıl din de birincisi şüpheler, ikincisi de çirkin fiiller olmak üzere iki şeyden meydana gelir"(3) diyerek bir inceliğe işaret etmiştir.
Vazife ve mes’ûliyet ahlâkına sahip olan müslümanların; adalete riayet etmeleri, sözlerinde ve amellerinde mûtedil olmaları, ifrâd ve tefritin getirebileceği felâketlerden sakınmaları zaruridir. İmam Seyyid Şerif Cürcani, ifrad ve tefrit terimlerinin keyfiyetini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: "İfrâd, ziyâde ve kemâl yönünden haddi aşmaktır. Tefrit ise, eksiltme ve kısaltma yönünden haddi aşmaktır."(4) Tarih boyunca ifrat ve tefrit hastalığına tutulan insanların/cemaatlerin; hem kendi kardeşlerinin, hem diğer insanların haklarına tecavüz ettiklerini unutmamak gerekir. Bu genel tesbitten sonra; siyasi tarih açısından, mart ayının bize neleri hatırlattığına bir bakalım.
HİLÂFETİN İLGÂSI
VE SİYASİ NETİCELERİ
Siyasi tarihin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeplerini, vesilelerini ve sonuçlarını tahlil etmekle sınırlıdır. Doksan beş yıl önce (1 Mart 1924 tarihinde) yapılan bütçe görüşmeleri esnasında ‘Halife’ye ve Osmanlı Hanedanı’na verilecek ödenek konusu’ tartışılmış, iki gün sonra kabul edilen bir kanunla Hilâfetin ilgâsına, Hanedan-ı Osmanî’nin sınır dışı edilmesine karar verilmiştir. Bu karar 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de (Sayı: 63) yayınlanmış ve kanunun birinci maddesinde; ‘Halife halledilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilâfet makamı mülgadır’ hükmüne yer verilmiştir. O tarihten itibaren bu siyasi travma; sadece Türkiye’nin değil, bütün İslâm coğrafyasının değişmeyen gündem maddeleri arasına girmiştir. Halkı Müslüman olan ülkelerde; Hilâfet nizamının "efradına cami, ağyarına mani" bir şekilde anlaşıldığını söylemek kolay değildir. Bunun değişik sebebleri vardır. Geçtiğimiz yüzyılda müsteşriklerin ve Batılı siyaset uzmanlarının Hilâfet nizamına karşı, değişik iftira kampanyaları başlattıkları malûmdur. T. Arnold "The Caliphate" isimli eserinde: "Hilâfet, zorbalığa dayanan siyasi bir rejimdir" tezini ortaya atmıştır. Ayrıca Hilâfetin; İslâm’a değil, bir Arap geleneğine dayandığını ileri sürmüştür. Mac Donald "Development Of Müslim Theology" isimli eserinde; "Hilâfet inancına ve nizamına karşı mücadelenin, batı uygarlığı için hayati önem taşıdığını" belirtmiştir. Misalleri daha da çoğaltmak mümkündür.
İslâm topraklarında totaliter zihniyete haiz olan iktidar sahipleri ve aydınlar, hilâfet nizamını mahkûm etmek için ellerinden gelen gayreti sarf etmişlerdir. Bu çok yönlü saldırı; Müslümanların sadece siyaset anlayışlarını değil, adalete ve hakikate dayanan hilâfet nizamına olan bağlılıklarını da zaafa uğratmıştır. Son yıllarda müsteşriklerin (oryantalistlerin) etkisi altında kalan ve Müslüman olduklarını söyleyen bazı aydınların; ‘Hilâfet nizamında halifenin siyasi kararlarını eleştirmek ve kendisine muhalefet etmek yasaklanmıştır. Meseleye bu siyasi pencereden baktığımız zaman Hilâfet nizamının teokratik bir anlayışa dayandığını söyleyebiliriz’ gibi, keyfi yorumları ön plâna çıkardıkları görülmektedir. İslâm topraklarını kan gölüne çeviren emperyalistler, değişik propaganda usulleriyle, Müslümanların Hilâfet konusundaki inançlarını tahrip etmeye çalışmaktadırlar. İslâm ûlemasının, akaid ve inanç esasları ile ilgili olarak kaleme aldıkları eserlerde hilâfet meselesine yer verdiklerini bilen Müslümanların, bu meseleyi hafife almaları mümkün değildir. Bu izahtan sonra, mart ayının siyasi gündemini meşgul eden mahalli seçimlere ve muhtemel neticelerine geçebiliriz.
MAHALLİ SEÇİMLER
VE İTTİFAK MESELESİ
31 Mart 2019 tarihinde yapılacak olan yerel seçimlere sayılı günler kaldı. Şehirde, köyde, nişanda, düğünde, hatta cenaze merasimlerinde seçim konuşuluyor. Bazılarının söylediği gibi her yeri muhalefet silip süpürecek mi? İttifak ne getirecek, ne götürecek? AK Parti’nin kalelerinde ne olacak? Büyükşehirlerde nasıl bir sonuç bekleniyor? Seçimde aday mı önemli, parti mi? İktidar bloğu (cumhur ittifakı) kazanırsa ne olacak? Muhalefet bloğu (millet ittifakı) kazandığında ne değişecek? Ekonomi seçim sonuçlarına nasıl tesir edecek? Bu ve benzeri soruları artırmak mümkündür. Ancak dünü bilmeden bugünü anlamak kolay değildir. Elbette bugünü bilmeden, yarının neleri beraberinde getireceğini tahmin etmek de mümkün değildir.
Siyasi hafıza ve pratikler, muhtemel neticeleri tahmin etmemize vesile olabilir. Filozof Montaigne’nin ‘gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgarın faydası olmaz’ dediğini unutmamak gerekir. Siyasi mevzuata göre ana muhalefet partisi olan CHP, tam 68 yıldır girdiği hiçbir seçimi kazanamamıştır. Çok partili hayata geçildiğinden bu yana CHP, seçmen vasfına haiz olan vatandaşları bir türlü ikna edemiyor. AK Parti ile yarıştığı bütün seçimleri kaybetmiştir. Bunun bir değil, birden fazla sebebi vardır. Cumhuriyet tarihi boyunca kesintisiz bir şekilde hak gaspına uğramış, zulmedilmiş, tahkir edilmiş, horlanmış kesimler, ilk defa AK Parti döneminde daha rahat ve özgür davranma imkânına kavuşmuşlardır. Bu halet-i ruhiye içinde geniş halk kesimlerinin büyük teveccüh ile sahiplendiği AK Parti'nin, yine halk için, her an üzerlerine tekrar çullanma tavrını hiç eksik etmeyen Kemalist egemenlere karşı bir hami ve sığınılacak bir liman görünümü ile tebarüz ettiğini söylemek mümkündür. Öyle ki, halkın bu haklı ve anlaşılabilir endişeleri AK Parti ve icraatlarına karşı da büyük bir tolerans şeklinde tecelli etmektedir. Kimi zaman bu geniş anlayış gösterme tavrı, ortaya çıkan bir çok yanlışı hasır altı etme, görmezden gelme şekline de bürünmüştür. Ne ki, geçici ve istisnai olaylar karşısında ve istenmeden, sehven yapılan yanlışlar karşısında makul olan bu sessizlik, itirazsızlık hali, bir müddet sonra devlet mekanizmasını eski alışkanlıklar çerçevesinde davranmaya doğru adım-adım sürükleme noktasına taşımaya başlamıştır. AK Parti karşıtlıklarını din ve İslâm düşmanlığı temelinde ortaya koyanların hem geçmiş kötü sicilleri, hem de halen devam eden azgınlıkları sebebiyle, Müslümanların ‘insanlara iyilikleri emretme ve onları kötülüklerden alıkoyma’ farzını yerine getirmeleri, hakkı ve adaleti tavsiye etme gayretleri akamete uğramakta, adeta tabii bir oto sansür devreye girmektedir. Üstüne üstelik yaşanan iç ve dış olayların ülkeyi getirdiği kırılgan durum da bu tavrı pekiştirmektedir. Yine siyasal manevraların, tercihlerin getirdiği koalisyon tablosu da buna ilave edilince, hak ve özgürlüklerden, adalet ve hukuktan söz etmek, adeta düşmanın ekmeğine yağ sürmek gibi algılanır olmakta. Kol kırılır, yen içinde kalır, atasözünün çağrışımı ile hareket, adeta siyasi bir zorunluluğa ve politikaya işaret eder olmuştur. Başta Şahmerdan Sarı ve Alparslan Kuytul olmak üzere, terör örgütü zanlısı olarak tutuklanan veya 28 Şubat Dönemi’nde zulme uğrayan Müslümanlar, ‘adalet mülkün (iktidarın) temelidir’ hakikatini haykırmaktadırlar. Adalet talebinin yüksek sesle dile getirilmesi veya hukukun üstünlüğü ilkesinin hatırlatılması, bazı AK Partili yeni bürokratları rahatsız etmeye başlamıştır. Bu toz duman havası içinde hakkı ve adaleti, hukuku ve insanın şerefini savunmak Müslümanların değişmeyen vazifeleri arasındadır. Müslüman olmak, davranışların merkezine duyguları değil, müsbit olan hükümlerin keyfiyetini esas almakla başlar. Velev ki, duygularımız ve düşüncemiz farklı olsun. Bütün değerlerini Alemlerin Rabbi olan Allah’ın (cc) kitabından ve "en güzel misal" olarak vasfedilen Nebi’nin Sünnet’inden alanlar, öncelikle "Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin" (Maide Suresi: Ayet, 8)emrine harfiyen riayet etmek zorundadırlar. Delilsiz mesnetsiz, sadece iddia ve zanlarla hareket edilemeyeceği gibi, güvenlik ve ’Devletin Bekası’ gerekçeleriyle adaletin askıya alınması da caiz değildir. Zira gerçek anlamda güvenlik ve asayiş, sadece ve sadece adaletle sağlanabilir. Adaletin zaafa uğradığı yerde insanlar kendilerini güvende hissedemezler. Güven sorununu/kaygısını yeni asayiş tedbirleri ile bastırmak ise emniyeti değil, huzursuzluğu ve siyasi krizi beraberinde getirir. Tarih bunun sayısız misalleriyle doludur. Bu bakımdan adalet ve hukuk keyfi ve isteğe bağlı bir ihtiyaca değil, zorunluluğa da işaret eder. Hasılı isimlerinden birisi "el Adl" olan Allah’ın halis kulları olma arnzusunu taşıyanlar, adaletin ince ve hassas terazisi ile hareket etmeyi bir iman umdesi olarak kabul etmek zorundadırlar. Her türlü haksızlıktan, her türlü zandan, her türlü genellemeden, delilsiz, belgesiz hareket etmekten çekinmek, iktidar sahipleri için elzem olan bir vasıftır. Zerre miskal haksızlığın ve adaletsizliğin hesabının görüleceği din gününe hazırlanan Müslümanların, iyilik ve takva hususunda birbirleriyle hem yardımlaşmaları, hem yarışmaları farzdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Siyaset uzmanlarının tabiriyle Türkiye ‘seçim sath-ı mailine’ girmiş, siyasi partiler belediye başkanlığı için adaylarını belirlemiş ve propaganda dönemi devam etmektedir. Televizyon ekranlarında kendilerine ‘siyasetin duayenleri’ vasfı verilen eski politikacılar, siyaset uzmanları ve kamuoyu yoklaması yapan şirketlerin sözcüleri, toplama-çıkarma yaparak seçim sonuçlarını tahmin etmeye çalışmaktadırlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti’nin ve Cumhur İttifakının diğer ortağı MHP’nin, önümüzdeki günlerde yapılacak olan mahalli seçimleri kazanacağını söylemek mümkündür. Ancak mesele sadece mahalli seçimleri kazanmak değildir. Eğer adaletin sağlanması için bütün imkanlarını seferber etmezlerse, kazandıklarını zannettikleri bütün seçimleri manen kaybetmiş sayılırlar.
___________________
(1) İmam-ı Şafii- Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 25 Madde: 49
(2) İsmail El Aclûni-Keşfû’l Hafa-Beyrut: 1351 C: 1 Sh: 68,
(3) İmam Fahrüddin-i Razi- Mefatihûl Gayb-Ank: 1989 C:5 Sh:13
(4) İmam Seyyid Şerif Cürcani-Kitabû’t Ta’rifat-İst: ty Kaynak Yay. Sh: 32
 
Misak Dergisi 340. Sayı
Mart 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya