Osmanlı Modernleşmesi
Modern ve Modernleşme, Türkçeye son zamanlarda girmiş bir terimdir. İngiliz Webster sözlüğü 'modern' kelimesini çağdaş zamana ait olmak, eski olmayan olarak tanımlar. Sanatta, müzikte, dilde, edebiyatta hâlihazır (çağdaş) görüşlere, zevklere, düşüncelere uygun bir yaşam ve düşünce şekli olarak 'modern' teriminin tanımını biraz daha genişletir. Modernizasyon, modernize, modernleşme, modernleştirme gibi terimlerin temel anlamı kısaca şöyledir: İçinde bulunduğu zamana yakın bir döneme ait olan, çağdaş, asrî olmak, içinde bulunan çağa egemen olan zevk, anlayış, kural ve tekniklere uygun düşmek, uygun duruma gelmek veya getirmek gibi modernleşmeye Batı'dan daha geniş bir alan tanımaktadır. 19. yüzyılda Müslüman ülkeler, Batılı devletler (İngiltere, Fransa, İtalya,Hollanda vs) tarafından işgal edilerek bu devletlerin kendi görüşlerine ve çıkarlarına uygun bir değişimden, 'modernleşme' tecrübelerinden geçmişlerdir.Tanıtımını yaptığımız bu eser, Osmanlı Dönemi'nde yaşanan modernleşme tecrübesini, değişik açılardan tahlil eden bir eserdir.
Mehmed Zahid AYDAR
25.04.2019 11:00
308 okunma
Paylaş
 
 
 
 
 
Kitabın Adı: Osmanlı Modernleşmesi
Yazarı: Prof. Dr. Kemal H. Karpat
Basım Yeri ve Tarihi: İst. 2017
Yayınevi: Timaş Yayınları
Sayfası: 190
Kapak Türü: Karton
 
OSMANLI sosyal yapısı Prof. Dr. Kemal H. Karpat'a göre, devlet geleneği, sanatı, hukuk sistemi, kültürü ve tarihi değişmeye yani modernleşmeye kendi kültürel ve tarihî çerçevesini çizmiş ve ona göre değişmiştir. Değişme konusunda değişmeyi tetikleyen devlet ve değişmeye maruz kalan toplum arasında, değişmenin yani modernleşmenin özü ve amacı konularında büyük farklar ve çelişkiler olmuş ve hâlen oluşmaktadır.
Osmanlı Devleti'nde sosyal yapı değişikliklerini tarihî bir çerçeve içinde ele alan bu çalışma; 19. yüzyıldaki ıslahat girişimlerinin, devlet yapısındaki değişikliklerin ve nüfus hareketlerinin birbirini nasıl etkileyerek yeni bir toplumsal yapıyı oluşturduklarını tüm detaylarıyla incelemektedir.
Önsöz
Modern ve Modernleşme, Türkçeye son zamanlarda girmiş bir terimdir. İngiliz Webster sözlüğü 'modern' kelimesini çağdaş zamana ait olmak, eski olmayan olarak tanımlar. Sanatta, müzikte, dilde, edebiyatta hâlihazır (çağdaş) görüşlere, zevklere, düşüncelere uygun bir yaşam ve düşünce şekli olarak 'modern' teriminin tanımını biraz daha genişletir. 
Modernizasyon, modernize, modernleşme, modernleştirme gibi terimlerin temel anlamı kısaca şöyledir: İçinde bulunduğu zamana yakın bir döneme ait olan, çağdaş, asrî olmak, içinde bulunan çağa egemen olan zevk, anlayış, kural ve tekniklere uygun düşmek, uygun duruma gelmek veya getirmek gibi modernleşmeye Batı'dan daha geniş bir alan tanımaktadır. 
19. yüzyılda Müslüman ülkeler, Batılı devletler (İngiltere, Fransa, Hollanda vs) tarafından işgal edilerek bu devletlerin kendi görüşlerine ve çıkarlarına uygun bir değişimden, 'modernleşme' tecrübelerinden geçmişlerdir. Osmanlı'da ise değişim her mekânda kısmen de olsa Batı'nın etkisinden kaynaklanmışsa da kendi iradesinde, 'serbest'e yakın bir şekilde gerçekleşmiştir. S.9
Batı, birçok ekonomik, kültürel (Rönesans), sosyal ve siyasi değişmelere maruz kalarak değişmiş; fakat sonraları ulaştığı modern kurumları, yaşayış şeklini 'geri' olarak isimlendirdiği, fakat kendisinden çok daha eski olan medeniyetlere ve kültürlere empoze etmiştir. Hatta daha ileriye giderek hâkimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar arasından bir entelektüel sınıf yarattıktan, kendi yaşam tarzını ve düşüncelerini, 'modern' olarak onlara aşıladıktan sonra bu entelektüelleri modernizmin öncüleri yapmıştır. Onların aracılığıyla, 'modernleşme'yi yaymaya çalışmıştır. Her ne olursa olsun birçok yerde bilhassa 20. yüzyılın başlarında Osmanlı'da ve Türkiye'de 'modernleşme' batılılaşma olarak görülmüştür. Böylece Batı, ilave bir sosyal, anayasal ve kültürel model olarak kabul edilince 'modernleşme' de kesin olarak Batılılaşma olarak kabul edilmiştir. 
Her ülkenin, her milletin kimlik ve bilincine sahip her topluluğun kendine göre bir değişim ve modernleşme modeli olabilir ve olmuştur. Elinizdeki bu kitabın anâ tezini teşkil eden ifade şöyledir, Osmanlı'da ve Türkiye'de kendilerine mahsus bir modernleşme süreci gelişmiştir ve bu süreç neticesinde değişmişlerdir. Bunu söylerken Batı'nın etkisini ve hatta değişim ve yenileşme ölçüsü olarak üstlendiği rolü hiçbir zaman inkâr etmiyorum, edemem de çünkü kapitalizm arka sınıf; demokrasi vs. gibi modernliği oluşturan güçlerin kökeni Batı'dır. Bizim tezimiz kısaca şudur: Türk toplumunun temelinde yatan Osmanlı sosyal yapısı, devlet geleneği, sanatı, hukuk sistemi, kültürü ve tarihi değişmeye yani modernleşmeye kendi kültürel ve tarihî çerçevesini çizmiştir ve ona göre değişmiştir. Değişme konusunda değişmeyi tetikleyen devlet ve değişmeye maruz kalan toplum arasında değişmenin yani modernleşmenin özü ve amacı konularında büyük farklar ve çelişkiler olmuştur ve hâlen oluşmaktadır. S.9-11
Giriş
Moğol işgali, Osmanlı Devleti'nin yükselişinde rol oynayan bazı toplumsal temellerin atılmasında etkili oldu. İzzeddin Keykavus ve Türk-Müslüman elitlerin büyük bir kısmı, Moğollara karşı savaştı. Yenilen elitler ilk önce, görece güvenli olan Batı Anadolu'ya, ardından da Dobruca'ya kaçtı. Böylece, İzzeddin Keykavus'un hüküm sürdüğü gelişmiş devlette bulunan çok sayıda memur, sanatkâr, tüccar, ulema, eğitimli asker ve aşiret mensubu, Bursa-Eskişehir-Antalya hattının kuzeybatısındaki dağlık bölgedeki şehirlere yığıldı. Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Bey'in kökeninde hangi kabilenin bulunduğu henüz aydınlatılmamış bir konudur. Fakat Osman Bey, kendi siyasi-askerî gücünü işte bu sağlam sosyal, ekonomik ve kültürel temeller üzerine süratle inşa etti. Osmanlı Beyliği, daha Orhan Bey döneminde (1326-1359), yüksek bir refah düzeyine ulaşmış durumdaydı. 
Osmanlı'da toplumsal düzenin iki temel kurumu vardı. Bunlardan ilki, dört tabakadan oluşan hiyerarşik toplumsal düzen idi. Bu 'tabakalar' şunlardı: Askerler, üst idareciler (kılıç erbabı), âlimler-ulema (kalem erbabı), bürokratlar, zanaatkârlar ile tüccarlar ve reaya denilen tarımsal üreticiler. Bu toplumsal düzende dinî ve etnik sınırlar yoktu. İkinci kurum ise, millet sistemiydi. Millet sisteminde ise, nüfusun din ve inançlarına göre sınıflandırılması söz konusuydu. Millet sistemi, Hıristiyanlar ve Musevilerden oluşan grubu meşru kabul ediyor ve koruyordu. Ehl-i Kitap ismi verilen bu grup, zimmi statüsünü oluşturuyordu. S. 17
Toplumsal Altyapı
Klasik Osmanlı toplumunda tüm sosyokültürel ve idari yapılar, üç ana kurum üzerine kurulmuştu: Ordu, tımar ve vakıf. Bunların ilk ikisi arasında organik bir bağ bulunurken, üçüncüsü diğerlerinden bağımsızdı. Erken dönem Osmanlı Devleti, öncelikle sipahilere yani taşra ordusuna itimat ederdi. Toplumsal açıdan bakıldığında, sipahiler, Osmanlı Devleti'nin eski gelenekleriyle özdeşleşmiş bir seçkinler grubuydu. Sipahilere resmen tanınmış sınıfsal ayrıcalıklar yoktu. 
Fakat tarihsel kökenleri ve toprak sisteminde oynadıkları önemli rol sayesinde toplumsal sınıfa benzer bir konumları vardı. Eski gulam geleneğinde olduğu gibi, yeniçeriler yani piyadeler, başlangıçta padişahın özel ordusu olarak kuruldu. Yeniçeri, padişaha kapıkulu (köleden ziyade, evlat gibi sadık hizmetkâr) olarak bağlıydı. Zaman içinde, yeniçeriler, yöneticilerin büyük çoğunluğunu oluşturmaya başlayıp, merkezî iktidarın temsilcilerine dönüştüler. 
Sipahilerin aksine yeniçerilerin maaşı devlet hazinesinden ödeniyordu. Bu hazinenin geliri, padişaha ait olan ve hass adı verilen tımar arazilerinden sağlanıyordu. Ancak, son tahlilde, hem merkezdeki hem de taşradaki ordunun maaşları farklı şekilde ödenmekle beraber, bu giderlerin tarımsal üretim fazlasından karşılandığı söylenebilir. S.24
Tımar, gelir kaynağı sağlayan toprak parçasıydı. Askerî sistemde olduğu kadar Osmanlı'nın sosyoekonomik sisteminin her alanında kilit bir rol oynuyordu. Tımar arazileri, mirî yani devlet mülkiyeti olan ve devlet tarafından sipahiye tayin edilen toprak parçaları idi. Sipahi, bu arazileri miras bırakma hakkına sahip değildi ve tımar üzerinde devletin isteklerine uygun şekilde hareket ederdi. Sipahinin başlıca görevi, savaş zamanında devlete hizmet etmek idi. Bunun yanı sıra, savaşlarda devlete belli sayıda silahlı kuvvet, binek hayvanı ve bir miktar hayvan yemi temin ederdi. Bu hizmeti karşılığında, sipahinin bazı tarımsal ürünler üzerinden alınan birtakım vergileri toplama hakkı bulunuyordu. Bu vergiler, tımarın sipahiye tayin edilmesi sırasında merkezi yönetim tarafından belirlenirdi. Sipahi, aynı zamanda, devlet adına hem köylerin vergilerini toplar hem de toprakların gasp edilmesini engellerdi. Tüm tarafların ortak çıkarı, tarımsal üretimin artırılmasıydı. Sipahi de bu amaç doğrultusunda, toprağın düzenli olarak işlenip işlenmediğini kontrol ederdi. Toprağın mülkiyet hakkı yani rakabe, yalnızca ve daima devlete aitti. Maraba yani toprağı eken köylü (reaya), hangi dine mensup olduğu gözetilmeksizin, toprağı işleme yani tasarruf hakkına sahipti. Toprağın devamlı olarak işlenmesi koşulu yerine getirildiği sürece bu hak, marabanın ailesinde kalırdı. Toprak üç yıl boyunca makul bir sebep gösterilmeksizin işlenmediği takdirde maraba, toprak üzerindeki hakkını kaybedebilirdi. S.25
Kitabü'l-Harac'a göre tımar, 'geçimlik' anlamına gelen İslâm'daki timah kavramından gelmektedir. Bu kavramın Türkçedeki karşılığı olan 'dirlik' aynı zamanda tımara Türkçede verilen özgün addır. Sipahiye tayin edilen toprak, anlamı zaman içinde önemli ölçüde değişen 'çiftlik' terimiyle bilinirdi. Tımar arazisi, sipahinin çocuklarına miras bırakılamaz veya amacı dışında kullanılamazdı.
Müslüman olmayan ülkelerde fethedilen tüm topraklar, mirî statüsü alırdı. Anadolu ve Balkanlar'daki toprakların %50 ila 70'inin mirî olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, tımarın önemi açıkça ortaya çıkar. S. 27
Vakıf (waqf) Kuzey Afrika'da habus-ihbas ve başka yerlerde farklı adlarla bilinirdi. Vakıf kurumu, şeriat ile birlikte, Müslüman topraklarda ileri derecede bir sosyokültürel tekbiçimlilik sağlanmasına katkıda bulundu. Vakıf, özünde, hayırsever bir mülk sahibinin mülkünü veya bu mülkten elde ettiği geliri toplumun ve dinin yararına bir faaliyete aktarması anlamına gelirdi. Bu bağlamda, toplum ile din, birbirinden ayrılmaz iki unsur idi. Yapılan bağışın şartları ve mülkün yönetiminden sorumlu olacak olan mütevelli, vakfetme ahdi (vakfiye) ile belirlenirdi. Mütevelli, bu hizmet karşılığında ücret alırdı. Fatımiler gibi çok nadir rastlanan birkaç istisna haricindeki diğer tüm Müslüman devletler gibi, Osmanlı Devleti de halka eğitim, sağlık, refah ve benzeri alanlarda doğrudan hizmet sağlamıyordu. Bu tür hizmetlerin verilmesi ve bunlar için gereken gelirin sağlanması, modernleşme dönemine dek vakıflar tarafından üstlenilmişti. Büyük imaretlerin desteklenmesinden kuşların beslenmesine ve hatta gelinlik kızlara kıyafet ödünç verilmesine kadar binlerce hizmet, vakıflar tarafından görülüyordu. Vakıflar özellikle cami, medrese ve zaviyeleri destekliyordu. Dolayısıyla, vakıf, dinî bir kurum hâline geldi. Vakfın yöneticisi olan mütevelli, genellikle ulema içinden seçilirdi. Zira ulema mensupları, sıradan kişilere göre daha güvenilir, ciddi ve bilgili görülürdü. Merkezî idarenin vakıflar üzerindeki tek yetkisi, vakfiye şartlarına uyulup uyulmadığını denetlemek idi. Dolayısıyla, vakıflar oldukça geniş bir idari özerkliğe sahip idi. Vakıf mülklerine merkezî idare tarafından el konulması mümkün değildi. Ayrıca, vakıflar, vergiden muaf tutuluyordu. Son tahlilde, vakıflar yalnızca dinî düzenin temel taşlarından biri değil, aynı zamanda bir kendi kendine yönetim aracıydı. Bununla birlikte, vakıf, klasik dönemde toplum ve eğitim açısından hayati bir rol oynadığı hâlde gelirlerden orantısız bir pay emmedi. 1527-1528 yıllarında, Anadolu'da vakıf gelirleri toplam gelirin %17'sine denk geliyordu. S. 30
Klasik Toplumsal Düzenin Çözülüşü
Küçük ateşli silahların icadı, büyük miktarda barut kullanılması ve ana savaşçı grubu olarak piyadelerin önem kazanması gibi askerî-alanda yaşanan değişiklikler nedeniyle merkezî yönetimin harcamaları hızla artmaya başladı. Askerî teknolojideki değişim, güçlü bir toplumsal ve siyasi değişimi de beraberinde getirdi. Orduda süvarilere ve toplumsal yapıda sipahilerin gördüğü hizmetlere olan ihtiyaç eşit derecede azaldı. Sipahi, merkezin bürokratları tarafından aforoz edildi. Zira sipahilerin fazla bağımsız, (genellikle merkezin yeniçerilerine karşı) yerel isyanlara karışmaya pek hevesli ve yeni yaşam biçimleri ile modern askerî yöntemleri kabul etmek konusunda isteksiz oldukları düşünülüyordu. Sonunda 1596 yılında sipahiler, savaş alanını terk edip topraklarına döndüler. Merkezî yönetim, ceza olarak (ve şüphesiz büyük bir zevkle) tımar arazilerini toplu hâlde sipahilerin elinden aldı. Yerlerine kapıkulu askerleri getirildi. Aslına bakılırsa, sipahilerin ve tımar sisteminin çöküşü, klasik dönemin sona erdiğine işaret ediyordu. Taşradaki askerî birlikler, nihayet merkezî orduya katıldı. S.61
Osmanlı ordusunda hâlâ süvari taburları mevcuttu fakat bunlar hiçbir açıdan eski sipahilere benzemiyordu. Böylece, merkezî yönetim ile taşradaki askerler arasında bir asırdır süregelen çekişme, başta yeniçeriler olmak üzere merkezî ordu lehine sonuçlandı. 17. yüzyılın başlarına gelindiğinde, geleneksel sipahi kurumu neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumdaydı. S.62
Devlet açısından toprağın başlıca işlevi, gelir getirmesiydi. Dolayısıyla devlet, tarım arazilerinin mülkiyetini elinde tuttu. Bu toprakların işlenmesini ve bunlardan vergilerin toplanmasını denetlemek amacıyla sipahileri görevlendirmek yerine, yerel ileri gelenlerden oluşan kendi adamlarını kullandı. Bunlar arasında eskiden sipahi olup sonraları yerel eşraf arasına karışmış bulunan kişiler de vardı. Bu yeni sisteme göre, merkezî bürokrasiden önde gelen bir kişi tımar arazisine resmen atanıyordu. Bu memur, tımardan elde edilen gelirden belli bir pay alıyordu. Eski sistemdeki sipahinin aksine, bu kişi tımar arazisinde ikamet etmiyordu. Tımar ile ilgili işlerini bizzat değil, köylüleri idare eden kendi adamları aracılığıyla görüyordu. Böylece, merkezî yönetim, gelir getiren arazilerin yönetimini düzenleyen yeni bir sistem kurmuş oldu. 
Bu esnada, Anadolu'daki tarımsal düzen, Celali isyanları olarak bilinen bir dizi yerel ayaklanma ile derinden sarsılmıştı. Celali isyanlarının bir kısmı ve özellikle de yüzyılın başında gerçekleşenler, aşiret isyanı niteliğindeydi. Sonraları, Osmanlı'da tarımsal ilişkilerde ve vergi politikalarında yaşanan değişme bağlı olarak, Celali isyanlarının sosyal niteliği belirginlik kazandı. 1569 yılından 1650'li yıllara dek devam eden bu yıkıcı isyanlarını çoğunun başını toprağı elinden alınan sipahiler çekiyordu. S.63
Toplumsal düzenin değişmesi ve merkezî yönetimin güç kaybetmesi, vilayetler üzerindeki denetimi zayıflattı. Ayrıca vakıfların sayısında hızlı bir artışa da yol açtı. Devletin ne vakfa ait mülklere el koyması ne de vakfa bağışta bulunan kişilerin isteklerine engel olması mümkündü. Bu sayede, devlet ricalinden ve yerel eşraftan çok sayıda kişi, mülklerini ve ailelerinin maddi refahını güvenceye almak amacıyla vakıf kurumunu yaygın şekilde kullandı. Bağışçı, ailesinin bir ferdini (hatta bazen tüm ailesini) sürekli olarak ve yüksek bir maaşla vakıf topraklarının yöneticiliğine tayin ediyordu. Söz konusu toprakların büyük bir kısmı, devletten usulsüz olarak gasp edilmiş araziler idi. Vakıfların sayısındaki bu artış, aslında sivillerin toprak üzerindeki denetimini de yükseltti ve toplumun İslâmi kültürel özelliklerine vurgu yaptı. Tayin edilen yöneticilerin bağışçının ailesinden olması, olumsuz bir etki yaratmamış gibi görünmektedir. Zira bir yabancıdan ziyade aile fertlerinin bağışçının isteklerine sadık kalması daha muhtemeldi. Vakıfların çoğalması sonucunda, dinsel yönelimli ve zengin bir sosyal sınıf ortaya çıktı. Bu sınıf, bilim ve teknolojiye değil, sınırlı bir uygulama alanına sahip olan eğitim ve edebiyat alanlarına öncelik veriyordu. Klasik dönemde tüm Osmanlı vakıflarının toplam geliri, devlet bütçesinin yalnızca yaklaşık %10 ila 14'üne denk geliyordu. Vakıfların sayısındaki artışın ne denli büyük olduğu, 18. yüzyılın ortalarında Osmanlı Devleti'nde bulunan bütün vakıfların toplam gelirinin, devlet gelirlerinin yarısına tekabül ettiğini belgeleyen bir çalışmada gösterilmektedir. 
Vakıf yöneticilerinin sayısındaki artışa rağmen, 18. yüzyıl gibi erken bir dönemde dahi vakıfların eğitim alanında ve sosyal anlamda çok önemli hizmetler verdiği şüphe götürmemektedir. S.67
Nevşehirli İbrahim Paşa, genelde ekonomiyi güçlendirmeye, özelde ise tarımsal üretimi artırıp ticaretin yayılmasını sağlamaya yönelik tedbirler aldı. Bu düzenlemeler, yeni bir sosyal sınıf olarak ayanların yükselmesine zemin hazırladı. 
Ayan, belli bir mahallenin veya köyün ileri geleni anlamına geliyordu. Bir seçimle tayin edilen ayan, yerel ve toplumsal statüsüne göre, devlet nezdinde kendi mahallesini ya da köyünü temsil ederdi. 17. yüzyılın başlarında sipahilerin feshedilmesinden sonra, birçok ayan toprak tahsisatı ve vergi toplama süreçlerinde görev aldı. Sonra da ayanlıklara tayin edildi. Ayanlık, 18. yüzyılda, ayanların sisteme dâhil edilmesini sağlamak amacıyla yaratılan bir mevki idi. 
Önce zenginleşen ve yerel nüfuz kazanan bu gruplar, sonra bunu ayan statüsüne ya da esas olarak vergi toplama imtiyazına dönüştürdü. Bazı ayanlar, devlet tarafından atandıktan sonra geniş bölgeler üzerinde hâkimiyet kurdular. S.75
Yerli halkın ayanları desteklediği ve karşılık olarak ayanların da yerli halkı merkezî yönetimin memurlarının suiistimallerine karşı koruduğu görülmektedir. Yabancı gezginlerin yazılarında, ayanların denetimindeki bölgeler, sıklıkla, müreffeh ve iyi yönetilen topraklar olarak tasvir edilmektedir. Ayanların inşa ettirdiği okullar, camiler ve imaretler, bu bölgelerin yalnızca ekonomik refaha eriştiğine değil, buralarda yeni bir sosyoekonomik bakış açısının geliştiğine de işaret etmektedir. Ayanlar, ordularını ve yerel idari mekanizmalarını kurarken, bunların hem etkin ve pratik olmasını hem de örf ve âdetlere ters düşmemesini gözettiler. Başka bir ifadeyle, yerel ölçekte modernleşmenin ilk örneklerini ortaya koyan grup, ayanlar oldu. 
Sayısı ve sahip olduğu zenginlikler açısından ayan grubu, gerçek bir sınıf oluşturacak kaynaklara sahipti. Fakat bu grubun kendine ait bir ideolojisi yoktu. Dolayısıyla ayanlar asla bir sosyal sınıf teşkil etmedi. Merkezî yönetimin gözünde ayanlar, değişen sosyoekonomik şartların bir sonucu değil, devlet otoritesine meydan okuyan isyancılardı. I. Abdülhamit (1774-1789) döneminde, merkezî yönetimin hâkimiyeti, yalnızca birkaç şehir ile bunların çevresindeki bölgelere indirgenmişti. Buna rağmen devlet henüz çökmemişti. Zira ayanlar bir yandan fiilî özerkliklerini korurken, bir yandan da devlet topraklarının savunulması için gereken ekonomik ve askerî kaynakları sağlıyorlardı. S.77
19. Yüzyılda Modernleşme ve Toplumsal Düzen
19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde görülen modernleşme çabalarının kökeninde, merkezileşme dürtüsü yatıyordu. Başlıca amaç, padişaha tümüyle sadık yeni bir ordu oluşturmak idi. Bu ordu sayesinde devlet, ayanlar ve ekonomik kaynaklar üzerinde denetim sağlayacaktı. İmparatorluk bürokrasisinin politik ve toplumsal üstünlüğünü güvence altına almak için temel şart, devletin ekonomik kaynaklar üzerinde kurduğu denetim ve tasarruf yetkisini elinde tutmaya devam etmesiydi. Zaman içinde, koşulların zorlaması sonucunda bürokrasi, bu kaynaklar üzerindeki kontrolünü -kendi siyasi üstünlüğü tehdit edilmediği müddetçe- başka çıkar gruplarıyla paylaştı. 19. yüzyılda Osmanlı bürokrasisi, ekonomik kaynakları kullanırken, Osmanlı'daki Hıristiyanlarla ve yabancı çıkar gruplarıyla beraber hareket etti. Zira bu gayrimüslim grupların geleneksel sistemde siyasi iktidar üzerinde meşru bir hak iddiasında bulunmaları mümkün değildi. Diğer taraftan, devleti dinî ilkeleri ihlal etmekle suçlayan ayanlara hem Müslüman nüfus hem de ulema arka çıkıyordu. Dolayısıyla III. Selim (1789-1807) ile başlayan modernleşme, başlangıçta, halka hizmet götürmekten ziyade siyasi amaçlar güdüyordu. 
19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin modernleşmesi, üç temel koşula bağlı olarak gelişti. İlk koşul, daha önce de söz ettiğimiz merkezileşme güdüsüydü. Bu, siyasi yapıyı yeniden şekillendirdi ve siyasi seçkinler ile sosyal gruplar arasındaki ilişkilerde var olan ikilemi derinleştirdi. Devlet ile toplum, organik olarak birbirinden ayrıldı. İkinci koşul, Avrupalı güçlerin giderek artan siyasi nüfuzuydu. Bu, devleti, Osmanlı siyasi kültürüne ve geleneksel toplumsal yapısına yabancı olan yeni kurumlar ve uygulamaları benimsemek zorunda bıraktı. Bu kurumların kültürel anlamda olumsuz etkiler yaratması, verdikleri hizmetin değerini de düşürdü. Diğer iki koşuldan türemiş olan üçüncü koşul ise, modernleşmenin ideolojik boyutuydu. Önce ıslahat, daha sonra da muasırlaşma, asrileşme ve garplılaşma (Avrupalılaşma) olarak bilinen modernleşme, hem yönetici seçkinlerin ideolojisi hem de bunların iktidarının yegâne meşruiyet kaynağı hâline geldi. Yönetimdeki siyasi seçkinler, bu üç koşulu diledikleri gibi yönlendirme gücünü münhasıran ellerinde tutuyorlardı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, yönetimdeki siyasi seçkinler grubu içinde bürokrasi, ordu ve aydınlar sınıfının bazı kesimleri yer alıyordu. Bu arada modernleşmenin ekonomik yükü, köylünün, mülk sahiplerinin ve diğer emekçi grupların omzuna binmiş durumdaydı. 
Modernleşme yolunda ilk adım, 1793 yılında Sultan III. Selim'in kendisine sadık yeni bir ordu kurma çabalarıyla atıldı. O zaman başarıyla tamamlansaydı, bu girişim sayesinde devlet otoritesi sağlamlaştırabilirdi. Fakat bu, büyük olasılıkla, toplumun sosyokültürel dokusunda büyük bir değişim getirmeyecekti. Ancak, devletin kontrolü dışında gelişen birtakım iç ve dış olaylar neticesinde, modernleşme yanlısı padişahlar, hem merkezileşme çabalarının odağını hem de devlet ile taşra ve sosyal gruplar arasındaki ilişkilere dair görüşlerini değiştirmek mecburiyetinde kaldılar. 1798 yılında Mısır'ın Fransızların eline geçmesi, Osmanlı Devleti'nin iç ve dış politikasında olağanüstü bir etki yarattı. S.80 
Özellikle II. Mahmut (1808-1839) dönemine gelindiğinde, Osmanlı dış politikası artık Avrupa güçlerine bağımlı hâle gelmişti. 
İngiltere ile 1838 ve 1861 yıllarında imzalanan ticaret antlaşmaları, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, Paris Barış Antlaşması ve 1856 yılındaki Islahat Fermanı: Bunların her biri, değişik ölçülerde, uluslararası ilişkilerin bir sonucuydu. Aynı zamanda, bunların her biri, Osmanlı toplumsal yapısını derinden değiştiren iç değişim araçlarıydı. II. Mahmut döneminde Osmanlı dış politikası artık serbest bir şekilde ve ülkenin temel çıkarlarına ve geleneklerine uygun olarak belirlenmiyordu. Bundan ziyade, dış politika belirlenirken dışarıdan gelen baskılar ve hızla elde edilebilecek kısa vadeli kazançlar göz önüne alınıyordu. II. Mahmut'un benimsediği gelenek karşıtı görüş, yenilik ve değişim hareketinin ruhunu değiştirdi. Gelenek karşıtı görüş, her yeniliğin 'gelişim' olarak değerlendirilmesine yol açtı. S.81
Tanzimat döneminde II. Mahmut'un bakış açısına uygun olarak Avrupa'nın idari kurumlarının üstün olduğu fikrini kabul edenler, Avrupa'nın politik ve kültürel sisteminin de üstün olduğunu zımnen kabul etmiş oldular. İlerleyen yıllarda yabancılaşma iyice arttı. Bunun sonucunda, bu yabancılaşmaya tepki olarak yerli kültürel düzeni koruma çabaları da gelişti. 
Osmanlı Devleti'nde modernleşme hareketlerinin öncelikli amacı, bürokrasinin hizmet sunma kapasitesini genişletmekten veya tebaanın yaşam standartlarını yükseltmekten ziyade, merkezi iktidarı sağlamlaştırmaktı. Üstelik modernleşme oldukça kapsamlı yıkıcı etkilere yol açtı. Eski düzenin simgeleri, kalıpları ve kurumları, yönetim düzeyinde yıkıldı. Yeni toplumsal ve siyasi kalıpların ve bunlara ait ideolojilerin yerleşmesi için yol açıldı. Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki dinsel farklılıklar, siyasi ve toplumsal bir boyut kazandı. En sonunda bu farklılıklar, yeni tabiiyet ve milliyet hisleri olarak dışa vuruldu. Nüfusun Müslüman kesimi, derin bir kültürel kırılma yaşadı. Yönetici seçkinler grubu, bu kırılma vasıtasıyla düşünce, davranış ve alışkanlıkları açısından keskin bir şekilde farklılaştı. Yönetilenler ile -başta bürokrasinin en üst kademeleri olmak üzere- yönetenlerin hâlâ aynı din, dil ve günlük âdetleri paylaştığı iddia ediliyordu. Buna rağmen, yönetilenler, yönetenlerle aralarında, giderek daha az benzerlik kurabilir oldu. S.83
Merkezileşme
19. yüzyılda Osmanlı toplumunun yaşadığı dönüşümün tohumları III. Selim'in başlattığı merkezileşme hareketi ile atıldı. III. Selim 1793 yılında Nizam-ı Cedid adlı modern bir ordu kurmaya karar verdi. Bu ordu, merkezî yönetimin iktidarını yeniden inşa etmesi ve ayanların dize getirilmesi için bir araç olacaktı. Yeni birlikler, geleneksel ordudan ayrıydı. Bunlar, özel kışlalarda ve esas olarak Fransız subaylardan talim gören birliklerdi. Üniformaları, silahları ve talim kitapçıkları çoğunlukla Fransız kökenliydi. Bu nedenle III. Selim'in modern ordusu en başından beri yabancı bir görünüm arz etti. Yine de III. Selim'in tahttan indirilmesi ve ordusunun dağıtılması ile sonuçlanan muhalif tepkiler, 1807 yılına dek alevlenmedi. 
Genellikle bu isyan, yeniçeriler ve ulema tarafından düzenlenen modernleşme karşıtı bir ayaklanma olarak tasvir edilmektedir. Fakat yakından bakıldığında, farklı bir manzara ortaya çıkmaktadır. İlk olarak, III. Selim'in reformları genel bir huzursuzluk yaratmıştı. Bu hoşnutsuzluk, özellikle küçük bir bürokratlar grubuna yönelmişti. Bu bürokratların büyük bir kısmı kalemiyenin reisülküttap dairesine mensuptu. Bunların, III. Selim üzerinde muazzam bir etkileri vardı. Bazı üyeleri materyalist bir felsefeyi benimsemiş olan bu küçük ve modernleşme yanlısı klik, bir reform stratejisi geliştirmişti. S.85
1807 yılındaki isyan sonucunda III. Selim tahttan indirildi ve yerine geçici olarak Sultan IV. Mustafa (1807-1808) getirildi. Bu isyana, sarayın muhafızları da dâhil olmak üzere başkentteki tüm askerî birlikler iştirak etti. Başını yeniçeriler ile ulemanın çektiği isyana Rumeli ayanları, tüccarlar ve zanaatkârlar da destek verdi. 
Alemdar Mustafa Paşa'yı III. Selim'i tekrar tahta çıkarmak için ordusuyla İstanbul'a yürümeye ikna ettiklerinde III. Selim öldürülmüştü. Bu nedenle tahta II. Mahmut (1808-1839) çıkarıldı. Bir avuç bürokratın yönlendirmesiyle bu harekâtı gerçekleştiren Alemdar Mustafa Paşa ise talep ettiği üzere, sadrazamlığa atandı. Bu kudretli makamı sayesinde, yeniçerileri bastırabilecek ve başkentte düzeni sağlayacak güce kavuştu. S.86
II. Mahmut, kendi yönetimindeki bu geniş orduyu, ayanları yakalamak ve ortadan kaldırmak için kullandı. Ayanların büyük bir kısmını öldürttü ve bunların mallarını kendi adamları arasında paylaştırdı. Ardından, gazabını bürokrasinin hedef gösterdiği daha küçük ayanlara yöneltti. Yeniden güç kazanmalarını engellemek için bu ayanları da ortadan kaldırdı. 
Ayanların tasfiye edilmesi, Osmanlı toplumu üzerinde ve devlet ekonomisinin kaderi açısından büyük bir etki yarattı. İlk olarak, ayanların ortadan kaldırılması, devletin taşradaki ekonomik kaynaklar üzerinde sıkı bir denetim kurmasına olanak verdi. Bu topraklar, kısa zaman içinde yeniden düzenlenecekti. İkinci olarak, ayanlar bertaraf edilince, idari sorumlulukların yerel temsilcilerle paylaşılması ihtiyacı da ortadan kalktı. Üçüncü olarak, ayanların tasfiyesi, bürokrasiyi, kendi siyasi üstünlüğüne ve ekonomik kaynaklar üzerindeki denetimine meydan okumaya kalkışan her türlü toplumsal gruba karşı her daim sert bir tavırla karşılık vermeye teşvik etti. Diğer grupların ülkenin ekonomik kaynaklarından faydalanması için bürokrasi ile işbirliği yapmaları veya bürokrasi tarafından belirlenen biçimde hareket etmeleri gerekecekti. Bu durum, özellikle padişahın yetkilerinin kısıtlanmasından sonra daha da hissedilir oldu. Kısa süre içinde, 'merkezileşme' padişahın mutlak gücüyle eşanlamlı hâle geldi. Sultan II. Mahmut, devletin eski yönetim geleneklerine dayanarak bu durumu meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak, eski yönetim gelenekleri, reformlar sonucunda kökten sarsılmıştı. 
II. Mahmut, kendi mutlak gücüne karşı ortaya çıkan her tür muhalefeti tasfıye etmeye devam etti. 1826 yılında yeniçeriler kanlı bir şekilde ortadan kaldırıldı. Halktan gelebilecek tepkilerin önüne geçmek için, Bektaşi dergâhı da kapatıldı. 1830 yılında sipahiler ve tımarlar ya da bunlardan geriye kalan ne varsa tasfiye edildi. II. Mahmut, Evkaf Nezareti'ni kurarak yerel özerkliğe ve vakıflara hâlihazırda büyük bir darbe indirmiş bulunuyordu. Amacı, vakıf gelirlerinin ve yönetimlerinin merkezileştirîlmesiydi. Fakat bu hedef bir süre daha tam olarak gerçekleştirilemedi. S.88
Tanzimat liderleri, Müslümanlar arasında güçlü sosyal grupların yükselişini engellemeyi başardıkları hâlde, Hıristiyanları kontrol altında tutamadılar. 1839 ve özellikle 1856 yıllarındaki fermanlar ile Avrupa'nın himayesi sayesinde Hıristiyan tebaa içinde kapitalist ekonominin hür yasalarına tabi olan ayrı toplumsal gruplar yükseldi. Bu süreçte etnik ve dinî hisleri canlanan ve ekonomik güç kazanan Hıristiyanlar, nihayet bir millî kimlik duygusu edindi. S.93
Tanzimat'ın başlattığı zincirleme değişim hareketi, Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) döneminde de devam etti. Sultan, bu değişimlere İslâmi bir renk katmak için çaba sarf ediyordu. Gerçekten de, II. Abdülhamit, devlete ve iktidara dair eski İslâmi kavramları yeniden canlandırmaya çalıştı. Bunu yaparken, selefinin kullandığı katı merkezileşme ve bürokratik denetim yöntemlerini aynen uygulamayı seçti. S.103
II. Abdülhamit dönemine iki temel olgu damgasını vurdu: Bir taraftan zihniyet açısından toplumun sahip olduğu inanç sisteminin ilkeleriyle ilişkilendirilmeyen bir ekonomik büyüme yaşandı. Diğer taraftan ise, birçok yönüyle tamamen ideolojik bir nitelik taşıyan bir modernleşme kavramı gelişti. Bu, Müslüman nüfusun geneliyle bürokrat aydınlar arasında bölünmeye yol açtı. Zira tarihsel devamlılığı ve kültürel gelenekçiliği temsil etmeye başlayan dinî kurum tekrar canlanmıştı. Böylece dinî kurum ile Müslüman nüfus arasındaki bağlar da iyice sağlamlaşmıştı. Aydınların siyasi talep olarak 'liberalizm ve meşrutiyeti' öne sürmeleri karşısında, gelenekçiler de muhafazakârlığı ve mutlakiyetçiliği savunuyordu. Bu görüş ayrılığı, modernleşme taraftarları ile muhafazakârlar arasındaki bölünmeye her an patlamaya hazır bir siyasi boyut kazandırdı. Gerçekte, her iki grubun da hakiki görüşü ile takındığı ideolojik tavır arasında büyük fark vardı. Bu ikilem, toplumsal değişimin tek başına yol açabileceği normal bir ayrımdan çok daha ciddi boyutlara ulaştı. S.104
Vakıflar zayıflamış hâldeydi. Müslüman nüfusun eğitimi de fena surette can çekişiyordu. Halil İnalcık, Osmanlı iktisadi zihniyetine göre, 'Devletin nihai amacının hükümdarın iktidarını genişletmek ve pekiştirmek olduğunu; bu amaca ulaşmanın tek yolunun zengin gelir kaynaklarına erişimden geçtiğini' belirtmektedir. İşte tam da bu gelir arayışı nedeniyle devlet, vakıf mallarına göz dikti. Vakıfların, modern bir ekonomik sistemin kurulmasına engel teşkil ettiği düşünülüyordu. Zira bu kurumlar, hem tarımsal araziler hem de şehirdeki mülkler üzerinde denetim sahibiydi. Ancak, vakıflar, Müslüman nüfus için okullara ve sosyal hizmetlere mali destek vermek gibi çok önemli bir rol de oynuyordu. 19. yüzyılda devlet, vakıflara ait malların çoğuna el koydu. Bunun yanı sıra, devlet daha önce bu vakıf mallarından elde edilen gelirle desteklenen eğitim, sağlık ve sosyal hizmetleri sağlama görevini üstlendiğini de duyurdu. Fakat hizmet talebinin yalnızca küçük bir kısmı karşılanabildi. Gayrimüslim çocukların eğitimi, her zaman olduğu gibi kendi dinî kurumlarınca desteklenen okullarda devam etti. Buna karşın, yüzyıllar boyunca vakıfların desteklediği okul sisteminden faydalanmış olan Müslüman çoğunluk, hem eski okullardan mahrum kaldı hem de bunun yerine, oturmuş modern bir eğitim sistemine kavuşamadı. Bu durum, II. Abdülhamit'in 1901 yılında Babıali'ye gönderdiği bir yazıda açıkça dile getiriliyordu. 
Bu arada, 'Rum ve Ermeni tebaa, sınırlı sayılarına rağmen 5 ila 10 ailenin yaşadığı en küçük köylerde dahi, ya mevcut okul ve kiliselerini yetersiz bulmaktaydı ya da yenilerini inşa etmek, eldekileri tamir etmek veya genişletmek işine girişmiş hâldeydi. Hıristiyanların okul ve kiliseleri güzelleşe dursun, çok sayıda medrese ve cami kullanılmaz hâldeydi ve tamirata ihtiyaç duyuyordu. S.105
II. Abdülhamit vakıfların gerçek anlamda yeniden canlanmasını sağlamaktan değil, okullarda hem dinî meselelerin işlenmesine hem de pratik derslerin verilmesine yönelik yeni bir devlet politikası gütmekten yana idi. Padişahın bu politikası bir ölçüde hayata geçirildi. Böylece, devletin eğitimdeki rolü arttı ve vakıfların özerk konumunun tam tersi bir durum meydana geldi. S.106
II. Abdülhamit'in saltanatı esnasında devletin vakıf işlerine müdahalesi azalma gösterdiyse de, tam olarak durmadı. Jön Türkler, modern eğitimi yaymak konusundaki yoğun çabalarına rağmen vakıflara ve eski eğitim sistemine son darbeyi vuran grup oldu. Böylece, Birinci Dünya Savaşı arifesinde Orta Doğu'da okuma yazma bilmeyenlerin toplam nüfusa oranı tahminen ortalama %90'a tırmanmış hâldeydi. Eğitimin modernleşme çağındaki vaziyeti, tek bir kelimeyle özetlenebilirdi: Felaket. Bunun nedeni, büyük ölçüde, devletin halka hizmet etme sorumluluğunu benimsemekte başarısız olmasıydı? S.107
Düşüşe geçen Müslüman okullarının aksine, gayrimüslim eğitim kurumları tam bir devrim yaşadı. 19. yüzyılın başlarında, Hıristiyan okulları çoğunlukla tek odalı, küçük mekânlardı. Bu okullarda eğitim, rahipler tarafından verilirdi. Hıristiyanlar arasında bir tüccar-seçkin grubunun ortaya çıkması ile beraber hızla modern okullar kurulmaya başlanıldı. Zira tüccar-seçkinlerin gözünde eğitim, ticaretin ve aydınlanmanın -sonraları ise ulusal uyanışın- ayrılmaz bir parçasıydı. Dolayısıyla tüccar-seçkinler eğitime büyük önem atfediyordu. Gayrimüslim okullar, kilise mallarından elde edilen gelir ve kendi cemaatleri tarafından destekleniyordu. Başlıca mali katkıyı tüccarlar sağlıyordu. Bu okullar, 19. yüzyılın sonlarına dek devlet denetiminin de dışında kaldı. Böylece 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Hıristiyanlarının eğitim sistemi, her ne kadar Avrupa'daki eğitim sistemi kadar pragmatik ruhlu ve hizmete yönelik olmasa dahi yine de Müslümanlarınkinden çok daha üstün bir konuma gelmişti. Üstelik Hıristiyan okulları, Hıristiyanların Avrupa sermayesi ile Osmanlı üreticisi ve tüketicisi arasında oynadıkları aracı role uygun bir eğitim verme işine oldukça uyum sağlamış görünüyordu. Fransızlar ile Amerikalılar tarafından açılan misyoner okullarına, neredeyse 19. yüzyılın sonuna dek, yalnızca Hıristiyanlar devam etti. Bu da, Hıristiyan cemaatin eğitim sisteminin kalitesini yükselten bir unsurdu. S.109
19. yüzyılın ortalarından itibaren, Müslümanların daha yüksek bir toplumsal konum elde etmelerinin başlıca yolu, devlet hizmeti olarak görülüyordu. Bürokrasi kadrolarında yer almak için genel teori derslerine büyük ağırlık veren bir müfredatı olan 'modern' okullarda eğitim görmüş olmak gerekiyordu. 
Sıradan bir Müslümanın teşebbüs ve iktisat hırsını tatmin etme şansına sahip olduğu tek alan, tarım sektörü gibi görünüyordu. Toprak rejimindeki hukuki düzenlemeler, Müslümanların lehineydi. Kasaba eşrafından çok sayıda kimse, toprak üzerinde özel mülkiyete benzer birtakım hakları hâlihazırda elde etmişti. Bunlar, 1845 yılında ve sonrasında mülk olarak kayda geçirildi. Önceden de belirtildiği gibi Irak'ta, Güneydoğu Anadolu'da ve Suriye'nin kuzeyinde aşiretlere ait olan veya ortak kullanılan toprakların büyük bir kısmı, yerel eşraftan bir kimsenin veya bir Müslüman aşiret şeyhinin adına kaydediliyordu. Dolayısıyla, yirminci yüzyılın başlarında nüfusun yalnızca %2'sine tekabül eden küçük bir toprak ağaları grubu, arazilerin %80'inden fazlasını elinde toplamıştı. 
1857 ve 1867 yıllarında yabancılara arazi satın alma izni çıkarılmış olmasına ve yabancı sermaye tarafından işletilen birkaç büyük tarım şirketinin mevcudiyetine rağmen, Anadolu'da toprak mülkiyeti baskın bir şekilde Müslümanların elinde kaldı. Bu Müslüman toprak sahipleri arasında yerel eşraf ve küçük çiftçiler yer alıyordu. Aynı durum, Balkanlar'da da geçerliydi. Fakat Balkanlar'daki büyük arazi sahibi Müslümanların oranı, Anadolu'dakilerinkine göre daha yüksekti. Bu, Balkanlar'daki toplumsal gerilimi artıran bir etkendi. S.112
Beşeri Kaynaklar ve İskân biçimleri
19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı nüfusunun dini ve etnik yapısı ve hacmi çarpıcı bir değişim geçirdi. Dışarıdan Osmanlı Devleti'ne göç eden Müslümanların gelişi ile beraber balkanların Anadolu'nun ve Suriye'nin kuzeyi ile Irak'ın toplumsal ve ekonomik çehresi değişti. S.127
Göçün etkilerinin hem nitelik hem de nicelik açısından çok boyutlu olduğunu söylemek yeterlidir. Bu etkiler, Osmanlı yaşamının her yönüne sızmıştır. Göçün ilk etkisi, Osmanlı nüfusunun toplam hacmini çarpıcı şekilde artırmak oldu. İkinci olarak, Anadolu, Suriye ve Irak topraklarında yaşan Müslümanların Hıristiyanlara oranı, Müslümanların lehinde değişti. Osmanlı Devleti, ağırlıklı olarak Müslüman bir devlet hâline geldi. Bu dönüşüm, siyasi ve kültürel anlamda derin izler bıraktı. Zira devlet, Müslümanları gözeten bir politika gütmek zorunda kaldı. 1844 ila 1856 yılları arasındaki dönemde gayrimüslimler, (Afrika hariç olmak üzere) nüfusun yaklaşık olarak %38'ini oluşturuyordu. Bu oran, 1884 yılında yaklaşık %25'e ve 1897 yılında yaklaşık %20 'ye geriledi. Osmanlı Devleti'nin kayıt altına aldığı istatistikler 1860 ila 1900 yılları arasında Osmanlı nüfusunun %80'i aşan bir büyüme gösterdiğine işaret etmektedir. S.132
19. yüzyılda Osmanlı'da modernleşme, devlet eliyle planlandı ve uygulandı. Fakat bu esnada, tebaanın eğitimine ve refahına veya dinî ve kültürel mirasa yeterince önem atfedilmedi. Osmanlı Devleti'nde modernleşme, temel olarak, yeni kurumlar olarak çok çeşitli makam ve dairelerin kurulmasından, merkezileşmeden ve 'devleti sağlamlaştırmak ve muhafaza etmek' sloganıyla getirilen ve ardı arkası kesilmeyen bir dizi yasal düzenlemeden ibaretti. S.150
Osmanlı Devleti'nde 1808 ila 1876 yılları arasında meydana gelen modernleşme hareketi, hem Müslümanları hem de Hıristiyanları yabancılaştırdı. Bu yabancılaşmanın iki grup nezdinde farklı sebepleri vardı. Müslümanların gözünde devlet, İslâmi inanç, kültür ve gelenekler karşısında gerçek bir düşmana dönüşme potansiyeline sahipti. Müslümanlar, devletin aynı zamanda bir sömürü ve baskı aracı olarak kullanıldığını da düşünmeye başlamıştı. Öte yandan, Hıristiyanların geleneksel, dinî ve kültürel özgürlükleri hükümet denetiminden muaftı. Ancak meslek bakımından ilerlemiş bir cemaat olan Hıristiyanların da uzmanlaşmış mesleki hizmet talepleri devlet tarafından karşılanamıyordu. Sonunda her iki grup da devlete karşı nefret beslemek konusunda birleşti. Osmanlı yönetimi, tarihinin hiçbir döneminde, bu yüz senelik nafile modernleşme sürecinin ilk yetmiş beş senesinde olduğu kadar kendi halkından tecrit olmamıştı. S.152
 
Mehmed Zahid AYDAR
Misak Dergisi 341. Sayı 
Nisan 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya