Velâyet-i Şer’iyye Şûrâ ile Devam Eder
Velâyet-i Şer’iyye tabiri, bize idare sisteminin ve idarecilerin Allah’ın şeriatıyla mukayyed olduklarını hatırlatır. Velâyet-i Şer’iyye’nin geçerli olduğu yerde işler şura ile yürütülür. İslâm ümmetinin rızasını ve denetimini hiçe sayan idareciler de, yönetimler de İslâmî değildirler. Hilafet nizamında halife dâhil olmak üzere hiç kimse lâ yuhti/hata etmez ve lâ yüs’el/ hesap sorulmaz değildir. Hilafet meselesinde Şia ve Harici'ler ifrat ve tefrit akımlarını temsil ederken Ehl-i Sünnet orta yolu tutturmuştur. Ehl-i Sünnete göre hilafet nizamında velâyet-i Şer’iyye esas olduğu için idareciler Şeriatullahı bilen ve uygulamalarında Şeraitullah ile mukayyed kalan ve kendi başlarına buyruk hareket etmeyerek işlerini şura ile yürütürler. Velâyet-i Şer’iyye; Müslümanların kendilerinden olan Müslüman idarecilerin eliyle ve İslâm fıkhına göre idare olunmalarıdır.Müslümanlar dinlerinden başkasıyla idare olunmaları caiz olmadığı için, velâyet-i şer’iyye'nin hafife alınması da caiz değildir. Müslümanları hilafet nizamından mahrum edenler, Müslümanları başkalaştırmak isteyenlerdir.İngiliz tarihçi Arnold Toynbee der ki: "Kemalizm, Türkleri öyle bir noktaya getirdi ki; Türkler ne Müslüman gibi yaşayabiliyor ne de Hıristiyanlığa geçebiliyorlar."
Mustafa ÇELİK
25.04.2019 12:00
584 okunma
Paylaş
İSLÂM’da velâyet-i şer’iyyeyi temsil eden şer’i müessesenin adı hilafettir. Hilafet, Müslüman’ca yaşamanın güvencesidir. İnsanca ve Müslüman’ca bir hayat yaşamak isteyenler hilafet nizamında kendilerini güvende hissederler. Hilafetin olmadığı yerde güvenlik de olmaz. Akıl, din, can, mal ve nesil emniyetleri ortadan kalkmış demektir. Dolayısıyla hilafetsiz ve halifesiz yaşamak, tehlike ve tehdit altında kalmaktır.
Velâyet-i Şer’iyye; Müslümanların kendilerinden olan Müslüman idarecilerin eliyle bir tek Şeriatullah/İslâm ile idare olunmalarıdır. Müslümanlar dinlerinden başkasıyla idare olunmaları mümkün olmadığı için, velâyet-i şer’iyye vazgeçilmezdir. Müslümanları hilafet nizamından mahrum edenler, Müslümanları başkalaştırmak isteyenlerdir.İngiliz tarihçi Arnold Toynbee der ki: "Kemalizm, Türkleri öyle bir noktaya getirdi ki; Türkler ne Müslüman gibi yaşayabiliyor ne de Hıristiyanlığa geçebiliyorlar." Hilafetin ilga edildiği gün, Müslümanlara en büyük kötülüğün, en büyük zulmün yapıldığı gündür. Çünkü dinleriyle idare olunmayan, dinleriyle idare olunmalarına müsaade edilmeyen Müslümanlar her gün işkence görmektedirler. Müslümanlara yapılabilecek en büyük iyilik, dinleriyle idare olunmalarına yol vermektir. Yani hilafet nizamına dönüşlerini kolaylaştırmaktır. Hilafet nizamından kasıt, Müslümanların İslâm ile idare olunmaları ve Müslüman idarecilerini şura yoluyla seçmeleridir. Hilafet nizamında despotizme, diktacılığa, keyfiliğe ve cebriliğe asla ve kat’a yer yoktur.
Velâyet-i Şer’iyyeyi temsil eden Hilafet kendi içinde ikiye ayrılmaktadır: Hilafet-i nübüvvet, hilafet-i saltanat. Mükemmel hilafetin karşısında bir de göstermelik suri hilafet vardır. Nübüvvet hilafetinin iki özelliği vardır. Onlar da, ittiba ve şuradır. İttiba Kur’an ve sünnete ve iki kaynağı olan ahkâm-ı şer’iyyeyedir. İkinci önemli özellik ise şuradır.
Müslümanların halifesi, Müslümanların idarecisi, Müslümanları Allah’ın indirdiği hükümlerle idare edendir. Müslümanların velâyet-i şer’iyyelerini temsil eden Halifenin seçimi Müslümanlar arasında şuraya bırakılmıştır. Hatta Şia geleneğini tersyüz eden Iraklı şii yazar Ahmet Kâtib, Şia’da asıl olanın şura olduğunu ve dördüncü asır sonunda teşekkül eden İsna Aşeriyye mezhebinin sonradan şura yerine veraseti ve nasla tayini ikamet ettiğini ifade etmektedir. Tarihi Hıristiyanlık miladı dördüncü asırda teşekkül ettiği gibi Ahmet Kâtib’e göre tarihi Şia da dördüncü hicri asırda teşekkül etmiş ve mezhebi inanç temellerini inşa etmiş ve şura yerine veraseti ve tayini esas almıştır. Kâtib’e göre veraset hakikat olsaydı Hz. Hasan hiçbir şekilde imametten feragat etmez ve kesinlikle Hz. Muaviye’ye biat etmezdi. Bu itibarla Ahmet Kâtib şia akidesinin çalkalanması ve ayıklanması gerektiğini savunmaktadır. Şia mütekellimlerinin şiaya soktukları evhamların ve hayali unsurların elenmesini ve elekten geçirilmesini istemektedir. Muhammed Bin el Hasan el Askeri’nin kaybolmasıyla birlikte Şia uleması, niyabet kurumu ve anlayışı geliştirmiş ve yanlış üzerine bir yanlış daha eklemiştir. Niyabet meselesi de Ayetullah Humeyni ile birlikte velayet-i fakih mesleğine dönüşmüştür. Dolayısıyla temelde Sünni'ler'de ve Şiada şura kuralı vardır. Ehl-i Beyt’in nasla imameti konusunda sıhhatli bir delil yoktur ve bu iddia tarihte Müslümanların şuraya dayalı sistemler geliştirmesinin önünü kesmiş ve engellemiştir. Ahmet Kâtib bu yaklaşımı bir sapma olarak nitelendirmektedir. İslâm’da yöneticiler halk tarafından seçildiği ve ilahi bir tayinle gelmedikleri için kutsiyetleri yoktur. Beşerdirler; hata ve sevapları kendilerinedir. Müşrikler melek peygamber bekledikleri gibi Müslümanlar da zamanla nasla tayin edilmiş ilahi yöneticiler aramışlar veya peşlerinde koşmuşlardır. Bu da Müslümanların gelişmesine sekte vurmuş ve hayalleri dışındaki melekelerinin daha az gelişmesine zemin hazırlamıştır. Maalesef, Müslümanlar hâlâ bu yanlışların pençesinden tam olarak kurtulabilmiş değiller. İslâm’da yöneticiler kutsal olmadıklarından dolayı meşruiyetlerini Allah’tan değil, halktan alırlar. Allah’a dayansalar da Molla Kasım gibi onları halk sigaya çeker. Bu itibarla, sahabeler, Hz. Ömer’e kendisini kılıçlarıyla düzelteceklerini söylemişlerdir. Bu sorumluluğun ve paylaşımcı yaklaşımın bir gereğidir. İslâm’da teokratik bir yapı yoktur. İslâm’da yöneticiler hem yasamanın yüce kaynağı olan kitap ve sünnet, hem de halk ayağı yani şura ile bağlı ve mukayyettirler. Halka yaptıklarıyla ilgili hesap verirler. Halkın tarassutu ve gözlemi altında bulunurlar. İslâmi idare tarzının mutlakiyetçi bir yönü yoktur. Burada söz konusu edilen idarecilere olan lüzum değil, bu lüzumun mahiyetidir. Devlet erkinin lüzumu dini ve sosyolojik olarak müsellem bir hakikattir.
Hz. Ali (kv) ‘Muhakkak insanlara iyi ve kötü bir idareci lazımdır’ demiştir. (1)  Hz. Ali’ye huruç ve isyan eden Hariciler ise nihilistler gibi dini açıdan da, sosyolojik açıdan da imametin veya bugünkü tabirle devletin gerekliliğini red ve inkâr etmişlerdir. Hilafetsizliğe ve halifesiz geçen günlere razı olmak, İslâm’ın kaldırmaya çalıştığı ve peygamberimizin şiddetle red ve men ettiği cahiliyet adetine (keşmekeşliğe, hercümerçliğe) geri dönmektir.(2) Hilafet ve ulu’l emr kavramları, İslâm tarihinde en fazla suiistimale ve istismara uğrayan konular arasındadır. Sözgelimi, Haccac-ı zalim olarak ünlenen Haccac Yusuf es-Sakafi Emevi halifelerine kudsiyet atfediyordu. Ona göre, Emevi halifeleri Rasûlüllah’ın değil de Allah’ın halifeleriydi. Sadece hilafeti değil, saltanat doğrultusunda, kaderi de yanlış tefsir etmişler ve kötü yönetimi insanlara alınyazısı olarak telkin etmişler ve zulmü kader adı altında meşrulaştırmaya ve pazarlamaya kalkışmışlardır. Bu meyanda, ulu’l emr kavramı da tahrifata ve tezyife uğramıştır. Hallac’dan günümüze kadar birçok insan ve grup ‘ulu’l emr’ kavramını suiistimal ederek sultanlara iyi veya kötü bütün idarecilere itaati mutlaklaştırmaya çalışmışlardır. Halbuki Said Nursî (rha) zalim idarecilere büyük denemeyeceğini belki onların haydut denmeye daha layık olduklarını ifade etmiştir. Bediüzzaman bu hususta şunları kaydeder: "İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tabi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar."(3)  Hiyerarşik itaat konusunda, İslâm dininde geçerli olan kaide şudur: "baş başa bağlı, baş da şeriata bağlı!"(4)
Bir zamanlar Eşres adındaki Horasan Valisi yeni Müslüman olanlardan da cizye almaya ve onlara cizye yüklemeye devam etmiştir. Bunun üzerine Mürcie fitnesi patlak vermiştir. Bu kötü geleneği menhec en nübüvve (Seyyid Bey bu tarz hilafete, hilafet-i nübüvvet demektedir), yani nübüvvet metodu üzerine halife olan Ömer Bin Abdulaziz kaldırmış ve şöyle demiştir: "Hz. Muhammed vergi toplayıcısı olarak değil, hidayet rehberi olarak gönderilmiştir…" Osmanlılar döneminde de yer yer bu türlü davranışlardan şikâyet edilmiştir. Abdulvehhab Şarani ve Muhammed Ebu Zehra Mısır’ı fethettikten sonra Osmanlıların cizye uyguladıklarından yakınır. Bu kaynaklarda yer alan ve hadis olduğu da ifade edilen "sultanın zillullah olması" keyfiyeti ve benzetmesi ancak adaletle kaim olmasıyla mümkündür. Hasan el Benna da Risalelerde bu benzetmeye katılır ve bunu tekrarlar.(5) Bununla birlikte yöneticiler kendi başlarına hareket etmezler. Uygulamalarında mizaçlarına göre hareket etmezler; bilakis şura, kitap ve sünnetle mukayyettirler. Onun dışına taşamaz, taştığında ise meşruiyetini ve hilafet-i nübüvvet vasfını kaybeder. Melik-i adud, yani ısırıcı krallık vasfını kazanır. Muhammed Ebu Zehra’nın muhteşem ifadesiyle şura toparlayıcı, istibdat ve keyfilik ise dağıtıcıdır. Bu bağlamda, ümmetine öğretmek ve örnek olmak için peygamberimiz şura çerçevesinde kendi re’yinden vaz geçip sahabelerin re’yine katılmıştır.(6)
Müslüman bir kimsenin hilafetin gereksizliğini savunması, ilmi ve rütbesi ne olursa olsun mankurtlaştırılmasındandır. Muhammed Abduh’un dolaylı öğrencilerinden sayılabilecek olan Ali Abdurrazık, 1925 yılında hilafetin kaldırılması gerektiğini savunur. Gerekçe olarak, İslâm’da böyle dini bir makam olmadığını ileri sürer. İslâm’da devlet idaresi olmadığını, İslâm’ın sadece ruhani ve manevi bir din olduğu tezini işler. Aynı paralelde Türkiye’nin Ali Abdurrazık’ı olan Adliye Vekili Seyyid Bey de demokrasinin İslâm’ın ruhu olduğunu söyler ve aynen Ali Abdurrazık gibi hilafet müessesesi için nihai hükmünü verir: Görenektir.(7) Muhammed Abduh çizgisi aynı paralelde; kültürde Taha Hüseyin’i, içtimaiyat ve özgür kadında da Kasım Emin’i üretmiştir. İslâm’da devlet idaresi olmakla birlikte, devletin bugünkü yapısı Fransız devrimiyle birlikte şekillenmeye başlamıştır. Mısır’da ve Anadolu’da Tanzimat idaresiyle birlikte hızlı bir şekilde ulus devlet modeline doğru bir kayma yaşanmıştır. Tabir yerinde ise bu noktada Osmanlı Avrupa’yı doğurmuştur. Sömürgecilik dönemiyle birlikte Batı tarzı devlet anlayışı bize de sirayet ve intikal etmiştir. Ümmetten ulus fikrine geçiş yapılmıştır. Müslümanlar şer’i bir müessese olan hilafeti unutmuşlardır.
Günümüzde yaygın olarak kullanılan "İslâm Devleti" tabiri, modernizmin yayılmasından sonra gündeme giren bir tabirdir. İslâm devleti tabirini ilk kullanan müellif, Muhammed Reşid Rıza’dır. Osmanlı hilafetini (değişik gerekçelerle) reddettiği için, "İslâm Devleti" tabirini önplana çıkarmıştır. Ancak bu tabirle manevî/tüzel kişilik kazanan, dokunulmazlık zırhına bürünen ve egemenlik imtiyazını kullanan modern bir devleti kasdetmediği açıktır. İslâm Devlet tabirini, hilafet nizamının müradifi olarak kullanmıştır. Pakistan "İslâm Cemaati" nin kurucusu olan Ebû’l A’la El Mevdudi’nin eserlerinde "İslâmî Hükümet" tabirini tercih ettiği malumdur. (8)
İslâm Fıkhı’nı uygulayan devlet; mukaddes bir kurum veya dokunulmazlığı olan bir tüzel kişilik değildir. İnsanların yeryüzündeki hilâfet vazifelerini yerine getirebilmeleri için, sadece bir vasıtadır. Hülâfa-i Râşidin dönemi’nde insanlar ‘Adaletin mülkün (devletin/iktidarın) temeli’ olduğunu müşahede etmişlerdir. Hülâfa-i Râşidin döneminden sonra saltanat sistemi ön plâna çıkmış ve devleti takdis eden ‘Hikmet-i hükümet’ anlayışı yayılmaya başlamıştır. Bu dönemde sultanlara "Halifetûllah" (Allah’ın halifesi) sıfatını uygun gören ve onların yeryüzünde ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) olduğunu söyleyen saray umerası ortaya çıkmıştır. Maalesef bazı âlimlerin de ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) tabirini kullandıklarını gizlemek mümkün değildir. Meselâ: Hanbeli ûleması’ndan İbn-i Teymiye şöyle demiştir: ‘Yöneticilik, dini yükümlülüklerin en büyüklerindendir. Hatta dinin ayakta kalabilmesi, ancak onunla mümkün olabilir. Zira Allah’ın farz kıldığı emr-i bi’l ma’rûf vecibesinin ifâsı, ancak otorite ve devletle gerçekleştirilebilir. Keza cihad, adalet, hacc, hadd cezalarının tatbiki ve bunun gibi hususlar da yine devlet otoritesi sayesinde gerçekleşir. Bu yüzdendir ki bir hadiste ‘Sultanın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ olduğu belirtilmiştir.’(9) Bazı hadis kitaplarında yer alan ‘inneme’s sultanû zıllûllah ve ramhuhû fi’l-ard’ şeklindeki rivayet, Hz.Enes’den(ra) nakledilen bir haberdir.(10) İsmailiye Fırkası’na mensup olan bazı müellifler; Hz.Ali’yi(ra) yüceltmek niyetiyle, O’nun yeryüzünde ‘Allah’ın zılli’ (gölgesi) olduğu haberini uydurmuş ve yayılmasını sağlamışlardır.(11)
Saltanat sisteminde, hem iktidarın teşekkülünde ve devrinde, hem de denetlenmesinde insanların devre dışı bırakıldığını söylemek mümkündür. Türkiye’deki siyasi rejimin, saltanat anlayışının lâikleşmesi sonucunda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Modern-ulus devlet paradigmasını sivil din haline getiren iktidarlar; vatandaşların neye inanacaklarını, kamu alanında nasıl davranacaklarını, resmi ideolojiye iman etmek şartıyla neyi düşüneceklerini ve bu düşüncelerini nasıl ifade edeceklerini kanunlarla sınırlandırmışlardır.
İslâmi siyasetin temel rükünlerini ‘vahiyle sabit olan hakikatlere teslim olmak, adaleti sağlamak, emanetleri ehline vermek, herhangi bir ayırım yapmadan (kavmi, rengi, dini ve dili ne olursa olsan) teb’asının saadetine vesile olmak‘ şeklinde ifade edebiliriz. Hesap gününe hazırlanan Müslümanların mukaddes devlet tasavvurunu ve atalar dinini reddetmeleri zaruri olduğu gibi, birbirleriyle iyilik ve takva hususunda yardımlaşmaları da zaruridir.(12) Said Havva (rha) der ki: "Allah’ın kitabının nassına göre Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerdir. Yüce Allah el- Maide sûresinde; "Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar zalimlerdir"(13) buyurmaktadır. Yine Allah’ın kitabının hükmü gereğince bu gibi kimseler imameti (liderliği, idarecliği) hak edemezler. Nasıl Müslüman bir kimse onları destekleyip onlara bağlı olabilir ve nasıl olur da Allah’ın hükmünü gerçekleştirmek için Allah yolunun yolcularıyla el ele tutuşmaz? Bununla birlikte şuna açıklık getirmek istiyoruz: İslâmî hareket oldukça farklı şartlarla karşı karşıya bulunurken bir şerri bir başka şerrden daha ehven, bir zararı bir başka zarardan daha aşağı, bir zulmü bir başka zulümden daha az görebilir. Bunun sonucunda böyle bir ölçüp biçme ve mukayese ışığında evhen olan şerrin, iki zararın hafifini- ondan sonra gelecek olan, ondan daha kötü olacak ise ve bizzat kendisi düzeni katıksız İslâmî bir düzene dönüştüremiyor ise- ehven şerri ve daha az zararlıyı tercih ederek bu düzende devam eder. Çünkü önemli olan İslâmî hareketin bir düzeni düşürmesi değildir. Önemli olan bunun yerine gelecek olan düzenin Müslümanlığımız ve İslâm’ımız için daha iyi olması ya da katıksız bir İslâmî düzen olmasıdır. Bu da oldukça kritik bir meseledir. Bu gibi şeylerin ölçülüp biçilmesi zordur. Her şeyden önce Allah’ın hükmü esas alınır, ondan sonra da şuraya bağlanır. Çünkü bunlar, İslâmi hareketin şer’i kaymalardan korunması için iki önemli dayanağı/tutanağıdır."(14)
İslâm’da devlet başkanı Allahû Teâla’nın vekili veya siyasî anlamda halifesi değildir. Hz. Ebu Bekir (ra) kendisini "Halifetullah" diye çağıran birisine "Allah’ın halifesi değil, Rasûlüllah’ın halifesi" demiş ve Allah’ın halifesi olmadığını söylemiştir. Dolaysıyla Haricilerin ve bazı "hâkimiyet" anlayışını yanlış yorumlayan kimselerin düşündüğü gibi; hükmün Allah’a ait ait olması ile siyasî otoriteyi İslâm’a uygun olarak yürüten imama ve ümmete olması arasında bir tearuz (çelişki) söz konusu değildir. İslâm fıkhını esas alan devletin yöneticilerinin Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeleri farzdır. Bu hakikati kabul eden, fakat nefsine uyduğu için Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen kimselere zalim ve fasık denilir. Müslüman erkeklerin ve kadın tercih haklarını (bey’at/seçme ve seçilme hakkı) hafife alan ve gayr-i Müslimlerin (zimmet ehli) zarurî maslahatlarını tahrip eden herhangi bir siyasî iktidar meşru değildir.(15) Şunu bilmeliyiz ki; Rasulüllah’tan sonra hiç kimse tek başına İslâm’ı temsil edemez. Peygamberin varisleri tek bir âlim değil, âlimlerdir. Kur’an-ı Kerim de Sünnet de bizi tek bir âlime değil, ‘işi bilen, râsih ve istinbat gücüne sahip âlimlere ve ulü’l-emre’ danışmaya çağırır. Ümera olmadan ulema ulü’l-emr olabilir, ama ulema olmadan ümera ulü’l-emr olamaz. Mütekâmil bir ulü’l-emri ise ümera ve ulema birlikte oluşturur.
Velâyet-i şer’iyyenin bir gereği olarak hilafet, imamet, İslâm hukukunun tatbikatıyla birlikte mütalaa edilir. Hilafetin, imametin varlık sebebi, İslâm hukukunun tatbikatıdır. "Allah’ın indirdikleri…" ve "Allah’ın hâkimiyeti…" meselesi, şer’i hilafetin özünü teşkil eder. Velâyet-i Şer’iyye tabiri, bize idare sisteminin ve idarecilerin Allah’ın şeriatıyla mukayyed olduklarını hatırlatır. Velâyet-i Şer’iyye’nin geçerli olduğu yerde işler şura ile yürütülür. İslâm ümmetinin rızasını ve denetimini hiçe sayan idareciler de, yönetimler de İslâmî değildirler. Hilafet nizamında halife dâhil olmak üzere hiç kimse lâ yuhti/hata etmez ve lâ yüs’el/ hesap sorulmaz değildir. Hilafet meselesinde  Şia ve Harici'ler ifrat ve tefrit akımlarını temsil ederken Ehl-i Sünnet orta yolu tutturmuştur. Ehl-i sünnete göre hilafet nizamında velâyet-i şer’iyye esas olduğu için idareciler şeriatullahı bilen ve uygulamalarında şeraitullah ile mukayyed kalan ve kendi başlarına buyruk hareket etmeyerek işlerini şura ile yürütürler. Şunu bilelim ve inanalım ki; bütün zamanlar ve zeminlerde, bütün makamlarda ve mevkilerde şurasızlık şeriatsizliktir. Hesab sormanın ve hesap vermenin olmadığı bir yerde velâyet-i şer’iyye’den bahsedilemez.
____________________
(1) İsmet Seyfüddevle, Ani’l Arubeti ve’l İslâm, Sh: 112, Daru’l Mustakbel el Arabi
(2) Muhammed Ebu Zehra, el Müctemaü’l İnsani fi zilali’l-İslâm, Üçüncü Cüz, Ezher Dergisi Yayınları, Sh: 62
(3) Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, Sh: 23
(4) Mevkıfu’l-Akl ve’l-ilm ve’l-alem min Rabbi’l-âlemin (Şeyhü’lislâm) C:4, Sh: 284-293 , Beyrut/ 1992
(5) Hasan el- Benna,  er-Resail, Sh: 312
(6) El Müctemaü’l İnsani, Sh: 35
(7) Hilafetin Mahiyet-i Şeriyyesi, Sh: 45
(8) Devlet ve Siyaset (Yusuf Kerimoğlu) Sh: 120, Ankara/2008
(9) İbn-i Teymiyye- Es Siyasetü’ş Şer’iyye- İst: 1985 Sh: 194-195 (çev:V.Akyüz)
(10) El Aclûni- Keşfû’l Hafa- Beyrut: 1351 C:1 Sh: 213
(11) En Neysabûri-İsbatû’l İmame- Beyrut: ty Sh: 86
(12) Devlet ve Siyaset (Yusuf Kerimoğlu) Sh: 254-255, Ankara/ 2008
(13) Maide Sûresi/45
(14) El- EsasuFi’t Tefsir (Said Havva) C:1, Sh: 291, Beyrut/ty.
(15) Devlet ve Siyaset (Yusuf Kerimoğlu) Sh: 151, Ankara/2008
 
Misak Dergisi 341. Sayı
Nisan 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya