İkinci Bâb: Amel İçin Kur’ân’da Delîl Bulamayan Mü’minin, Sünnet-i Nebeviyye’den Talep Etmesinin Vacipliği Beyânındadır
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; İslâm Fıkhı'nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz'in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bunlara 'Edille-i Şer'iyye' denildiği gibi 'Asli Deliller' de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer'i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi'nin, usûl ilimlerini konu alan "Minhâcü'l-Muhammedî" isimli eserinin girişinde yer alan ve şer'i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
27.05.2019 10:10
106 okunma
Paylaş
HAK Celle ve ‘Alâ, Âl-i ‘Imrân Sûresi’nde buyurdu ki: “Yâ Muhammed, onlara de ki: Rab Te‘âlâ’nın Peygamberiyim, sizi O’na davet ederim. İmdi, eğer Allah’ı severseniz onun dîninde bana tâbi‘ olup emrime imtisâl ediniz ki, Hak Teâlâ sizi seve ve sizden râzı ola ve günahlarınızı mağfiret kıla. Hak Teâlâ şol kimseye ğafûr ve rahîmdir ki O’na itaat ile ve Peygamberine ittibâ‘ ile icâbet eyleye.”(1)
İmdi, bir kimse Allah Teâlâ’ya muhabbet davâsını edip Peygamberinin sünnetine muhalefet etse, o kimse Kur’ân şehadeti ile kezzâbdır. Ve Hak Teâlâ’nın kulunu sevmesiyle murâd, tevfîk ve afvıyla onu ‘ismet etmesidir (korumasıdır). Ve kulun Hak Teâlâ’yı sevmesiyle murâd, O’na itâati irâde ve O’na yaklaştıran şeye rağbetidir. Bu sebeptendir ki muhabbet, itâat irâdesi ile tefsîr olundu ve ibadetinde Peygamber (sav)’e ittibâ‘ için gerekli kılındı. Ve Hak Teâlâ’nın kulunun günahlarını mağfireti ile murâd, onlardan râzı olup ve onlardan tefrît ile sâdır şeyleri geçerek, afvıyla kalblerinden perdeleri keşfedip (kaldırıp) onları Cenâb-ı ‘izzete yaklaştırması ve kutsal civarına yakın etmesidir.
Ve yine Âl-i ‘Imrân Sûresi’nde buyurdu ki:
“Yâ Muhammed, onlara de ki; Hak Teâlâ’ya ve Peygamberine itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirirlerse Hak Teâlâ onların ol fiilinden râzı olmaz.”(2) İmdi, onlar Hak Teâlâ’ya ve rasûlüne itaatten yüz çevirip kâfir oldukları için günahlarını dahi mağfiret kılmaz.
Ve yine Âl-i ‘Imrân Sûresi’nde buyurdu ki:
“Hak Teâlâ ve peygamberine itaat edin. İtaatiniz sebebiyle merhamet olunursunuz.”(3)
Ve Sûre-i Nisâ’da buyuruldu ki:
“Yâ insanlar, size rabbinizden peygamber geldi. Ve size şek ve dalâlet karanlıklarını keşfedici ve size gizli olanı âşikâr edici indirdik. Sizin için özür ve ‘illet kalmadı. İmdi, şunlar ki Hak Teâlâ’ya îmân getirdiler ve peygamber ve Kur’ân’a tutundular, Hak Teâlâ îmân ve amelleri mukabelesinde rahmet ve fazlından takdîr ettiği sevâba onları dahil eder. Ve dünyada dîn-i İslâm ve tâate, âhirette cennet yoluna onları irşâd eder.”(4)
Ve Âl-i ‘Imrân Sûresi’nde buyurdu ki:
“Hak Teâlâ rasûlün kendi kavminden rasûl ile bile îmân getirenlere minnet eyledi. Zira onlara kendi neseplerinden ve cinslerinden kendileri gibi Arabî Rasûl gönderdi. O peygamber onlara Kur’ân ve sünnet tilâvet eder. Halbuki, onlar rasûl gönderilmesinden önce açık bir dalâlette idiler.”(5)
Ve Sûre-i Yûnus’ta buyurdu ki:
“Yâ Muhammed de ki; Ey insanlar, Rabbinizden size peygamber geldi, sizin için özür kalmadı. Şol kimse ki Peygamberi tasdîk ve ona mütâba‘at ile ihtidâ eder, o kendi nefsi için ihtidâ eder. Zira faydası kendinedir. Şol kimse ki Peygamberi inkâr ve ona mütâba‘at etmemekle nefsini dalâlete düşürür. Zira sapıtma vebâli nefsi üzerinedir. Zira kulun îmân ve küfründen Rab Teâlâ’ya bir şey râci‘ olmaz. Belki îmânın faydası kul içindir. Ve küfrün zararı kul üzerinedir. Ben sizin üzerinize hafîz (koruyucu) ve emrinize vekîl değilim, belki ben beşîr ve nezîrim.”(6)
Ve Sûre-i Nisâ’da buyurdu ki:
“Ya şunlar ki îmân getirdiler, farzlarını yerine getirmekle Hak Teâlâ’ya itaat edin. Ve sünnetlerine uymakla peygamberine dahi itaat edin. Ve size adaletle emrettikleri ve Allah Teâlâ’nın emrine muhalif bir şeyle emretmedikleri müddetçe Müslümanların emîrlerine, halife ve kadılarına itaat edin. –Bazı müfessirler, “ülü’l-emr”den murâd, şeriat ulemâsıdır” dediler. Zira başka bir âyette buna tasrîh vardır.(7) - İmdi, eğer siz ve sizden ülü’l-emr olanlar, umûr-i dîn ile ilgili bir şey hakkında tenâzu‘ ve ihtilâf etseniz, onu Hak Teâlâ’nın Kitâbına havâle edip, ona müracaat edin. Ve peygamberin hayatı zamanında peygamberden onu suâl edin. Ve vefatından sonra onu sünnete havâle edip o konuda sünnete müracaat edin ki, dîniniz umûrunda her şey o ikisinden hâsıl olur, eğer Hak Teâlâ’ya ve kıyamete mü’minler iseniz. Zira imanınız böyle etmenizi îcâp eder. Böyle etmek sizin için âkıbet cihetinden hayırlıdır. Ve işbu te’vîl cihetinden sizin te’vîlinizden daha güzeldir.”(8)
Kıyası inkâr edenler bu âyet ile istidlâl edip ayıttılar ki, Hak, ümmet arasında ihtilaflı olan hükmü Kitâbullâh’a ve Peygamberinin sünnetine havale etmeyi vacip kıldı, kıyasa değil.
Bu söze cevap budur ki: İhtilaflı olan meseleyi hakkında nass olana döndürmek mümkün olmaz. Bu, ancak temsîl ile ve onun üzerine binâ etmekle mümkün olur, bu ise kıyastır. Allah’a ve rasûlüne itaat ile emrettikten sonra Kitâb’a ve Sünnet-i Rasûle ihtilaflı konuyu arz etmek, bu cevabı te’yîd eder. Zira bu delâlet eder ki, ahkâm üç ola: Biri Kitâb ile müsbettir ve biri dahi Sünnet ile müsbettir ve biri dahi kıyâs yoluyla bu ikisine, yani Kitâb ve sünnete müracaat ile müsbet olandır.
Ve Sûre-i Nisâ’da buyuruldu ki:
“Yâ Muhammed, biz seni peygamber olduğun halde bütün insanlara irsâl eyledik ve senin risâletin üzerine mu‘cizeler nasbıyla Hak Teâlâ’nın şâhid olduğu kifâyet eder. Bir kimse ki peygamber (sav)’in emrine itaat eyleye, tahkîk Hak Teâlâ’ya itaat etmiştir. Zira hakikatte emredici Rab Teâlâ’dır, peygamber mübelliğdir. Onun emri ile davet etmiştir. Ve bir kimesne ki peygamber (sav)’in itâ‘atinden yüz çevire, pes, biz seni onların üzerine korucu irsâl etmedik. Yani, insanların amellerini hıfz ve amellerinin hesabını almak için biz seni göndermedik. Belki senin üzerine vâcip olan bizim emrimizi onlara teblîğdir. Ve onların hesabı bizim üzerimizedir.”(9)
İşbu âyet delâlet eder ki, peygamber (sav)’in emrine ve nehyine itaat vâcip ola. Rivayet oldu ki Peygamber (sav);
“Bir kimse ki beni sevdi, tahkîk ol Allah Teâlâ’yı sevdi. Ve bir kimse ki bana itaat etti, tahkîk o Hak Teâlâ’ya itaat etmiştir” buyurduğunda, münafıklar; “Muhammed şirke yaklaştı, hâlbuki şirkten nehyeder. Bunun muradı, başka değil, ancak Hıristiyanların Îsâ peygamberi rab edindikleri gibi, kendisini Rab edindirmek…” dediler. Hak Teâlâ da bu âyeti inzâl etti.(10)
Ve yine Sûre-i Nisâ’da buyurdu ki:
“Biz, Peygamberi, illâ ona itaat olunmak için irsâl ettik, Allah Teâlâ’nın izniyle.”(11)
Bu âyet ile istidlâl olundu ki, bir kimse peygamberin hükmüne râzı olmasa, her ne kadar îmân izhâr etse dahi, o kimse kâfir olup katle müstehak olur…
Ve yine Sûre-i Nisâ’da buyurdu ki:
“Emir onların zu‘m ettikleri (İş, onların sandıkları) gibi değildir ki, îmân getirip senin hükmüne muhalefet edeler. Yâ Muhammed, senin rabbin celle şânühü hakkı için onlar mü’min olmazlar tâ ki onların aralarında vâki‘ olan ihtilâf ve ihtilâle seni hakem kılmayalar. Ve bundan sonra senin hükmettiğinden dolayı nefslerinde bir darlık bulmayalar, senin kazâna râzı olup hükmünden kalpleri daralmaya. Ve Hak Teâlâ, O’nun emrine ve senin emrine zâhir ve bâtınlarıyla teslîm olup ihlâs ve rızâ ile ona inkıyâd edeler.”(12)
Ve yine Sûre-i Nisâ’da buyurdu ki:
“Her kim ki Hak Teâlâ’nın emrine ve peygamberin emrine itaat ede, onlar Hak Teâlâ’nın nimetlendirdiği kullarından peygamberler, sıddîkler, şehîd ve sâlihler iledir. Yani, her ne kadar dereceleri onlardan aşağı olsa da, cennette onların meclislerini fevt etmezler. İşbu sıfât ile mevsûf olanlar cennette ne gökçek rufekâ (arkadaş) olurlar.”(13)
Rivayet olundu ki Peygamber (sav)’in âzâdlısı Sevbân (ra), peygamberi ziyade severdi. Bir an firâkına sabredemezdi. Bir gün mahzûn, rengi atmış, bitkin düşmüş bir halde peygamber (sav) katına geldi. Peygamber (as) halinden suâl edip dedi ki, “Yâ Sevbân, sebep nedir ki böyle perişansın?” Dedi ki: “Yâ Rasûlallâh ne hastayım ve bir ağrım var. Lâkin ne zaman seni görmesem sana müştâk olurum ve şiddetli bir yalnızlık hissi ile vahşet duyarım; âhirette sana mülâkî olduğum vakit seni onda görmezsem deyû korkarım. Zira eğer cennete girersem, bilirsin ki senin menziletin (rütben) enbiyâ ile yüksek olur. Benim mevkiim ise seninkinden düşük olur. Ve eğer cennete girmezsem zaten sizi ebediyyen görmezem…” Sevbân böyle deyince bu zikrolunan âyet nâzil oldu.(14)
ALLAH KATINDA KULLARIN DERECELERİ
Mâlûm ola, Hak Celle ve Alâ nîmet verdiği kullarını ‘ilim ve ameldeki mevkileri hasebince dört kısma ayırdı. Ve insanların tamamını onlardan geri bırakmamak üzere bu kısımlara kondurdu:
Birinci Kısım: Kemâl-i ilim ve amel ile fâiz (kazanan) ve kemâlin en üst kademesinden daha mükemmel bir derece sahibi olan enbiyâdır (sav).
İkinci Kısım: Nefsleri bazen terâki-i nazar (ulvî araştırma ve düşünce) ile hüccet ve âyetlerde yükselen ve bazen tasfiye ve riyâzetlerle irfân ufkuna yükselen, hatta eşya üzerine muttalî olup eşyadan hakikati üzere haber veren sıddîklerdir.
Üçüncü Kısım: Şol şehîdlerdir ki, Allah’a itaat konusundaki hırsları ve hakkı yüceltmede gösterdikleri gayret ve cihadları, onları bir mertebeye vardırır ki, i‘lâ-yı kelimetullâh uğruna canlarını feda ederler.
Dördüncü Kısım: Şol sâlihlerdir ki ömürlerini Allah’a itaate ve mallarını Allah’ın rızasını kazanmaya sarf ederler.
Ve senin için demek câiz olur ki, kendilerine nimet verilen kullardan murâd ârifûn billâh (Allah’ı bilen ve O’na inanan kullar) ola. Ve bunlar dört kısımdır:
Birinci Kısım: Derece-i ‘ıyâna (müşâhede makamına) yetişenlerdir.
İkinci Kısım: İstidlâl ve burhân (Delil ile inanma) makamında kalanlardır.
Pes, birinci kısım dahi iki kısma ayrılır. Biri, ‘Iyân (müşahede) ile Allah’a yakınlık makamına nâil olanlardır, öyle ki bir şeyi yakından görenler gibi olurlar. Pes bunlar enbiyâdır. İkincisi, ‘Iyân ile kurba (yakınlığa) nâil olmayıp, bir şeyi ıraktan görenler gibi olurlar. Pes onlar sıddîklerdir.
İkinci Kısım dahi iki kısma ayrılır. Birisi, İrfânları (Bilgileri) berâhîn-i kâtı‘a (kesin delil) ile olanlardır ve onlar râsih (ilimde derinleşmiş) âlimlerdir ki, yeryüzünde Hak Teâlâ’nın şahidleridir. İkincisi, İrfanları emâreler ve iknâlar ile olanlardır ki nefsleri o emâreler ve iknâlarla mutme’in olur. Pes bunlar sâlihlerdir.(15)
Ebû Abbâs ibn ‘Atâ şöyle der: “Kendilerine nimet verilenler birkaç tabakadır. Biri Âriflerdir ki Hak Teâlâ onları marifet ile nîmetlendirdi. İkincisi Evliyâdır ki Hak Teâlâ onları sıdk, rızâ, yakîn ve safvet (kalb temizliği) ile nîmetlendirdi. Üçüncüsü Ebrârdır ki Hak Teâlâ onları rahmet lütfu ile nîmetlendirdi. Dördüncüsü Mürîdlerdir ki Hak Teâlâ onları kendisine itâat lezzeti ile nîmetlendirdi. Beşincisi Mü’minlerdir ki Hak Teâlâ onları istikâmet ile nîmetlendirdi”.(16)
Ve Sûre-i A‘râf’da buyuruldu ki:
“Rahmetim mü’min ve kâfir, berr ü fâcir (iyi ile kötü), itâatkâr ile ‘âsî, mükellef ve başkalarını dünyada kuşatıcıdır. Her şeye ‘umûmîdir, vefâ eder. Lâkin ben onu âhirette hâssaten küfür ve mâsiyetlerden ictinâb edip sâlih amel işleyenler, zekât verenler ve dahi bizim âyetlerimize îmân getirip onlardan birini inkâr etmeyenler için ederim. Bu sıfatlar ile mevsûf olan şunlardır ki, Allah Teâlâ’ya izâfetiyle rasûl ve kullara izafetle nebiyy-i ümmî olan(17)Muhammed (sav)’e tâbii olanlardır. O Muhammed ismi ve vasfını ehl-i kitâb katında Tevrât ve İncil içinde yazılı bulurlar. Onlara mârûf ile emreder ve münkerden nehyeder. Benî İsrâil üzerlerine harâm olan şeyden tayyibâtı onlar için helâl eder; iç yağı gibi… Ve kan, domuz eti, ribâ ve rüşvet gibi çirkin şeyleri onlara haram eder. Ve Benî İsrâil üzerlerinde olan ağır mükellefiyetleri ve güç gelen amelleri onlardan kaldırıp hafifletir. İmdi, şunlar ki şol nebiyy-i ümmîye îmân getirdiler ve onu destekleyerek ta‘zîm ve tevkîr ettiler, ona yardım ettiler ve onun nübüvvetiyle indirilen nûra tâbii oldular, onlar rahmet-i ebediye ile fâizlerdir (kurtulanlardır).”(18)
Nûr’dan murâd Kur’ân-ı Azîm’dir. Ona “nûr” adı verildi, zira Kur’ân, mucizesiyle kendini zâhir ve başkasını muzhirdir (açığa çıkarıcıdır). Zira Kur’ân hakikatleri kâşif ve onun için muzhirdir. Ve eğer (âyette geçen) “Me‘ahû” lafzı, “İttebi‘û”ya müte‘allak (alâkalı) olursa mânâ, “O nebîye ittibâ‘ ile onunla indirilmiş olan nûra ittibâ‘ edin!” demek olur ve böylece hem Kitâb ve hem Sünnete ittibâ‘ etmeye işâret olur.
Ve yine Sûre-i A‘râf’da buyuruldu ki:
“Yâ Muhammed, insanların tamamına de ki, Ey insanlar, ben sizin cümlenize gönderilmiş Hak Teâlâ’nın rasûlüyüm. Semâvât ve arzın mülkü o Allah Teâlâ’nındır. İbâdete müstehak ilâh yoktur, illâ o vardır. İhyâ ve imâtet eder, yani ölüleri diriltir ve dirileri öldürür. İmdi, o Allah’a îmân getirin. Ve o Allah’a îmân getiren, o Allah’dan kendisine ve sair peygamberlere indirilen kitaplara îmân getiren nebiyy-i ümmî-yi rasûle îmân getiriniz. Ve dahi ol rasûle ittibâ‘ ediniz, mühtedî olursunuz veyahut hidâyete ermeniz umulur.”(19) İmdi hidâyete erme ümidini, peygambere îmân ve ittibâ ile emrin akabince kılmakta şuna tenbîh vardır ki, bir kimse peygamberi tasdîk etse velâkin şeraitine bağlanmayıp ona tâbî olmasa, o kimse henüz dalâlet sınırı içindedir.
Ve dahi buyuruldu ki:
“Şunlar ki peygamberin emrine muhalefet ve ondan yüz çevirirler, onlara dünyada belâ ve âhirette azâb-ı elîm erişmekten hazer etsinler.”(20)
İşbu âyette Peygamber (sav)’in emrine imtisâli îcâp ve ona muhalefetten tahzîr (sakındırma) vardır. Hasan b. Sâlih şöyle der: “Edik üzerine meshi terk edenler korkarım ki işbu âyetin hükmüne dâhil olalar.”(21)
Ve dahi buyuruldu ki:
“Rasûlüllâh (sav)’in şahsında kudve-i sâliha (iyi bir model) olupdur. Şol kimse için ki Hak Teâlâ’nın fazlını umar ve onun hesabından korkar ve dahi kıyamet gününde onun rahmetini diler ve azabından korkar ve bütün vakitler ve hâllerinde lisân-ı kalble çok zikreder.”(22)
Ve dahi buyuruldu ki:
“O şey ki Peygamber onu size vere ve emrede, onu kabul edip alın. O şey ki sizi ondan men‘ ede, ondan kendinizi men‘ edip ictinâb ve ihtirâz edin. Ve ona muhalefet ile Hak Teâlâ’nın azabından korkun ki, Hak Teâlâ’nın azabı ve ‘ikâbı çetindir.”(23)
Ve Sûre-i Ahzâb’da buyurdu ki:
“Yâ Muhammed, biz seni gönderildiğin kimselerin tasdîk, yalanlama, necât ve salâhları üzerine şâhid olduğun halde gönderdik. Ve dahi onlardan itâatkâr olanları cennet ile müjdeleme ve ‘âsîlerini cehennem ile uyarma ve onları Allah Teâlâ’nın vücûduna ve vahdâniyetine (varlığına ve birliğine), Allah’ın sıfatlarından îmân vâcip olanları ikrâr etmeye davet edici olduğun halde gönderdik, Allah Teâlâ’nın izniyle. Ve seni sirâc-ı münîr olduğun halde irsâl eyledik, ta ki cehalet karanlıklarından seninle aydınlanıp, senin nûrundan basîret nurları iktibâs olunur.”(24)
İşbu âyetler delâlet etti ki, sünnete sarılmak vâcib ola.
Taberânî, “Mu‘cem-i Kebîr”inde ve İbn Hibbân ve HâkimÂişe (r.anhâ) rivayetinden tahrîc ettiler; Peygamber (sav) buyurmuş ki:
“Altı kimseye melâ’ike lânet eder ve Hak Teâlâ dahi lânet eder. Ve her dâveti kabul olan peygamber dahi lânet eder: Birisi Kitâbullâh’a ziyade eden kimsedir. İkincisi Allah’ın kaderini tekzîb edicidir –Mûtezile gibi ki, “Kul ef‘âl-i ihtiyâriyesinin hâlikıdır (kendi fiillerinin yaratıcısıdır)” dediler- Üçüncüsü Rab Teâlâ’nın kullarından evliyâ, ulemâ ve sâlihler gibi azîz ve şerîf ettiği kimseleri ‘ırzlarına isabet ile hakîr ve sağîr, âsîler ve eşkiyâdan Rab Teâlâ zelîl ettiği kimseleri fısklarına müsaade ve zulüm ve tuğyânlarına yardımla azîz ve kavî (güçlü) etmek için ümmetim üzerine ululuk ve azamet ile tasallut edendir. Dördüncüsü Hak Teâlâ’nın haram ettiğini helâl itikad edicidir. Beşincisi Benim evlâd ve ehl-i beyt ve zevcelerimden Hak Teâlâ’nın haram ettiğini helâl edendir. Altıncısı sünnetimi küçük gören veya istihfâfen terk edendir.”(25)
Ve İbn Hibbânİbn Ebî ÂsımBeyhakî ve Ahmed ibn HanbelAbdullah ibn Amr (r.anhümâ) rivâyetinden tahrîc ettiler; Peygamberimiz (sav) buyurmuş ki:
“Her amel için dinçlik, rağbet, nefs kuvveti, hiddet ve fiiline hırs vardır. İmdi bir kimse ki onun fütûru benim sünnetime ola, mesela ona sünnet olan bir amelden fütûr geldiğinde o amelden efdal veya ona müsavi bir sünnet amele intikal ede veyahut önceki amelin meşakkati için efdalden fâzıla intikal ede, o bu fiil ile mühtedî olup sırât-ı müstakîme irşâd olunmuştur. Ve bir kimse ki fütûru benim sünnetimin gayriye ola, o helâk olmuş, yani gayret ve çabası yabana gitmiş, ona bir şey fayda vermemiştir.”(26)
Mesâbih’te zikrolundu ki, Ebû Hüreyre Peygamberden rivayet eder: Peygamberimiz buyurdu ki: “Bir kimse benim ümmetimin mezhepler ve milletlere ayrılmakla fesadları vaktinde benim sünnetime sarılıp onunla amel etse ve amelini sünnetime has kılsa, kıyamet gününde ona yüz şehîd sevabı verile.”(27)
Ve yine Ebû Hüreyre (ra) rivayet [etti], Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:
“Benim ümmetimin hepsi cennete gireceklerdir, meğer o kimse ki imtinâ‘ ede, o girmez.” Sahâbe dediler: Yâ Rasûlallâh kimdir ki cennete girmekten imtinâ‘ eder? Buyurdu ki: “O kimse ki bana itaat ede cennete girer. O kimse ki bana isyan eyleye cennete girmekten imtinâ‘ eylemiştir, yani cehenneme müstehak olur.”(28)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu ki Câbir (ra) şöyle demiştir: Peygamberimiz (sav) uyur iken melâ’ike gelip birbirine dediler ki: İşbu sâhibiniz Muhammed için bir misal vardır; imdi onu ona zikredin. Onların bazısı dedi ki: O uyumuştur. Ve bazı başkası dedi ki: Gözü uyursa kalbi uyanıktır. Ondan sonra dediler ki: Bunun misali şol kişi gibidir ki, bir ev bina edip onda ta‘âm ihzâr eyledi (yemek hazırladı). Ve ol eve girip yemekten yemeğe davetçi gönderdi. O ki davetçiye icabet eyledi eve girip ta‘âmdan yedi. Amma o ki dâvetçiye icâbet etmedi, ne eve girdi ve ne ta‘âmdan yedi.” O melâ’ike dediler ki: İmdi bu misali ona te’vîl edin ki anlaya. Bazı dedi ki: O uyumuştur. Ve bazı başkası dedi ki: Gözü uyursa kalbi uyanıktır. Dediler ki: Ev cennettir ve dâvetçi Muhammed’dir. Şol kimse ki Muhammed’e itaat etti, Allah Teâlâ’ya itaat etmiştir. Ve o ki Muhammed’e isyan ve muhalefet etti, Allah Teâlâ’ya isyan ve muhalefet etmiştir. Muhammed insanlar arasını fark (ayırt) edicidir.”(29)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu ki Ebû Mûsâ Eş‘arî (ra) Peygamber (sav)’den rivayet eder, buyurmuş ki: “Hak Celle ve Alâ benimle gönderdiği hidayet yolu ve faydalı ilmin misali şol çok yağmur misalidir ki, bir yere isabet eder ve o yerin bir parçası gökçek olur, o suyu kabul edip otlar ve ekinler bitirir. Ve bir parçası katı olur; o suyu tutar ve Hak Teâlâ insanları (onunla) yararlandırır, ondan içerler ve davarları ile ekinlerini sularlar. Ve bir parçası dahi düzlük olur; ne suyu tutar ve ne ot bitirir. İmdi işbu o kimsenin misalidir ki tekebbür edip, benim kendisiyle gönderildiğim hidâyetullâhı kabul etmedi.”(30)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu ki Ebû Hüreyre (ra) Peygamber (sav)’den rivayet eder. Buyurdu ki: “Âhir zamanda deccâller ve kezzâblar olacaktır. Yani âlimler, sâlihler ve akıllılar suretinde kimseler gele ki siz ve selefinizin işitmediği hadisleri size getireler, hatta bâtıla karıştıralar. İmdi, onlardan hazer edin ki, sizi saptırıp meftûn etmeyeler.”(31)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu: ‘Irbâz b. Sâriye (ra) Peygamber (sav)’den rivayet eder. Buyurdu ki: “Size takvâ ile vasiyet ederim. Ve ümerânızın sözünü dinleyip emrine itaat edesiniz, isterse emîriniz Habeşî bir köle olsa, yani sûret ve nesep cihetinden halkın en düşüğü olsa bile… Zira benden sonra sizden hayatta olanlar çok ihtilâflar göreceklerdir. İmdi, benim sünnetim ve hulefâ-i râşidînin sünneti üzere olun ve ona sarılın ve azı dişleriniz ile tutunun. Benim ve ashâbımın işlemeyip sonradan ihdâs olan şeylerden gâyet hazer edin. Zira her muhdes (sonradan icat edilen) bid‘attır ve her bid‘at dalâlettir ve her dalâlet cehennemdedir.”(32)
Ve yine Mesâbîh’te şöyle denilir:
İbn Mes‘ûd rivayet edip dedi ki; Peygamber (sav) bize talim ve tefhim için evvela bir doğru çizi çizdi. Sonra onun sağına ve soluna çizi çizdi ve dedi ki: “İşbu doğru çizi meselâ Hak Teâlâ’nın yoludur ve sağında ve solundaki çiziler şeytanın yollarıdır. Ol yolların her birinde şeytan vardır ki, insanı ona davet eder. Ve Peygamber (sav) bu kavlini te’yîd için işbu âyeti okudu ki mânâsı: “İşbu sırât-ı müstakîmdir ki o yola gireni cennete erdirir, onda yamukluk yoktur; ona ittibâ‘ edin. Muhtelif yollara ittibâ‘ etmeyin. Onlar şeytan yollarıdır, sizi sırât-ı müstakîmden ayırıp dalâlete erdirir.(33)(34)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu ki:
Ebû Hüreyre (ra) Peygamber (sav)’den rivayet eder. Buyurdu ki: “Dîn-i İslâm garîbe benzer bir şekilde zâhir oldu, yine evvelki hali gibi garipliğe avdet edecektir. Yani, İslâm’ın başlangıcında dîn-i İslâm garip gibi olup onu kabul eden az idi. Âhir zamanda yine o hale avdet edecektir. Veyahut ehl-i dîni zaman-ı evvelde insanlar inkâr edip onlar ile karışmazdı, akrabaları arasında garipler gibi idiler. Âhir zamanda o hale avdet edeceklerdir. İmdi ne kutlu o gariplere ki o halleri onlara kusur değildir. Belki izzetlerine sebeptir.”(35) –Ve bir rivâyette- “Ne kutlu ol gariplere ki benden sonra sünnetimden insanların ifsâd ettiğini onlar ıslâh ederler.”(36)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu Bilâl ibnü’l-Hâris el-Müzenî Peygamber (sav)’den rivayet eder. Dedi ki: “Bir kimse ki benim sünnetimden insanların amel etmeyi terk eyledikleri bir sünnetimi ihyâ etse onunla amel edenlerin sevabınca yalnız onun için sevap hâsıl ola, onların sevabından bir şey eksilmeksizin. Ve bir kimse ki Hak Teâlâ ve Rasûlü’nün razı olmadığı bir bid‘at-i dalâlet ihdâs etse, onunla amel edenlerin vebâlince yalnız onun için vebâl hâsıl olur.”(37)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu:
Ebû Hüreyre (ra) şöyle der: Peygamber (sav) sahâbeye hitap edip buyurdu ki: “Siz bir zamandasınız ki mendûb amellerle emrolunan bir kimse öşrünü terk etse, yani onda birini işlemese kâmiller rütbesinden düşer. -Zira asr-ı evvelin ehli bütün meşrû‘ amelleri yerine getirirlerdi. Onun öşrünü terk eden akranı rütbesinden düşerdi.- Ondan sonra bir zaman gele kim o zamanın ehlinden biri emrolunan mendûb amellerin öşrü (onda biri) ile amel etse necât bula.”(38) Zira mendûbâtı bütünüyle terk etmek kişiyi adaletten düşürür ve küfre yaklaştırır.
İmdi, onu edene nispetle onda biri ile amel eden nâcî (kurtulan) gibidir. Yoksa emrolunan ‘ibâdetler ile murad, surette dahi vâcipler değildir. Zira vâcibleri kasten terk eden ebediyyen helâk olur.
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu:
Ebû Sa‘îd Hudrî Peygamber (sav)’den rivayet eder. Dedi ki: “Bir kimse ki helâl yiye ve sünnette varid olan vâcip, mendûb ve mübâh ile amel ede ve insanlar onun ga’ilelerinden ve şerrinden emin ola, o kimse cennete girer.” Ve bir kişi şöyle dedi: Yâ Rasûlallah, işbu vasıf ile tarif edilen bu asrın ehlinden çoktur. Peygamber (as) buyurdu ki: “Benden sonra gelen asırlarda dahi çok olacaklardır.”(39)
Ve yine Mesâbîh’te zikrolundu:
Abdullah ibn Amr Peygamber (sav)’den rivayet eder. Buyurmuş ki: “Bazı ümmetimin fiilleri çirkinlikte Benî İsrail’in fiilleri gibi olacaktır, nalının nalına benzediği gibi… Hatta Benî İsrail anasına zina eder olduysa, benim ümmetimde dahi o fiili eder ola. Ve Benî İsrail yetmişiki millete ayrıldılar. Benim ümmetim dahi yetmişüç millete ayrılacaktır. Onların cümlesi ehl-i nârdan ola, illâ bir millet değil.” Dediler ki. Ehl-i nârdan olmayan hangi millettir? Buyurdu ki: “Benim ve ashabımın üzerinde olduğu ameller üzere olan millettir.”(40)
Pes, imdi işbu ümmette yetmişüç milletin birisi hidâyet üzere olup, geri kalanı dalâlette olalar; fiil ve akâidleri cehenneme girmeye sebep ola. Ve eğer akâid ve amelleri küfür olup onun üzerine vefat ederlerse elbette cehenneme dahil olup ebediyyen ondan çıkmazlar. Ve eğer küfür değil ise Rab Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır. Dilerse azâb etmeyip affeder ve dilerse cehenneme atıp cürmü miktarı azap ettikten sonra affeder. Hak Teâlâ cümlemizi Habîbi hürmetine fırka-i nâciyeden eyleye.
_______________
(1) Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i Imrân Sûresi, Âyet: 31.
(2) Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i Imrân Sûresi, Âyet: 32.
(3) Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i Imrân Sûresi, Âyet: 132.
(4) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 174-175.
(5) Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i Imrân Sûresi, Âyet: 164.
(6) Kur’ân-ı Kerîm, Yûnus Sûresi, Âyet: 108.
(7) Bkz. Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, c. 8, s. 499-501; Kurtubî, El-Câmi‘u Li-Ahkâm, c. 5, s. 259-260; Hatîb Bağdâdî, Fakîh ve’l-Mütefakkih, c. 1, s. 126; Gazzâlî, Mustasfâ, c. 1, s. 369; Karâfî, Şerhu Tenkîh, c. 1, s. 431; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 2, s. 100-101.
(8) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 59.
(9) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 79-80.
(10) Zemahşerî, Keşşâf, c. 1, s. 539; Zeyla‘î, Tahrîcü Ehâdîs-i Keşşâf, c. 1, s. 336, No: 342.
(11) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 64.
(12) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 65.
(13) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 69.
(14) Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 168-169, No: 334-335; Sa‘lebî, Keşf ve’l-Beyân, c. 3, s. 341; Begavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, c. 1, s. 659.
(15) Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, c. 2, s. 83. Ayrıca bkz. Şirbînî, Sirâcü’l-Münîr, c. 1, s. 314.
(16) Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. 1, s. 22 (İbn Atâ’dan nakil). Taksimlerin hepsi için bkz. İbn Acîbe, Bahru’l-Medîd, c. 1, s. 524;
(17) Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, c. 3, s. 37.
(18) Kur’ân-ı Kerîm, Arâf Sûresi, Âyet: 156-157.
(19) Kur’ân-ı Kerîm, Arâf Sûresi, Âyet: 158.
(20) Kur’ân-ı Kerîm, Nûr Sûresi, Âyet: 63.
(21) İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, c. 8, s. 2657; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, c. 1, s. 168; Süyûtî, Dürrü’l-Mensûr, c. 6, s. 232.
(22) Kur’ân-ı Kerîm, Ahzâb Sûresi, Âyet: 21.
(23) Kur’ân-ı Kerîm, Haşr Sûresi, Âyet: 7.
(24) Kur’ân-ı Kerîm, Ahzâb Sûresi, Âyet: 45-46.
(25) Taberânî, Mu‘cemü’l-Kebîr, c. 3, s. 126, No: 2883; İbn Hibbân, Sahîh, c. 13, s. 60, No: 5749; Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 572, No: 3941.
(26) İbn Hibbân, Sahîh, c. 2, s. 62, No: 349; İbn Ebî Âsım, Sünnet, c. 1, s. 28, No: 51; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 11, s. 547, No: 6958; Beyhakî, Şü‘abü’l-Îmân, c. 5, s. 390, No: 3595. (Not: İbn Hibbân’ın rivayeti Ebû Hüreyre’dendir.)
(27) Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 163, No: 139; Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, c. 1, s. 172, No: 800.
(28) Buhârî, Sahîh, c. 9, s. 92, No: 7280; Ahmed, Müsned, c. 14, s. 342-343, No: 8728.
(29) Buhârî, Sahîh, c. 9, s. 93, No: 7281; Abdülhak İşbilî, Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 3, s. 439, No: 4013; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 151, No: 105.
(30) Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 27-28, No: 79; Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1787, No: 2282; Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 3, s. 436, No: 4006; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 153-154, No: 111.
(31) Müslim, Sahîh, c. 1, s. 12, No: 7; Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 1, s. 10, No: 9; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 155, No: 116.
(32) Ebû Dâvûd, Sünen, c. 4, s. 200, No: 4607; İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 15, No: 42; Dârimî, Sünen, c. 1, s. 228, No: 96; Ahmed, Müsned, c. 28, s. 373, No: 17144; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 159, No: 129. (Not: “Ve her dalâlet cehennemdedir” ibaresi bu rivayette yoktur.)
(33) Kur’ân-ı Kerîm, En‘âm Sûresi, Âyet: 153.
(34) Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 635, No: 2454; Dârimî, Sünen, c. 1, s. 285, No: 208; Ahmed, Müsned, c. 7, s. 207-208, No: 4142; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 160, No: 130.
(35) Müslim, Sahîh, c. 1, s. 130, No: 145/232; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 18, No: 2629; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1319, No: 3986: Ahmed, Müsned, c. 3, s. 157, No: 1604; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 157, No: 123.
(36) Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 18, No: 2630; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 161, No: 133.
(37) Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 45, No: 2677; İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 76, No: 210: Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 160, No: 132.
(38) Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 530, No: 2267; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 164, No: 142; Ahmed, Müsned, c. 35, s. 299, No: 21372.
(39) Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 669, No: 2520; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 163, No: 141.
(40) Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 26, No: 2641; Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 161, No: 134.
 
Misak Dergisi 342. Sayı
Mayıs 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya