“Elhamdulillah” Sözü ve Mahiyeti
Allah (cc) kemal sıfatlara sahiptir ve eserleri vasıtası ile kudretindeki kemal derecesi müşahede edilmektedir. “Subhanallah” diyerek, bu hususu itiraf ederiz. Ayrıca her Müslüman, hayatı boyunca, hergün kılmış olduğu beş vakit namazın her rekatında, Fatiha Sûresi'ni okur ve “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” diyerek, en azından günde kırk kere “hamd” eder. Ayrıca namazlarının sonunda yapmış olduğu tesbihatlarda, 33 kere “elhamdülillah” der ve Allah’a hamd eder. Peygamberimiz Efendimizin (sav) bir hadisi şeriflerinde buyurduğu üzere: “Zikrin en büyüğü ‘Lâ ilâhe illallah’, dua’nın en büyüğü ise ‘elhamdulillah’dır.” Allah'ın (cc) yaratmış ve insana bahşetmiş olduğu nimetler göz önüne alınınca, meselenin keyfiyeti anlaşılır.Kısaca “Elhamdulillah” sözü şu anlama gelir; “Allah (cc) bana yaşantım boyunca ne verirse, benim için neyi uygun gördü ise, ben Allah’tan razıyım."
İbrahim DÖNERTAŞ
04.07.2019 11:10
403 okunma
Paylaş
YERYÜZÜNDE, “halife” sıfatı ile yaratılan ilk insan olan, Hz.Âdem’in ağzından çıkan ilk kelime, ilk söz “elhamdülillah”dır. Yine, cennete giren ve orada cennet hayatı yaşayan insanoğlunun son sözleri, sözlerinin sonuda “elhamdülillah” dır. Kıyametten sonra, kabirlerinden kalkan insanların sözleri de “elhamdülillah” olacaktır. Mahşer günü, mahşer yerine doğru yol alan bütün insanların ve hatta cehenneme giden kâfirlerin sözleri de “elhamdülillah” dır. Kur’an’ı Kerim’in ilk ayetinin “ElhamdulillahiRabbil âlemin” (Fatiha,1/1) olması da manidardır. Peygamber Efendimizin (sav) isimleri olan Ahmed, Mahmud ve Muhammed (sav)’in anlamları “hamd” ile ilgilidir. O, “Mahmûd (övülen)”dir. Aynı kökten gelen “Muhammed” ismi de, “övülmeye lâyık olan, güzel hasletleri olan” anlamlarına gelir. Bir diğer ismi de “Ahmed” dir, ismi taftildir ve “en çok hamd eden” anlamına gelir. Görüldüğü üzere Allah’ın Râsûlunün bütün isimlerinin kökü “ hamd “ ile alakalıdır. Bu durum, hali ile bütün alıcılarımızın bu kavram üzerine yoğunlaşmasına sebep olmaktadır. Yine bir Müslüman, hayatı boyunca, hergün kılmış olduğu beş vakit namazın her rekatında, Fatiha Sûresini okur ve “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” diyerek, en azından günde kırk kere “hamd” eder. Ayrıca namazlarının sonunda yapmış olduğu tesbihatlarda, 33 kere “elhamdülillah” der ve Allah’a hamd eder. Yine hergün namazlarının en başında, okunması sünnet olan “Subhaneke duasını” okur iken O’na “fesebbihbihamdik (seni hamd ile tesbih ederim)” diyerek, dua ederiz. Yani ömrümüz boyunca günde en az 220 kere, sadece namaz ile ilgili hususlarda olmak üzere “hamd” kelimesini kullanırız. Rasûlullah (sav) bir hadisi şeriflerinde buyurduğu üzere: “Zikrin en büyüğü ‘Lâ ilâhe illallah’, dua’nın en büyüğü ise ‘elhamdulillah’dır.”(1) Sözü ise bu kavramın önemini ayrıca ortaya koyar.Bütün bu karineler ve nakiller dikkatimizi bu kelimenin ne olduğunun anlaşılmasına yöneltmektedir. Nedir bu söz? Hangi anlama gelir ve nerelerde kullanılır? Bu soruların cevabını verebilir isek, belki imtihan alanımız olan dünya hayatında ve sonrasında gelen ahiret yurdunda, bizler için en büyük nimetlerin kapılarını açan bir anahtar olması kuvvetle muhtemel, bir inanç şifresi olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte o anahtar kelime de “elhamdülillah” dır.
İLK SÖZ, “ELHAMDULİLLAH”
Yeryüzünün muhtelif yerlerinden alınan toprak ile yaratılan, kırk gün yeryüzünde cansız bir ceset olarak yatırılan ve bu süre zarfında şeytanın oyun alanı haline gelen Âdem (as)’ın cesedi, Rabbimizin ona ruh vermesi ve sonrasında ilim elde etmesi ile değer kazanmıştır. Cinlerden ve meleklerden üstün tutulan insan’ın ağzından çıkan ilk kelime olan “elhamdülillah” sözü, belki de insanoğlunun yaşam kılavuzu, inancının kemal derecesinin ifadesi ve ebedi hayatının kazanım şifresi olma özelliğine sahip bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hususta Ebû Hureyre (ra)’dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Allah, Âdem’i yarattığı zaman aksırdı, Rabbi ona, “Elhamdulillah” demesini ilham etti. Rabbi ona, Allah sana merhamet etsin, dedi. Bu yüzden rahmeti gazabını geçmiştir.”(2) Yine bu hususta İmam Kurtubi (rha) de şu nakli yapar: “Âdem’e ruh üflenince ruh, Hz. Âdem’in başından girdi. Aksırmaya başladı, melekler ona: ‘Elhamdülillah de’, dediler. O da ‘elhamdülillah’ deyince, yüce Allah ona: ‘Rabbin sana merhamet buyurdu’, dedi.(3) İmam Fahruddin er-Râzi (rha)’de tefsirinde bu sözün kullanıldığı yerlere dikkat çeker ve şöyle der: “Atamız Hz. Âdem’in söylediği ilk söz ‘Elhamdulillah’, sözüdür. Cennetliklerin söylediği son söz de ‘Elhamdulillah’, sözüdür. Birincisi şöyle olmuştur: Ruh Hz. Adem’in göbeğine ulaşınca, aksırdı da ‘ElhamdulillahiRabbil âlemin’, dedi. İkincisi ise, Cenâb-ı Hakk’ın, “Cennetliklerin en son duaları, Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur, demeleridir” (Yunus,10/10) sözüdür. Buna göre, bu âlemin başlangıcı ve sona erişi de, Hamd’e dayanır”(4) der ve bu sözün, insanoğlunun kelamının ilki ve sonu olduğuna işaret eder. Allah (cc) bu hususta Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurmuşlardır: “Muhakkak ki iman edip, salih amellerde bulunanları, imanlarından dolayı Rab’leri hidayete erdirir. Naîm cennetlerinde altlarından ırmaklar akar, durur. Oradaki duaları: “Allah’ım, Sen ne yücesin”dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selam”dır; dualarının sonu da: Gerçekten, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Yunus,10/9-10)
Bu ayetleri tefsir eden müfessirler, cennetliklerin cennette arzu etmiş oldukları nimetler, anında önlerine gelince, Allah’tan razı olduklarını, bu duayı yaptıklarını ve Allah’a hamd ettiklerini beyan etmektedirler. Elmalı Muhammed Hamdi Yazır (rha) tefsirinde: “Dua ve niyazlarının sonu, hakikaten ‘elhamdülillahiRabbil âlemin (hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a)’ dır’ demekten ibaret olacaktır. Her tesbihin, her duanın, her dileğin ve her türlü sevincin sonunda onlar “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diyerek sözlerini bitireceklerdir. Nimetin ve nimeti verenin kadrini takdir edip, hakkına saygı göstermek zevkinin, anlaşıldığı üzere hidayet ve saadetin yalnızca başı değil, bütün nimetlerin ve saadetlerin sonucu, en son kemal mertebesi ve nihai gayesi olduğu ve bu suretle cennet nimetlerinin sonsuzluğu ve hakkın rızasının herşeyin üstünde olduğu gösterilmektedir. ...Cennette hiçbir noksan ve hiçbir ihtiyaç bulunmadığı ve ibâdet için mükellefiyet dahi bulunmadığı halde, cennet ehli yine de en büyük lezzetin ve heyecanın Cenab-ı Kibriya’yı tekrim ve tenzih etmekle duyulacağını görecek, Allah’a dua ve senadan ayrılmayacak. Bütün dua ve davaları sadece Allah’ı tesbih ve tahmid olacak. dualarının hepsi mutlaka hamd ile sona erecektir” diyerek meseleyi izah eder.
Yine mahşer günü, Sûr’a ikinci üfürme meydana geldikten sonra, kıyametin ikinci safhası başlar ve Âdem (as)’dan, kıyamete kadar yaşamış olan bütün insanlar kabirlerinden kalkarlar, bu kalkış Allah’ı tesbih ve “hamd” ederek olacaktır. Bu hususta Fahruddiner-Râzi (rha) tefsirinde: “İnsanlar kabirlerinden çıkar, başlarına toprakları saçarak, ‘Sübhaneke ve bihamdike’ derler ki, işte buradaki ‘hamd’ budur.”(5) diyerek meseleyi açıklar. Yine, “Said b. Cübeyr’den rivayet edilen bir yoruma göre, ayetteki hitap hem kâfirlere hem müminleredir. Kâfirler de, müminler de kabirlerden çıkarlarken Allah’a hamd ederler.”(6)
Allah (cc) Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “O, sizi  çağırdığı  gün, hamdederek  davetine uyarsınız. Ve çok az kalmış olduğunuzu zannedersiniz.” (İsrâ, 17/52) Yine İmam Râzi (rha)bu ayette:”«Bihamdihi» ifadesi kâfirlere raci olan muhatap zamirinin halidir. Yani Allah’ın kemâl-i kudretinden dolayı, O’na hamdeder olduğunuz halde, O’na icabet edersiniz. Bunu kıyamette inkâr etmek mümkün değildir. Çünkü orada bilgiler zaruridir” diyerek, kâfirlerin gerek kabirlerinden kalktığı, gerekse İnsanlara Rablerinin çağrısı ulaştığı ve bütün insanların, kalkmış oldukları kabirlerinden, çağrıldıkları mahşer alanına doğru giderken,cehennemlikler dahil hepsinin Allah’ hamd ederek gittiğini beyan eder. Bu hususta tabiin’in büyüklerinden Hasan-ı Basri (rha): “Cehennemlikler, cehenneme giderken, Allah’a hamd ederek giderler” diyerek, dikkatimizi celbeden bir hususa işaret eder.' Neden, cehennemlikler dünyada yapmadıkları hamd’i, cehenneme giderken yaparlar?' sorusunun cevabını, “hamd” ile ilgili açıklamaları yaptıktan sonra vermeye çalışacağız. Yine bir başka husus, mahşer günü bu kelimenin gereğini dünyada yerine getirenler, hesapsız olarak cennete girecek olan kimselerin, ilk grubunu oluştururlar.. Bu hususta İmam Gazali İhya isimli eserinde, “mîzan” konusunu açıklarken: “Bir grup da vardır ki, günahları yoktur. Bir dellâl çağırır: ‘Her hâl ü kârda Allah’a hamd edenler ayağa kalksınlar!’ (diye bağırır) Binaenaleyh onlar ayağa kalkarlar ve cennete giderler.”(7)
“ELHAMDULİLLAH” NE
DEMEKTİR? HANGİ
HALLERDE YAPILIR?
“Hamd” üstün bir şekilde övmektir. Sadece dil ile söylense de, kalbin amelidir. Dil kalbin tercümanıdır ve gerçek “hamd” kalbdeki duyguların ve kemâlatın oluşumudur. “Hamd” insanın şahsına iyilik ve nimetler ulaştığı zaman da söylenir,bir musibet ve bela geldiği zaman da söylenir. Bu yönüyle “Şükür”den daha kapsamlı ve daha üstündür. Çünkü şükür, sadece iyi durumlarda yapılır. Yani insanın başına iyi bir hal gelince, Allah (cc) insana bir nimet verince insan şükreder, bu nimetin karşılığı olarak nimeti vereni över, O’na teşekkür eder, “Allah’a şükür” der. Başa gelen musibetlerde, kötü hallerde şükür yapılmaz, sadece “hamd” edilir. Çünkü şükür verilen şeyi, kendisi için şükredilen şeyi arttırır. Bu hususta Kur’an’ı Kerim’de Allah (cc) şöyle buyurur, “And olsun, eğer şükrederseniz size olan nimetlerimi arttırırım.” (İbrahim,14/7) Herhangi bir hastalık veya afet ya da istenilmeyen bir olay neticesinde “Ne yapalım Allah’a şükürler olsun!” diyen insan, başına gelen hastalığın veya kötü hallerin artmasını Allah’tan talep etmiş olur. Bu yüzden sadece iyi bir olay ile karşılaştığımız zaman şükrederiz. Bu gibi kötü hallerde ise “Elhamdulillah” deriz. “Şükür” hem dil ile, hem kalb ile, hem de uzuvlar ile yapılır. İnsan kendisine ihsan olunan nimet karşısında kalben râzı olur ve Allah (cc)’a karşı gönlünde bir yakınlık, muhabbet oluşur. Bu “şükür” dür. Bu duygularını dil ile ifade eder ve “Ya Rabbi, sana şükürler olsun” der, bu da şükürdür. Ya da kendisine verilen güzel şeylere karşılık nimeti verene sevgi ile, rıza ve mutmain olma duyguları ile, memnuniyetini ifade etme duyguları ile namaz kılarak, oruç tutarak, sadaka vererek vs. yapmış olduğu ameller ile karşılık verir, İşte bu da şükürdür.” Hamd”in “Şükür” den daha kapsamlı olduğunu İmam Kurtubi (rha) konu ile ilgili delilleri zikrettikten sonra şöyle açıklar, “ Derim ki: Doğrusu şudur: Hamd, önceden bir ihsan söz konusu olmaksızın nitelikleriyle övülmeye değer olana yapılan bir senadır, övgüdür. Şükür ise, bağışladığı ihsana (iyiliğe, güzelliğe) karşılık şükredilen kimseye yapılan bir senadır. İşte bu noktadan hareketle ilim adamlarımız şöyle demiştir: Hamd şükürden daha kapsamlıdır. Çünkü hamd hem sena, hem tahmid (yani hamdetmek) hem de şükür hakkında kullanılır. Karşılık olarak yapılan (şükür), özel bir hâli ifade eder. Ve sana iyilik yapana karşı bir mükâfattır. O bakımdan âyet-i kerimede kullanılan hamd, daha genel bir mana ifade ediyor. Çünkü şükürden geniş bir anlamı kapsamaktadır”(8) diyerek, şükrün bir şey karşılığı, hamd’in ise karşılık olmadığı halde yapıldığını ifade eder.
Allah (cc)’ ın sıfatlarından biri de El-Hâmid’dir. Her ne kadar ismi fâil de olsa,bundan ismi mefûl anlaşılır ve “ziyadesiyle övülen, bütün övgüler O’nun olan” anlamına gelir. İbni Kayyım El Cevziyye (rha) “El-Hâmid” sıfatını açıklarken çok önemli olan şu açıklamaları yapar; “Hamd övmeyi ve hamd edileni sevmeyi gerektirir. O’nu seven ama O’nu övmeyen, O’na hamd etmiş olmaz. Herhangi bir nedenden ötürü O’nu öven ama O’nu sevmeyen de hamd etmiş olmaz. Dolayısıyla O’nu sevmedikçe ve övmedikçe O’na hamd etmiş olmaz. Övgü ve sevgi, bunları gerektiren sebeplere bağlıdır. Hamd edilenin eksiksiz ve üstün sıfatlara sahip olması, insanlara ihsanda bulunması O’na hamd etmeyi gerektiren nedenlerdir. Bu tür nedenler ne kadar çok olursa gösterilecek sevgi ve övgü de o kadar çok olur"(9) diyerek, hangi halde olur ise olsun, Allah’ı övme ve sevme birlikteliğinden bahseder. Bu da şu anlama gelir, gerçek manada bir “hamd" olması için insanın Allah (cc) kendisine ne verirse versin, bu iyilik de olsa, bir musibet, belâ da olsa yine de O’nu gerçekten sevmesi ve ‘Sen ne verirsen ver bu benim için güzeldir, bizim için en doğrusu budur, idrak edemesem de, anlayamasam da, başıma gelen bu musibet senin bana layık gördüğün hoş bir şeydir ve ben bundan râzıyım’ demesi ve bu şekilde inanması ile mümkün olur. İnsan Allah’ın kendisine daha önce vermiş olduğu nimetleri tefekkür eder, O’nun insanlara ne kadar cömert (El- Kerim), şiddetli ikram sahibi (El- Zül Celali vel ikram), ziyadesiyle veren (Eş-Şekûr) ve bunun gibi daha birçok kemal sıfatlara sahip olduğunu bilirse, yaratıcının insan için her zaman en güzeli ve en iyiyi istediğini bilir, O’nun kullarına olan rahmetini idrak eder ve O’ndan ne gelirse gelsin bana hoş gelir anlayışı ile “ hamd “ makamına ulaşır.Hatta diğer sıfatları için de durum aynıdır. O’nun bütün sıfatları insanı nimetlere ulaştırır. Mesela, Allah (cc), “eş-Şafii” sıfatı ile insanlara şifa verir ve şifa veren de bazen insanın iyileşmesi için ona acı ilaçlar içirebilir. Onu ameliyat eder, keser, biçer, ona iğne yapar. Ona şiddetli acılar da verse, bunu hastanın iyileşmesi için yapar. Bize böyle muamele eden doktora gereken şey, teşekkür etmektir, güzel duygu ve güzel sözlerdir. Allah (cc) bizlere, dünya üzerinde yaşar iken ne verirse versin, neyi uygun görür ise görsün, biz onu severiz ve överiz. Şikâyet etmediğimiz gibi bilakis, ondan gelen her şeye memnun oluruz, razı oluruz. Sadece bize verdiği nimetler için O’na sevgi duymaz, onu yüceltmeyiz. Vermedikleri için de, O’ndan razı oluruz. Bizim için uygun gördüğü her bir husus, bizim için de uygundur. Şikâyet etmez ve sızlanmayız. Bizlere vermiş olduğu fakirlik, hasta veya herhangi bir uzvu eksik olarak doğmuş bir evlat, bizleri ölünceye kadar yatağa mahkûm eden bir hastalık, depremler, kasırgalar, sel baskınları ve toprak kaymalarını bizlere reva gören, göndermiş olduğu yıldırımlar ile evlerimizi, ahırlarımızı, ekinlerimizi yakan, şeytanlara bizleri saptırabilmeleri için kıyamete kadar izin veren, bizlere zulmeden, öldüren ve zindanlara atan kâfirlere ceza vermede acele etmeden onlara fırsatlar veren, dostlarımıza ve çocuklarımıza en çirkin zalimlikleri yapan kişileri anında kahretmeden sonraya erteleyen, yılanları, çıyanları ve akrepleri ile bizlere dünyada huzursuz, ederek tedirgin bir hayat yaşatan ve hatta yarattığı sivrisineklerin vasıtası ile bizlere sabaha kadar rahat bir uyku uyutmayan, bizleri kaşınma delisi yapan Allah’a hamd olsun. Biz O’nu çok severiz ve çok överiz. Biliriz ki O, bütün bu olumsuz gibi gözüken şeyleri, biz kulları için birçok hikmetleri sebebi ile bizler için ya bir faydayı elde etmek, ya da bizden bir zararı def etmek için yaratmıştır. Bütün bunlar, O’nun bizlere olan rahmetinin birer göstergesidir. Biz bilmeyiz, her şeyi O bilir.Allah (cc) bir ayeti Kerimede: “Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir” (Şûra,42/27) buyurmuşlardır. O, subhan’dır, eksikliklerden münezzehtir, dolayısı ile yarattıklarını da mükemmel ve eksiksiz yaratmıştır. El-Hâmid’dir, bütün hamdler O’nadır. Sevgiler ve övgüler O’nun dur. Kâinattaki tek bir toz zerresi bile lüzumsuz değildir ve tek bir mahlûkat dahi ne fazladır, ne de eksiktir. Her şey tastamam ve olması gerektiği gibidir. O halde bize düşen de bizim için uygun görülen her şeye tam bir teslimiyet ile yani öncelikli olarak kalben ve akabinde bedenen teslim olmaktır. Müslüman “teslim olan”, İslâm ise “teslim olmak” tır. Bu teslimiyetin ilk adımı, ilk sözü “Lâ ilâhe illallah” dır. Son sözü de “Gerçekten, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Yunus,10/10) İnsanların imanlarının dereceleri farklı farklıdır. İmam Kurtubi (rha), El Camiu li-Ahkami’lKurân isimli tefsirinde Fatiha Sûresini açıklarken şu nakli yapar; “İlim adamları, kulun: “el-hamdülillahirabbi’lâlemîn” demesinin mi yoksa “la ilahe illallah” demesinin mi daha faziletli olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim: “el-hamdülillahirabbi’l-âlemin” demesinin daha faziletli olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu hamdin kapsamı içerisinde “la ilahe illallah” diye ifade edilen tevhid de bulunmaktadır. Buna göre kulun “elhamdülillah” demesinde hem tevhid hem de hamd vardır. Fakat “la ilahe illallah” demesinde sadece tevhidsözkonusudur.” Yani, elhamdulillahiRabbil âlemin sözü, içinde hem tevhidi, hem de rızayı ve Allah’a muhabbet ile teslimiyeti barındırmaktadır. “La ilahe illallah” sözünü söyleyen kimsede bu vasıf ilk anda olmayabilir. Bu husus imanın olgunlaşması ve kuvvetlenmesi ile mümkün olan bir durumdur. Bu konu geniş olduğundan inşallah önümüzdeki yazımızda, bu konuyu daha detaylı olarak açıklamaya çalışacağız.
Hamdin şükürden farkı, kendisine nimet verilene, verilmiş olana yapılır, yani bir şey karşılığıdır, olay olmuş ve bitmiştir. Hamd ise iyi veya kötü verilmeyenlere de yapılır. Dolayısı ile kendisine verilmeyenden dolayı da Allah’a övgü ve sevgi ifade eden kimseye, Allah (cc) bu sefer verilmeyen nimetlerininde kapısını açar. İmam Râzi (rha)bu konu hakkında şu açıklamayı yapar: Cenâb-ı Allah hadîs-i kudsisinde: “Kuluma bakınız. Ben ona kıymetsiz tek bir nimet verdim de o, Bana. sonsuz ve sınırsız şükürde (hamd) bulundu” demiştir.Burada bir incelik vardır. O da şudur: Bu dünyada Cenâb-ı Hakkın kuluna verdiği nimetler sonludur.Halbuki kulun, “elhamdulillah” sözü, sınırsız bir hamdi ifade eder. Sınırsız olandan sınırlı olan çıkarıldığında, geriye kalan yine sınırsız olur. Bu sebeple sanki Cenâb-ı Hakk şöyle demiştir: “Ey kulum, sana verilen nimete karşılık “elhamdülillah” dediğinde, bundan ötürü geriye sonsuz taatlar kalır. Bu nedenle o taatlara sınırsız nimetlerle karşılık vermek gerekir” İşte buna binaen kul, ebedî bir mükâfata ve sonsuz bir hayra hak kazanmış olur. O halde, kulun “elhamdülillah” demesinin, sonu olmayan mutlulukları ve sınırsız iyilikleri gerektirdiği ortaya çıkar.(10)Bu şekilde açıklama getiren İmam Râzi, sadece verilenlere şükreden kişilerden farklı olarak, verilmeyene de, hatta olumsuz gibi gözüken şeylere de sevgi ve övgü ile, tam bir teslimiyet ve inanç ile rıza gösteren, Allah’tan razı olan kulları için, Allah’ın övgüsünü ve sevgisini kazandıklarının müjdesini beyan etmektedir. Durum böyle olunca, Allah (cc)’da onlara bu sefer sınırsız olan o nimetlerinin kapısını açar.
CEHENNEMLİKLER
CEHENNEME GİDERKEN,
NİYE HAMD EDERLER?
Cehennemliklerin, cehenneme giderken Allah’a hamd etme konusunu da şöyle açıklayabiliriz. Kişi dünyada Allah’ın nimetlerini gördüğü halde, idrak ettiği halde, yine de nankör olabilir. Allah (cc)’ın mahlûkatı yaratmasındaki muhteşem kudreti ihata edemeyen, ya da etmek istemeyen bir kısım nankör kâfirler, ya da günahkâr zalimler, O’nun kâinattaki her bir tasarrufunun mükemmel olduğunu, koymuş olduğu her bir kanunun da kusurdan uzak olduğunu anlayamadıkları için, O’na gerek kalben, gerekse bedenen teslimiyet göstermezler. Gerek doğa kanunları denilen adetullah üzerinde, gerekse insanlara Allah (cc) tarafından uygun görülen yaşam tarzı üzerinde memnun olmazlar, eleştiri yaparlar, surat ekşitirler. Yağmur yağsa, ‘niye yağdı’ derler. Rüzgâr çıksa ‘çıkmasaydı’ derler. Hasta olsalar, ‘bula bula beni mi buldu’ derler. Hayatlarındaki olumsuzları görünce, kadere lanet ederler. Yani Allah’ın verdiklerini hoş görmez, hatta çirkin görürler. Diğer yandan, Allah (cc)’ın koymuş olduğu kanunları güncel ve çağdaş görmediklerinden reddederler ya da tevil ederek Allah’tan başkalarının koymuş olduğu kanunlarla insanlara hükmederler, bunlara gönül rızası ile severek, kalblerinde hiçbir sıkıntı duymadan tabi olurlar. Allah’ın emretmiş olduğu miras ile ilgili hükümleri, suçlara verilecek cezaların mahiyetini, alışveriş ile ilgili kuralları görmezden gelerek, kendileri kural koyarlar. Allah’ın paylaştırmasını ve terbiye etmesini, düzen oluşturmasını kabul etmezler. Allah (cc)’da onlara ceza vermede acele etmediği için, onlara dünyada bu işlerinde fırsatlar verir. Olur ki tevbe ederler, hatalarını anlarlar ve mükemmel yaratanın, mükemmel yöneten olduğunun idrakına varırlar, diye. Fakat bu inanılması zaruri olan bilgileri ve eylemleri kabul etmeyen, reddeden, inkâr eden kâfir ve fâsık kimseler, aynı toleransı, tercih edebilme serbestiyetini ahirette bulamayacaklardır. Orada, dünyada iken kabul etmedikleri mutlak ilim ifade eden, zaruri bilgi olarak inanılması gereken şeyleri reddetme imkânları yoktur. Çünkü İmam Râzi’nin yukarıda da açıkladığı gibi “Rablerinin çağrısına uyarak, “hamd ederek (bihamdihi) icabet ederler” (İsra,17/52) ayetindeki “Bihamdihi” ifadesi, kâfirlere raci olan muhatap zamirinin halidir. Yani Allah’ın kemâl-i kudretinden dolayı, O’na hamdeder olduğunuz halde, O’na icabet edersiniz. Bunu kıyamet günü inkâr etmek mümkün değildir. Çünkü orada bilgiler zaruridir. “İşte zaruri bilgi hâsıl olunca, kişi hatasını anlayacak ve nefsinden dolayı reddettiği şeyleri kabul etmek zorunda kalacak ve pişmanlık ve tam bir teslimiyet ile cehenneme doğru yol alacaktır. Çünkü o cezayı hak etmiştir. O da bunu idrak etmiştir. Suçludur, hiçbir kıvıracak yeri yoktur. Ama artık çok geçtir. Kendisine dünyada defalarca uyarılar gelmiştir. Ona düşünmesi için uzun bir zaman da verilmiştir. Hergün onlarca ve hatta yüzlerce kendisine uyarıcılar geldiği halde, o hep reddetmiştir. İşte artık suçu açık bir şekilde, hiçbir şüpheye yer olmayacak bir hal ile ortaya çıkmıştır. İnanmadığı şeyler onu çepeçevre kuşatmıştır. Buna benzer pişmanlıkların örneklerini bizler, dünyada da yaşamaktayız. Arabası ile uzun bir yolculuğa çıkacak bir kişiye denir ki, ‘uykunu güzel al ki yolda uyumayasın’. Fakat bu şoför tam aksine bütün gece uyumadığı gibi, bir de âlem yapıp içki içer, sabaha kadar vur patlasın çal oynasın tarzı ile hareket ederse. Sabah da kendisine ‘bu şekilde araba kullanamazsın, yolculuğa çıkma’ dendiği halde, yine de insanları dinlemez, çoluk çocuğu ile yolculuğa çıkar ve aynı zamanda da süratli bir şekilde araba kullanır ve yanında olan eşinin de yolda defalarca, tekrar tekrar ‘aman sürat yapma, yavaş git’ uyarılarını dikkate almaz, yine de hızlı bir şekilde araba kullanır ise, bu yolculuğun akibeti yolun dışında, ya bir uçurumda, ya da bir ağaca toslamış vaziyette bitecektir. İşte bu kaza sonucu arabada bulunan ve çok sevdiği çocuğunu kaybeden bir baba feryat ederek ne der; “-Ben bunu hak ettim. Bunun suçlusu benim. O kadar da uyarıldım. Ben bir insan değil, olsa olsa ancak bir hayvan olabilirim, hatta daha da kötü” dese de artık olan olmuş, iş bitmiştir. Hatasını anlamış, itiraf etmiştir. Fakat artık bu itirafların ona bir faydası yoktur. Ancak suçunu idrak etmenin ve hatasını anlamanın pişmanlığı ve kabullenişliğin içinde sızlanması vardır. İşte cehennemlikler de cehenneme gider iken kabul etmek zorunda oldukları böyle zaruri bilgiler ile pişman olarak, cehennemi hak ettiklerini itiraf ederek, kendilerine dünyada defalarca verilen fırsatları reddettiklerinin bilinci ile cehennem azabını gerçekten hak ettiklerinin kabullenişliği ile “elhamdülillah” diyerek cehenneme yol alırlar. Yine İmam Râzi’den bu konu hakkında nakledersek: “Kâdi şöyle demiştir; ‘(Allah) Dünyada onlara olan imkân verme, müyesser kılma, lütuflarda bulunma ve diğer nimetler gibi şeyleri sebebiyle, cehennemliklerden de hamd ve şükrü hak etmiştir. Zira onların kötülükleri Allah’ın nimetlerine şükretme gereğini ortadan kaldırmaz” diyerek meseleyi açıklar. Onlarda Allah’ın nimetlerini dünyada idrak edemeseler de, ahirette anlayacaklar ve hamd edeceklerdir.
ELHAMDULİLLAH SÖZÜNÜ
NASIL ANLAMALIYIZ?
Allah (cc) üstün sıfatlara sahiptir ve eserleri vasıtası ile kudretindeki kemal derecesi müşahede edilmektedir. “Subhanallah” diyerek, bu hususu itiraf ederiz. O, zatının celali ile tam olduğu gibi, aynı zamanda da tam üstüdür. Bu tespit yaratılmış olan insanın, yüce yaratıcıya olan güvenini ve imanını pekiştirmektedir. Yaratıcının yaratmış olduğu insana bahşetmiş olduğu nimetler de göz önüne alınınca, ortaya sevgi, saygı, kudret ve celalinin büyüklüğü karşısında, azamet ve celal korkusu insanın ruhunu ve bedenini kaplamaktadır. Yaratılanın, yaratıcıya tam bir ruh ve beden teslimiyeti ile tevekkülünü isteyerek ve bilerek sabit kılmaktadır. Kısaca “Elhamdulillah” sözü şu anlama gelir; “Allah (cc) bana yaşantım boyunca ne verirse, benim için neyi uygun gördü ise, ben Allah’tan razıyım. Onu severim ve onu överim. Varlığımı oluşturan zerrelerin kâinatın oluştuğu ilk andaki durumundan, dünyada hayat bulmam, doğduğum kişi, şartlar, bedenimin mahiyeti, içinde bulunduğum ortam, başıma gelen güzel şeyler veya musibetler, imtihanlar, ölümüm ve sonrasındaki hayatım her ne şekilde olursa olsun, Allah (cc) tarafından nasıl takdir edilirse edilsin, ben “Allah’ı severim ve överim. Ben ondan razıyım. O benim için neyi sevdi ise, ben de onu severim. Neden nefret ediyor ise, bende ondan nefret ederim. Sakat da doğsam, fakir de olsam, dünyada belalar hiç beni terk etmese de, onun sevgisi ve her zaman övgüsü kalbimdedir” demektir. “Elhamdulillah” sözü ile kendisine kayıtsız ve şartsız, isteyerek ve severek teslim olacağımızı beyan ettiğimiz rabbimizi yücelterek kendisine tam bir teslimiyet ile itaat edeceğimizi, onun üstünde bir makam tanımayacağımızı önemle arz ederiz.
___________________
(1) Tirmizi; Nesâi 837.; El Esas fi’t-tefsir,SaidHavva,Fatiha sure.
(2) İbnHibbân, Sahîh, Tarih, 1, (14/ 36); Hâkim’, Müstedrek, 1/132, 4/ 292; Beyhakî, Sünenu-i Kübra, Şehadat, El-Emrbi’l-İşhad, (10/146)
(3) İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an,Bakara 31.
(4) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,Fatihasurs.
(5) a.g.e.,İsra Sûresi 52.
(6) Ali Arslan, Büyük Kuran Tefsr.,İsra 52.
(7) İhyauUlûmi’d-Din, İmam Gazali, Tuğra neş.C.4. sh.927.
(8) İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Fatiha Sûresi tefsiri 1.
(9) EsmaulHusna (Heyet) Polen yay.sh.121.
(10) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,Fatihasurs
 
Misak Dergisi 343. Sayı
Haziran 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya