Siyaset-i Şer’iyyenin Dili ve Firâset-i Mü’min
Firâset sahibi olmanın alâmeti, ümmetin derdini çekenlerle beraber olmaktır. Ümmet derdi çekenler ile beraberlik âhiret bahtiyarlığıdır. Çünkü onların sevdası; dünyada ilahî sevgi ve rızaya nail olmuş en hayırlı nesil Sahabe-i Kiram yolunda olmak; ahir zamanda Peygamber Efendimiz (sav)’in “kardeşlerim” dediği kutlu taifeye dâhil olmaktır. Firâset elbette en çok idarecilere, onlara vezirlik yapan âlimlere, danışmanlara, devlet adamlarına lâzımdır. Onlar müslümanların umumî iyiliğini, ıslahını ve gayelerine vâsıl olmalarını sağlamalıdırlar. Ancak her bir müslümanın da kendi bulunduğu yerde, emri altındakiler hususunda firâset sahibi bir siyasetçi olmasına ihtiyaç vardır. Peygamber Efendimiz’in siyaseti, her seviyedeki reislerin ihtiyaç duyacağı en üstün firâset örneğidir. Aile reislerinden muallimlere, müessese yöneticilerinden ülke idarecilerine, herkesin O’nun idaresinden alacağı dersler vardır. Firâset olmazsa siyaset kendisini ifade edemez. Siyasete öngörüyü kazandıran firâset-i mü’mindir.
Mustafa ÇELİK
04.07.2019 11:00
285 okunma
Paylaş

SİYASET-İ Şer’iyye’de akla din ve iman önderlik eder. Siyaset-i Şer’iyye’nin dili, firâset-i mü’mindir. Çünkü firaset-i mü’min, vahiy öncelikli düşünmedir. Yani meydana gelen olay ve hadiselere vahyin penceresinden bakmaktır. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre, “Rasûlullah sallahu aleyhi ve sellem: “Mü’minin firâsetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar/değerlendirme yapar” buyurmuş sonra da “Gerçekten bunda firâset/idrak/anlayış sahipleri için âyetler/ibretler vardır”(1) âyetini okumuştur.(2)

Firâset-i mü’min; tefekkürü, tezekkürü, taakkulu ve tedebbürü tafakkuh ile buluşturmanın neticesidir. Firâset ya da ferâset, görülenin arkasındaki gerçeği fark etmek, geleceğe yönelik isabetli öngörüde bulunmak, olayları vahiy (kitap-sünnet) çerçevesinde değerlendirip herkesten farklı ve isabetli yorumda bulunmak gibi anlamlara gelmektedir. Hadisteki “el-mü’min” kelimesi, “el-Mü’minü’l-kâmil/olgun mü’min” demektir. Allahû Teâlâ, olgun mü’mini, imanının nuru ile -öteki mü’minlerden ayırır ve- onu gizli-kapaklı hallere (zamâir) ve bazı sırlara (serâir) muttali kılar. Nitekim irfan ehli kişiler, yeryüzünde Allah’ın şâhitleridir.

Firâset-i mü’min; öngörüyü önyargının yerine ve önüne geçirmektir. Düşüncede tutarlı olmak, bir şeyde düşünerek davranmak ve basiretli hareket etmek, bir şeyin gerçek mahiyetini görebilmek. Bir kişi işlerin iç yüzünü görebildiği, önceden tahmin edip, düşünebilme kabiliyet ve maharetine sahip olduğu müddetçe firasetli sayılır. “Mü’minin firâsetinden sakının” uyarısının anlamı “günah işlemekten uzak durun, çünkü olgun mü’min, yapıp ettiklerinizin farkına varır, onun huzurunda mahcup olursunuz” diye anlaşılmıştır. Firaset kabiliyetinin iman nuru ile yakından alakalı olduğunu destekleyen şu ayeti burada hatırlatmak gerekir. “Ey iman edenler! Şayet Allah’dan ittika ederseniz, o size furkân (hem zahir, hem batında hak olanı olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur) verir”(3) “Furkan”: Fark ve temyiz veya fârık demek olduğu gibi, sabah anlamına da gelir.(4)

Yukarıda sözü edilen hadiste iki ayrı yorum yapılmıştır: Birincisi, hadisin zâhirinin delalet ettiği anlamdır ki, bunu Allah Teâlâ, evliyasının kalbine koyar da, onlar da bunun sayesinde kerâmet, isabetli zan ve hades (başkalarının bilmediği şeyleri bilebilme yeteneği) çeşitleri ile insanlardan bazısının durumlarını bilirler. İkinci görüşe göre ise; hadiste sözü edilen firaset, delillerle, tecrübelerle, yaratılış ve ahlâkla öğrenilen bir tür (maharettir) ki, bazıları insanların bâtın hallerini bu maharetleri sayesinde bilebilirler.(5) Bu tecrûbî ve rasyonel izahın da hadislerde izahını bulmak mümkündür. Zira Hz. Peygamber mümini akıllı, zeki ve ince görüşlü olarak tavsif etmekle,(6) iman ve takva sayesinde elde ettiği firâseti sayesinde her türlü hile, tuzak ve entrikaya da düşmemesi gerektiğini de şu hadisleri ile işaret etmişlerdir: “Mü’min bir kovuktan/delikten iki defa ısırılmaz”(7)Firâset, insanın şekil-şemâil, renk ve sözlerinden ahlâkına, faziletine ve de kötülüklerine istidlal etmek, çıkarımda bulunmaktır diye de tanımlanmaktadır.

Firaset-i mü’min sahibi olan Allah’ın nuru ile bakar, değerlendirmeyi vahye, imana göre yapar. Bunun anlamı, “mü’min, Allah’ın nuru ile aydınlanmış kalb gözüyle görür” demektir. Dolayısıyla gözlerini haramdan sakınan, nefsini şehevâttan alıkoyan, içini murâkebe ve denetimle onaran ve helal yeme alışkanlığına sahip olan firâset özelliğini güçlendirmiş ve hata ihtimalini oldukça azaltmış olur. Bu sayılanlara dikkat edilmezse kalbin nuru söner. "Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur”(8) âyeti herhalde bu durumu tespit ve ilan etmektedir.(9)Nitekim hadisimizde de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın nuru ile firâset arasında doğrudan ve sıkı bir ilginin bulunduğuna dikkat çekmek suretiyle firâsetin kaynağına işarette bulunmuştur. Bu sebeple firâseti, Allah Teâlâ’nın mü’mine imanındaki kemali sebebiyle verdiği bir lütfu olarak anlamak ve tanımlamak mümkün gözükmektedir.

Firâset-i mü’min, kemâl-i iman göstergesidir. Bir mü’minin imanını kemale erdirebilmesi için neleri, niçin yapması gerektiğini Peygamber Efendimiz, Ebû Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anh’dan rivâyet edilen bir Hadis-i Şerifte şöyle açıklamıştır: (Sevdiğini) Allah için seven, (kızdığına) Allah için kızan, (verdiğini) Allah için veren ve (vermediğini) Allah için vermeyen mümin, imanı(nı) kemâle erdirmiştir.”(10)

Bu Hadis-i Şerife göre iman olgunluğunun göstergeleri, sevip benimsediğini, nefret edip reddettiğini, verdiğini, vermediğini, yapıp ettiğini hep “Allah için (lillahi)” kaydına bağlı olarak yapmaktır. Nitekim hadiste bu fiiller mutlak olarak, yani herhangi bir mef’ûle/nesneye bağlı olmaksızın zikredilmek suretiyle her konuya yönelik yorum kapısı açık bırakılmıştır. Sevdiği kişiyi Allah’a olan imanı ve kulluğu dolayısıyla seven kimse, imanda kemalin en köklü ve birinci duygusal göstergesine sahiptir. Aynı şekilde herhangi bir kişiye ya da nesneye, kişisel bir hınç nedeniyle değil de iman değerlerine ters düştüğü için kin besleyen ve nefret duyan kimse de imanda kemalin ikinci duygusal göstergesini elde etmiştir. Öte yandan, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ya da herhangi bir beklenti sebebiyle değil, “Biz sizi Allah rızası için yediriyor-içiriyoruz. Sizden herhangi bir karşılık ve teşekkür de beklemiyoruz”(11) bilinciyle sadece layık oldukları için seve seve birilerine bir şeyler verenler ile gördüğü herhangi bir zarar ve kötülükten dolayı değil, inanç değerlerine göre verilmemesi gerektiği için birilerine bir şeyler vermeyenler de imanda kemalin fiili/davranışsal iki temel göstergesine sahip bulunuyorlar demektir.

İmanda kemal göstergelerini ortaya koyan bu Hadis-i Şerifin ardından, mü’minin “Allah’ın nuru ile bakıp değerlendirme yapmasını” açıklayan bir hadis-i kutsiyi de burada hatırlamak konu bütünlüğü açısından yararlı olacaktır:

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurdu” demiştir:

“Her kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harb ilân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdetâ) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa, onu korurum.”(12)

Bu hadis-i kutsî göstermektedir ki firâset, aslında akıl, fikir, tecrübe ve ihtisastan çok, vahiy öncelikli düşünmek ve yaşamayı başarabilmekle ilgilidir. Bu durumu aklın önüne vahyi, kitap ve sünneti koyma diye de niteleyebiliriz. Hadis-i şerifteki “Mü’min firâseti”nin, kaynağı bu ilkedir. Olayları “Allahın nuru ile değerlendirmek” ancak vahyi önceleme sonucudur. Aklı gözünde olanların böyle bir derinlikten uzak kalacakları ise açıktır. Abdullah İbn Mes’ûd radıyallahu anh’ın şu sözleri de bu konuda oldukça dikkat çekicidir. Bir gün müslümanlar İbni Mes’ûd hazretlerine birçok konuda sorular yöneltmişlerdi. O radıyallahu anh, cevaben şunları söyledi:

“Gerçek şudur: Bizim hüküm vermediğimiz ve bir şey de sayılmadığımız zamanlar oldu. Sonra aziz ve celil olan Allah, gördüğünüz üzere bize tebliğde bulunma görevini takdir buyurdu. Artık sizden biri bugünden sonra bir mesele ile karşılaşacak olursa, o meseleye Kur'ân âyetlerinde çözüm arasın. Allah’ın kitabında bulunmayan bir mesele ile karşılaşan, Resûlullah’ın verdiği hükümlere bakarak halletsin. Allah’ın kitabında ve Hz. Peygamber’in hükümlerinde çözüm bulunmayan bir olayla karşılaşan kimse, ilim adamlarının (sâlihlerin) verdiği fetvâlara bakarak meseleyi çözmeye çalışsın. Kur’an’da, hadislerde, ilim adamlarının fetvâlarında cevabı bulunmayan bir mesele ile karşılaşan kişi, aklını kullanarak içtihat etsin. Sakın ha “Ben içtihat yapmaktan korkarım” demesin. Çünkü helâl belli, haram bellidir. Helâl ile haramın arasında şüpheli ve kapalı konular vardır. O halde sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!”(13)

Tercih ve tevcihlerde (yönlendirme) neyin esas alınıp öncelendiğine özellikle cemaat önderlerinin ve toplumu etkileme konumunda bulunan, muktedâ bih olan ilim, irfan ve idare adamlarının daha çok dikkat etmeleri gerekmektedir. Zira asgarî müştereklerde bile anlaşamayıp aynı tavrı gösteremeyen Müslümanların bu dağınıklığında vahyi, kitap ve sünneti önceleyen düşünce eksikliğinin ya da “basireti bağlanmış” önderlerin etkisi herhalde görmezden gelinemez. Basite alınan günlük işlerden devletlerarası ilişkilere kadar vahiy öncelikli tercihlere ağırlık vermek, iyi Müslüman, olgun mü’min olmanın düşünce boyutunu, böylesi tercihler yönünde hareket etmek de davranış boyutunu ortaya koyar.

Siyaset firâsetsiz, firâsette siaysetsiz olmaz. Siyaset firâsetli olma sanatıdır ki, herkese lâzımdır. Siyasetin kök olarak seyislik yapmaktan türemiş olmasıyla firâsetin at ve iyi binici olmak kökünden türemiş olması da bunun ispatı yerindedir.

Bir ata seyislik yapmak; onu iyi yetiştirmek ve yetiştiriliş maksadına uygun olarak terbiye etmek demektir. Bu sadece tehlikelerden korumak ve yem vermekten ibaret bir iş değildir. Yeminin cinsini ve miktarını uygun şekilde tayin etmekten, gereken talimleri yaptırmaya kadar bir sürü inceliği olan bir sanattır seyislik. Sonuçta istenen, atta mevcut olan istîdâdın inkişaf etmesi ve böylece savaş veya yarış meydanlarında süvarisini zafere ulaştırmasıdır.

Siyaset de toplumu yetiştirmektir. Müslümanların ferdî olarak vazifeleri olduğu gibi cemiyet yani ümmet hâlinde îfâ edecekleri vazifeleri de vardır. Hattâ ferdî vazifeler, cemiyet ile yapılacak vazifeler için bir hazırlık, bir talim yerindedir. Meselâ Allâh’ı zikretmek; ferdî olarak Allâh’ı dilde, gönülde, âzâlarla zikretmek, asıl maksat hâlinde zihinde tutmaktır. Cemiyet olarak zikretmek ise Allâh’ın kelimesini yüceltmek ve Allâh’ın kulları olarak O’na yakışır bir medeniyet seviyesi ortaya koymaktır. Bunun yapılabilmesi için de siyaset şarttır. İyi siyasetçiler, cemiyet denilen bünye için âdeta bir ruh gibidir. Ruh çıkınca beden nasıl ki düşmanlara karşı savunmasız kalarak, çürümeye ve kokuşmaya başlıyorsa bunun gibi siyasetsiz kalan toplum da çöküntüye girmektedir. Bugün İslâm dünyasının kendi gayelerine uygun bir şekilde yönetecek siyasetçilere izin verilmemesi, ümmeti büyük bir bozulmaya mahkûm etmiştir.

Elbette siyaset incelikli bir sanattır. Firâset, siyasetin iyi şekilde yapılması için lüzumlu meziyetlerin toplamını ifade eder. Firâset sahibi siyasetçi ileri görüşlüdür. Bir süvari nasıl ki yayaya nazaran yüksekte olduğu için ileriyi daha iyi görüyorsa, hem hızlı bir bineğin üstünde olduğundan her an uyanık ve zinde olmak zorundaysa; firâset sahibi siyasetçi de gidişâtın neticesini hesap etmek ve halkını doğru yöne doğru yöneltmekte, böyle uyanık olmak zorundadır. Olgun mü’min ya da firâset sahibi müslüman salt kişisel kanaatlerle hareket edilmesi halinde büyük felâketlerin kaçınılmaz olabileceğini; Kitap ve Sünnet’e uyulması yani vahyi önceleyen bir düşünce ile hareket edilmesi halinde ise bu tür felâketlerden uzak kalınacağını bilen bir inanç adamıdır. Firâset-i mü’min; fedin, ailenin, cemiyet ve devletin sosyal dokusunu vahyi terazisinde fıkhın eliyle tartmak ve muktezayı hâle göre muamelede bulunmaktır.

Günlük hayatı topluca ve toplumca vahyin çizdiği sınırlar içinde daha derinden ve daha yaygın olarak değerlendirme ortamlarında hissedilen kul olma mutluluğu, aslında düşünce-amel (inanç-uygulama) olarak kendimizi olabildiğince vahyin önderliğine teslim etmiş olmamızdan ileri gelir. Bu teslimiyet ise, günlük hayatın her alanında vahye öncelikli bir yer vermiş olmanın, en azından bunu kabullenmiş olmanın bir sonucudur. Kulluk yoğun mevsimlerin feyiz ve bereketi biraz da işte bu vahyi öncelemenin, vahiy öncelikli düşünme ve yaşamanın herkes tarafından fark edilen olumlu neticesidir.

Kişisel görüşlere öncelik tanımak, başlangıçta kolay gelse de sonuçta çoğu konularda insanı umulmadık rahatsızlıklara ve derin pişmanlıklara sürükleyebilir, düzeltilmesi çok güç hatta imkânsız neticelerin doğmasına sebep olabilir. Bu sebeple vahiy öncelikli bir fikir/düşünce, inanç ve amel/eylem hayatına ihtiyaç bulunduğu açıktır.

Sehl b. Huneyf radıyallahu anh10 (v.38), hicretin 36. yılında Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasında cereyan eden Sıffîn savaşındaki hakem kararına (tahkim) karşı çıkmamıştı. Bu sebeple onu kusurlu davranmakla tenkit edenler oldu. Sehl bu eleştirilere şöyle cevap verdi: “Ey insanlar! Siz kendinizi, kendi görüşünüzü dininizle test edin.” (İşlerinizde salt rey ile amel etmeyin.) Ben kendimi, Hudeybiye’de Ebû Cendel’in müşriklere geri verildiği sırada eğer Resûlullah’ın bu hükmünü reddetmeye gücüm yetseydi, onu mutlaka yapacak bir kararlılıkta bulmuştum. (Ama o gün, Resûlullah’ınhükmüne aykırı davranmamış olmak için kendimi tuttuğum gibi bu savaşta da Müslümanların iyiliğini gözeterek hakem kararına karşı savaşmaktan kendimi alıkoyuyorum.) Biz, kılıçlarımıza sarıldığımız her acı olayda kılıçlarımız bize doğru bildiğimiz sonuçları kolaylaştırmıştır. Bunun tek istisnası şu Sıffîn olayıdır. Sıffîn savaşı ne üzücü, ne kötüdür.”(14) Yeri gelmişken şunu beyan etmekte fayda vardır: Hz. Muaviye (ra), ümmet binasının kapı tokmağdır. O’na sert vuranın asıl derdi ümmet binasının muallimi Rasûlüllah (sav) iledir!

Hz. Ali’nin kumandanlarından olan Sehl b. Huneyf radıyallahu anh, bu anlattıklarıyla Hudeybiye’de müslümanların kendilerini aştıklarını, aklın önüne vahyi koyduklarını ve böylece mutlu sona ulaştıklarını dile getirmektedir. O, ayrıca kılıçlarına sarıldıkları her olayda hep aynı öncelikle hareket ettikleri için pişman olmadıklarını vurgulamaktadır. Bu genel tavrın tek istisnasının Sıffin savaşı olduğunu açıklamaktadır. Sıffîn olayında ve özellikle hakem kararıyla çözüme gidilmesine karşı çıkılmasında bir öncelik kayması görüldüğünü, vahyin değil, re’yin ve kişisel görüşlerin öncelendiğini bildirmektedir. Neticede de olmaması gereken şeylerin olduğunu, kendisinin işte bu sebeple hakem kararına göre davrandığını ve bu davranışının asla bir görev kusuru olmadığını söyleyerek kendisini savunmaktadır.

Bir başka rivâyette Sehl radıyallahu anh’ın haber verdiğine göre, Ebû Cendel olayının cereyan ettiği Hudeybiye Antlaşması’nın maddeleri ve bilhassa Müslümanların o yıl Kâbe’yi ziyaret edemeden dönecek olmaları Hz. Ömer’i harekete geçirmişti. Ömer, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip; “Biz hak üzere değil miyiz? Müşrikler de bâtıl üzere değiller mi? Bizden ölenler cennette, onlardan ölenler cehennemde değil mi? Allah bizimle onlar arasında hüküm vermeden biz şimdi buradan geri mi döneceğiz?” diye tepkisini dile getirmiştir. Hz. Peygamber de; “Ben Allah’ın resûlüyüm, O beni aslâ zarara uğratmaz, utandırmaz!” diye cevap vermiş, olaya vahiy öncelikli ve derinlikli bakılması gerektiğini belirtmiştir. Hz. Ömer, daha sonra Hz. Ebu Bekir’e giderek aynı tepkiyi göstermiş o da tıpkı Hz. Peygamber gibi cevap vermiştir.(15)

Bu olaydan açıkça anlaşılıyor ki kişisel görüşlerin dinî prensiplerle test edilmesi gereklidir. Nitekim Hz. Peygamber; “Sizden herhani birisi hevâsını benim getirdiğim (şeriat)e tabi kılmadıkça mü’min olamaz!”(16) buyurmuştur. Ayağında zincirlerle ve müşriklerden gördüğü işkenceden kaçarak Müslümanlara sığınan Ebû Cendel’in, çok kısa bir süre önce imzalanmış bulunan anlaşma gereği müşriklere iade edilmesi sırasında Hz. Peygamber’in tavrının, görünenin ötesinde bir anlamı olacağı, çünkü onun vahiy öncelikli yaşadığı düşüncesi, kişisel görüşlerin önüne geçirilmiş ve görüntünün dayanılmaz acısına rağmen sonuç olumlu ve lehte gelişmiştir. Allah Teâlâ, Müslümanlar daha Hudeybiye’den ayrılmadan Fetih sûresi’ni göndererek “feth-i mübin” müjdesini vermiştir. Bu tarihî gerçek de gösteriyor ki vahiy, kitap sünnet öncelikli anlayış, kişisel görüş ve değerlendirmelerin (rey) yanlışlığından ve mânevî vebâlinden kurtulma şansı tanımaktadır. Bunun sonunda da “iyi Müslüman, olgun mü’min” olma imkânı ve erdemi yakalanmış, eşyaya, olaylara ve evrene Allah’ın nuru ile bakma, firâset seviyesine ulaşılmış olmaktadır. Şu dört ahlak kendisinde bulunmayanın firaset-i mü’min sahibi olduğu iddia edilemez: 1-Zaafiyet olmaksızın yumuşaklık 2-Katı olmaksızın kuvvet 3-Cimri olmaksızın iktisat 4-İsraf olmaksızın cömertlik. Bunlardan biri düşerse diğer üç vasıf da yıkıma uğrar. Firâset-i mü’min siyaseti, cihad merkezli kılmaktır. Siyaset; cihâdın hangi araçla, nasıl ve ne tür stratejilerle yapılacağına firâsetle karar verir. Cihad çoğu zaman siyasetle yönetilen caydırıcı veya boyun eğdirici bir kuvvettir. Bazen de siyasetin, diplomasinin ta kendisidir. Dolayısıyla siyaset-i şer’iyyenin dili, firâset-i mü’mindir.

Firâset-i mü’min sahibi olmanın alâmeti, ümmet derdi çekenlerle beraber olmaktır. Ümmet derdi çekenler ile beraberlik âhiret bahtiyarlığıdır. Çünkü onların sevdası; dünyada ilahî sevgi ve rızaya nail olmuş en hayırlı nesil Sahabe-i Kiram yolunda olmak; ahir zamanda Peygamber Efendimiz (sav)’in “kardeşlerim” dediği kutlu taifeye dâhil olmaktır. Firâset elbette en çok idarecilere, onlara vezirlik yapan âlimlere, danışmanlara, devlet adamlarına lâzımdır; onlar müslümanların umumî iyiliğini, ıslahını ve gayelerine vâsıl olmalarını sağlamalıdırlar. Ancak her bir müslümanın da kendi bulunduğu yerde, emri altındakiler hususunda firâset sahibi bir siyasetçi olmasına ihtiyaç vardır. Peygamber Efendimiz’in siyaseti, her seviyedeki reislerin ihtiyaç duyacağı en üstün firâset örneğidir. Aile reislerinden muallimlere, müessese yöneticilerinden ülke idarecilerine, herkesin O’nun idaresinden alacağı dersler vardır. Firâset olmazsa siyaset kendisini ifade edemez. Siyasete öngörüyü kazandıran firâset-i mü’mindir.

___________________

(1) Hicr Sûresi/75

(2) Sünen-i Tirmizî, Tefsiru sure 15, 6; Tuhfetu’l-ahvezî, VIII, 554-557, hadis no:3333

(3) el-Enfâl Sûresi/29

(4) Elmalılı Hamdı Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, IV. 2392

(5) İbnü-l-Esir, en-Nihâye, Beyrut (t.y), III. 428

(6) Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağır, C: 2, Sh: 571, Şam/ty.

(7) Buhâri, edeb, 83; Müslim, zühd, 63; Ebû Davud, edeb, 29; İbn Mace, fiten, 13; Darimi, rikak, 65; Ahmed b. Hanbel II. 1 15

(8) En-Nûr Sûresi/40

(9) Bk. El-Münâvî, Feyzu’l-kadîr, I,142-143

(10) Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 15; Tirmizî, Kıyâme 60; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 438, 440

(11) el-İnsan Sûresi/ 9

(12) Sahih-i Buhârî, Rikak: 38

(13) Nesâî, Kazâ 11. Nesâî, bu rivayet için “ceyyid, ceyyid” değerlendirmesinde bulunmuştur.

(14) bk. Zehebî, Siyer, II, 325-329.

(15) Bk. Buhârî, İ’tisam 7, Cizye 18

(16) El-Beğavi, Mesabihü’s-sünne, I, 60; Nevevi, Kırk Hadis, Hadis No: 41

 
Misak Dergisi 343. Sayı
Haziran 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya