ABD ile Rusya Arasında Siyasi Tercihe Zorlanan Türkiye’nin Sancıları
Dünya siyasetinde belirleyici bir güce sahip olan devletlerin; uluslararası düzeni bir halden, başka bir hale dönüştürmeleri mümkündür. Tarihin dönüm/kırılma noktaları; uluslararası ilişkiler, siyasi dengeler ve hukuk nizamı açısından, son derece hassas olan noktalardır. BM Teşkilatı’nın aldığı kararları veto etme hakkı bulunan devletler; (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin) son bir asırdır, İslâm coğrafyasını kendi hegemonya alanı hâline getirebilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Dünya müstekbirleri; hem İslâm dinini, hem de müslümanları hor ve hakir kılmak için ellerinden gelen gayreti sarf etmektedirler.
Hüsnü AKTAŞ
04.07.2019 13:00
1.342 okunma
Paylaş
ORMAN kanunlarına ön plâna çıkaran ve “kuvvetli olan haklıdır” ilkesine iman eden devlet adamları, yeryüzünde fitne ve fesadın yayılması için birbirleriyle yardımlaşmaktadırlar. Onlara göre adaletin gücü değil, güçlü olan devletlerin dayattığı kurallar önemlidir. Meseleyi bütün zamanlar için cari olan sünnetûllah açısından tahlil etmekte fayda vardır. Adaleti hafife alan ve fesadın yayılmasını arzu eden tağuti iktidarlar; tarih boyunca hem kendilerini, hem de diğer insanları felâkete sürüklemişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan kıssalarda, hevâlarını ilâh edinen müstekbirlerin tavırları ve sebeb oldukları musibetler haber verilmiştir. Ayrıca tağuti güçlere karşı; maslahata ve hikmete uygun mücadele verilmesinin zaruri olduğu hatırlatılmıştır. Bu noktada zaaf gösteren kavimlerin, değişik musibetlerle karşı-karşıya kalacakları da hatırlatılmıştır: ”Bir de öyle bir fitneden (fesaddan)sakının ki, o fitne içinizden yalnız zulmedenlere dokunmaz. (bütün cemiyete ve insanlığa sirayet eder). Hem bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin olandır.” (El Enfâl Sûresi:25) ABD, İngiltere ve İsrail’in (şeytan üçgeni) hazırladığı “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”nin, son tahlilde bütün İslâm coğrafyasını kan gölüne çevirdiğini söylemek mümkündür. Afganistan’ı ve Irak’ı işgal eden Anglo-Sakson sürülerinin uluslararası hukuku ortadan kaldırdıkları; kadın, ihtiyar ve çocuk ayırımı yapmadan masum insanları öldürdükleri malûmdur. Sadece Irak ve Suriye’de öldürülen masum sivillerin sayısı iki milyondan fazladır. Dünya müstekbirleri; hem İslâm dinini, hem de müslümanları hor ve hakir kılmak için ellerinden gelen gayreti sarf etmektedirler.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde alınan kararları veto etme hakkı bulunun devletler; haberleşme vasıtalarını ‘sirk aynaları’ gibi kullanmak ve insanları hipnotize etmek için, birbirleriyle yarışmaya başlamışlardır. Bilindiği gibi sirk aynaları, her şeyi olduğundan farklı gösterme özelliğine hâizdir. Şişman olan bir insanı oldukça zayıf, zayıf olan bir insanı da obez gibi gösterebilir. Önünden geçtiğiniz iç ve dış bükey aynaların sizi korkunç bir canavara benzetmesi de mümkündür. Günümüzde “İnsanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikat yoktur” sloganını esas alan (seküler-lâik) ideolojilerin sözcüleri, propaganda vasıtalarını ‘sirk aynaları’ gibi kullanmaktadırlar. Başta Filistin olmak üzere; istilâ altındaki bütün İslâm topraklarında, müstevlilere boyun eğmeyen Müslümanların terörist ilân edilmesinin sebebi budur. ABD yönetiminde söz sahibi olan Musevi Lobisi ile Illuminati Çetesi’nin siyasi ihtiraslarına hizmet eden medya organlarının tamamını ‘Sirk aynaları’ olarak ifade etmek ve nitelendirmek mümkündür. Bu tespitten sonra geçtiğimiz ay yaşanan siyasi tartışmaların tahliline geçebiliriz.
S-400 HAVA SAVUNMA
SİSTEMİYLE İLGİLİ
TARTIŞMALAR
ABD ve NATO ülkeleri; Türkiye’nin Rusya’dan alacağı hava savunma sistemi S-400'ler ile ilgili ‘tehdit’ mesajlarının dozunu her geçen gün artırmaktadır. S-400’e ilişkin anlaşmanın imzalandığı ilk günlerde; ABD ve müttefikleri tarafından diplomatik üslûpla ifade edilen itirazların, geçtiğimiz iki ay boyunca tehdit formuna sokulduğunu ifade etmek mümkündür. Amerika’nın S-400 hava savunma sistemini bahane ederek, F-35 savaş uçakları üzerinden Türkiye’ye şantaj yapması Washington-Ankara arasındaki siyasi krizi derinleştirmiştir. Türkiye’nin Rusya ile yaptığı anlaşmaya göre, S-400 hava savunma sistemlerinin ilk parçaları Haziran ayından itibaren Türkiye’ye taşınmaya başlayacaktır. Sistemin kurulup hayata geçirilmesi, Aralık ayının son haftasına kadar sürebilir. Ancak ABD’nin düşündüğü yaptırımlar, S-400 füzelerinin Türkiye’ye getirilmesinden hemen sonra gündeme girecektir. Geçtiğimiz ay iki ülkenin devlet başkanlarının yanı sıra dışişleri ve savunma bakanları, üst düzey askeri ve sivil yetkilileri S-400 meselesini ve muhtemel sonuçlarını müzakere etmeye başlamışlardır. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de iki hafta arayla yaptığı Washington ve Ankara temaslarında, meselenin çözümünü kolaylaştırıcı tekliflerini taraflara sunmuştur. Bu görüşmelerde Türkiye, ABD’ye ve NATO ülkelerine ortak bir teknik komite kurulmasını teklif etmiştir. Bu teknik komitenin amacı; Rusya’dan alınacak S-400 hava savunma sistemlerinin ileri yazılım özellikleri ve radarlara yakalanmama özelliği ile bilinen F-35 savaş uçaklarının Türk topraklarına aynı anda konuşlandırılmasının bir mesele oluşturup-oluşturmayacağını tesbit etmekle sınırlı olacaktır. Amerikalı yetkililer ‘S-400 hava savunma sistemlerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi durumunda, F-35’lerin radar izlerini takip edip hassas bilgilere ulaşabileceği’ konusunda emin olmadıklarını tekrarlamaktadır. S-400 Hava Savunma Sisteminin parçalarının Türk topraklarına taşınması sürecinin ertelenmesini talep etmektedir. Türk yetkililer ise ertelemenin söz konusu olmadığını, anlaşma şartları uyarınca S-400 parçalarının Haziran ayının sonunda veya Temmuz ayının ilk haftasından itibaren Türkiye’ye taşınacağını ifade etmektedir. Netice olarak şunu söylemek mümkündür. Türkiye ile ABD’yi ve müttefiklerini karşı karşıya getiren S-400 hava savunma sistemi ilgili krizde, en kritik sürece girilmiştir.
ABD Senatosu’na Demokrat Parti senatörü Robert Menendez tarafından sunulan bir kanun teklifi, 1974’teki meşhur silah ambargosundan bu yana Türkiye aleyhine geliştirilmiş en kapsamlı kanun teklifidir. “Doğu Akdeniz’de Güvenlik ve Enerji Ortaklıklarını Geliştirmek ve Diğer Amaçlar İçin Yasa Tasarısı" başlığını taşıyan kanun teklifi, Türkiye’nin bölgede tamamen yalnızlaştırılması ön plâna çıkarmaktadır. Senatör Menendez bugüne kadar Türkiye karşıtı çok sayıda kanun teklifine imza atan bir politikacıdır. Son yasa tasarısıyla da Türkiye karşıtı çizgisini devam ettirmektedir. Maalesef bu tasarıya desteğini açıklayan senatörlerin sayısı da az değildir. Tasarıda, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında Doğu Akdeniz’de geliştirilen iş birliği övülürken bu üç ülkenin bölgede ABD’nin gerçek müttefikleri olduğunun altı çizilmektedir. 20 Mart’ta bu üçlü arasında yapılan toplantıya ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun da katıldığı ve ABD’nin de “Doğu Akdeniz ve Ege’de istikrarı değiştirecek, uluslararası hukuku ihlal edecek ve iyi komşuluk ilişkilerinin altını boşaltacak” tutumlara karşı çıktığı belirtilmektedir. Tarafların Doğu Akdeniz’e ve Genişletilmiş Orta Doğu bölgesine yönelik dış aktörlerin kötü niyetli nüfuz etme çabalarına karşı birlikte savunma konusunda anlayış birlikteliği taşıdıkları iddia edilmektedir. Ayrıca Mısır açıklarında ve Kıbrıs Adası etrafında bulunan yeni doğalgaz rezervlerinin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun önemini daha da artırdığını belirten Menendez, bu paragrafın hemen ardından sözü S-400’lere getirimektedir. Menendez’e göre, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemini satın alması ABD yaptırımlarına muhatap olması için yeterli bir suçtur.
Senatör Menendez, Türkiye’nin Amerika’nın müttefiki olmadığını, son gelişmeleri dikkate alıp ABD’nin ‘Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne 1987’den bu yana durdurduğu silah satışını’ hemen başlatmasını telkin etmektedir. Bunu telkin ederken, “Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde 40 bin Türk askeri bulunmaktadır ve kendilerinde ABD’den satın alınan bazı silahlar vardır” demeyi de ihmal etmediğini ifade etmeliyiz. Senatör Menendez hızını alamamış olacak ki, 1978’den bu yana Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’deki askerî dengeyi korumak adına ABD tarafından uygulanan politikanın bir kenara bırakılmasını, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’ne askerî yardımların artırılmasını teklif etmektedir. Tek kelimeyle Türkiye’nin ‘Düşman Ülke’ ilân edilmesini gündeme getirmektedir.
F-35 UÇAKLARI MI,
KÜRECİK AN-TPY-2
RADARI MI ÖNEMLİ?
Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemi projesine onay verdiği tarihten bu yana, ABD’nin beşinci nesil F-35 uçaklarının teslimi konusunu santaj konusu haline getirdiği malûmdur. Türkiye’nin üretimine ortak olduğu beşinci nesil F-٣٥ uçaklarının planlandığı takvimde teslim edilmemesi halinde Ankara’nın bir dizi karşı hamleyi gündeme getirmesi mümkündür. Bunların başında, 2012 yılında Malatya-Kürecik’e kurulan AN-TPY-2 radarının kaldırılması gündeme getirilebilir. Türkiye’nin NATO ile anlaşma kapsamında topraklarına kurulmasına izin verdiği radarın, Rusya ile İran’ın büyük tepkisine vesile olduğunu unutmamakta fayda vardır. Moskova ve Tahran’dan yükselen tepkilere rağmen Atlantik İttifakı’nın güvenliği için bu tepkilere göğüs germeyi göze alan Ankara; S-400’ler bahanesiyle ABD’nin ısrarla gündemde tuttuğu F-35 şantajına teslim olması halinde, uluslararası alanda bütün iddialarından vazgeçmiş olur. Malatya-Kürecik’e kurulan AN-TPY-2 radarının bir diğer özelliği şudur: İran topraklarının batı kısmı, neredeyse Tahran sınırlarına kadar olan bölge, Kürecik’teki radar sayesinde NATO’nun kapsama alanındadır. Bunun dışında benzer özellikteki radarlardan İsrail, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde de bulunduğu bilinmektedir. Ancak İsrail’deki ١٣٠٠ kilometre özellikli radar bile İran’ın ancak ‘sınırlarını’ gözleyebiliyor. Katar ve BAE’ye ABD tarafından kurulan ve NATO kapsamında olmayan radarlar da İran’ın güney bölgeleri için dürbün mahiyetindedir. ABD’nin F-35 şantajına devam etmesi ve Ankara’nın Kürecik’teki radarı kaldırma kararı alması halinde, İsrail’e İran’ın doğu ya da kuzeyinden fırlatılabilecek bir balistik füze için ‘erken uyarı’ ihtimali ortadan kalkacaktır. Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır. Bilindiği gibi ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiği Siyonist İsrail devleti’dir. Uluslararası hukukun kurallarından muaf tutulan, dünyanın en önemli nükleer ve biyolojik silah üreten ülkelerinden birisi olan İsrail; soykırım, etnik temizlik veya diğer insanlık suçlarını işleme imtiyazını sahip kılınan tek devlettir. İstediği anda Filistin halkına ait toprakları işgale yeltenen, yerleşim birimlerini haritadan silebilen ve yüzlerce insanı hiç bir ayırım gözetmeden (ihtiyar, kadın, çocuk vs) katledebilen İsrail, binlerce insanı esir alıp çölde kurduğu temerküz kamplarında tutabilmektedir. Katliam veya soykırıma tabi tutulan Filistinli mazlumlar için artık hiç bir koruyucu mekanizma kalmamıştır. Geçtiğimiz ayın önemli konularından birisi de Amerika ile İran arasında yaşanan siyasi gerilimdir. Bu konu üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır.
ABD-İRAN ARASINDA
YAŞANAN SİYASİ GERİLİM
Amerika ile İran arasındaki nükleer kriz eksenli gerginlik son aylarda giderek tırmanmaya başlamıştır. ABD Başkanı Donald Trump daha iktidara gelmeden önce ‘İran ile yapılan nükleer anlaşmanın berbat bir anlaşma olduğunu ve başkan seçilmesi durumunda anlaşmayı yırtacağını’ ifade etmiştir. İktidara geldiği tarihten itibaren İran ile olan siyasi krizini ağır ağır tırmandırmıştır. ABD’nin yeni bir anlaşma imzalamak amacıyla İran’a yönelik uygulamaya koyduğu “Maksimum Baskı” politikasına karşılık İran’ın direniş stratejisini ifade eden “Ne Savaş Olacak!. Ne Müzakere Yapılacak” yaklaşımı körfez başta olmak üzere Orta Doğu’da gerilimi tırmandırmış durumdadır. ABD maksimum baskı politikası doğrultusunda İran’a sert gücünü göstererek onu hizaya getirmek için bütün imkânlarını seferber etmiştir.
Washington bir yandan ekonomik yaptırımların kapsamını genişletmekte diğer yandan ‘askerî gücümü kullanırım’ tehdidinde bulunmaktadır. Bu arada müzakere için teşvik edici hiçbir meşru zemin bırakmadığını da söylemek mümkündür.  Gelinen bu noktadan sonra ABD’nin geri adım atması İran’ı bölgesel politikaları konusunda elini rahatlatabilir. İran’ın geri adım atması ise bölgesel politikalarına tesir etmekle kalmayıp iç politikada da bazı siyasi depremleri beraberinde getirmesi mümkündür. ABD nükleer anlaşmadan çekildikten sonra Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından açıklanan on iki maddenin muhtevasına bakıldığında İran’ın bütün ulusal güvenlik kaygılarının hedef alındığını söylemek mümkündür. Bu on iki maddede ‘balistik füzelerden vekil savaşçılara verilen desteğe, nükleer programdan bölgesel yayılmacılığa son verilmesine kadar’ geniş talepleri içine aldığı görülmektedir. Bu teklifler, İran’dan savunma gardını indirmesini ve ABD’nin isteklerine teslim olmasını ön plâna çıkarmaktadır. İran güvenlik birimleri; İran-Irak Savaşı’nın ardından elde ettikleri deneyimlerle, İran’ın olası bir konvansiyonel savaşta ABD’ye karşı şansının olmadığından hareketle farklı bir savunma stratejisi geliştirmiştir. Geliştirilmiş olan balistik füzelerin menzili ABD’nin bölgesel düzeydeki tüm askerî varlıklarına ulaşmayı ana gaye edinmiş ve bunu başarmıştır. Bu bağlamda İran, savunma harcamalarının önemli bir bölümünü balistik füze geliştirme programlarına tahsis etmiştir. Böylelikle İran iki bin kilometre menzilin üzerine çıkabilen füzeler geliştirebilmiştir. Bu İran’ın Orta Doğu ve yakın etki alanının tamamına ulaşabilmesi imkânını beraberinde getirmiştir. 
İki tarafın doğrudan savaş ile karşı karşıya gelme ihtimali doldukça düşük olmakla birlikte çatışma potansiyelinin yüksek olduğu bölge ve ülkeler Körfez, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve Filistin olarak öne çıkmaktadırlar. Çatışma potansiyelini bölge sathına yaymış olan İran’ın bu stratejisinin etkili olacağına inanan Devrim Rehberi Hamenei savaşın olmayacağı hususunda kararlı bir duruş sergilemektedir.  İki tarafın birbirlerinin silahlı kuvvetlerinin önemli bir bölümünü terör örgütü listesine almış olması aralarında yaşanacak ufak çaplı çatışmaların büyük çatışmalara kapı aralama potansiyelini barındırmaktadır.  BAE ve Suudi Arabistan’ın petrol gemileri ve tesislerine yönelik düzenlenen sabotajlar, Tahran’ın karşı tarafın askerî hareketliliğinden çok yaptırımların dozunun giderek sertleştirmelerine bir mesaj olarak değerlendirilmelidir. Zira Tahran petrol satışının sıfıra düşürülmesi durumunda bölgede kimseye petrol sattırmayacağı mesajını açık bir şekilde ifade etmiştir. Trump, gerginliği tırmandıran hatta İran’a sınırlı savaş seçeneklerini ciddi anlamda düşünen Ulusal Güvenlik Danışmanı John Boltun’u bundan kaçınması konusunda açık bir şekilde uyarmıştır.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz. Dünya siyasetinde belirleyici bir güce sahip olan devletlerin; uluslararası düzeni bir halden, başka bir hale dönüştürmeleri mümkündür. Tarihin dönüm/kırılma noktaları; uluslararası ilişkiler, siyasi dengeler ve hukuk nizamı açısından, son derece hassas olan noktalardır. BM Teşkilatı’nın aldığı kararları veto etme hakkı bulunan devletler; (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin) son bir asırdır, İslâm coğrafyasını kendi hegemonya alanı hâline getirebilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. İslâm çoğrafyasında yaşanan siyasi hadiseleri ve ülkelerin sancılarını teşhis ederken, bu gerçeğin dikkate alınması şarttır.
 
Misak Dergisi 343. Sayı
Haziran 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya