Sahih Tasavvuf Anlayışının ve Ruh Terbiyesinin Keyfiyeti
İslam toplumunda, kelimenin tam anlamıyla ihsan halinin ve ruh terbiyesinin müstesna bir yeri vardır. Merhum Said Havva ‘Ruh Terbiyemiz’isimli kitabında, bu meseleyi açıklarken şu tesbitte bulunmuştur: “Muhtelif asırlarda İslam ümmetinin yüzde doksanının tasavvuf ile ilgisi olmuştur. Bu ilgi ya bizzat tasavvufla uğraşmak yahut tasavvuf ehline talebe olmak, onlarla irtibat kurmak, onlara itimad etmek yahutta ismen tasavvuf ehline veya talebelerine bağlanmak suretiyle olmuştur.” İmam Kettani ‘Et-Teratibu’l-İdariyye isimli kitabında şu bilgilere yer vermiştir: Salih alim Ebu-l Kasım Ali b. Muhammed b. Haccû ‘Ziyâü’n-Nehâr’da şöyle der: “Ashabın bilgisi Allah ve ahirete dairdi. Kendileri havf (korku), hüzün, mücâhede, murakabe, kanaat, sabır, tevekkül, rıza, Allah’tan başka şeylerden kopup yalnız ona bağlanma, derin ve tüm kapsayıcı bir ihlas ehli idiler. Cihad, nefisle mücâhede, ikram, güzel ahlakı elde etmeye çalışmak, tevhid, ihlas, yakin ve zikir gibi ibadet ve hususları yerine getirmeye ve elde etmeye çalışıyorlardı, işte bu da tasavvuf ilmidir.
İbrahim SERİN
18.07.2019 11:30
530 okunma
Paylaş
HAMD âlemlerin Rabbi, Rahman’ı, Rahim’i ve din günün Maliki olan Allahu Teala’ya mahsustur. Salat ve selam O’nun kulu ve Resulü olan Muhammed’in ve onun aline ve ashabına olsun.
İslam'da ruh terbiyesinin müstesna bir yeri vardır. Merhum Said Havva ‘Ruh Terbiyemiz’isimli kitabında, bu meseleyi açıklarken şu tesbitte bulunmuştur: “Muhtelif asırlarda İslam ümmetinin yüzde doksanının tasavvuf ile ilgisi olmuştur. Bu ilgi ya bizzat tasavvufla uğraşmak yahut tasavvuf ehline talebe olmak, onlarla irtibat kurmak, onlara itimad etmek yahutta ismen tasavvuf ehline veya talebelerine bağlanmak suretiyle olmuştur.”
İşte bu nedenden dolayı meseleye ön yargıdan uzak kalarak yaklaşmaya gayret edeceğiz. Tasavvuf bir hal ve ıstılah olarak ne zaman doğmuştur? Bu işin öncülüğünü yapanlar kimlerdir? Tasavvufun dayandığı kaynaklar nelerdir? Bu ve benzeri konular üzerinde durmaya gayret edeceğiz inşa Allah. İmam Kettani (ö. 1333/1915), ‘Et-Teratibu’l-İdariyye (Hz.Peygamber’in Yönetimi ismiyle tercüme edildi) isimli kitabında şu bilgilere yer verir: Salih alim Ebu-l Kasım Ali b. Muhammed b. Haccû ‘Ziyâü’n-Nehâr’da şöyle der: “Ashabın bilgisi Allah ve ahirete dairdi. Kendileri havf (korku), hüzün, mücâhede, murakabe, kanaat, sabır, tevekkül, rıza, Allah’tan başka şeylerden kopup yalnız ona bağlanma, derin ve tüm kapsayıcı bir ihlas ehli idiler. Cihad, nefisle mücâhede, ikram, güzel ahlakı elde etmeye çalışmak, tevhid, ihlas, yakin ve zikir gibi ibadet ve hususları yerine getirmeye ve elde etmeye çalışıyorlardı, işte bu da tasavvuf ilmidir. Allah Resulü'nün (sav) hutbe ve tavsiyelerinin büyük kısmı tasavvufun kapsamına giren hususları içeriyordu. Erkek ve kadın sahabiler de buna rağbet duyup elde etmeye çalışıyorlardı. Her müslümana vacip olan ilim, zamanında ashabın ilgilenip uyguladığı ilim olup bu da tevhid, ihlas ve tevbeden sonuna dek tasavvufun diğer makamlarının bilgisinden ibarettir”. Bu bilgilerle, tasavvuf konusunda ilk söz söyleyen kimsenin Hasan-i Basri (rha) olduğuna dair ‘el-Medhal’de geçen bilginin anlamını bilmiş olursun. Hasan-ı Basri(rha), Hz. Peygamberin (sav) hanımlarından Ümmü Seleme annemiz (r.anha) tarafından emzirilmiş olup burada kastedilen, onun Hz. Ali’den (ra) sonra tasavvuftan sözeden ilk kimse olduğudur. Daha sonra Kadı İbnül-Hâc’ın ‘ed-Dürrü’s-semin’e yaptığı haşiyede Tüsteri’nin (rha)‘er-Risâletül-ilmiyye’sinden şu bilgiyi naklettiğini gördüm: “Hasan-ı Basri (rha)şöyle dedi: 'Tasavvuf ve fakr konusunda ilk söz söyleyen kimse Hz. Ali’dir. (ra)”(1)
İmam Şatibi (rha) ‘el-İ’tisam’ isimli kitabında şu tesbitleri yer vermiştir: "Câhillerin pek çoğu tasavvufçuların sünnete bağlılıkta gevşeklik gösterdiklerine, onların yeni yeni ibadetler uydurduklarına ve şeriatta delili olmayan şeyleri söylediklerine ve yaptıklarına inanırlar. Onlar bu tür inanç ve sözlerden beridirler. Onların kendi tarikatlarını üzerine bina ettikleri ilk şey sünnete bağlılık ve sünnete aykırı olan şeylerden sakınma esasıdır. Hatta tasavvufi düşüncenin direği, kaynaklarının muhafızı ve onları bize anlatan Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’nin (rha) iddiasına göre onlar tasavvuf ismini, bidatçilerden kendilerini ayırdetmek için özel olarak benimsediler." Kuşeyrî der ki: “Müslümanlar Rasulullah’tan (sav)sonra kendi asırlarındaki faziletli kişilere SAHABE isminden başka isim vermediler. Çünkü sahabe olmanın üstünde başka bir fazilet yoktu. Onları takibeden nesle TABİİ dediler. Bunu isimlerin en şereflisi olarak gördüler. Onlardan sonra gelenlere ETBÂU’T-TÂBİİN (tabiilerin tabileri) dediler. Daha sonra insanlar ihtilafa düştüler, aralarında derece derece farklılıklar ortaya çıktı. Dine çok fazla önem veren seçilmiş insanlara 'zâhidler' ve 'âbidler' denildi. Sonra bid’atler ortaya çıktı ve herbir fırka zâhidlerin ve âbidlerin kendi fırkalarının içinde olduğunu iddia ettiler. Ehl-i sünnetin seçkinleri, kendi nefislerini Allah’la birlikte kontrol altında tutanlar ve kalplerini gafletten koruyanlar, tasavvuf ismini alarak diğerlerinden ayrıldılar.”
Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî (rha) bu manaya gelen sözler söyledi. Kuşeyrî bunu, sünnete tâbi olmaya ve bid’atlerden ayrılmaya mahsus bir lâkap olarak gördü. Kuşeyrî’nin bu açıklamaları, câhillerin ve sözüne itibar edilmeyen ilim iddiacılarının inandıkları şeylerin aksine delâlet etmektedir.(2)
Allame Ebu’l Hasan en- Nedvi (rha) ‘Rabbaniyye La Rahbaniyye’ isimli kitabında şöyle der: Biz şayet, sonradan ortaya çıkan bu ıstılahlardan, bu örfi isimlerden dönüp geçmişe uzansak; halkın kolaylık ve basitlikle bu hakikatleri ifade etmek için kullandığı tabirlere ve kelimelere müracaat etsek; ilk sıralardaki insanların ve daha önce geçen selefin konuştuğu şeylere rücu’ etsek, emin olunuz ki düğüm çözülecek, durum/hal kolaylaşacak ve insanlarda ittifak etmiş olacaktır. İnsanlar arasında yayılan bu ıstılahlardan ve örfi isimlerden biride tasavvufturİşte tam burada birçok sorular ve araştırmalar patlak vermiş ve insanlar bu kelimenin anlamını ve nereden alındığını sormuşlardır: ‘suf’tan mı, ‘safa’dan mı, ‘suffa’dan mı, yoksa hikmet manasına gelen yunanca ‘sofiya’dan mıdır diye. Fakat biz, hicretin ikinci asrında doğup gelişen bu ıstılahtan şimdilik vazgeçerek, Kitap ve Sünnete müracaat edersek sahabe ve tabiinin yaşadığı asra kadar rücu’ etsek; Kuran-ı Kerim ve Hadisi (manasını) tefekkür etsek Kitab-ı Mubin’in onu dinin şubelerinden bir şube ve nübüvvetin mühim meselelerinden bir mesele olarak kabul ettiğini yücelttiğini görürüz. Resul-i Azam’ın (sav)ikmal etmek ve vuzuha erdirmek için gönderildiği dört rükünden(3) biri olan bu hususu Kuran-ı Kerim ‘TEZKİYE’ lafzıyla ta’bir etmektedir. “O’dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah’ın âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi. Oysa onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler..”(Cum’a, 2), Elmalılı Meali, sade)
Bu tezkiye, nefislerin tezkiyesidir, ruhların tezhibidir. Bu tezkiye, ruhun bütün faziletlerle süslenmesi, nefsin bütün kötülüklerden arınmasıdır. Bu tezkiye, bu temizlik, Tarih’te eşi bulunmayan yüksek faziletli salah yolunda örnek bir heyeti ictimaiye meydana getiren Ashab’ın (Allah onlardan razı olsun) ahlak ve ihlâs içinde geçen muhteşem hayatlarında misallerini bol bol gördüğümüz tezkiyedir. Bu tezkiye cihanda misli görülmeyen adil bir hükümetin, doğru yola ileten kaahir bir hilafetin kurucusu olan tezkiyedir.
Biz, nübüvvet lisanının da (Cibril hadisinde geçtiği üzere), İman ve İslam’ın fevkinde ona bir derece vermeye çok şevkli/istekli olduğunu ve bunu İHSAN kelimesi ile ta’bir ettiğini görüyoruz. (İman ve İslam’ın zirvesi diyebileceğimiz) İhsan, özleyenlerin tahassürle özlemeleri gereken, kendisine ulaşmak için çalışanların ciddi bir gayret göstermeleri lazım gelen yakini bir keyfiyet ve vicdan huzurudur. Peygamber Efendimize (sav) (Cibril-i emin (as) tarafından) soruldu: İhsan nedir Ya Rasulallah? Buyurdu ki: "(İhsan) Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen Onu görmesen de O seni görür.”(Müslim, iman1)
Yine biz, şeriatı ve Hz. Peygamber’den (sav)rivayet edilen şeyleri bir takım “sözler ve haller/fiiller” olarak buluyoruz. Kitablar da yazılı olanları da iki kısma ayrılmış görüyoruz ki birincisi: heyet ve ef’al’dengörünen işlerden ibarettir. Mesela: (namazda) kıyam ve kuud, rükû’ ve sücud, tilavet ve tesbih, dua ve zikir birçok hüküm ve amel… Bunları rivayet ve tedvin yönünden HADİS; istinbat ve istihraç cihetinden de FIKIH tekeffül etmiştir. Muhaddis ve fakihler bu vazifeyi yerine getirmişler, dinin esaslarını ümmet için korumuşlar ve onların amel etmelerini kolaylaştırmışlardır (Ümmet adına Allah onlardan razı olsun).
İkinci kısım ise, yukarıdaki fiil ve hey’etlerin edası sırasında onlarla beraber bulunması icab eden bir takım batini keyfiyettir. Peygamberimiz efendimiz (sav) bunlara kıyamda ve kuud’ta, rükû’da ve sücud’ta dua ve zikir halinde, emredici ve nehyedici durumunda, evinin içinde ve meydanı cihad’ta hep devam buyurmuştur. Bunlar, ihlas, Allah Teala katındaki ecir, sabır, tevekkül, zühd, gönül zenginliği, sehavet ve cömertlik, edeb ve hayâ, namazda duyulan huşu’ ve tazarru’, duada hissedilen deruni samimiyet, dünyanın aldatıcı süslerinden el-etek çekme, ahireti dünya’ya tercih, Allah Teâlâ’ya kavuşmaya karşı uyanan şevk vesaire… Bunlar; imani, ahlak ve batini keyfiyettendir. Cesede göre ruh ne ise, şeriatın zahirine göre de batını odur. Bu ünvan altına müstakil bir ilim, başlı başına bir fıkıh olabilecek birçok adap ve erkân, cüz’i ve tafsili hükümler girmektedir. Eğer birinci kısmın şerhini, izah ve tafsilatını ve buna delalet eden tahsil yollarını tekeffül eden ilme “ZAHİRİ FIKIH’’ denirse bu batıni keyfiyetin şerhini ve ona ulaşan yolları gösteren ilme “BÂTINİ FIKIH” denmelidir.
Şimdi bize ve bütün Müslümanlara layık olan şey, nefsin tezkiyesini, şer’i faziletlerle bezenmesini, nefsanî ve tabii rezilliklerinden arınmasını tekeffül eden; insan-ı kâmil’e ve derece-i ihsanın husulüne çağıran; Peygamberimiz’in (sav) ahlakı ile ahlaklanmaya, imani keyfiyetinde ve batıni sıfatında bizleri Peygamber efendimize (sav) ittiba’a davet eden bu ilme TEZKİYE yahut İHSAN veyahut FIKH BATIN adını vermemizdir. Eğer Müslümanlar bunu yaparlarsa ihtilaf dinecek, anlaşmazlık zail olacaktır. (…) Zaten Müslümanların hepsi birden şunu kabul etmektedirler ki TEZKİYE, İHSAN, FIKHÎ BATIN; Kitap ve Sünnetle sabit bir takım dini mefhumlar ve şer’i hakikatlerdir.(...) Herkes onun, şeriatın ruhu olduğunu benimseyerek, dinin özünün özü, hayatın zaruri ihtiyacı olduğunu kabul edecektir. Esasen onsuz ne dinin kemali, ne içtima hayatın salahı mümkündür; ne de gerçek manası ile ferdi yaşayışın bir tadı vardır… Hayatın kıvamı ancak, dinin bu cephesinin hakikat olmasına bağlıdır.(4)
Mesela namazı ele aldığımızda, namazdan maksadın Allahu Teâlâ’yı zikretmek, hatırlamak, huşu duymak ve unutmamaktır; bunlar ise tamamen birer kalb amelidir. Allahu Azimu’ş Şan Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: “Beni zikretmek/hatırlamak için namaz kıl.” (Taha, 14)
“Muhakkak ki mü’minler felaha ermişledir, onlar ki namazlarında huşuludurlar.” (El- Mü’minun, 1-2)
Durum zekâtta, infakta ve sadakada da aynıdır. Bu ibadetten maksad tezkiye olduğu açıkça anlaşılmaktadır. “Malını verip temizlenen/tezkiye eden, günâhlardan da en çok sakınan kimse ise, o ateşten uzak tutulur.” (El-Leyl, 17-18)
Oruçtan maksad da günahlardan korunmaktır. “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara:183)
Aynı şekilde Hacc, cihad ve diğer bütün ibadetlerde de durum böyledir. O halde tasavvuftan maksad ihsan, tezkiye, fıkhi batın ve zühd ise bu ıstılahı kullanmamızda hiçbir sakınca yoktur diyebiliriz.
TASAVVUF HAKKINDA ULEMANIN SÖZLERİ
Abdu’l Bari En- Nedvi, ‘Kitab ve Sünnetin Ruhuna Göre Tasavvuf ve Hayat’ isimli kitabında şu bilgileri verir: Tasavvuf, ancak ve ancak kalb ile işlenen amellerin bir kanunu, batınla ilgili hükümlerin bir düsturudur. (…) Tasavvuftan veya fıkh-i batıniden maksat kalbin salahı, tezyini ve kötülükten korunmasıdır. Fesada uğradığı ve bir illete giriftar olduğunda da onun çaresini aramaktır."(5)
Abdu’l Bari En- Nedvi ismi geçen kitabında şöyle devam eder: "Şeyhimiz üstad Eşref Ali Et-Tehanevi merhum şöyle diyor; Tasavvuf ancak şeriati İslamiyye'nin hükümlerine ram olan tezkiyedir ve ona ittiba ve imtisal ile hâsıl olur. Kişinin ahiret işi ancak İslami tezkiye ile yoluna girer. Sahibide, müttakilere va’d olunan cennete kavuşur. Çünkü Allah Teâlâ; “Muhakkak ki nefsini arındıran/tezkiye eden kurtulmuştur”(Şems, ٩) buyurmuştur. Bu da İslam’ın getirdiği şeriata uymakla olur muhalefet (etmek)le değil"(6)
İbnu Haldun (Rahimehullah) ‘MUKADDİME'sinde tasavvufla ilgili şöyle der: “Bu ilim, ümmet içinde sonradan çıkmış ilimlerden biridir ve aslı şudur: Aslında tasavvuf ehlinin tutmuş oldukları yol (bir hal olarak), sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen ümmetin selefi ve büyükleri tarafından hiçbir zaman terk edilmemişti. Bu yolun temeli ibadetlere kapanıp tamamen Allah’a yönelmek, dünyanın geçici nimetlerinden, süs ve ziynetinden yüz çevirmek, insanların genelinin yöneldikleri zevklere, lezzetlere, mal ve makama sırt çevirmek, halvet ve ibadete çekilmek insanlardan uzaklaşmaktır. Evet, sahabe ve onlardan sonraki selef döneminde bu hal genel bir durumdu…”(7)
Celaluddin Kunbus, İmam Suyuti'nin (rha) ‘İtmamu ed- Dirayeli Kurra-i nukaye/İlmi-t Tasavvuf’ isimli kitabına yazdığı önsöz de İbni Haldun’u destekleyecek anlamda şöyle der: “Tasavvuf’un amel ve tatbikine gelince muhakkak ki o İslam ile beraber hep vardı, işte bundan ötürü Hafız Zehebi’nin (rha) 'Sahabe ve tabiin’in (Allah Teala onlardan razı olsun) tasavvufu ne güzel/tatlı idi' Sözü sahihtir. Sahabe’nin (Allah Teala onlardan razı olsun) yanlarında her ne kadar bu ıstılah isim olarak yok ise de, dilleriyle böyle bir kelime telaffuz etmeseler de onlarda ameli olarak tasavvuf hep vardı.(8)
Ebu’l Hasan en-Nedvi (rha), ‘Rabbaniyye La Rahbaniyye’ isimli kitabında şöyle der: “Tasavvufun beş rüknü vardır: Zikir, İlim, Cihad, Mücahedetu’n-nefs, Muhabbet.(9)
İmam Gazali (rha) ‘Ravdatü’t-Tâlibîn ve Umde tü’s-Sâlikîn/Hak Yolunun Esasları’ kitabında şöyle der: “Tasavvuf, nefsi kulluk alanında koşturmak ve kalbi yüce Rabbe bağlamaktır.” Denilmiştir ki, “Tasavvuf, halktan ihtiyaçları gizlemek ve sıkıntılara göğüs germektir.”
Şöyle de denilmiştir: “Tasavvuf, kalbi halk ile beraber olma arzusundan temizlemek, tabiattan gelen kötü ahlâkları terketmek, beşerî sıfatların zararlı etkilerini söndürmek, nefse ait boş dava ve iddialardan uzak durmak, ruhanî sıfatlarla elde edilecek yüksek makamlara yükselmek, hakikat ilimlerine sarılmak ve dinde Hz. Resûlullah’a (sav) uymaktır.”(10)
Şeyh Ahmed Zerruk (rahimehullah) ‘KAVAİDU’T TASAVVUF’ isimli kitabında tasavvufun tarifi hakkında şöyle der: “Tasavvuf sıdk ile Allahu Teâlâ’ya yönelmektir”(11)
İmam Nevevi (rha), ‘MEKASİD’ isimli eserinde şöyle der: “Tasavvuf yolunun usulü beş tanedir: Açık ve gizli hallerinde Allahu Teâlâ’dan korkmak, sözlerinde ve fiillerinde sünnet’e tabi olmak, Herhalde halk’tan/yaratılmışlardan yüz çevirmek, (sabır ve tevekkül etmek) Allahu Teâlâ’nın verdiği az’a da çoğa da rıza göstermek, Bollukta ve darlıkta Allah Teâlâ’ya rücu’/dönüş etmek.(12)
Muhammed Ebu Zehra (rha), ‘İSLAM’A DAVET’ isimli kitabında şöyle der: "Tasavvuftan kastımız, (…) en önemli özelliği göz boyama (şa’beze) olan, tasavvuf ehli geçinenler değildir. Bunlar meclislerinde bağırıp çağırmayı, sallanıp eğilmeyi zikir diye nitelendiriyorlar. Büyük gruplar halinde ellerinde bayraklarla yollara dökülüyorlar, yılan oynatıyorlar, ateşle çeşitli numaralar yapıyorlar. (...) Biz, ibadeti Allaha kulluğu tasavvufun şiarı kabul edenleri kasdediyoruz. Yoksa tasavvufu gözboyama vasıtası, insanların mallarını çekip alma, cahil halkı füzuli işlerle ve boş laflarla oyalama aracı olarak görenleri kasdetmiyoruz.(13)
İbnu Kesir (rha), Bakara suresinin 34. Ayeti kerimesinin tefsirinde şu bilgiyi nakleder: "Yunus bin Abdu’l A’la Es-Sadafi (rha), İmam Şafii’ye (rha): Leys bin Sa’d’ın (rha), “Birini suyun üzerinde yürüdüğünü görseniz onun durumunu Kitab ve Sünnet’e arz etmeden ona aldanmayın” dediğini söyledim. Bunun üzerine İmam Şafii (rha): “Leys, Allah kendisine rahmet etsin az söylemiş birini suyun üzerinde yürüdüğünü ve havada uçtuğunu görürseniz onun işini Kitab ve Sünnete arz etmeden ona aldanmayın.” Demiştir.(14)
TASAVVUF HAREKETİNİN ÖNCÜLÜĞÜNÜ YAPMIŞ
ÂLİMLERİN TASAVVUFUN KAYNAKLARI HAKKINDAKİ
GÖRÜŞLERİNDEN BAZI NAKİLLER
Cüneyd-i Bağdadi (rha), şöyle der: “Kim Kur’an’ı ezberlemez, Hadisleri yazmazsa o kimseye iktida edilmez; zira, bu ilmimiz Kur’an ve sünnetle mukayyettir.”(15)
Yine Cüneyd-i Bağdadi (rha) başka yerde de şöyle der: “Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, İslamiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Eğer tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymakta (çok az da olsa) bir gevşekliği varsa hemen ondan uzaklaşınız. Çünkü zararı dokunur.”(16)
Cüneyd-i Bağdadi (rha); takva ve hayır türünden amellerin ariflerden sakıt olacağı iddiasının çok tehlikeli olduğunu, zina ve hırsızlık yapanların durumunun bunlarınkinden daha ehven olduğunu, ariflerin, Allah’tan aldıkları ameller sayesinde Allah’a ulaştıklarından, yükselişlerinin yegâne sebebi olan ameli kesinlikle terkedemeyeceklerini" belirtir.”(17) Hanbeli âlimlerinden İbnu Teymiye (rha),‘Mecmuu’l Feteva’ isimli kitabında tasavvufa ayırdığı cildinde Cüneyd-i Bağdadi (rha) hakkında şöyle der: “Tasavvuf ve marifet ehlinden kim Cüneyd-i Bağdadi’nin yolunda yürürse hidayet bulur, kurtulur ve saidlerden olur.”(18)
Bu arada şu hakikatı ifade etmekte fayda vardır: İbnuTeymiyye mec mu’u'l-fetevaa’sının iki cildini tasavvuf’a ayırmış ve bu işin öncülüğünü yapmış olan ulemayı da hayırla yâd etmiştir. Ama maalesef asrımızın bir hastalığı olsa gerek bazı kimseler meselelere ön yargıyla yaklaştığı için İbnu Teymiyye’nin tasavvufu kabul etmediğini söylemeye çalışıyorlar. Ebu Yezid el-Bistami’den (rha) Rivayet olunur ki, bir gün arkadaşlarına; "Haydi, şu kendini veli’likle meşhur etmiş olan adama bir bakalım" dedi. Ravi derki: Biz yola devam ettik (veli olmakla meşhur) adam evinden çıkıp mescide girerken kıble tarafına tükürdü. Ebu Yezid, adam’a selam vermeden geri döndü ve şöyle dedi: Bu adam Allah Rasulü’nün (sav) adaplarından bir edebe uymakta emin değil iken nasıl olurda iddia ettiği şeyde (velilikte) emin olabilir."(19)
Yine Şeyh Ebu Yezid el-Bistami (rha), şöyle der: “Bir adam’a havada uçtuğuna dair keramet verildiğini görseniz, o kimsenin Allah’ın emir ve nehiylerine uyup uymadığına, hududları muhafaza edip etmediğine ve şeriatı eda edip etmediğine bakmadıkça ona aldanmayın.”(20)
Şeyh Abdul Kadir Geylani (rha), ‘FÜTUH’UL ĞAYB’ isimli kitabında şöyle der: "Yüce Allah’ın (cellecelaluhu) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri Kutsal Kitabımız (Kur’an), diğeri Sünnet-i Rasulallah (sav). Bunlar seni Rabbine ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin (!) var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.(21)
Ebu’l Kasım Nasr el-Abadiyy (rha),şöyle der: “Tasavvuf’un aslı Kur’an ve Sünnet’e bağlılık, heva ve bid’at’ı terk etmektir.”(22)
Ebu Süleyman ed- Darani (rha),şöyle der: “Bazı günler kalbime sufilerin nüktelerinden bir nükte doğar ben onu ancak iki adil şahid olan Kur’an ve Sünnetin şahidliğiyle kabul ederim.”(23)
Sehl et-Tüsteri (rha), takip ettikleri usulü izah aderker şyle demiştir: “Bizim usulümüz yedi şeydir: Allah Teâlâ’nın Kitabına sarılmak, Rasulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sünnet’ine uymak, Helal yemek, Kimseye eziyet etmemek, Günahlardan kaçınmak, Tevbe etmek, (Üzerimizde olan) hakları eda etmek.(24)
Şeyh Ahmed er- Rifai (rha), ‘BURHANU’L MÜEYYED’ isimli kitabında şöyle der ki: “Bütün adaplar, söz, fiil, hal ve ahlak olarak Allah Rasulüne (sav) tabi olmakla sınırlıdır. Sufi’nin adabı makamına delalet eder, o halde onun sözlerini, fiillerini, hallerini ve ahlakını şeriat mizanıyla tartınız o zaman onun terazisinin ağırlığı veya hafifliği yanınızda belli olur, zira “Allah Rasulü’nün (sav) ahlakı Kur’an idi. (İbnu Mace, 2326 – Ebu Davud, 1146)(25) Kitabının başka yerinde ise şöyle der: “Tarikat şeriattır, şeriat tarikattır aralarındaki fark lafzidir.”(26)
Kitabının başka bir yerinde de şöyle der: Nass’a (kur’an ve sünnet’e) bağlı kalın, nas’sa bağlı kalın, şahsi görüşlerinizle hareket etmeyin. Zira şahsi görüşüyle hareket edenler helak oldu. Bu din de asla şahsi görüşle hükmolunmaz.
“Bir şeyde niza’ ederseniz onu Allah’a ve Resulüne götürünüz…”(en-Nisa, 59) Bu Muhammedi yolu sünneti ihya etmek ve bid’ati yok etmekle yükseltin."(27)
Ebu Ali el Cüzcani (rha), şöyle der: “Allah’tan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet sahibi olmayı isteyenlerden değil. Nefsin keramet peşinde koşar durur; hâlbuki Allah senden istikamet istemektedir.” ŞihabuddinSühreverdi (rha), ‘Avarifu’l Me’arif’ isimli kitabında yukarıdaki nakli yaptıktan sonra şöyle der: "Şu halde tutulacak yolun en doğrusu, nefsi istikamet’e çağırmaktır. İşte bütün keramet ve asıl maharet budur. Sonra istikamet sahibi bir kimsede keramet cinsi bir şey zuhur etse bu caiz ve güzeldir. Şayet herhangi bir şey vaki olmasa bunun hiçbir önemi yoktur. Bu onun haline bir noksanlık da getirmez. Asıl noksanlık, tam istikametin hakkını koruyamamak ve zedelemektir. Bu böylece bilinmelidir. Çünkü o hakk talibleri için en önemli olan bir esastır.(28)
“Üstad (Ebu Ali Dakkak) (rha), şöyle der: “Bilmiş ol ki gerçek özgürlük kâmil kulluktadır. Allah’a karşı kulluğunda dürüst olursan başkasına kulluktan kurtulursun. Mükellefiyet yurdunda ve şuuru yerinde olduğu halde kulun bazı durumlarda emir ve nehiy boyunduruğundan azade olabileceğini zannetmek dinden çıkmaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 'Sana yakin gelinceye kadar Rabbine ibadet et.' (Hicr, 99) Yani ‘ecel gelinceye dek’ manası kasdedilmektedir. Müfessirler de bu konuda icma’ etmişlerdir.”(29)
Geçen yüzyılın büyük mutasavvıflarından Abdurrahman Tahi (rha), (v.1304) bir risalesinde şunları kaydeder: “Yolumuzun esası Şeriat-ı Ğarraya (Kitab, Sünnet, İcma’ ve Kıyas) dayanmaktadır. Şeriata muhalefet edenler, güneşi ve ayı yeryüzüne indirecek derecede harikuladelikler sahibi olsalar da tarikatla alakaları yoktur. Gerçek tarikat ehli, hiçbir hal sahibi olmasa bile şeriata uyandır.”(30)
İmam Gazali (rha), ‘KİMYA-I SAADET’ isimli eserinde şöyle der: Demek ki, şeriata uymak, hudut ve ahkâmını gözetmek, saadet yolunun anahtarıdır. Ve kulluk da bu demektir. Kendi tasarrufuyla, şeriatın hududunu aşan helak olur. Bunun için Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “…Her kim Allahu Teâlâ’nın gösterdiği ölçü ve hududu aşarsa ancak kendi nefsine zulmetmiş olur…”(Talak, )(31)
İmam-ı Rabbani (rha), ‘MEKTUBAT’ında şöyle der: "Ancak bize lâzım olan, Muhammed Arabi’nin (sav) kelâmına tabi olmaktır. Muhyiddin b. Arabî, Sadreddin-i Konevî ve Abdürrezzak Kâşî’nin kelâmına değil.. Bizim füsusa (füsusu hikeme) değil; nüsusa/naslara (kur’an ve sünnete) tutunmamız gerekir"(32)
Bediuzzaman Said Nursi (rha), ‘Mektubat’ isimli kitabında şöyle der: “İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi muhakkikin-i tarikat derler ki: “Bir tek sünnet-i seniyyeye ittiba’ noktasında hâsıl olan makbuliyet yüz adap ve nevafil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah/tercih olduğu gibi; bir sünnet-i seniyye dahi, bin adab-ı tasavvufa müreccahtır (tercih olunur). demişler.(33)
Maliki âlimlerinden İmam Şatibi (rha), ‘el-İ’tisam’ isimli kitabında tasavvuf ehli olmakla bilinen kırk tane âlimden nakiller yaptıktan sonra şöyle der: "Onların bu konuda söyledikleri sözler çok uzundur. Biz burada onlardan meşhur olanların (…) sözlerinden bir bölümünü naklettik. Hepsi de bidat’in bir sapıklık olduğuna, bid’at yoluna girmenin tehlikeli bir yola girmek anlamına geldiğine, bid’atle amel etmenin cahillik ve budalalık olduğuna, kurtuluş talebine aykırı düştüğüne, bidatçinin güvenlik içinde bulunmadığına ve kendi haline terk edildiğine ve hikmete nail olmaktan mahrum bırakıldığına işaret ediyorlar veya açıkça ifade ediyorlar. Kendilerine bir tarikatın nisbet edildiği (bu) tasavvufçular şeriata saygıda birleşirler, sünnete bağlıdırlar, onun âdabından herhangi bir şeyi ihlal etmezler ve insanların bid’atlerden ve bidatçilerden en uzak olanları onlardır. Bu sebeple onlardan herhangi bir sapık fırkaya mensup olan veya sünnete aykırı bir şeye meyleden hiç kimseyi bulamayız. Onlardan (yukarıda) ismi geçenlerin çoğunluğu âlimdir, fıkıhçıdır, muhaddistir ve dinin esaslarının ve ayrıntılarının kendilerinden öğrenildiği kimselerdir. Böyle olmayanlar da en azından dinde kendisine yetecek kadar ilim sahibidir. Onlar, hakikat ve vecd ehlidirler, zevk ve hal ehlidirler, tevhid sırrının sahibidirler. Onlar, tarikatlarının mensubu olup da onların izledikleri yoldan gitmeyen kimselerin aleyhine bizim için birer delildirler. (…)
(Bu ismi mezkûr) Tasavvuf (ehli) tarikatlarında herhangi bir konudaki icma ile ilgili durumları, tıpkı diğer ilim mensuplarının kendi ilimlerindeki durumları gibi olduğuna göre biz de onların tarikatlarında sünneti savunan ve bidati kötüleyen kimselere delil olarak sözlerinden bazılarını burada sıraladık. Böylece bunlar genel olarak bidatçiler aleyhine, özel olarak da onların tarikatlarındaki bid’at savunucularının aleyhine bizim için yine onlardan gelen birer delil oldular. Başarı Allah’ın lütfü inayetiyledir.”(34)
FIKIH İLMİNİ TAMAMLAYICI OLARAK TASAVVUF
Said Havva (rha), “RUH TERBİYEMİZ” isimli kitabında şöyle der: "Genel olarak fıkıh kitapları, söz ve fiil açısından “Taharet” konularıyla başlar. Fakat taharet işlemleriyle birlikte bulunması gereken kalbi manalardan bahsettiği çok nadirdir. Namazdan, içindeki ve dışındaki farzlardan, vacip, sünnet ve edeplerinden, namazda yapılması mekruh olan ve namazı bozan şeylerden bahseder ama bu konularla birlikte zikredilmesi gereken “namazda huşu” gibi batıni manalardan ve ona götüren yol ve amillerden söz etmez. Hâlbuki nassların şehadetiyle, huşu’ vb. batıni manalarda müstakil bir ilim, hatta hadiste bildirildiği gibi yeryüzünden en önce kaldırılacak ilimdir. Bu konularda fıkıh ilmini, tamamlayan ilim şüphesiz ki, tasavvuf ilmidir. (…)
Bu sebeple Cüneyd el- Bağdadi (rha) 'seyrilalallah'ı şeriat hükümlerinden yüz çevirme olarak anlayan ve kabul eden bir zümre hakkında; 'Evet, onlar ulaştılar, fakat cehennem'e demiştir. Daha önce de fakihler bu konuda şöyle demişlerdir: Tasavvufi düşüncelere ermeyen fakih, fasık; fıkha itibar etmeyen mutasavvıf, zındık olmuştur. Fıkıh ile tasavvufun arasını birleştiren ise tahkik ehlinden olmuştur.”(35)
Fıkhı tamamlayıcı olarak tasavvufun, tasavvufa hâkim olması ve amellere yön vermesi açısından da fıkhın var olması gereklidir. Bu iki özellikten birisini kaybetmiş kimse, meselenin yarısını kaybetmiş demektir. Tasavvuf ve fıkıh birbirini tamamlayan iki ilimdir. Bu ikisi birbiri ile çatışırsa, netice, hata, sapma ve bozulmadır. Çatışmadan maksat, fıkhın hâkim olmasına rağmen sufinin ondan uzaklaşması veya fakihin tatbikattan uzaklaşmasıdır. Bu iki durum da kalbin fasıklığına alamettir. Fakih Şeyh Ahmed ez-Zerruk (v.899) (rha) “Kavaid-u et-Tasavvuf” kitabında şöyle diyor: “Fakih sufi’ye hâkimdir fakat sufi fakih’e hâkim değildir.”(36)
Bu sebeble fakihin sufiye karşı gelmesi mümkündür; ama sufinin fakihe karşı gelmesi doğru olmaz. Fıkıh tasavvufsuz olabilir; ama tasavvuf fıkıhsız olamaz.(37)
İmamı Rabbani (rha), de saliklerin fıkha olan ihtiyacını sık sık dile getirmiş ve tasavvufi eserlerin yanında mutlaka fıkıh kitaplarının da okunması gerektiğini belirterek şöyle demiştir: "Hattâ tasavvuf kitâbları okunmasa da, zararı olmaz; çünkü tasavvuf hâl ile sufinin halleriyle alakalı olup bu alan da sözün bir tesiri yoktur. Ama fıkıh kitâblarını müzakere etmemek kişiye zarar verir."(38)
Şeyh Ahmed Er- Rifai(rha), ‘Burhan’ul Müeyyed’ isimli kitabında şöyle der: "Allahu Teâlâ’ya vasıl olanlar fıkıhla vasıl olurlar, çünkü şeriata muğayir olan sa’y ve amelin faydası yoktur. Eğer bir kul şeriat’ın muğayiri olan bir yol ile 500 sene ibadet etse bile bu ibadet ona geri döndürülür günahı da onun üzerinedir, Allahu Teâlâ kıyamet günü onun için terazi bile kurmaz. Dininde fakih olan bir kimsenin kıldığı iki rekât namaz dininde cahil olan bir kişinin kıldığı iki bin rekât namazdan daha faziletlidir."(39)
Şeyh Ahmed Rifai (rha), kitabının başka bir yerinde ise tasavvuf ehline seslenerek şöyle der: "(Görüyorum ki) Haris (el- Muhasibi), Ebu Yezid (el- Bistami), Hallac şöyle dedi diyorsunuz, bu ne hal? Hâlbuki ondan önce Şafii, Malik, Ahmed ve Numan şöyle dedi, deyin. Muamelatı beyyinelerle tashih ettikten sonra zaid nükteler söyleyebilirsiniz. Haris ve Ebu Yezid şöyle dedi, sözü bir şey artırmaz eksiltmez. İmam Şafii, İmam Malik, (İmam Ahmed ve İmam Numan) şöyle dedi sözü en iyi tarik ve en yakın yoldur."(40)
Said Havva (rha), mezkûr kitabında şöyle devam eder: "Gerçek tasavvufun sahih alanı, sağlam anlayış ışığında nassları doğru bir şekilde tahakkuk etmektir. Hakiki mutasavvıf sadece nassları anlamakla yetinmez. Bilakis anlama ile tahakkukun arasını birleştirir, yani ikisini birlikte yapar. Bunun dışındakiler ise tasavvuf değil sapma ve dalalettir. Kısaca tasavvuf, Allah‘ın rızasını elde etmek için sınırlarını (yine) O’nun çizdiği yolda Allahu Teâlâ’ya seyr etmenin ta kendisidir. Mutasavvıflar bunu “Seyrilallah” sözü ile ifade ederler.(41)
Bunu daha açık bir şekilde ifade edecek olursak “tasavvuf, şeriatın çerçevesini çizdiği bir tezkiye, bir ihsan, bir zühd ve bir fıkhı batın ameliyesidir.” Şehid Hasan el- Benna (rha), ‘Fehm Risalelesi'nin on yedinci düsturunda şöyle der: "Amelin esasını inanç teşkil eder. Amel iki çeşittir: (Kalb ile yapılan amel-diğer azalarla yapılan amel) Kalbî ameller, diğer azalarla yapılan amellerden daha önemlidir. Her iki çeşit amelin de kemâliyle yapılması matlûbdur.
ŞERH:
İslam Akidesi, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman etmek ve bunların icab ettirdiği esasları tasdik etmekten ibarettir. Bütün amellerin, ibadetlerin esası imandır. İman olmadıkça hiçbir amel kabul olunamaz. Akide sarsılırsa veya bozulursa yahut bâtıl olursa ve yahut iman edilmesi gerekli her şeyi içine almıyorsa, amel de fasiddir, gayr-i makbuldür. Akide ne kadar çok kuvvetli ise, hesap terazisinde amel, o kadar ağır basacaktır. O zaman en güzel meyvelerini verecektir. İman ağaca, amel de meyvelere benzer. Ağaç yere kök saldıkça meyveleri daha tatlı, daha olgun olur.Ameller arasında, mukayese yaparsak kalbi amel, bedeni amelden daha ehemmiyetlidir. Çünkü kalb, amellerin kaynağı ve idare merkezidir. Kalb iman ve ihlasla dolar, Allaha yönelir ve yalnız O’ndan korkarsa bedeni ibadetler Allah’ın rızasına nail olur.
Ancak kalbi ibadetler hiçbir zaman bizleri bedeni ibadetlerden kurtaramaz. Fakat kalb uyanık bulunur ve samimi ibadet ederse beden de ona uyar, ihlâsla ibadet yapar. Öyleyse her müslümanın kalbi ibadetlere sımsıkı sarılması, gece ve gündüzünde, gidiş ve gelişinde, yatış ve kalkışında kalbi ibadetlere devam etmesi gerekir. Hiç bir zaman insan, bazı cahil mutasavvıflarda görüldüğü gibi, kalbi ibadetlerle meşgulüm diye bedeni ibadetleri terkedemez.(42)
Hasan Basrî'den bir mesele hakkında fetva soruldu. O da cevap verdi. Bunun üzerine ona denildi ki: ‘Bizim fakîhlerimiz senin dediğin gibi demezler’. Cevap olarak şöyle dedi: ‘Sen hiç fakih gördün mü? Fakih o kimsedir ki gecesinde âbid, gündüzünde oruçlu, dünyasında zâhid olur!’ Bir defasında da şöyle dedi: ‘Fakîh ne yağcılık yapar, ne de mücadele!’ Allah’ın hikmetini yayar, eğer yaymış olduğu hikmeti halk kendisinden kabul ederse, Allah’a hamd eder. Eğer yaymış olduğu hikmet gerisin geriye çevrilirse yine Allah’a hamdeder. O halde fakîh o kimsedir ki Allah’tan gelen emri ve yasağı anlamış, Allah’ın sıfatlarından, Allah’ın hoşuna gideni ve Allah’ın kerih gördüğünü öğrenmiştir. Böyle âlim hakkında şöyle denmiştir: ‘Allah kime hayrı irade ederse onu dinde fakih yapar’. Kişi bu nitelikte değilse mağrurlardandır.(43)
Bu meyanda gelen bir hadis-i şerifte vardır. Aslında fıkıhtan maksad meseleyi anlamak, kavramak ve işin ciddiyetinin farkına varmaktır. Ma’mer’in, Zeyd b. Eslem’den rivayetine göre bir adam Peygamber (sav)’a gelerek şöyle demiş: Allah’ın sana öğrettiğinden sen de bana öğret. Peygamber onu, ona bir şeyler öğretmek üzere bir kişiye havale etmiş, o kişi de ona: “Yer kendine has bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman”(Zilzal suresinin 1. Âyetini) öğretmeye koyulmuş. Nihayet: “Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa onu görecektir.” buyruklarına gelince bu adam: Bu kadar bana yeter, demiş. Peygamber (sav)’a haber verince Peygamber: “Onu bırakın. Çünkü gerçekten o artık fıkhetmiş oldu.” diye buyurmuş.(44)
HAKİKİ TASAVVUF EHLİ CİHAD VE MÜCADELE EHLİDİRLER
Hakiki tasavvuf ehlinin gayesi tekkelere, zaviyelere uzlete, inzivaya çekilmek sadece kendi nefsini ıslah etmek değildir. Bilakis onlar nefsi arınma ameliyesini bitirdikten sonra halk arasına tekrar dönmüş, halkın arasında yayılan bid’atlere karşı çıkmış ve bunları temizlemek için yeniden ıslah ve tecdidle selefi salihinin üzerinde olduğu yola davet etmişlerdir. İşte bu yüzden, hakkı haykırmaktan hiç çekinmedikleri gibi cihad meydanlarında koşturmaktan da geri durmamışlardır. Buna İmam Gazali'nin (rha), örneği verilebilir. İmam Gazali (rha), Nizamiye medreselerinde ders okuturken bakar ki talebelerin birçoğu ilim okumalarındaki gaye dünyevi makam, mevki ve şöhret olduğunu görür. Bu şekilde okumanın İslam beldelerini dışarıdan tehdid eden haçlılar, Moğollar, Tatarlar, mülhid felsefe akımları, içeriden ise Kur’an ve sünneti hedef alan, İslam akidesini kökten yok etmek için çalışan Şii batıni hareketlerle bu şekilde baş edilemeyeceğini anlar. Ve şöyle der:İnsanlardaki bu gevşekliğin ve imanlarındaki zayıflığın sebeplerinin neler olduğuna baktığımda, şu dört sebebe dayandığını anladım:
1. Felsefecilerin yoluna dalanların etkisi,
2. Tasavvuf yolunu tutanların etkisi,
3. Bâtınîlik yoluna girenlerin etkisi,
4. Âlim kılığında gezenlerin yaptığı yanlış uygulamaların etkisi.
Bunun üzerine İmam Gazali (rha), kendi nefsinde olanı değiştirmeye yönelir, uzun süren bir uzletten sonra tekrar halkın arasına döner ıslah ve tecdid hareketini başlatır. Kendi memleketi olan Tus’ta özel bir medrese ve onun yanına da sufiler için bir tekke açar. Nizamu’l Mülk’ün oğlu Ziyau’l Mülk’e cevaben yazdığı mazaret mektubunda bu medresede kalan 250 talebeden bahsetmektedir. İmam Gazali (rha), hedeflerini iki şey üzerine terkiz etmişti:
1- Fikirleri bir, Allah’ın rızasını gözeten, ilmiyle amil âlim ve liderler/komutanlar ortaya çıkarmaktı.
2- İslam ümmetini içten içe kemiren öne çıkmış manevi hastalıkları tesbit edip tedavi etmekti.
İmam Gazali hicri ٥٠٥ ‘te vefat edene kadar vaktini üç şeye tevzi’ etmişti:
1- Ta’lim,
2- Te’lif,
3- İbadet.(45)
Bir başka örnek ise Şam da İmam Gazali (rha) ve başka âlimlerden ders alarak mağribe dönüp muvahhidler devletini kuran Muhammed ibni Tumert’tir. Yine muvahhidler devletinden önce mağribte uzun bir dönem hüküm süren ve haçlılara karşı cihad eden murabıtlar devleti de sufi idiler.
ES-SEYYİD İBRAHİM EL- HALİFE EŞ-ŞAFİİ EL-AHSAİ(46)
RİHLE DERGİSİNE VERDİĞİ RÖPORTAJINDA ŞÖYLE DER:
Sufiler ehli cihaddır. Nakşibendî sufilerin Rusya ve Kafkaslarda nasıl bir cihad yürüttüklerini tarih kaydetmiştir. Senusilerin Afrika’da yürüttüğü cihad hareketleri… Sufilerin, Biladu’ş Şam’da emperyalizme karşı yürüttüğü cihad hareketlerine bakarsanız sufilerin cihad ehli olduğunu görürsünüz. Allah yolunda cihadı terk eden ve cihadı arzu etmeyen kimse, (Allah korusun) Yahudi ya da Hristiyan olarak ölür.”
Emperyalizme karşı cihadı kim örgütledi? Ömer Muhtar kimdir? Ömer Muhtar, Senusi tarikatındadır. Ahmed b. Es-sıddık el-Gumari, Abdullah Sıddık El-Gumari (faslı muhaddis ve fakih) hocalar, Abdul Hamid Badis (Cezayirli) ve diğerleri sufidir ve bu zatların hayatları cihadla geçmiştir. Hasan el-Benna, Şazeli Tarikatı’nın hisafi dergâhına mensuptu..(47)
İmam Rabbani'nin Ekber Şah’a karşı mücadelesi, Şeyh Said, Türkiye de hilafet kaldırıldığı için cihad bayrağını kaldırmıştır. Şeyh Şamil, Çeçenistan'da Ruslara karşı cihadı başlatmıştır.
HAKİKİ TASAVVUF EHLİNİN EMRİ BİL MARUF VE NEHYİ
ANİL MÜNKER GÖREVİNİ YERİNE GETİRMELERİ
İmam Gazali (rh.a) İHYA-U ULUMİDDİN’de bu konuda çok önemli bilgiler verir: "Ne şekilde olursa olsun bu zamanımızda evinde oturan kişi halkın irşad ve öğretmenliğinden feragat etmesi bakımından münkerden uzak değildir. Halkı iyiliği yapmaya teşvik etmeyi terk ettiğinde münkeri işlemiştir. Bu bakımdan insanların çoğu şehirlerde bile namazın şartlarını fıkha göre bilmemektedirler. Acaba köylü ve bedeviler nasıldır? Bedeviler, Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğer halk sınıfları da bu gruplardan sayılır. Bu bakımdan şehrin her mahalle ve camiinde halka dinlerini öğreten bir fakîhin bulunması farz olduğu gibi, her köyde de bir fakîhin bulunması farzdır. Her fakihe, kendi şahsına farzı ayın olan vazifelerini yapmak, farzı kifaye olan vazifeleri yapmak için hazırlanmak ve oturduğu şehrin etrafındaki köylere, bedevî Arap, Türkmen ve diğer milletlere gidip onlara dinlerini öğretmek ve şer’î şerifin farzlarını tâlim etmek farzdır. Fakih, bu vazifeyi yapmak için evinden çıkarken yiyeceğini de beraberinde götürmesi gerekir. İrşad etmek için çıktığı kimselerin yemeğinden yememelidir. Çünkü bu kişilerin yemeğinin çoğu gasp malı ve haramdır. Eğer bir fakih bu vazifeyi yaparsa, bu sakıncalı vazife diğer fakîhlerin boynundan düşer. Aksi takdirde bu felaket bütün âlimlerin yakasına yapışır. Âlimin yakasına yapışması ise, evinden çıkıp da irşad vazifesini yapmamasından ileri gelmektedir.
Cahilin yakasına yapışması ise, öğrenme vazifesini terk etmesinden dolayıdır. Namazın şartlarını öğrenen herkese, o şartları başkasına öğretmek farz olur. Eğer bu vazifeyi ihmal ederse, günahta bilmeyenlerin ortağı olur. İnsanoğlunun âlim olarak annesinden doğmadığı herkesin malumudur. Bu bakımdan tebliğ vazifesi, ilim ehlinin vecibesidir. O halde kim bir tek meseleyi öğrenmişse, o kimse o mesele hususunda ilim ehlinden sayılır. Hayatımla yemin ederim bu hususta fakîhlerin günahı daha şiddetlidir. Çünkü onların bu husustaki kuvvetleri daha açıktır ve bu vazifeyi yapmaları onların bilgisine daha uygundur. Çünkü diğer sanat erbabı sanatlarını terk edip dinî faaliyetlerle meşgul olurlarsa cemiyetin hayatı felce uğrar. Bu bakımdan sanat sahipleri halkın salah ve refahında gerekli bir görev yüklenmişlerdir. Fakîhin şânı ve sanatı Hz. Peygamber’den işittiklerini tebliğ etmektir. Çünkü âlimler peygamberlerin varisleridir. Kişi ‘Halk güzelce namaz kılmıyor’ diye evinde oturup mescide gitmemezlik yapamaz. Aksine halkın güzelce namaz kılmadığını bildiği zaman onlara öğretmek ve bu uygunsuz hareketlerini yasaklamak için camiye gitmek kendisine farz olur. Böylece çarşı ve pazarda daimi bir şekilde cereyan eden yasak ve münker bir işin olduğunu veya belli bir vakitte bu işin yapıldığını bilen bir kimse, eğer bu yasağı bozup kaldırmaya muktedirse, evinde oturup bu vazifeyi kendi nefsinden düşürmesi caiz değildir. Aksine evinden çıkıp bu münkeri kaldırması kendisine düşen bir vazifedir. Eğer münkerin tamamını kaldırmaya gücü yetmiyor ve bununla beraber görmek de istemiyorsa, fakat evinden çıktığı takdirde en azından bir kısmını kaldırabiliyorsa, evinden çıkmak kendisine farz olur. Çünkü kaldırılması gücü ve takati dâhilinde olan bir münkeri kaldırmak için evinden çıkan bir kimse, gücü yetmediği münkerlerle karşı karşıya geldiğinden dolayı sorumlu değildir. Münkerlerin olduğu yerde hazır bulunmak, doğru dürüst bir hedef için gidilmemişse yasaktır.
Bu bakımdan her Müslüman nefsinden başlamalı, farzlara devam ve haramları terketmek sûretiyle önce nefsini yetiştirip ıslah etmeli, sonra bunu aile efradına öğretmelidir. Onların hâlini ıslah ettikten sonra komşularına gitmelidir. Ondan sonra mahallesinin sakinlerine, ondan sonra hemşerilerine, sonra şehrinin etrafındaki köylülere, sonra göçebe hayatı yaşayan Kürt, Arap ve benzerlerine ve böylece dünyanın en uzak yerlerine kadar gitmelidir. Eğer en yakın olan bir fakih bu vazifeyi yaparsa, en uzak olan bir fakihin boynundaki mesuliyet kalkar.
Eğer yapmazsa (ister yakın, ister uzak olsun) bu vazifeyi yapmaya gücü yeten herkes sorumludur. Yeryüzünde dinin farzlarından herhangi birisini bilmeyen tek kişi kalıncaya kadar bu sorumluluk ortadan kalkmaz. Oysa bu cahil bilmediği farzı öğrenmeye muktedirdir veya başkası tarafından öğretilmeye müsaittir. O başkası gidip onun bilmediği farzı ona öğretmelidir. Dinin emrine önem veren bir kimse için bu durum her şeyden alıkoyucu bir meşguliyettir; kişiyi nadiren meydana gelen fer’î meselelerine vakit harcamaktan, farzı kifayelerden olan ilmî inceliklerde derinleşmekten alıkoyar. Böyle bir çalışmadan önce farzı ayın veya yaptığından daha önemli bir farzı kifaye ele alınabilir.(48)
HAKİKİ TASAVVUF EHLİNİN HÜKÜMDARLARA KARŞI
HAKKI HAYKIRMASI
Rivayet ediliyor ki, Abdülmelik’in oğlu Velid, bir gün kapıcısına dedi ki: ‘Kapıda dur! Yanından geçen ilk kimseyi saraya davet et! Benim huzuruma getir, benimle konuşsun’. Kapıcı bir müddet bekledi. O esnada yanından Âta b. Ebî Rebah (rha), geçti. Kapıcı kendisini tanımıyordu. Âta’ya dedi ki:
- Ey ihtiyar! Mü’minlerin emîrinin huzuruna gir! Çünkü emri böyledir. Bunun üzerine Âta Velid’in huzuruna girdi, o anda yanında Ömer b. Abdülaziz bulunuyordu. Âta, Velid’e yaklaştığı zaman şöyle dedi:
-Ey Velid! Selam sana olsun! Velid kapıcıya şiddetle kızarak haykırdı: ‘Ben sana benimle konuşacak, gecemi şenlendirecek bir kimseyi huzuruma al, dedim. Sen ise benim huzuruma öyle bir kişi getirdin ki, Allah’ın seçip bana verdiği ismi (halifeliği kastediyor) bile benden esirgiyor’.
Kapıcı Velid’e dedi ki: ‘Ondan başka kimse benim yanımdan geçmedi ki, onu huzurunuza getirmiş olayım’. Sonra Velid Âta’ya oturmasını söyledi. Âta oturduktan sonra Velid ona yüzünü çevirip konuşmaya başladı. Âta’nın Velid’le konuşması sırasında şöyle dediği rivayet edilmiştir:
- Bize gelen haberlere göre, cehennemde bir dere vardır. O derenin adına ‘Hebheb’ denir. Allah Teâlâ o dereyi hükmünde zulmeden devlet başkanları için hazırlamıştır.
Bu sözü dinleyen Velid, meclisin eşiği üzerinde oturduğu halde bağırıp sırt üstü bayılarak meclisin içine düştü. Bu esnada Âta, Ömer b. Abdülaziz’in bileğinden tuttu. Oldukça sıktı ve kendisine dedi ki: ‘Ya Ömer! İş çok ciddidir, ciddi!’ Sonra Âta (rha) kalkıp meclisten çıkıp gitti. Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz dedi ki: O olaydan bir sene geçinceye kadar, bileğimde o sıkmanın acısını hissediyordum!’
(49)
Görüldüğü gibi zalim hükümdarların suratına HAKK kelimesini cüret ve cesaretle çarparlar. Yönetici ve kumandalara, haksız muamelelerinde karşı dururlar. Dünyanın gösterişini hiçe sayar, süsüne püsüne ehemmiyet vermezler. Aza kanaat ederek yaşarlar. Bunlardan biri, hükümdarın kendisinden hoşnut olması için, elini öpmesi istendiğinde: “Ey miskin, Allah’a yemin ederim ki, benim hükümdarın elini öpmem şöyle dursun, o benim elimi öpse bile, ben yine razı değilim. Ey kavim, siz bir vadidesiniz ben başka bir vadideyim.”50 diyebilmiştir.
Bir başkası, melik kendisine memleketinin bütün servetini arzedip, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bu bereketli maldan istediği kadar almasını rica ettiği zaman şöyle demiştir: “Allah Teala, bütün vüs’atiyle bu dünyayı azlık ve bayağılıkla tavsif ederek buyuruyor ki; “Deki: Dünya metaı az bir şeydir.” (Nisa, 77)
Allah Teala dünyanın küçük parçasından bir cüz’iyle seni merzuk kılmıştır; binaenaleyhi seni ondan mahrum etmek istemem.(51)
Yine bunlardan biri de(52), zalim bir hükümdarın önüne ayağını uzatmış, hükümdar da ona bir kese altın göndermişti. “Ayağını uzatan, elini uzatmaz” diyerek bu çil çil altınlardan istiğna gösterdi.(53)
TASAVVUF EHLİNİN İSLAM’A DAVETTEKİ ROLÜ
Onların İslam askerinin ulaşamadığı uzak beldelerde İslam’ın yayılmasında büyük faziletleri olmuştur. Siyah Afrika'da, Endenozya’da, Hint Atlas adalarında, Çin de ve Hindistan'da onların vesilesiyle İslam yayıldı.(54)
ŞEYH ABDUL KADİR GEYLANİ
HAZRETLERİNİN İZLEDİĞİMETOD/MENHEC
Bağdad’ta şahsiyeti kavi, imanı kavi, ilmi kavi, daveti kuvvetli, te’siri kuvvetli bir İslam âlimi ayağa kalktı. İmana, hakiki İslam’a, halis kulluğa ve halis mü’minlerin ahlakına daveti yeniledi. İslam toplumunda yayılmış olan nifak’a karşı kuvvetli bir savaş açtı. Bey’at ve tevbe kapılarını sonuna kadar açtı, bu kapılardan İslam âleminin her tarafından girenler oldu. Allahu Teâlâ’ya olan ahidlerini misaklarını yenilediler; şirk koşmamaya, küfretmemeye, fasıklık yapmamaya, bid’at işlememeye, zulmetmemeye, Allah’ın haramlarını helal kılmamaya, Allah’ın farzlarını terk etmemeye, dünya da fena olmamaya ve ahireti unutmamaya ahdettiler. Allahu Teâlâ’nın açtığı bu kapıdan Şeyh Abdu’l Kadir’in eli üzere sayılarını ancak Allah Teâlâ’nın bileceği kadar çok insanlar girdiler, hallerini düzelttiler, Müslümanlıkları güzelleşti. Şeyh onları terbiye ediyor, muhasebe ediyor, kontrol ediyor ve Allah'a giden yolda ilerlemelerini gözetiyordu. Bu kimseler, muhlis, âlim, rabbani, bir kulun eli üzerine bey’at, tevbe ve tecdidi iman ettikten sonra mesuliyetlerinin farkına varan yeni bir şuur kazanmış, ruhi terbiye almış talebeler oldular. Daha sonra şeyh onların bir çoğuna davet için izin verdi, onlar da yeryüzüne dağılıp insanları Allah’a davet edip nefisleri terbiye ediyorlar, şirke, bidata, cehalete ve nifak’a karşı savaş açtılar. Böylece dini davet yayıldı; iman kışlaları, ihsan/iyilik medreseleri, cihad ribatları ve kardeşlik toplantıları İslam âleminin her tarafında kaim oldu.(55)
Şeyh Abdul Kadir Geylani hazretlerinin izlediği metod/menhec şöyle idi: Eğer kişinin yaşı ilerlemiş talebelik yaşını geçmiş halkın geneline ehli sünnet akidesini ve ibadet fıkhını öğretir, bu yolla ders alan kimseleri insanları hakka çağıran birer davetçi olarak yetiştiriyordu. Eğer ders alan kimse medrese talebelerinden ise onun için izlediği hazırlık devresini daha geniş tutardı. Takriben bu talebelere 13 ilim civarında ilim okuturdu: tefsir, hadis, Hanbeli fıkhı, ilmi hilaf, usul, nahiv ve daha başka ilimleri okuturdu. Felsefe ve kelamdan ise uzak dururdu.(56)
Bu yetiştirdiği talebelerinden meşhur olanlardan biri de İbnu Neca el- Vaiz daha sonraları Selahaddin Eyyubi’nin siyasi ve askeri müsteşarı oldu. Yine onlardan Hafız Er- Rahavive, Şeyh Abdul Kadir Geylani’nin oğlu Musa da İslami davet ve fikri faaliyet için biladu şam’a intikal ettiler ve yine onlardan bir diğeri de (Hanbeli mezhebinden) Muğni kitabının sahibi İbnu’l Kudame El- Makdisi Selahaddin Eyyübi’nin müsteşarlarından biriydi. (…) Kadiriye hareketi ile reisliğini Nureddin ve Selahaddin'in yaptığı cihad hareketinin arasında büyük bir alaka vardı. Şeyh Abdul Kadir Geylani vaktinin büyük çoğunluğunu medreseye tahsis etmişti. Dolayısıyla medreseden sadece Cuma günü çıkar, ya mescide veya ribat’a/tekkeye giderdi… Şeyh bu tedrise vefat edene kadar ٣٣ yıl boyunca devam etti.(…)
Şeyh’in bu medresesi, içinde el yazması kitaplar bulunan Kadiriye kütüphanesi diye bilinen bu kütüphane günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Abdul Kadir Geylani'nin tatbik ettiği bu menhecte/metod da İmam Gazalinin büyük bir tesiri vardı. Şeyh, talebeler ve müridler için koyduğu bu kâmil menhecle ilmi, ruhi ve ictimai olarak onları emri bil ma’ruf ve nehyi anil münker görevini yüklenecek ehil insanlar yetiştirmeyi hedefliyordu.(…)(57)
Şeyh Abdul Kadir Geylani'nin yeni bir üslub ile başladığı bu metod iki şey üzerin kaim oluyordu.
1- Düzenli bir ta’lim ve düzenli bir ruhi terbiye.
2- Halkın geneline vaaz ve davetin yapılması.(58)
SAİD HAVVA‘RUH TERBİYEMİZ’ İSİMLİ KİTABINDA
GÜNÜMÜZ TASAVVUFÇULARI HAKKINDA ŞÖYLE DER:
"Sonradan bu sahada kitap yazanların çoğu tasavvufu belirli bir zümreye has bir ilim haline getirdiler. Hâlbuki tasavvuf, kalbin sıhhati, nefsin temizliği ve benzeri konularla yakından ilgisi olması nedeniyle mükellef olan bütün insanlar hakkında gerekli olan bir ilimdir. (...) Tuhaftır ki, tasavvuf kitaplarını okuyan, kendini bir takım bilmecelerin karşısında ve İslam’ın da ötesinde hisseder. Bu ilim, naslarla sabit olan hakikat yolu olması gerekirken, tasavvufla uğraşanlar bunu nassların ötesinde bir şey haline getirdiler. Tasavvufun bu hale getirilmesi ise fakihleri gönülden yaralamaktadır. (…)
Burada, Allah’a seyr’in sadece tarikat ehlinin yolu ile olabileceğini düşünen müfrit sufilere cevap vermek istiyoruz: sahabe ve onlardan sonra tasavvuf ilminin kaidelere oturduğu zamana kadar olan insanların tek gayretleri Kur’anı ve sünneti okumak ve tatbik etmek iken bütün bunlar Allah’a seyir değilse, o halde nedir?(59)
RİHLE DERGİSİNİN SEYDA MUHAMMED EMİN ER (rha) İLE
YAPTIĞI RÖPORTAJDA SEYDA GÜNÜMÜZ
TASAVVUFÇULARI HAKKINDA ŞÖYLE DER:
“Bu gün tasavvuf iddiasında bulunanların kısm-ı azamı bid’atlere gark olmuştur. Bidatsiz tasavvuf maalesef göremiyorum. Yahu şimdi ehl-i tasavvuf olanla olmayanın ne farkı vardır? Bu günkü tasavvuf ehlinin ne özelliği vardır? Hani Peygamber’e sallaallahu aleyhi ve selem ittiba nerede var? Hangi hususlarda O’nun yolunda gidiyorlar? Fakat bu günkü tasavvuf ehlinin çoğunda nefis, riya, ucub tüm ahlak-ı zemimeyi görüyorsunuz. Her şeyimiz ihlas üzere olmalıdır. İhlas… İhlas… İhlas… Bidatlerden sakınmak lazımdır. Yaptığın her fiilin, Hz. Peygamber’e (sav) O’nun sünnetine uygun olması ve sadece Allah Teâla’nın rızasını talep etmek için yapılması lazımdır.(60)
PROF.DR.YUSUF EL- KARADAVİ, ‘ÇAĞDAŞ MESELELERE
ETVALAR’ KİTABINDA ŞÖYLE DER:
İlk sufiler kitap ve sünnete bağlı, Allah'ın belirlediği sınırlar önünde duran, düşüncede ve sülükte bidat ve uyduruklarını kaldırıp atan insanlardır. Tasavvuf önderlerinin eliyle bir çok insan İslam'a girmiş bir çok insan, hatta sayılmayacak sayıda günahkâr tevbe etmiştir. Onlar ancak taassup ve kendini beğenenlerin inkar edebileceği, Ruhi marifet ve tecrübeler servetini geride bırakmışlardır.
Ne var ki tasavvufçulardan da bir çoğu bu konuda çok aşırı giderek işi aslından ve doğru yolundan çıkarttılar. Öyle ki bazılarının İslami olmayan sözler söyledikleri herkesçe bilinmektedir. Mesela, hakikat ve şeriat mefhumlarını ortaya atmaları gibi... Buna göre mahluka da kim şeriat gözüyle bakarsa onlara zulmetmiş olur. Kim hakikat gözüyle bakarsa onları mazur görür. Tasavvufçuların bazılarına göre vicdanlar ve gönüller hükmün kaynağını oluşturabilmektedir. Yani kişi bir hükmü çıkartmak için kalbine ve vicdanına danışabilir. Yine bunların bazıları hadisçilerin, “bana filanca şahıs falanca şahıstan aktardı” dedikleri gibi, “bana Rabbimden aktarıldı” veya şöyle derler: “Siz ilminizi ölülerden alıyorsunuz, bizse ilmimizi hiç ölmeyen diriden (Allah’tan) alıyoruz” yani kendilerine
 göre direkt semadan vahiy almaktadırlar.
Bu taşkınlığın bir çeşididir. Yine buna benzer bir başka çeşidi de, terbiye yönüyle müridin şahsiyetini yok sayacak şekilde taşkınlık yapmaktır. Onların şu sözleri buna örnektir: “Şeyhinin huzurunda mürid, gasilin önündeki ölü gibi olmalıdır. Kim şeyhine “Niçin?” derse felah bulamaz, kim itiraz ederse dergahtan kovulur.”
Bu tür hareketler müslüman çocuklarının bir çoğunun azimlerini katletmekte ve onlara olumsuz teslimiyet ruhunu oluşturmaktadır. Mesela onların: “Kullarına dilediğini yapıyor. Mülkünü sahibine bırak, yaratılanı yaratanla başbaşa bırak” vs. sözleri buna örnektir.
Yani böyle demekle tüm değişimin fesat, zulüm ve diktatörlüğün önünde elpençe durulması gerektiğini ifade etmektedirler. Bu düşüncede öbürleri gibi sofilerin sayesinde ortaya çıkan bir uyduruktan ibarettir.
(61)
Bu meyanda İmam-ı Rabbani (rha), ‘MEKTUBAT’ında şöyle der:
Bilmiş olasın ki,
ŞERIAT ÜÇ DILIMDEN IBARETTIR: İLIM, AMEL, IHLÂS..
Anlatılan bu üç dilimin her biri, tek tek yerine getirilmedikçe, şeriatın tahakkuku olmaz. Şeriat tahakkuk ettiği takdirde, Yüce Hakkın rızası da tahakkuk etmiş olur. Yüce Hakkın rızası öyle bir iştir ki: Dünya ve âhirete ait saadetlerin hepsinin üstündedir. Bu mana, şu Ayet-i Kerime ile daha güzel anlatıldı: “Allah’ın rızası en büyüktür.” (Tevbe, 72) Şeriat, dünyaya ve âhirete ait tüm saadetleri özünde toplamıştır; o manalarda tekeffülü tamdır. Durum, böyle olunca, şeriatın dışında, ihtiyaç duyulacak bir talep kalmaz.(62)
İmam Şatibi (rha), ise şöyle devam eder: Allahu Teâlâ bana bol zaman verir, lütfuyla yardım ederse ve sebepleri benim için kolaylaştırırsa maksadım bir model olarak tasavvufçuların yolunu özet olarak anlatmaktır. Bu modele bakılarak o yolun sağlıklı ve ideal bir yol olduğuna, bozuklukların ve Bid’atlerin selef-i sâlihten sonraki zamanlarda yaşayan insanlar tarafından bu yola sokuşturulduğuna hükmedilebilir. Sonradan gelip bu bid’atleri çıkaranlar, şeriatın yolundan gitmedikleri, şeriat ehlinin gayelerini anlamadıkları ve onların söylemediklerini söyledikleri halde tarikata girdiklerini iddia ederler. Hatta bu son zamanlarda tarikat adeta Hz. Muhammed’in (sav) getirdiği şeriatın dışında başka bir şeriat haline gelmiştir. Bundan daha kötüsü ise onların sünnete uyma konusunda gevşeklik göstermeleri, yeni yeni ibadetler uydurmayı Allah Teâlâ’ya kulluk yapmanın sağlıklı bir yolu olarak görmeleridir. Allah Teâlâ’ya hamdolsun ki selef-i sâlihin yolu bu tür saçmalıklardan beridir.(63)
Prof.Dr.Yusuf El- Karadavi, adı geçen kitabının başka yerinde ise şöyle der: Kur’an ve sünneti okuyan herkes, bu iki kaynağın birçok kere dünya hayatının fitne ve süslerinden sakındırıp tüm arzuları Allah’a ve ahirete yönlendirdiğini, kalpleri cennete ve içinde olan Allah’ın rızasına, O’nun yüce cemaline bakmaya teşvik için tahrik ettiğini, cehennem ve içinde olan maddi ve manevi azaptan korkuttuğunu müşahade edecektir. Bununla birlikte Allah’ın kullarını sevdiğini ifade eden ayetlere de rastlayacaktır. Örneğin Allahu Teala’nın şu sözleri: “O, onları seviyor onlar da onu seviyor.” “İman edenler Allah’ı herşeyden daha çok seviyorlar.” “Allah ihsan sahiplerini sever.” “Allah sabredenleri sever.” ”Şüphesiz Allah, onun yolunda tek bir sıra olarak kurşunla dökülmüş bina gibi sağlamca savaşanları sever.” Bütün bunlarla birlikte Kur’an ve birçok hadiste, Züht, tevekkül, tevbe, şükür, yakın, (tam teslimiyyet) takva, murakabe (yaptıklarını kontrol etmek) ve benzeri dini değerlerin varlığını görecektir. Bu değerlerle ilgili açıklanılan, yorumlanan kendi aralarındaki düzenleme ve fazilet sıralamalarını tasavvufçuların haricinde kimsenin gerektiği kadar yapmadığını görüyoruz.
İşte bu yüzden tasavvufçular, ümmetin taifeleri içinde nefsin ayıplarını daha iyi tanıyor, kalb hastalıklarını şeytanın tuzaklarını daha güzel biliyorlar. Aynı şekilde tasavvufçular suluk (tarikatte ilerleme) ve saliklerin (ilerleyenlerin) hallerine ve onları terbiye edilme metoduna daha çok yardımcı oluyorlar. Bu sayede nice isyankarlar onların yol göstermesiyle tevbe etmiş, nice kafirler de müslüman olmuştur. Fakat tasavvuf ilk devirde dini ibadetlerde ahlakı terbiye etmek ve ibadetleri yalnızca Allah’a yapmak amacını taşıyordu. İbnu’l Kayyim’ın de dediği gibi, kıvamı kişinin iradesi altında idi. Ama daha sonra İslami ahlakın ilmi olmaktan çıkmış bir marifet nazariyesine dönüşmüş, nefsi temizleme yolundan yürüyerek keşif ve feyzi ilahi olmaya koşmuştur. Daha sonra da bildiğimiz değişiklikler meydana gelmiştir.
Bu yüzden yabancı etkenlerden bazı şeylerin tasavvufa sızdığını inkar etmek, kişiyi ifrat ve tefritin ortası olan İslam’da itidal vasfından çıkartıp rahiplerin uğradığı katılık gibi katılığa, Budistlerin uğradığı aşırılık gibi aşırılığa götüren mukaberetten (büyüklük taslamaktan) ibaret olur.
(64)
MÜRŞİD’E OLAN İHTİYAÇ
Herkesin kendi kendine, kitaplardan sahih/sağlam bir ilmi, alimlere ihtiyaç duymadan öğrenmesi çok zordur. Kişi kitaplardan bir takım şeyleri öğrense bile önünde bir örneği olmadan bu ilmi hayatında nasıl tatbik edeceğini bilemez. İşte bu yüzden sahih bir akide’ye sahip olup, ilmiyle amil olan alimlere ihtiyaç vardır.
KAMİL ŞEYH’İN/MÜRŞİD’İN VASIFLARI
Abdu’l Bari En- Nedvi, ‘Kitab ve Sünnetin Ruhuna Göre Tasavvuf ve Hayat’ isimli kitabında kâmil şeyhin vasıfları hakkında şu bilgilere yer verir: Şeyh kâfi miktarda ilmi hamil olmalı, ondan istiğna göstermemelidir. Akidesinde, amelinde, ahkâmında tamamen şeriat ölçülerini muhafaza etmelidir. Dünya ve dünya metaına karşı haris olmamalı ve nefsinde kemal olduğu zu’müne/zannına kapılmamalıdır. Çünkü içinde böyle bir zanna yer vermesi de dünyaya bağlılığın bir eseridir. Daha önce kâmil bir şeyhin sohbetinde mutlaka bir müddet bulunmuş olmalı, o sohbetlerden istifade etmiş olmalıdır. Kendisine, muasır ilim adamları, şeyhler ve müellifler hüsn-i zann beslemelidirler. İçlerinde ona karşı su-i zannı vehmettiren bir ukde yaşamamalıdır. Kendisine avamdan çok, mütedeyyin, aklı başında kimseler ve ümmetin havassı rağbet etmelidir. Kendisine bey’at eden kimselerin çoğu, dünya hırsının azlığı cihetinden ve şeriat nokta-i nazarından güzel hallerle temayüz etmiş kimseler olmalıdır.
Ta’lim ve telkin hususunda müridlerinin hallerini gözetmeli onları murakabesi altında tutmalıdır. Ne zaman onlarda bir kötülük görür veya duyarsa onları ayıplamalı ve kendilerini bulaştıkları kötülükten men’etmelidir. Onları nasıl olursa olsun kendi hallerine bırakmamalıdır. Sohbetinde oturan kimseler, mana noksanlığının ruh çoraklığının dünya sevgisinde ileri gitmenin ve mertebeler kat’etmenin de muhabetullah’ta olduğunu anlamalıdır. Kendisi daima zikirle meşgul olmalıdır. Çünkü kendisi müridlerine yaptığı telkinlerle amil olmaz veya azim sahibi olmazsa ta’lim’inde bereket hâsıl olmaz.(65)
Dolayısıyla bu vasıflara sahip olmayan bid’at ve hurafeleri din olarak pazarlamaya çalışan sahtekarlara asla tabi olunmamalıdır. O halde gerçek şeyh’in nasihatlerine kulak ver: Şeyh Abdul Kadir Geylani (rha) bir toplantıda tevhid inancı konusunu şu şekilde anlatmaktadır: “Bütün yaratıklar âcizdir, güçsüzdür. Ne kimse sana bir yarar sağlayabilir, ne de zarar. İşte o zararı veya yararı Allah, yaratıkların eli ile yaptırmaktadır. Sende ve diğer yaratıklarda olan herşeyi o yapıyor. Sana faydalı ve zararlı ne varsa Allah’ın bilgisiyle kalem onu yazmıştır. Ona ters bir şey meydana gelmez. Kim tevhid ehli olup iyi amel işlerse o diğer kullar üzerine Allah’ın hüccetidir. Onlardan bazısı, zahir ve bâtın yönü ile (iç âlemi ile de dış âlemi ile de) dünyadan sıyrılmış kimselerdir. Servet sahibi olsalar bile Allah Teâlâ onların iç âlemlerine dünyanın hiçbir etkisini koymamıştır. Bunlar saf ve temiz kalplerdir. Kim bu dereceye ulaşırsa, ona büyük bir saltanat verilmiş olur.
O cesur ve kahramandır. Cesur kişi; Allah’tan başkalarını kalbinden çıkaran, gönül evinin kapısında tevhid kılıcı ve şeriat silahı ile duran, mahlûkattan hiçbirinin oraya yerleşmesine izin vermeyen, kalbini, kalplerin tasarrufunu elinde bulunduran Allah’a bağlayan kişidir. Şeriat dış görünüşü terbiye edip nizama sokar. Tevhid ve marifet de bâtını (insanın içini) terbiye eder.”
Şeyh bâtıl mabudların neler olduğunu anlatırken de şöyle der: “Sen; kendine, halka, parana, servetine, ticaretine güvenirsin. Her kime güvenip dayanırsan, senin ilâhın odur! Kimden korkar ve kime ümid bağlarsan, o senin mabudundur!... Zararını ve faydanı kimde görürsen, senin rabbin odur...”
İslâm Uğruna İçinin Yanması ve Endişe Duyması:
Abdülkâdir Geylânî hazretleri, dinî ve ahlâkî çöküşü -bunun en büyük merkezi Bağdat›ın kendisi idi- gördükçe elem ve ızdırap duyuyordu. İslâm dünyasında genel olarak dinî bir zeval görülmeye başlamıştı. Bunun işaretlerini gördükçe içindeki İslâm hamiyyet ve gayreti coşuyordu. O bu iç duygusunu ve derdini bazan gizleyemiyordu da konuşmalarında bu duygu fışkırmaya başlıyordu. Bir yerde şöyle buyuruyor: “Hz. Peygamber (s.a.) efendimizin dininin duvarları arka arkaya yıkılıyor. O dinin temelleri çözülüyor. Ey yeryüzünde yaşayanlar, gelin yıkılanı kaldıralım, bozulanı düzeltelim. Bu iş bir kişi ile yerine getirilemez. Herkesin birleşerek çalışması gerekir, birlikte yapılması lâzım. Ey güneş, ey ay ve ey gündüz, hepiniz gelin (bu büyük, mukaddes işi başaralım.)”
Bir başka yerde de şöyle buyuruyor: “İslâm, bu fasıklardan, dinin dışında hayat yaşayanlardan, zalimlerden, yalancılardan, hile elbisesi giyinmiş olanlardan ve kendilerinde bir şey olmadığı halde varmış gibi iddia eden riyakârlardan çektikleri yüzünden, yüzünü eliyle kapatmış ağlıyor. Önceki müslümanları ve gözler Önünde olanları iyice inceler de araştırırsan göreceksin ki onlar hem Allah’ın emirlerini uygularlar, onları emrederler, yasaklarından menederler, bir taraftan da yer içerlerdi. (Birden durum değişti) sanki bugüne kadar hiçbir şey yapılmamış gibi (ortalık yine bozuldu. İslâm’dan uzaklaşma başladı.) Kalbin ne kadar katı. Köpek bile av avlamada, araziyi, sürüyü beklemede, sahibini korumada kendini besleyen sahibinin sözünden çıkmıyor, ona sadakat gösteriyor, onu görünce (neşesinden) oynuyor, zıplıyor. Hâlbuki sahibi ona akşamleyin sadece iki lokma veya az bir şeyler verir. Sen ise her gün Allah’ın bin bir çeşit nimetlerini karnın doyuncaya kadar yiyorsun. Ama bu nimetleri vermekle O Allah’ın senden ne istediğini düşünüp yerine getirmiyorsun ve O’nun hakkını ödemiyorsun. (Tam tersine) O’nun emrini reddediyorsun da O’nun şeriatının sınırını korumuyorsun.”(66)
Şeyh Abdul Kadir Geylani (Rahimehullah) FÜTUH’UL ĞAYB isimli kitabında şöyle der: Yüce Allah’ın (c.c.) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri Kutsal Kitabımız, diğeri Sünnet-i Rasulallah. Bunlar seni Rabbine ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar. “Allah’tan (celle celaluhu) başka ilah yoktur.” dediğinde bir “Dava” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken ihlas’lı olmak gerekir. Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kâinatın Efendisinin sallallahu aleyhi ve sellem’e yolu İhlas’tan ibarettir.(67)
ŞEYH ABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN
MÜCAHEDE EHLİYLE İLGİLİ TAVSİYELERİ
MÜCAHEDE EHLİ VE HUYLARI
Nefsiyle mücahede edenlerin, bu yolun hakikatini arayanların aşağıda belirtilen on esasa uyması gerekir. Bunlara uyanlar, nefislerine hâkim kimselerdir. Bu sebeple en güzel şeylere kavuşurlar.
Birincisi: Allah (cc) adına yemin etmek
Bu yemin, ister doğru isterse yanlış olsun; ister kasten isterse sehven olsun yapılmamalı. Yemin etmeyi adet edinmeyene nur yolu açılır; adet edinen zararını mutlaka görür. Yemini az olanın, gayreti çoktur. Arkadaşları arasında sevilir. Allah (cc) tarafından kalbine nur kapısı açılır. Bu nurla herkes tarafından seçilir. Gören sever. Düşmanları ondan korkar.
İkincisi: Yalandan sakınmak
Yalan söylemek yakışmaz. Bilerek veya bilmeyerek söylenecek tek yalan, hayli zararlara yol açar. Yalan söylememeye alışanın kalbi nurla dolar. Bilgisi artar. İşlerine böyle devam ederse zaman olur ki sanki hiç yalan bilmezmiş gibi olur; bu yüzden herkesin sevgisini kazanır. Başkasından yalan işitse dahi ayıplamalı. Başkasının yalanına mani olmak da iyidir. Bunu yapmalı; yalan söyleyenleri bıraktırmak.
Üçüncüsü: Hiç kimseye Bir Vaadde Bulunmamak
Herkese vaadde bulunmak hatadır, doğru değildir. İnsan elinde olmayan sebepten vaadini yerine getiremez, yalancı olur. Herhangi bir vaadde bulunan kati söz vermemeli. Vaadini inşaAllah gibi sözlerle bitirmelidir. Bu âdeti yerine getirenler cömert olur. Allah (cc) tarafından hayâ perdesine bürünür. Doğru insanların yanında çok sevilir. Allah’ın (cc) sevgili bir kulu olur. Derecesi yüce olur.
Dördüncüsü: Yaratılmışlara lanet okumamak
Lanet etmek yerinde olmaz. Ne kimseye lanet ne de bir şeye eziyet yakışmaz. Bunlar, iyilerin huyundandır. Bunun sonu çok kıymetlidir. Kimse için kötü dil kullanmayanın hayatı emniyet içindedir. Dünyası selamet, ahireti ise azıklıdır. Güçlük görmez. Çünkü kendisi kimsenin kötülüğünü istememiştir. Kulların saygısı, Allah’ın (cc) rahmeti onun için olur.
Beşincisi: Beddua etmemek
Kendine kötülük edilse bile kimseye beddua yakışmaz. Kendisine yapılan her kötü söz veya kötü işe karşılık olarak beddua etmek hiç de iyi sayılmaz. Beddua etmemeyi adet haline getiren en yüce makamlara erer. Huyunu bununla bezeyen dünyada sevilir, halkın kalbinde sevgisi olur. Herkes davetine icabet eder. Halk arasında efendi olarak bilinir.
Altıncısı: İslam kıblesine yönelip namaz kılan için küfür ve nifak hükmü vermemek
Bu hali benliğine sindiren ilahî rahmete yakındır. En büyük fazilet derecesine ulaşmış olur. Bu, Peygamberimizin (sav) sünnetine uymak için seçilen en iyi yoldur. Müslümanlardan hiçbiri için kötü hüküm vermeyenin manevî duygusu gelişir, azaptan emin olur. Allah’ın (cc) rızasına kavuşur. Bu, her iman sahibinin elde etmesi gereken en büyük fazilettir. Bütün insanlar bu huy sahibine merhamet hissi duyarlar.
Yedincisi: Kötülüklere bakmamak ve duyguları korumak
Bunlar, iman sahibinin en başta yapması gereken iştir. Bunun mükâfatı dünyada da görülür. Öbür âlemde ise elde edeceği güzelliğin sonu yoktur. İnsanlar için en zor iş budur. Allah (cc) bizleri bu yolda başarıya ulaştırsın. Bu güzel huyları yapmayı bize ihsan eylesin. Kalbimizden kötü isteklerin çıkmasına bizim için yardımcı olsun.
Sekizincisi: İnsanların hiçbirine işini gördürmemek
Bu iş veya o iş gören; ister büyük ister küçük olsun. İnsan için asıl lazım olan insanların işini almak. Onların dertlerini bitirmek. Onlardan her türlü yardım isteğini kısmak. Bu hal Allah’a (cc) kulluk eden için en güzel iştir. İttika yolunu tutan kimse için şart ve bir yoldur. Esasen kötülüğü yasak etmek; iyiliğe teşvik için bu yolun kesin olarak benimsenmesi gerekir. Çünkü bu halde insanlar göze eşit olarak görünür. Bu yol seçilmeye niyet edilirse Allah (cc) yardım eder. Yolun tamamen Hakk (cc) tarafına döndüğünü görenin imanı daha da artar. Hakikat karşısında insanlar arasında seçme yapmaz. İman izzetini ve servetini koruma yönünden bunları yapmak zorundadır. Çünkü ihlas kapısı buradan açılır.
Dokuzuncusu: İnsanların elinde bulunan her şeyden
ümidini kesmek.
Bu da insan için önemlidir. Şerefin korunmasına yardımcıdır. Bu hal özel bir gönül zenginliğidir. Bu halin benimsenmesi şereftir. Temiz bir imanı gösterir. Gönül hastalıklarına şifa olan tevekküle, Allah’a (cc) güvenmeye götürür. Bu hal, Allah’a (cc) götürür. Bu hal, zühd yoludur. En küçük kötülük dahi olsa bu yola girenden çıkmaz. Bu, Allah’ına (cc) tam güveni olanların benimsediği adettir.
Onuncusu: Tevazu sahibi olmak
Şimdiye kadar yazdıklarımızın en önemlisi budur. Bir adam ibadet mi ediyor, tevazu lazım. Allah (cc) katında derecesinin yükselmesini mi istiyor, tevazu yolunu tutması gerek. Halk arasında sevilmek, manevî makamının büyümesini temenni etmek için tevazu sahibi olmak icap eder. Dünya ve ahiret işlerinin yoluna girmesi için tevazu yolunun tutulması esastır. Çünkü tevazu huyların temelidir; güzel huyların kaynağıdır. Tevazu sahibi olmayan hiçbir isteğine erişemez. Kul bununla yaralı kimselerle bağdaşabilir. Ve bununla Allah (cc) rızasına kavuşması mümkün olur. İman sahibinin açıkta, gizlide tevazu sahibi olması takva derecesinin onda gelişmiş olmasına işarettir. Tevazu esas manası ile insanın her gördüğü şeyi kendinden üstün olduğu veya olacağı inancına sahip olmalıdır. Her gördüğü kimse için:
- “Belki bu benden daha üstündür. Allah (cc) tarafından benden daha fazla sevilmiştir…” demeli ve bu kanaati benliğine sindirmelidir. Kendinden küçüğü gördüğünde: - “Küçüktür, henüz Yaratana karşı gelmemiştir. Hâlbuki ben Allah’a (cc) isyan ettim, karşı geldim; bu benden hayırlıdır.” demeli… Büyük için de şöyle demeli: Bir bilgini görürse; - “Bu bilgindir, benim bilmediğimi biliyor. Bana verilmeyen ona verilmiştir. Onun bildiğini ben bilmiyorum, o bildiğiyle amel ediyor; bense cahilim, yapamıyorum.” Demeli… Cahil bir kimseyi gördüğü zaman da: - “O bilmeyerek günah işliyor, ben bilerek yapıyorum; öldüğümüz zaman bilinir.” şeklinde demelidir. Bir kâfirle karşılaştığı zaman da şöyle demeli: - “Belki dine gelir, imanlı olur. Belki ben günahlarım yüzünden imansız gidebilirim. Sonumuzun ne olacağı bilinmez…”
- “İşte en büyük iş bu hali almaktır. İnsanın faydalanacağı ilk ve son iş, tevazudur. Kul bu hali ruhunda duyduğu ve tevazu derecesine çıktığı zaman Allah (cc) için nasihat izni alır. Herkese nasihat vermeye koyulur. Dünya ve ahiret işlerine dair bütün üzüntüleri gider. Artık Allah’ın (cc) sevmiş olduğu insanlardan sayılır. Şeytanın da en büyük düşmanı sayılır. Rahmet kapısına varmış sayılır artık.”
Son olarak birkaç söz daha söylemek gerekecek ki bu da kibir üzerine olacak. Bilindiği gibi tevazu kibrin zıttıdır. Kibirli olanda tevazu olmaz. Bu yüzden kibirli olmak iman sahibine yaramaz. İnsan bu yolun tam gerçekleşmesini istiyorsa kibir ve kendini beğenme yolunu bırakması yerinde olur. Eğer kulluk vazifesini bir yeşeren ağaca benzetirsek onun yetişmesi için kibir bırakılmalıdır. Kendini büyük bilip beğenmeyi bırakmak her iman sahibine düşen tam bir vazifedir. İşte… bu sevimsiz hallerin ortadan kalkması için tevazu yolu seçilmelidir. Tevazu zahidlerin en büyük şerefidir. Hak yoluna girenlerin işaretidir. Yukarıdan beri anlattığımıza şunları da eklemeyi yerinde buluyoruz: İnsan elbette ki bu kadar şeref sahibi olunca bir makama çıkarılır. İşte o zaman insanı bilmeyerek yıkacak olan şey dedikodudur.
Bu tamamen icapsız ve yersiz iştir. Bilhassa cemaat önünde yersiz dedikodu yapmak zararlıdır. Allah (cc) saklasın bu durumda olan insan isterse manen en büyük dereceye yükselsin yıkılması bir an işidir. Bunları yapmak öyle sanıldığı kadar kolay değildir. Allah (cc) fazlını, ihsanını üzerimizden eksik etmesin. Allah (cc) cümlemizi bu iyi işleri yapmaya muvaffak buyursun. Allah (cc) cümlemizi sözü özü bir olanlardan eylesin. Ömrümüzün son deminde imanla götürecek her türlü yararlı işi yapmamız için bize yardımcı olsun. Nefsimizin ve şeytanın şerrinden hepimizi korusun.(66)
____________________
(1) Kettani, Hz.Peygamber’in Yönetimi, Et-teratibu’l-idariyye, İz Yayıncılık: 3/86-87.
(2) Parantezler hariç İmam Şatıbi, el-İ’tisam Çeviri Ahmet İyibildiren Kitap Dünyası Yayınları: c.1 sh. 99-113.
(3) Dört rükün 1-Üzerlerine onun âyetlerini okuyor 2- Onları tezkiye ediyor 3- Onlara kitabı öğretiyor 4- Onlara hikmeti öğretiyor.
(4) (Allame Ebu’l Hasan en- Nedvi ‘Rabbaniyye La Rahbaniyyesh. 8-12 darulfeth 1. Baskı 1966 Beyrut) ayrıca Abdu’l Bari En- Nedvi’nin ‘Kitab Ve Sünnetin Ruhuna Göre Tasavvuf Ve Hayat’ isimli kitabına yazdığı takdim) Abdu’l Bari En- Nedvi, ‘Kitab ve Sünnetin Ruhuna Göre Tasavvuf ve Hayat’ sh. 1-5 çeviri Mustafa Ateş Diyanet vakfı yayınları Ankara 1998
(5) Abdu’l Bari En- Nedvi’nin ‘Kitab ve Sünnetin Ruhuna Göre Tasavvuf ve Hayat’ sh. 23-24 çeviri Mustafa Ateş Diyanet vakfı yayınları Ankara 1998
(6) A.g.esh 29
(7) İbnu Haldun, Mukaddime c.2 sh.669 çeviren Halil Kendir (Yeni şafak gazetesi kültür armağanı 2004)
(8) ‘İtmamu ed- Diraye/İlmi-t Tasavvuf’ önsözü sh. 33 daru’t takva Dimeşk 2015 1.baskı
(9) Rihle dergisi tasavvuf 1 sh. 108
(10) İmam Gazali (Rahimehullah) ‘Ravdatü’t-Tâlibîn ve Umde-tü’s-Sâlikîn/Hak Yolunun Esasları” sh. 48 çeviri Dr. Dilaver Selvi Semerkand yayıncılık
(11) Şeyh Ahmed Zerruk ‘Kavaidu’t tasavvuf’
(12) İmam Nevevi ‘MEKASİD’Şerh Muhammed Haccar sh.165 Daru’l Beşairi’l İslamiyye 2.baskı trh.2010
(13) Muhammed Ebu Zehra ‘İSLAM’A DAVET’ sh. 140-141 çeviri Maşuk Aydın birleşik dağıtım kitabevi Ankara tarih yok
(14) İbnu Kesir Tefsiru Kur’an’ıl Azim c.1 sh. 159 daru el risaleti’lalemiyye 1.baskı trh. 2010 Dimeşk
(15) Abdul Kerim Kuşeyri, Risaletu’l Kuşeyrish. 64 daru’l cevamiu’l kelim –İmam Şatibi el- İ’tisam c.1 sh .128 Daru ibni Affan
(16) http://www.incesoz.com/
(17) www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c03/c030222.pdf - İmamŞatibi el- İ’tisam c.1 sh .127 Daru ibni Affan
(18) İbnuTeymiye Mecmuu’lFetevaa c. 13-14 sh. 159 daru’l kutubi’l ilmiyye
(19) Şatibi, a.g.e. c.1 sh .125
(20) Abdul Kerim Kuşeyri, Risaletu’l Kuşeyri sh. 53 daru’l cevamiu’l kelim -İmam Şatibi el- İ’tisam c.1 sh .126
(21) Şeyh Abdul Kadir Geylani, Fütuh’ulĞayb
(22) A.g.esh. 87
(23) Kuşeyri A.g.esh. 56
(24) Şatibi el- a.g.e. c.1 sh .126
(25) Şeyh Ahmed er- Rifai, Burhanu’l Müeyyed sh. 10-11
(26) Şeyh Ahmed er- Rifai, A.g.e. sh. 63
(27) Şeyh Ahmed er- Rifai, A.g.e. sh. 10
(28) Şihabuddin Sühreverdi Avarifu’l Me’arif sh. 38-39 Çeviri Dilaver Selvi Semerkand Yayınları İstanbul 2010
(29) Metin Yiğit, Rihle dergisi Tasavvuf – 1 sayısından sh. 39
(30) Metin Yiğit, Rihle dergisi Tasavvuf – 1 sayısından sh. 34
(31) İmam Gazali, Kimya-ı saadet
(32) İmam-ı Rabbani, ‘MEKTUBAT’ 100. Mektub çeviri Abdülkadir Akçiçek Çile Yayınları-1979
(33) Bediuzzaman Said Nursi, Mektubat Sh.454 Envar Neşriyat İstanbul 1991
(34) İmam Şatıbi, el-İ’tisam çeviri Ahmet iyibildiren Kitap Dünyası Yayınları: c.1 sh. 113- 126
(35) Bu söz İmam Malik’ e nisbet edilmektedir.
(36) Said Havva, “Ruh Terbiyemiz” sh. 79-81-82-85- çeviri Cengiz Yağcı, Yenda yaynları
(37) Rihle dergisi tasavvuf -2 sh. 18
(38) İmam Rabbani, Mektubat 29. mektup
(39) Şeyh Ahmed Er- Rifai Rahimehullah ‘Burhan’ulMüeyyed’sh. 36
(40) Şeyh Ahmed Er- Rifaia.g.e. sh. 37
(41) Parantezler hariç Said Havva, “Ruh Terbiyemiz” sh. 79-81-82-85-87 çeviri Cengiz Yağcı, Yenda yayınları
(42) Şehid Hasan el- Benna, Risaleler c.3 sh. 190 çevirenler Hasan Karakaya, H. İbrahim Kutlay, Hikmet Neşriyat
(43) İmam gazali, ihya-i ulumiddin
(44) İmam Kurtubi El- Camiu’l Li Ahkam’il Kur’an Çeviri Beşir Eryarsoy Buruc Yayınları İstanbul - Ayrıca bakınız İmam Suyuti Dürrü’l Mensur c. 15 shf. 590
(45) Macid Ursan Keylani, a.g.e. sh.106
(46) Suudi Arabistan, el-Ahsai şehrinden âlim ve sufi bir zattır.
(47) Parantezler hariç Rihle dergisi tasavvuf 1 sh. 108
(48) İmam Gazali, “İhyuulumiddin” Çeviri Ahmet Serdaroğlu Bedir Yayınları
(49) İmam gazali a.g.e.
(50) Bu sözü İzzuddin bin Abdu’s Selam söylemişti.
(51) Hicri 7. Asırda yaşayan kibar-ı nakşibendiyyeden Şeyh Musa Mazhar Dehlevi
(52) Bu alim Şeyh Said Halebi’dir
(53) Ebu’l Hasan en- Nedvi a.g.e.
(54) Ebu’l Hasan En-Nedvi ‘Rabbaniyy La Rahbaniyye’ sh.24
(55) Ebu’l hasan en-nedvi ‘Rabbaniyye La Rahbaniyye’ sh. 22-23
(56) Macid Ursan Keylani, a.g.e. sh. 198-199
(57) Macid Ursan Keylani, a.g.e. sh. 196 -197 birinci baskı Beyrut 2011
(58) Macid Ursan Keylani, a.g.e. sh. 194 birinci baskı Beyrut 2011
(59) Said havva, a.g.e.sh. 8-9-10
(60) Rihle dergisi Tasavvuf-1 sh. 93
(61) Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994: 2/463-467.
(62) İmam-ı Rabbani, ‘Mektubat’ 36. Mektubat çeviri Abdul Kadir Akçiçek Merve yayınları sh 135-136
(63) Parantezler hariç İmam Şatıbi, a.g.e. c.1 sh. 99-113.
(64) Prof . Dr. Yusuf El- Kardavi a.g.e 2/469-476.
(65) Abdu’l Bari En- Nedvi, a.g.e. sh. 254-255
(66) Ebu’l-Hasan En-Nedvi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları
(67) Şeyh Abdu’l Kadir Geylani, Fütuhu’l Ğayb
(68) Abdul Kadir Geylani, ‘Fütuhu’l ğayb
 
Misak Dergisi 344. Sayı
Temmuz 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya