Gaybın Önünde
İslâm dünyasında Batı'yı Şeyhü'l İslâm Mustafa Sabri Efendi’den daha iyi tanıyan birisi çıkmamıştır. Modernizmin etkisinde kalan aydınların, gaybı hafife alan bütün tezlerini ilmi delillerle çürütmüştür. Tanıtımını yaptığımız 'El-Kavlu’l-Fasl' isimli eseri, Peygamber’in (sav) dâhîliğini vurgulayarak nübüvvet makamını âdeta ilâhî elçilik bağlamından koparan Ferîd Vecdî, Muhammed Abduh, Muhammed Mustafa el-Merâgî, Mahmud Şeltût, Muhammed Hüseyin Heykel gibi isimlere karşı kaleme alınmış bir eserdir. Batılılaşmanın etkisinde kalıp İslâm dinini Batılılaşmanın getirdiği yeni değerlere ve düşünce kalıplarına göre yorumlayan bu isimlerin fikirlerini sertçe eleştiren eser, meseleyi bütün vecheleriyle ortaya koymuştur. Nübüvvet, mucizeler ve ölümden sonra yeniden dirilme konularında pozitivist düşünceye sahip kişilerin ortaya çıkardığı kafa karışıklığını gideren ve bu düşünceleri bertaraf eden Mustafa Sabri Efendi’nin bu eseri çağdaş Müslümanların sorunlarına da derman oluyor.
Mehmed Zahid AYDAR
22.10.2019 10:10
197 okunma
Paylaş
 
 
 

KitabınAdı: Gaybın Önünde

Yazarı: Mustafa Sabri Efendi

BasımYeri veTarihi: İst 2019

Yayınevi: Ketebe Yayınları

Sayfası: 320

KapakTürü: Karton

 
 
MUSTAFA Sabri Efendi, Osmanlı’nın son devrindeki en önemli İslâm âlimlerinden biri olarak Batı medeniyeti karşısında yaşanan fikrî ve itikadî bocalamayı engellemek için tüm hayatını mücadele içerisinde geçirmiştir. Bilhassa günümüzde olduğu gibi o dönemde de İslâm âlemini zehirleyen ve toplum üzerinde nüfuzu yüksek bazı kişilerin benimsediği pozitivist görüşlerle mücadele etmiştir. Görüşlerini savunurken ilmî arka planı ve güçlü kalemi sayesinde etkili birçok eser ortaya koymuş ve temel İslâmî esasları ustalıkla müdafaa etmiştir.
Mustafa Sabri Efendi’nin el-Kavlu’l-Fasl eseri, Peygamber’in (sav) dâhîliğini vurgulayarak nübüvvet makamını âdeta ilâhî elçilik bağlamından koparan Ferîd Vecdî, Muhammed Abduh, Muhammed Mustafa el-Merâgî, Mahmud Şeltût, Muhammed Hüseyin Heykel gibi isimlere bir karşı çıkıştır. Batılılaşmanın etkisinde kalıp İslâm dinini Batılılaşmanın getirdiği yeni değerlere ve düşünce kalıplarına göre yorumlayan bu isimlerin fikirlerini sertçe eleştiren kitap, Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır veliahtının iltifatına mazhar olmasına neden olmuştur.
Nübüvvet, mucizeler ve ölümden sonra yeniden dirilme konularında pozitivist düşünceye sahip kişilerin yarattığı kafa karışıklığını gideren ve bu düşünceleri bertaraf eden Mustafa Sabri Efendi’nin bu eseri çağdaş Müslümanların sorunlarına da derman oluyor. (arka kapak)
Mütercimin Önsözü
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin İlmî ve Fikrî Mirası
“Mustafa Sabri Efendi ismiyle ilk karşılaşmam lisans eğitimi almak için gittiğim İslâmabad Uluslararası İslâm Üniversitesi vesilesiyle vuku buldu. Pakistan âlimlerinden olan ve üniversitede ders veren Üstad Abdullah Kakeheyl hocamız bir gün Türkiye’den gelen öğrencilere ‘Siz eğer Mustafa Sabri Efendi’nin ve Allame Zâhid el-Kevserî’nin eserlerini okuyup anlarsanız eğitim almak için buralara gelmenize gerek kalmaz’ demişti. Yine Usûluddin Fakültesi’nin en önemli hocalarından olan Prof. Dr. Din Muhammed ‘Müslümanlar 20. yüzyıl boyunca Batı ile daha içli dışlı olmalarına ve bizzat Batı üniversitelerinde okumalarına rağmen şu ana kadar İslâm dünyasında Batı’yı Mustafa Sabri Efendi’den daha iyi tanıyan biri çıkmamıştır’ tesbitinde bulunmuştur.
Mustafa Sabri Efendi ülkemizde, özellikle de entelektüel çevrelerde ve hatta garip bir şekilde İslâmcılar arasında dahi hak ettiği ilgiyi görmemiş büyük bir âlim ve mütefekkirimizdir. Mustafa Sabri Efendi’nin ülkemizde var olan şöhreti daha çok siyasî tutum ve görüşleri ile bağlantılıdır. Şeyhülislam’ın siyasi görüşlerinin önemini göz ardı etmeden şunu kolayca söyleyebiliriz ki onun asıl ve daha önemli olan yönü, ilim ve fikir yönü ve fikirleri uğruna verdiği destansı mücadeledir. Tahminimiz bu ilgisizlik genel anlamda ülkemizdeki entelektüel kuraklıkla yakından ilgilidir ve siyasî gündemlerin baskınlığı önemli simalarımızın esas değerlerini gölgede bırakmaktadır. Şeyhülislam’ın kitaplarında ele aldığı konular bugün ülkemizde hâlâ tartışılan ve son noktası konulmamış konulardır. Özellikle de tercümesini yaptığımız bu kitabın içerdiği Nüzül-i İsa, Peygamber Efendimiz’in (sav) kevnî mucizelerinin olup olmadığı, sünnetin İslâm’daki konumu, hadis kitaplarının değeri, modern Batı biliminin ve Batı zihniyetinin entelektüel Müslümanlar üzerindeki etkisi gibi konu başlıkları hâlâ tartışılan önemli meselelerdir. Kitabı okuyanlar şunu açıkça görecekler ki sanki Mustafa Sabri Efendi onu günümüz için özel olarak yazmıştır. Şeyhülislam derinleştiği meseleleri çok yönlü bir şekilde tartıştığı için kitabında ilim arayanlar ilim, felsefe arayanlar felsefe, fikir arayanlar fikri oldukça bol bir şekilde bulacaklardır.
Mustafa Sabri Efendi’nin en önemli (reddiye) kitabı, Arapça olarak yazdığı ‘Mevkıfu’l-‘Akl ve’l-‘İlm ve’l-‘Âlem min Rabbi’l-“Âlemîn ve ‘İbâdihi’l-Mürselîn’ isimli dört ciltlik kitabıdır. Bu kitabı Mısır’a hicretinden sonra oradaki bazı âlim ve yazarlarda gördüğü sapmalara karşı yazmıştır. Elimizdeki kitap da işte bu kitabın dördüncü cildinin ilk bölümüdür. Burada, Muhammed Hüseyin Heykel’in ‘Muhammed’in Hayatı’ isimli kitabını Peygamber Efendimiz’in (sav) kevnî mucizelerinden bahsetmeksizin yazması ve bu mucizelerin gerçekleşmediğini ispat etmek için kevnî mucizelerden bahseden hadislere ve genel olarak hadis kitaplarına dil uzatmasına karşı bir reddiye vardır. Diğer taraftan, ayetleri zorlama tevillerle anlamından uzaklaştıran Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’ya ve Nüzül-i İsa meselesinin anlaşılması hususunda Mahmud Şeltût’a reddiyeler vardır. Türkiye’deki bazı çevrelerin yenilikçilik bayrağının dalgalandırıcıları kabul ettikleri Şeyh Muhammed Abduh ve Şeyh Reşid Rıza’nın nasıl bir yenilik yaptıklarını ortaya koyması açısından bu reddiyeler oldukça önemlidir. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin bazılarının hadis yalanlayıcısı olduğunu, bazılarının ise ayetleri taşımadıkları manalarla tevil ederek onların anlamlarını tahrif ettiklerini söylediği bu reformistlerin fikirleri pek çok kişinin düşüncesini etkilemiştir.» S.7-13
El-Kavlu’l-Fasl’ın Yayımlanma Hikâyesi
“Ezher âlimlerinden birkaç hoca bir gün Mustafa Sabri Efendi’yi ziyarete gelmişler. Geliş sebeplerini de şöyle açıklamışlar:
‘Efendim bilirsiniz vaktiyle Maârif Bakanlığı da yapmış olan, son günlerde de Ayan meclisi reisliğinde bulunan Muhammed Heykel Paşa ‘Muhammed’in Hayatı’ adıyla bir kitap yazdı. Kendisi Fransa’da okuduğu için Fransız yazarlarından birinin aynı isimle yazıp yayınladığı bir eserin tesirinde kalarak bu kitabı yazıp yayınladığı söyleniyor.
Paşa bu kitabında mucizeleri inkâr ediyor, hepsini bir şekilde tevil ederek açıklamaya çalışıyor, peygamberin Kur’an’dan başka mucizeye ihtiyacı olmadığını yazıyor.
Maddecilik, pozitivizm denen canavar bunların akıllarını ruhlarını zehirlemiştir, imanları sarsılmıştır. Mucizeleri tabi tabiat kanunlarına aykırı diye kabul etmeye yanaşmıyorlar. Peygamber’i (sav) de büyük insan, dâhî insan diye anlatıyorlar. Hâlbuki dünya büyük insanla dolu. İnsan çalışmakla büyük insan ve dahi olabilir. Peygamberlikse Allah vergisidir, çalışmakla olmaz.’
Ezher ulemâsı Heykel Paşa’nın bu kitabına bir cevap yazması için Mustafa Sabri Efendi’den yardım istemişler, bu cevabı onun yazmasını söylemişler. Çünkü Heykel Paşa’nın kitabında işe felsefe bahisleri de karışıyordu. Ezher âlimleri ise o bahiste pek fazla bilgili değildiler. Bunu bildikleri için ‘Kitapta felsefeye dayandırdığı bahisler var, biz işin içinden çıkamaz da hafif kalırız, gülünç düşeriz sonra da feslileri kendimize güldürürüz’ demişler.
O zaman şapka yoktu; Batılı tipler, okumuş da Batı’ya hayran olmuş gençler, dinden uzak olanlar ve zaten Mısır’da kalabalık olan Hristiyan Araplar hep fes giyerlerdi. Sarıklılar ve fesliler ayrımı vardı.
Mustafa Sabri Efendi bu müracaat üzerine kitabı telif etti, cevabını yazdı, fakat bastırmak için para yok. Müslüman Kardeşler’in lideri Şeyh Hasan el-Bennâ bu kitap meselesini işitmiş, birkaç talebesiyle birlikte bir gün Hoca efendiyi ziyarete geldi. Yanındakiler üniversiteli seçkin gençlerdi. Mustafa Sabri Efendi ile Hasan el-Bennâ ilk defa tanışıp konuşuyorlardı. Tarih 1943 senesiydi. Hasan el-Bennâ: ‘Efendim, böyle bir kitap yazmışsınız, bastıracakmışsınız. Harp içi, herkes yokluk, sıkıntı içinde, bendeniz iki yüz adet almak isterim. Parasını da peşin verelim ki bir faydamız olsun. Daha çok almak isterdik ama bugünlük imkânlarımız buna el veriyor. İnşallah daha sonra yine alırız.
Hocaefendiyle kitabın ismi üzerinde de konuştular. ‘İki iman arasında kesin söz, gaybe inananlarla inanmayanlar’ olsun dediler.
Ben ertesi gün gidip, İhvan’ın merkezinden parayı alacağım. Fakat o gece Hoca Efendi, düşünmüş, ateşîn zekâsıyla demiş ki:
Yahu biz iki iman arasında dedik. Ama gaybe inanmayanın imam mı olur. Onunkine iman denir mi? Sabahleyin erkenden beni çağırttı, gittim.
Aman evladım, hemen git kitabın ilanları basılmadan yetiş. Üstad Bennâ’ya da selamlar söyle, gözlerinden öperim. Hoca, ismi şu şekilde koymuş de...
Kitabın adını ‘Gayba İman Edenlerle Etmeyenlerin Arasını Ayıran Kesin Söz’ koymuştu.” S.13-15
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Hayatı
“12 Rebîülevvel 1286’da (22 Haziran 1869) Tokat’ta doğdu. Öğrenimine memleketinde başladı. On yaşında hâfızlığı bitirdi. Genç yaşta ruûs imtihanını kazanarak Fâtih Camii müderrisliğine tayin edildi (1890). 1896 yılında Beşiktaş Asâriye Camii imamlığına getirildi. İki yıl sonra II. Abdülhamid’in katıldığı huzur derslerine en genç üye sıfatıyla iştirak etti. 1899-1904 yılları arasında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nde ‘hâfız-ı kütüb’ olarak çalıştı, bu sırada Köse Niyazi Efendi’den kıraat ilmi okudu. Medvesetü’l-vâizîn’de tefsir, Medresetü’l-mütehassisîn ile Süleymaniye Medresesi’nde hadis müderrisliği yaptı ve Tedkîk-i Müellefât-ı Şer'iyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Cem‘iyyet-i İlmiyye-i İslâmiyye’nin reisliğine seçildi ve bu cemiyetin çıkardığı Beyânü’l-Hak adlı dergide başyazar sıfatıyla makaleler yazdı. Bir dönem Silistre müftülüğü yaptı. Peyâm-ı Sabah, İkdam, Yarın ve Alemdar gibi mevkutelerde yazılar kaleme aldı.
II. Meşrutiyet’in ilânının ardından Tokat mebusu olarak Meclis-i Meb’ûsan’a girdi. Siyasî hayatının başlangıcında İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne ilgi duymakla birlikte kısa bir müddet sonra bu harekete karşı mücadeleye girişti. 1910’da Ahâli Fırkası’nın, 1919’da üçüncü defa teşekkül eden Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın kurucuları arasında yer alıp yöneticilik yaptı. İttihat ve Terakkî hükümetinin teşkilinin ardından Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na bağlı olanlar Bâbıâli Baskını’nda tutuklanınca Mustafa Sabri Efendi Mısır’a gitti (1913), oradan Romanya’ya geçti, fakat tutuklanıp İstanbul’a getirildi ve Bilecik’te ikamete mecbur edildi. Bu kararın kaldırılması üzerine İstanbul’a döndü. Ocak 1919’da Tokat mebusu seçildi ve 4 Mart 1919’da kurulan Damad Ferid Paşa hükümetinde şeyhülislâmlık yaptı. 6 Haziran 1919’da Paris Konferansı’na giden Damad Ferid Paşa’nın yerine sadrazamlığa vekâlet etti.
Cumhuriyet’in ilânından sonra oğlu İbrahim’le birlikte 150’likler listesine alındı, tutuklanacağı sırada ailesiyle beraber İskenderiye’ye gitti, oradan Kahire’ye geçti (1922). 6 Şubat 1924’te dersiâmlık maaşı kesildi, 1 Haziran 1924’te vatandaşlıktan çıkarıldı. Hicaz Emîri Şerîf Hüseyin’in daveti üzerine Mekke’ye gidip beş ay kaldıktan sonra ailesi iklim şartlarına intibak edemediğinden Mısır’a döndü. Mısır’dan Lübnan’a, ardından Romanya’ya geçti, burada da rahat edemeyince 1927 Nisan ayında kayınpederinin memleketi olan Gümülcine’ye gidip beş yıl ikamet etti. Bu sırada oğlu İbrahim Sabri ile birlikte çıkardığı Yarın adlı dergideki yazılarında İslâm dünyasının yöneldiği Batılılaşma hareketini şiddetle eleştirdi. Yunanistan Başbakanı Venizelos’un Ankara’ya gidip hükümetle yaptığı görüşmelerin ardından derginin yayımı durduruldu ve Gümülcine’den Batras’a gönderildi. Burada birkaç ay kaldıktan sonra, bir İslâm ülkesine iltica edebilmek için hükümetleri nezdinde aracılık yapmalarını sağlamak üzere şeyhülislâmlık ve mebusluk döneminden tanıdığı Arap dostlarına mektuplar yazdıysa da olumlu bir cevap alamadı. Atina’ya giderek Mısır büyükelçisinin yardımıyla Kahire’ye geçti (1932). Birkaç yıl sonra ailesiyle birlikte İskenderiye’ye gitti. Burada eşi ölünce Kahire’ye döndü ve uzun müddet kızıyla birlikte kaldı. Bu dönemde yazdığı eserler ve ilmî faaliyetleri ona Mısır’da yeniden itibar sağladı; âlimlerden pek çok dost edindi, evini bir okul haline getirdi. Mısır Evkaf Vezirliği bünyesinde kurulan Lecnetü’n-nühûz üyeliğine seçildi. el-Kavlü’l-fasl adlı eserini yayımlayınca onun Kahire’de yaşadığını öğrenen Mısır veliahdı kendisini sarayına davet edip iltifatta bulundu. el-Ehrâm, el-Abbâr, Minberü’ş-şark, el-Feth, eI-Hidâyetü ’l-İslâmiyye, eI-Câmi ‘atü’z-Zeytûniyye gibi gazete ve dergilerde yazılar yazdı. 12 Mart 1954 tarihinde Kahire’de vefat etti; ölümüne basında geniş yer verildi. Cenazesine ilim ve siyaset adamlarının yanı sıra büyük bir kalabalık iştirak etti ve Abbâsiye’ye defnedildi.” S.15-17
Giriş
“Elif-lâm-mîm. Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar. Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar: İşte onlar Rab’lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.” (Bakara, 2/1-5)
“Hamd âlemlerin Rabb’ına olsun. Salâtü selâm da Allah’ın, mesajlarını insanlara ulaştırmak için seçtiği ve gönderildikleri topluma karşı bir imtiyaz olarak kâinattaki genel yasaları alt üst eden açık mucizeler verdiği peygamberlerin ve özellikle de Resûlümüz ve Efendimiz olan Hz. Muhammed’in (sav) ve O’nun ailesi, ashabı ve kıyamete kadar onlara tâbi olanların üzerine olsun.
Bundan sonra...
Uyanık gözlere sahip olanlar için, Batı’da maddenin egemen alınası ve Doğu’nun da Batı’nın gittiği yolu takip etmeye başlamasından sonra zayıf kalplilere bulaşan, başta iki doğu ve iki batının Rabb’i olmak üzere mugayyebât (gaybla ilgili hususlar) ve ma’kûlâtın inkârı gözlerden kaçmamaktadır.
Ferid Vecdî’nin el-Ehram gazetesindeki sözü şudur:
‘O sırada yeni ilim doğdu ve kendisiyle çatışan güçlerle mücadele ede ede onları yendi. Böylece yeryüzünde hâkimiyeti eline geçirmiş oldu. Bunun üzerine dinlere bir göz attı, kendi usulünü kullanarak hepsini de yakaladığı gibi mitoloji âlemine fırlatıverdi. Sonra dinlerin birbirinden nasıl türediklerini, efsaneleri (mitolojileri) arasındaki bağlılığı araştırmaya koyuldu. Bu araştırmanın sonunda topladıklarından, takdis etmek için değil okumak için bir mecmua meydana getirdi. Ta ki onları ele alanlar bu efsanelerden insanın tapındığı ve korumak için ne malını ne canını esirgemeksizin bütün gücünü hasrettiği zihni sûretleri öğrensinler.
Müslüman Doğu bir asırdan fazla bir zamandan beri Batı ile temasa geçmiş ve onun ilim kaynaklarından içmeye, maddi medeniyetinden feyz almaya başlamıştı. Bu efsanelerden öğrendiklerini öğrenirken kendi dininin yıkıntılarına orada rastladı. Mesele bizzat kendisinin başaracağı bir raddede olmadığından dilini tutup bir kelime etmedi. Fakat ilhadı kalbinde gizledi ve kendi ilmî seviyesine varınca öteki din kardeşlerinin hepsinin akıbetinin aynı olacağından emin bir hâlde bu ilhada dört elle sarıldı.
İslâm memleketlerinde bu ilmî bahisleri öğrenip büyülenen şairler ve yazarlar yetişmiş, sonra halkı -bunları kabule- hazırlamak için makale ve şiirlerine bunları sokuşturmaya koyulmuşlar; bu işleri kendi sırdaşları dışındaki kimselerden daima saklamaya çabalamışlardır. Bu ihtiyatkârlıkla boykota uğramak veya memleketlerinden sürülmek tehlikesinden korunmuş oluyorlardı.’
Ferid Vecdî, müteakiben Batı ilimleriyle temas edince dinlerini bırakıp unutan zümreye kendini de soktuktan sonra aralarından sıyrılıvermiş. Üstad’ın zikrettiği, Batı’nın ilim kaynaklarından içince ilhada sapan fakat bunu içlerinde gizleyen bu sözde muharrir/yazar ve şairlerin, yazılarına bunları hileyle sokuşturmalarının sayılamayacak kadar değişik yolları ve türleri vardır. Öyle ki okurların dikkatini buna çekmeye lüzûm dahi yoktur. Hatta bu yollardan birisi de Ferid Vecdî’nin önce kendisini onlardan sayması sonra da ayrılmış gözükmesidir. Bahsettiğimiz büyük kitabın (Mevkıfu’l- Akl) mukaddimesinde bunun nasıl olduğuna işaret etmiştik.
Ferîd Vecdî’nin şu ifşa ve itirafları gününden beri ilhadı içlerinde gizleyen bu sözde Müslüman yazarları incelemeye koyuldum ve sonunda öyle kurnazca hilelerine rastladım ki onları büyük kitabın (Mevkıfu’l- Akl) mukaddimesinde uzun uzun yazdım.
Bu yazarlar ve onlarla aynı görüşte olan âlimlerin en büyük özelliği kevnî mucizeleri inkâr etmeleri ve onları gerçekleşmesi müstahîl/imkânsız şeylerden saymalarıdır. Üstad Ferîd Vecdî Bey’in mucizeleri ve öldükten sonra dirilmeyi nasıl inkâr ettiğini ve bu iki konuda Kur’ân’da geçen bütün âyetleri mânâları anlaşılamayan müteşâbih âyetlerden kabul ettiğini okuyucu daha önce geçen sözlerden bilmektedir.
Bazıları da yalnızca Peygamber Efendimiz’in (sav) mucizelerini inkâr eder ve Peygamber Efendimiz’in (sav) harikulâde mucizeleri olmamasını diğer peygamberlere bir üstünlük olarak görür. Hatta Üstad Merâgî, müellifinin mucizelerden arındırdığı ‘Muhammed’in Hayatı’ adlı kitaba takriz yazmıştır.
Son günlerde bu şair ve yazarların öne çıkan özelliklerinden birisi Hz. Peygamber’in (sav) peygamberliğinin yerine onun dâhîliğini ikâme edip bütün ehemmiyeti ona vermeleridir. Peygamber Efendimiz’in (sav), getirdiği dine inananların da inanmayanların da birlikte ittifak ettiği övgüye değer halleri ve özelliklerini, sadece Müslümanların ta’zim ettiği ve yücelttiği özelliklerine tercih ederek Peygamberimiz’in (sav) peygamberliğinin yerine dâhîliği hakkında yazılar yazıyorlar.
Bu Dâhilik davetçilerinden birisi -Zeki Mübarek- diğerlerinin kalplerinde gizlediğini açığa vurmuştur. 1357 hicrî yılının başlangıcındaki er-Risâle dergisinin özel sayısında neşredilen makalesinde şöyle demektedir:
‘Yakın veya uzak bir zamanda öyle bir gün gelecek ki insanlar gaybî meselelere isyan edecekler fakat Hz. Muhammed’in (sav) dâhîliğine isyan edemeyecekler, karşı çıkamayacaklardır.’
Bunun mânâsı Hz. Peygamber’in (sav) peygamberliğine, gaybî meselelerden olması hasebiyle bizzat ona inanan Müslümanların bile karşı çıkmayacaklarından emin olamayız. Buradan açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır ki, bu kimselerin mesailerini Hz. Peygamber’in (sav) özellikle dâhîliğini araştırmaya ve incelemeye tahsis etmeleri, onlara göre onun peygamberliğinin, dâhîliği kadar kesin olmamasından kaynaklanmaktadır.
Yoksa eğer onun dâhîliği peygamberliğinden daha üstün daha yüce ve şüphelerden daha uzak değilse, peygamberliği unutulmaya iten bu dâhîliğe yoğunlaşmanın sebebi nedir?
Bir Müslüman yazarın, Hz. Peygamber’in (sav) hayatını, Müslüman olmayan fakat insaflı, Hz. Peygamber’in (sav) büyüklüğünün derinliğine nazar edip onun büyüklüğünü takdir eden yabancı birisi gibi yazması garip değil midir? Böyle bir yabancının peygamberin kıymetini takdiri ne olursa olsun, peygamberin bütün büyüklüklerini toplayan ve hayatının maksadının esası olan peygamberliğini, onun hayatı demekle kastettiği şeylerin başına almadığından dolayı hep noksan kalır. Ya da bu kimse onun Allah’ın peygamberlerinden bir peygamber olduğuna inanmaktan mahrum kaldığı için, ilahî hidayetin kendisine ulaşmadığı kısmetsiz bir kimse olur.
Eğer bana itiraz olarak ‘Hz. Peygamber’in (sav) dâhiliğini ispat etmeye çalışan yazarımız onun nübüvvetini inkâr etmemektedir’ denilirse, ben de cevap olarak, ‘Zaten yazarın dâhîliği işte budur’ derim. Fakat uyanık okuyucunun vazifesi, bu mevzunun seçimindeki inhirafın sebebini araştırması ve dâhîliği öne çıkaran yazarlarımızın, gaybî meselelere imanlarının zayıfladığı hatta bu konulara karşı insanlar tarafından yapılacak bir devrimin/isyanın uzak görülmediği bu zamanda Peygamber Efendimiz hakkında bu tür konuları kendilerine yazı sahası olarak seçmedeki büyük çabalarının kaynağının ne olduğunu keşfetmesidir.
Eğer İslâm’ın geçmiş devirlerine nispetle bugünkü Müslümanların dinleri şüphe uyandıranlardan gelecek tehlikeye maruz değilse ve günümüz yazarları da, Ferid Vecdî onların yazılarındaki sırlarını ve gayelerini ifşa ettikten sonra dahi akidelerinin sıhhati ve niyetlerinin doğruluğuna güveneceğimiz en güvenilir kimseler iseler, ben süizanla kınanmaya razı olurum ve o yazarlar tarafından Müslümanlar için seçilen aptal konumunda olmaktansa bu konumu (süizan) kendim için tercih ederim!
İzlerini takip ettiğim ve özellikle Hz. Peygamber Efendimiz (sav) hakkında peygamberliğini inkâr ederek onu dâhiliğe çevirmekle itham ettiğim yazarlar, ‘Bunlar peygamberliği inkâr etmiyorlar bilakis ona yüksek bir sıfat olduğunda kuşku bulunmayan ve peygamberin peygamberliğine de herhangi bir zarar ve noksanlık getirmeyen dâhiliği ekliyorlar; hatta peygamberin dâhilikle vasıflanması onun değeri ve övgüsünü artırır’ denilerek temize çıkarılamazlar. Çünkü öncelikle kendilerine temiz ve masum oldukları bir konuda iftira etmekten Allah’a sığınarak derim ki: Bu kimselerin, peygamberliği inkâr ettiklerine dair delâleti kat’î olan alamet, mucizeleri inkâr etmeleridir. Hâlbuki bu ikisi, yani peygamberlik ile mucize, sünenü’l kevniyyeyi (kâinatın kanunlarını) alt üst eden gaybî hususlardan olmaları bakımından birbirlerinin aynıdırlar ve bu münkirlerin inkâr ettikleri bütün noktalar sonunda bu gayb işlerine varmaktadır. Evet, belki bu grup peygamberliği kabul etmektedir. Fakat onların kabul ettiği peygamberlik, gaybî meselelerden kabul edilen ve hem Müslümanların hem de Ehl-i Kitap’ın inandığı türden bir peygamberlik değildir. Tabi ki böyle bir kabul muteber değildir. Bunun gibi bazen mucizeleri de kabul edebilirler. Fakat onların kabul ettiği mucizeler şu kâinatın kanunlarını hakikaten alt üst eden mucizeler değil, bunun aksine mucize sayılması doğru olmayan fakat onların mucize saydığı şeylerdir.
Peygamberlikten ayrılmayan hârikulâde mucizeleri inkâr etmenin peygamberliğin inkârım da gerektirdiğine dair en açık delil, Arap dünyasında hamâset ve açıksözlülükle ilhadın savunuculuğunu yapan Şiblî Samuel’in, dinlere imanı ‘mucizelere iman’ olarak isimlendirmesidir.
İkinci olarak, bu yazarlar Peygamber Efendimiz’in (sav) dâhîliğini, peygamberliğiyle birleştirerek değil, bilakis ondan ayrı tutarak ve peygamberlik makamına özellikle de peygamberliğin lâzımı olan mucizeye ihtiyaç bırakmayacak bir şey olarak yazıyorlar. Bazen de peygamberlikle dâhîliği mukayese edip peygamberlikten ayrılmaz olan i’câzın dâhilikte bulunduğunu iddia ediyorlar. Bu, onların peygamberliği ihmal edip onun yerine dâhîliğin öne çıkarma gayretlerinin en büyük delilidir.(…)
Bizim büyük kitabımızın mukaddimesinde bu sözler hakkında yorumlarımız bulunmakla beraber konunun uzamasından korkarak önemine rağmen buraya almıyorum. Ancak, okuyucuların Üstad Ferîd Vecdî’nin bu sözlerinden mucize olmayan şeyleri mucize yaptığını ve tabii olmayan gaybî sebepler üzerine bina edilen hakîkî mucizeleri de -ki bunlar kendisi de tabii olmayan gaybî meselelerdenden olan hakîkî nübüvvetin mucizeleridir- dinlerin efsaneleri olarak nitelendirdiğini anlaması bizim için yeterlidir. Nitekim Ferîd Vecdî, benimle birkaç yıl önce geçen bir münakaşada Kur’ân’da peygamberlerin mucizeleri hakkında geçen âyetleri hakîkî mânâsı anlaşılamayan müteşâbih âyetlerden saymıştır. Bütün bunlar, tabiat kanunlarını alt üst eden mucizeleri inkâr etmek içindir ki bu inkâr şu iki sebepten dolayı peygamberliğin de inkârını gerektirir: Birincisi, mucizenin peygamberliğin alâmeti olmasıdır. Dolayısıyla, kim mucizeyi inkâr ederse mutlaka peygamberliği de inkâr etmiş olur. İkincisi ise, mucizeyi inkâr etmenin dayanağı, onun gaybla alakalı meselelerden olmasıdır. Hâlbuki Allah’la hâs bir bağlantı olması hasebiyle peygamberliğin kendisi de gaybla alakalı işlerdendir.
Eğer Dâhilik davetçileri başkalarının yanında açıkça söylemeseler de kendi aralarında dâhiliğin ve yalanın tezat teşkil etmediğine inanırlarsa, Kur’ân’ın insanlar ve cinlere onun bir mislini getirme hususunda meydan okuması hakkında ne derler? Hâlbuki aklı başında olan bir insan, kendi sözlerinin bir benzerinin getirilmesi için bir meydan okumada bulunmaz. Şu hâlde Dâhilik davetçileri için Hz. Muhammed’in (sav) yalancı olması gibi deli olması da mümkün olur mu? Dâhilik ve yalanın bir araya gelmesini mümkün gördükleri gibi dâhilikle deliliğin de bir araya gelmesini mümkün görürler mi?
Biz Hz. Muhammed’i (sav) tüm bunlardan tenzih ederiz.
Bu açık sualden sonra çağdaş yazarlara şunu söylüyorum: Eğer Hz. Muhammed’in (sav) risâletinin, peygamberlere inananların inandığı mânâda, Allah’tan olduğuna inanıyorsanız imanınızda sadık olunuz. Kalpleriniz sözlerinizi, hatta bazı sözleriniz diğerlerini yalanlamasın. Hz. Muhammed’in (sav) dâhiliğini, yalan söylemenizi gözlerinizde küçülten kendi dâhiliğinize kıyas etmeyin. Hem Muhammedü’l-Emin’in Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik. Hiçbirimiz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı. (Hâkka, 69/44-47) diyen Rabbi adına yalan söyleyeceğini nasıl düşünebiliyorsunuz?
Çağdaş taifenin ayırıcı vasıflarından birisi de hadis kitaplarına ve onlardaki mucizelerle ilgili rivâyetlere güven duymamalarıdır. Bu nedenle ‘Muhammed’in Hayatı’ kitabı kevnî mucizeleri içermeyen bir şekilde yazılmış ve bunu Üstad Merâgî ve Menâr dergisinin sahibi Şeyh Reşid Rıza itiraf etmişlerdir. Bu gayeye ulaşmak için onlardan kimileri istisnasız bir şekilde hadis kitaplarının güvenilirliğini ta’n ederler, kimileri de Peygamber Efendimiz’in (sav) nübüvveti yerine dâhîliğiyle ilgilenirler. Fakat hepsi de fesad sokuşturma/aldatmacanın bu merhalesinde, ‘Kur’ân tek mucizedir’ diyerek, Kur’ân’ın önemini ve itibarının yüksekliğini itiraf konusunda hemfikirdirler.
Meselenin aslı şudur: Mucize gibi peygamberlik de, daha önce Ferîd Vecdî’nin yeryüzünde hâkimiyet sağladığını söylediği pozitif bilime aykırıdır. Yine asıl mesele, bugün peygamberliği inkâra nispetle mucizeleri inkâr etmeye daha cüretli olsalar da, mucizeleri inkâr eden yazarlar peygamberliği de inkâr etmektedirler. Hatta bunların inandığı ve dinlerin hepsini efsaneler dünyasına atan pozitif bilim, varlığı şimdiye kadar onlar katında hissî tecrübeye dayanan bilimsel bir ispat ile sübut bulmayan Allah’a iman etmekten onları men etmektedir. Bu nedenle el-Câmia dergisini yayınlayan Farah Anton, Muhammed Abduh’la geçen bir münakaşasında şöyle demişti:
‘Din, görülmeyen yaratıcıya ve hiç birisi görülmeyen ve akledilmeyen; (gayri mahsus ve gayri ma’kul) âhirete, mucizeye, vahye, nübüvvete, haşre, hesaba çekilmeye, cennet ve cehennemde sevap ve azaba inanmaktır. Bu nedenle her milletteki din adamları ve felsefecilerin akıllıları, aklın din sahasından uzaklaştırılmasına çağırmaktadırlar.’
İşte bu söz beni ‘Mevkıfu’l Akl ve’l İlm ve’l Âlemi min Rabbi’l Âlemîn ve İbâdihi’l Mürselîn’ adlı kitabımı yazmaya iten sebeplerden birisidir.
“Sözün kısası, mucizeler gibi gaybî meselelerin inkârını benimseyen çağdaş din ve dünya uleması, ayetlerin tefsiri ve hadislerin değerlendirilmesinde neredeyse oyuncak olacak bir yol tuttular. Onların hatalarının düzeltilmesinde ne Allah’ın ne de Muhammed’in (sav) dediklerinin faydası yoktur. Hem zaten Allah ve Rasûl’ü de (sav) gayb işlerindendir. Eğer Allah’ın kitabındaki öldükten sonra dirilme âyetleri, Ferîd Vecdî’ye göre bir delil olmuyor, Şeltût’a da şeytan hakkındaki âyetler onun yaşayan akıllı bir şahıs olarak varlığına ve 70 hadis ahir zamanda Hz. İsa’nın (as) nüzûlüne delil olmuyorsa, Allah’ın ve Rasûlü’nün (sav) hangi sözü hangi maksadı isbata veya hangi ihtilafı kaldırmaya yarayabilir?
Meselenin aslı çağdaş yazarların, Kur’ân ve sünnetten daha çok inandıkları materyalist pozitif bilim tarafından zihinlerine yerleştirilmiş, güçlü bir inançları vardır. Bu inanç da, dine inananlar tarafından bilinen mânâsıyla peygamberlik ve mucize gibi gaybî hususların inkâr edilmesidir. Eğer bunlarda bu inanç olmasaydı ve Allah’ın ve Rasûlü’nün (sav) sözlerine, o inanca aykırı olan şeyleri kabul etmeye engel olan bir inançla değil de objektif olarak yaklaşsalardı, onları Allah’ın ve Rasûlü’nün (sav) sözlerinin sınırlarında durdurmamız mümkün olurdu.
Bugün, bahsedilen çağdaş yazarlarla aynı görüşte olmayan din âlimlerinin üzerine vacip olan görev, onların gaybî meselelere iman etmeye engel olan inançlarıyla ilmî mücadeleye girişip bu inançlarını üzerine bina ettikleri bilimin cehaletini kendilerine göstermektir. Zamanımızda dinin onlardan bir hayır görmediği bazı din âlimleri vardır ki, bunlar peygamberlik, mucize vb. işlerin tasdik edilmesini engelleyen bu inançla mücadele etmekten çekindiler de, hadisleri yalanlayarak ve âyetlerin mânâsını tahrif eden teviller yaparak Kur’ân ve Sünnetin naslarıyla mücadeleye girişmekten çekinmediler. Ben, Allah’tan muvaffakiyet dileyerek işte bu görevi ifa etmek istedim ve kitabımın birinci bâbını (büyük kitap) bütün gaybla ilgili hususların başı olan Allah’ın varlığının ispatına ayırdım. Bu üçüncü bâbı ise (elinizdeki kitap) nübüvvet, mucize ve ölümden sonra (tekrar) diriltilmenin ispatına ayırdım.” S.25-51
Kitapta reddiye bağlamında ele alınan konular şöyledir:
1-Allah’ın Rasûlleri, Onlar Eliyle Gerçekleşen, Mucizeler ve Öldükten Sonra Yeniden Diriltilme Karşısında Aklın ve İlmin Mevkii
2-Heykel Paşa’nın ‘Muhammed’in Hayatı’ İsimli Kitabına Reddiyeler:
a-Sünnet Müdafaası ve Müellifin Kitabındaki Çelişkilerin Beyanı
b-İslâm’da Sünnetin Yeri
c-Hz. Peygamber’in (sav) Mucizeleri Kur’ân’a Aykırı mıdır?
d-Mucizeleri İnkâra Götüren Asil Sâik
e-Hz. Peygamber’in (sav) Hayatını Mucizelerden Soyutlamak İsteyenlerin Sâiki
f-Sünnetullah Değişmez mi?
g-Kur’ân’da Hz. Peygamber’in (sav) Mucizelerini Engelleyen Ayet Var mıdır?
3-Peygamberliğin Mükteseb Olması Caiz midir?
4-Peygamberlerin Varlığının İsbatı,
5-Hz. Muhammed’in (sav) Kevnî Mucizeleri
6-Hz. İsa’nın (as) Göğe Kaldırılışı ve Nüzûlu Meselesi
7-Peygamber Efendimiz’in (sav) Kur’ân Dışında da, Mucizeleri Olduğuna Kur’ân’dan Deliller
8-İsrâ Mucizesi, İsrâ Hadisesinin Sırları, Hükümleri ve Müjdeleri, Ba’s Meselesi
 
 
Mehmed Zahid AYDAR
Misak Dergisi 347. Sayı 
Ekim 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya