Ebû Hanîfe’ye Atfedilen ‘Kur’ân’a Aykırı Hadis, Hadis Olamaz’ Söylemi Üzerine (3)
Günümüzde oryantalistlerin de kışkırtmasıyla 'Hadis-i Şerif'lere metin tenkidinin uygulanmadığı 'palavrası İslâm dünyasına pompalanmış, bu da kısmen netice vermiştir. Bunun sonucunda metin tenkidi altında da hadislerin Kur’an’a aykırı olduğu söylemi dillendirilmeye çalışılmış, buradan da alttan alta hadislere güvenilemeyeceğine dair bir “görünmez el” devreye sokulmuştur. Artık günümüzde “hadislerin Kur’an’a aykırılığı” tezi moda bir söylem haline gelmiştir. İnsanlar, beğenmediği yahut anlamakta zorlandığı hadisler karşısında, “Bu, Kur’an’a aykırıdır” diyerek kolayca işin içinden sıyrılıvermektedir. Bu dersimizde yukarıda zikrettiğimiz sebeplere binâen, hadislerin Kur’an’a arz’ı veya iki kaynak arasında çelişme veya çatışma olup olamayacağı meselesini tahlil etmeye çalışacağız. Arz nedir? Hadisler Kur’an’a arz edilmeli mi? Edilecekse bunun kriterleri nelerdir? İmam Ebû Hanîfe özelinde Hanefîlerin Kur’an’a arz konusundaki tutumu nasıldır? Kur’an İslâmcılarının (güyâ) Kur’an’a arz edip de reddettikleri hadislerin, sıhhati ve nasıl anlaşılmaları gerektiğini konu edineceğiz.
Mehmet İMAMOĞLU
23.12.2019 11:20
655 okunma
Paylaş

İMAM Ebû Hanîfe, İslâm Tarihi boyunca, üzerinde en çok konuşulan, lehinde ve aleyhinde en çok fikir serdedilen şahsiyetlerden biri olmuştur. Bu keyfiyet aynı zamanda onun, İslâm âleminde ulaştığı şöhrete, Müslümanlar arasındaki değerine işaret eden bir göstergedir. İbn Abdilberr buna temasla şöyle der: "Ebû Hanîfe'den rivayette bulunarak onu tevsik edenler (güvenilir olduğunu söyleyenler) ve onu methedenler, onun aleyhinde konuşanlardan daha çoktur. Hadisçilerden onun aleyhinde konuşanlar ise, ekseriya onu re'ye dalmakla, kıyasla ve ircâ ile ayıplamışlardır. Geçmişteki insanların bazı kişiler hakkında muhalif görüş serdetmelerinin o insanın şerefine işaret edeceği söylenmiştir. Görmüyor musun, Ali b. Ebi Tâlib hakkında iki grup, yani aşırı sevenler ve aşırı buğzedenler helake uğramışlardır. Çünkü hadiste bu iki grubun helak olacağı belirtilmiştir. Bu, dinde ve fazilette zirveye ulaşmış şerefli kimselerin sıfatıdır."(1)

Gerçekten de İmam Ebû Hanîfe'yi övenler ve yerenler arasında aşırı gidenler vardır. Ancak bu aşırılık, onu kötüleyenler bakımından çok daha belirgindir. Çoğunluğunu hadisçilerin teşkil ettiği bu ikinci grupta İmam Ebû Hanîfe'yi zındıklık ve küfürle suçlayanlar bile olabilmiştir. Bu konuda yine İbn Abdilberr'i dinleyelim: "Hadisçiler, İmam Ebû Hanîfe'yi kötülemek konusunda ileri gittiler ve haddi aştılar. Onlara göre bu hücumun sebebi, İmam Ebû Hanîfe'nin rey ve kıyası rivayetlere sokması ve bunlara itibar etmesidir. Hâlbuki ilim ehlinin çoğuna göre, sahih rivayet karşısındaki kıyas ve nazar (akıl) batıldır."(2) İbn Abdilberr buna cevaben: "İlim ehlinden bir kimse bilmiyorum ki bir âyeti tevilinden veya bir sünnet hakkındaki görüşünden dolayı uygun bir teville veya nesh iddiasıyla diğer bir sünneti reddetmiş olmasın. Ancak bu, İmam Ebû Hanîfe'de diğerlerinden daha çok olmuştur"(3) demektedir.

İslâm Tarihi boyunca birçok kimse tarafından takdirle anılan, hıfzı, zekâsı, fıkhı, takvası ile birçok âlimin övgüsüne, birçok hadisçinin ta'diline muhatap olan İmam Ebû Hanîfe, aynı zamanda, hadis bilgisinin zayıflığı, hıfz ve zabt yetersizliği, hadis ve sünnete muhalefet, re'y ve kıyası çok kullanma, mürcieden olma(4) gibi ithamlarla cerh'e tabi tutulmuştur.(5)

Bu cerh ve tenkitler bazı istisnalar dışında, genellikle hadisçilerden gelmiştir. Yöneltilen cerhler, umumiyetle gerekçesiz olup, müphem ve gayr-ı müfesserdir. Cerhedenlerin çoğu Şâfiî mezhebine mensup olup, İmam Ebû Hanîfe'ye karşı tutumlarında mezhep asabiyeti önemli rol oynamıştır. Hicrî 8. asırdan itibaren bu durumun nisbeten değiştiği gözlenmektedir. Nitekim bu dönemde İmam Ebû Hanîfe'den övgüyle söz eden veya hakkında menâkıb kitapları yazan, Zehebî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî, Suyûtî gibi âlimler Şâfiî mezhebine mensupturlar. Hicrî 3. asrın ortalarına kadar, İmam Ebû Hanîfe hakkında konuştuğu bildirilen âlimlerin birçoğundan, lehinde ve aleyhinde çelişkili değerlendirmeler nakledilmiştir. İmam Ebû Hanîfe'nin muasırı olan veya ona çok yakın bir dönemde yaşamış bulunan âlimlerden İmam Ebû Hanîfe aleyhine nakledilen sözleri ihtiyatla karşılıyoruz. Bunların cüz'î bir kısmının akranlar arasında görülen münâferet, hased vb. şahsî sebeplerle veya anlayış farkına istinaden söylenmiş sözler olarak sıhhati kabul edilse bile, büyük bir bölümünün onlar adına sonradan uydurulmuş olduğu kanaatindeyiz. Mezhep asabiyetinin belirginleşmediği, hadisçilerin bir ekol olarak tam teşekkül etmediği bir dönemde, bir kısmı bu rengi taşıyan, bir kısmı o insanların ağzına yakışmayacak çirkinlikte olan bu sözlerin sıhhatinden şüphe etmemek mümkün değildir. İmam Ebû Hanîfe aleyhinde konuştuğu bildirilen Abdullah b. Mübârek ve Vekî b. Cerrah'ın onun ashabından olması, hatta İmam Muhammed gibi en gözde talebesinin bile buna âlet edilmesi, görüşümüzü kuvvetlendirmektedir.(6)

Sevinerek ifâde edelim ki, İmam Ebû Hanîfe hakkındaki bu olumsuz kanaat yok olmaya yüz tutmuştur. Ancak kendilerini 'Selefî' olarak adlandıran kendini bilmez bazı zevât'ın taassupkârvârî söz ve tavırları devam etmektedir.(7) Bu zevât'ı çok ciddiye almamak gerekir. Ancak ne hazindir ki, bunlar sâyesinde İmam Ebû Hanîfe'ye ve Hanefî mezhebine düşmanca tavırlar gösteren bir kitle bilhassa Arap dünyasında varlığını sürdürmektedir. Bu durumun oluşmasında etken olan bir diğer sebepte şudur: Fıkıhta Hanefî, ancak kelamî bakımdan farklı tercihleri bulunan çok sayıda âlim olmuştur. Söz konusu farklılık, sadece Hanefî mezhebine has bir durum değildir. Bu manada her yönüyle homojen olan herhangi bir mezhepten bahsetmek mümkün değildir. Ancak Hanefî mezhebinin bu durumdan hissesi daha fazla olmuştur denilebilir. Bu konuda İmam Leknevî'nin tespitlerini nakledelim: "Hanefîlik, ferî meselelerde İmam Ebû Hanîfe'yi taklid edip şerî amellerde onun yolunu izleyenlerden oluşan bir fırkadır. Akaid esaslarında ona uyup uymadıklarına bakılmaz. Şayet akaid alanında da İmam Ebû Hanîfe'ye tabi olmuşlarsa bunlara Kâmil Hanefîler denir. Tabi olmadıkları takdirde, kelamî eğilimlerini belirten bir kayıt ilave edilerek sadece Hanefî unvanıyla anılırlar. Furûda Hanefî olduğu halde akîde bakımından Mutezilî olan nice âlimler vardır. Mesela Keşşâf'ın yazarı Cârullâh ez-Zemahşerî; Necmuddîn ez-Zâhidî, Abdulcebbâr, Ebû Hâşim, Cübbâî gibi. Furûda Hanefî olduğu halde usûlda (aslen) Murcî veya Zeydî olan niceleri vardır. Sonuç olarak Hanefîliğin akide bakımından muhtelif dalları bulunmaktadır. Bazısı şiî, bazısı Mutezilî, bazısı da Murcî'dir."(8) Me'mûn ve Mutasım döneminde kazâ müessesesinin başında bulunan Mutezilî Hanefîler Halku'l-Kur'ân konusunda farklı düşünenlere –özellikle Ehli Hadis'e- şiddet uygulamış ve onları tedristen ve diğer ilmi faaliyetlerden alıkoymuşlardır. Bu âlimlerin fıkıhta Hanefî olmaları mihne karşıtı tepkilerin -haksız bir biçimde- Hanefîliğe ve dolayısıyla İmam Ebû Hanîfe'ye de yönelmesine sebep olmuştur.(9)

Günümüzde de özellikle Mustafa İslâmoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Mehmet Okuyan, Hüseyin Atay gibi kendilerini 'Kur'ân Müslümanı' olarak niteleyen ilahiyatçılar hevâî görüşlerine İmam Ebû Hanîfe'yi refere etmekteler. Baştan ifade edelim ki, bu modernist zevattan önce de gerçekte Hanefîliği benimsemediği halde, Ebû Hanîfe'nin ve Hanefî mezhebinin otorite ve saygınlığından istifade etmek isteyen bazı bid'atçı kişiler/gruplar hep olagelmiştir. Örneğin İsferâyînî, bu konuda şöyle der: "Ehl-i re'yden bazı türediler çıkıp Kaderiyye ve Râfıziyye'nin (Mu'tezile ve Şîa'nın) görüşlerine yapışmış ve onları taklid etmişlerdir. Bunlar, Ehl-i Sünnet'in kılıçlarından çekindikleri için sahip oldukları habîs itikâdı Ebû Hanîfe'ye nisbet edip onunla kendilerini gizlemeye çalışmışlardır. Bu görüşlerin Ebû Hanîfe'ye ait olduğu iddiası sizi aldatmasın. Zira Ebû Hanîfe, bunlardan ve bunların nisbet ettiği şeylerden berîdir."(10)

Bu modernist zevat, özellikle ana konumuz olan 'Hadislerin Kur'ân'a Arzı' konusunu gündem edinerek, ısrarla İmam Ebû Hanîfe'nin usûlünü takip ettiklerini iddia etmektedirler. Mesela Mehmet Okuyan 'Kur'ân-ı Kerîm'e Göre Kabir Azabı Var mı?' kitabında hadisleri kabul etmede tek kriterin Kur'ân'a arz olduğunu, hadisleri esas alıp Kur'ân'ı değil, Kur'ân'ı esas alıp hadisleri değerlendirmek gerektiğini vurgulamıştır. Bu noktada İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin rivayetlere yaklaşım tarzını örnek veren müellif bu noktada referansının Ebû Hanîfe olduğunu belirtmiştir.(11) Yine birçok konuşmasında 'benim referansım Ebû Hanîfe' diyen Mustafa İslâmoğlu da "Kabir azâbı, İslâm ekolleri arasında temel bir tefrika konusu olmuştur. Savunanlar da reddedenler de Kur'ân'dan bazı âyetleri delîl getirmişler; fakat bu delîller, doğrudan kabir azâbının varlığına ya da yokluğuna delalet etmediği için iki tarafın tezi de temelsiz kalmıştır. Kabir azâbı ancak hadîslerle temellendirilebilir. Hadîsler ise akaide konu olmazlar. Dolayısıyla kabir azâbı, îmân veya inkârın konusu değildir"(12) demektedir.

Modernist mealci bu tufeylilerin güya fikirlerine refere ettikleri İmam Ebû Hanîfe ise kabir azabı konusunda net olarak şöyle der:  "Kabir azabını bilmem" diyen kimse helake uğrayan Cehmiyyedendir.(13) Çünkü o, Allah'ın "biz onları iki defa azaplandıracağız"(Tevbe, ١٠١)- ki burada kabir azabı kast olunmaktadır. Ve "zalimler bundan başka azaba uğrayacaklar" (Tur, ٤٧) yani kabir azabına çarptırılacaklar. Eğer "ben âyete inanıyorum fakat tefsir ve te'viline inanmıyorum" derse kâfir olur. Çünkü Kuran da te'vili tenzilinin aynı olan âyetler vardır. Eğer bunu da inkâr etse kâfir olur." (14)

Demek ki, bu modernist zevat, İmam Ebû Hanîfe'yi değil hevâlarını ölçü almaktalar. Ebubekir Sifil'in şu cümlelerini nakletmekte fayda var: "Hanefîlerin hadislerin Kur'ân'a arzından anladığı ile günümüz bid'at ehlinin anladığı birbirinden farklı şeylerdir. Söz gelimi Hanefîler hiçbir istisna söz konusu olmaksızın evli zânilerin cezası, kadının halası ve teyzesi üzerine nikâhlanması gibi fıkhî, kıyamet alametleri, kabir azabı, şefaat, sırat, mizan gibi itikadî hükümleri kabul eder ve gereğince amelde Ehl-i Sünnet'i oluşturan diğer kesimlerden hiçbir şekilde farklı düşünmezken, şimdiki bid'at ehli tarafından bu meseleler "Kur'ân'a aykırı" olduğu gerekçesiyle reddedilmektedir. Öte yandan Hanefîler, Kur'ân'a aykırı olduğunu söyledikleri hadisleri re'sen reddetmeyip, uygun şekillerde tevil ederler. Günümüz bid'at ehli ise Kur'ân'a aykırı olduğunu düşündükleri hadisleri re'sen reddetmektedirler. Dolayısıyla bu meselede günümüz bid'at ehli ile Hanefîler'i birbirine benzetmek, Hanefîler'e yapılabilecek en büyük zulümdür."(15)

Kabir azabı mevzuu çokça tartış(tır)ıldığı için bu konu hakkında genişçe bilgi arz etmek istiyoruz: Ehl-i Sünnet âlimleri, kabirde sual, azap ve nimetin olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de kabir azabına işaret eden âyetler vardır. Hadislerde ise bu husus ayrıntılı bir şekilde yer almaktadır. Şimdi kabir azabına işaret eden ayetleri incelemeye çalışalım. Kur'ân-ı Kerim'de kabir azabına işaret eden âyetler şunlardır:

1) "Onlar (kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arz edileceklerdir. Kıyamet koptuğu gün de: 'Fir'avn ve kavmini en şiddetli azaba sokun' denilecektir."(Mü'min, 45-46)

Taberî, burada zikredilen azgın kişileri Yüce Allah'ın helak edip boğduktan sonra onların ruhlarının kıyamete kadar her gün sabah-akşam iki kere ateşe sunulduğunu ifade etmiştir. Buradaki sunulmanın, söz konusu kişilerin sırf onları ayıplamak ve kınamak için cehennemdeki yerlerine sabah-akşam sunulmaları olduğunu da bir görüş olarak zikretmiştir.(16) Nesefî'ye göre bu âyetteki "fe", arada bir fasıla ve boşluk olmaksızın hemen arkasından peşi sıra gelmeyi ifade eder. Dolayısıyla bu azap kıyametten önce olacaktır.(17) İbn Kesîr ise, bu âyetle ilgili olarak, "Bu âyet, Ehl-i Sünnet'in kabir azabının varlığına dair görüşünü temellendirdiği için, en büyük bir asıldır" diyerek kabirde azabın yalnız ruhlara yapılacağını, kıyamet gününde ise beden ve ruh birleştirileceğinden azabın daha şiddetli olacağını söylemektedir. Yine İbn Kesîr, Hz. Âişe'den gelen rivâyetlerden hareketle, Hz. Peygamber'in daha önceleri bu konuda bilgi sahibi olmadığını, fakat daha sonra gelen vahiyle bu ümmetin de kabirlerinde fitne ve azaba maruz kalacaklarını öğrenip haber verdiğini, artık bundan sonra her namazda kabir azabından Allah'a sığındığını kaydetmektedir.(18)

2. "Çevrenizdeki Bedeviler içinde ikiyüzlüler ve Medineliler içinde de ikiyüzlülükte direnenler vardır. Onları siz değil, ancak Biz biliriz. Kendilerine iki defa azab edeceğiz; onlar sonra da büyük bir azaba uğratılırlar." (Tevbe,101)

Taberî'nin "Câmiu'l-Beyan An Te'vîli'l-Kur'ân" adlı tefsirine göre iki azaptan ilkinin, "münafıkların dünyadayken uğrayacakları sıkıntılar, yenilgiler"; ikinci azabın ise "kabir azabı"; büyük azabın ise, "cehennem azabı" olduğu anlaşılmaktadır.(19)

3. "And olsun onlara (o kâfir ve münafıklara) büyük azaptan önce yakın azaptan tattıracağız." (Secde, 21)

Muhammed Ali Es Sâbûnî, "büyük azabı", "âhiret azabı" olarak; yakın azabı ise, "öldürme, esaret, musibet ve belalar gibi bazı dünya azaplarından tattıracağız" şeklinde açıklamış ve Hasan Basrî'nin, "En yakın azap, kulların imtihan edilip tevbe etmelerini sağlayacak dünya musibetleri ve hastalıklarıdır" dediğini nakletmiştir.(20)

4. "Zulmedenlere, şüphesiz, bundan (ahiret azabından) önce de bir azap vardır"(Tûr, 47)

Muhammed Ali es-Sabûnî, "bundan başka bir azap"' ifadesini açıklarken, "kabir azabı" ve "yedi yıl süren açlık ve kıtlık" olmak üzere iki görüş nakletmiştir.(21)

5. "Benim Kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz."(Tâhâ, 124)

Bu ayetin açıklamasında Kurtubî şöyle demektedir: "Bu âyetle ilgili dördüncü ve sahih olan görüş, buradaki 'dar geçiminin' kabir azabı olduğudur. Sahabeden Ebû Saîd el-Hudrî ve Abdullah b. Mes'ud bu görüştedirler.(22) Taberî de bu görüşü desteklemektedir.(23)

6. "Allah inananları, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar; zalimleri de saptırır. Allah dilediğini yapar." (İbrahim, 27)

Kurtubî bu ayeti açıklarken; "dünya hayatında" ifadesini, "kabirde"; "Âhirette" ifadesini ise "hesap esnasında" şeklinde açıklamıştır.(24)

7. "Çoğunluk olmak iddianız sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz. Hayır; öyle olmayın; yakında bileceksiniz. Hayır; gözünüzü açın; yakında bileceksiniz. Dikkat edin, şayet yaptığınızın sonucunu kesin olarak bir bilseniz! And olsun ki, cehennemi göreceksiniz. And olsun ki, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz." (Tekâsür, 1–4)

Kurtubî'ye göre burada anlatıldığı üzere, insanın ölüp kabre varması ile kabir hayatı başlamaktadır. Bununla birlikte, insanın kabirde bazı şeyleri bilip idrak etmesi için, aklının ve ruhunun yerinde olması ve kabir hayatında bazı durumlarla karşılaşması gerekmektedir. Dolayısıyla bu ayetler, hem kabir hayatının, hem de kabirde sual ve azap durumlarının varlığına işaret etmektedir.(25)

Kabir azabının olacağına dair âyetlerden delilleri sıraladık. Hadisten delillere gelince, bu hususta, teker teker âhad olsa bile, manâca mütevâtir derecede hadisler vârid olmuştur.(26) Bu derece meşhur olmuş yaygın haberler, istidlali ilmi gerektirir ki(27) kabir azabının olacağına dair selefin de icmâı vardır.(28) Yani onlar muhtelif pek çok hadis-i şerifte bildirilen kabir azabının olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü Allah'ın, Rasûlüne açıkladığı hakikatleri, Rasûlullah (sav) haber verince ondan şek ve şüphe edilmez, kesinlikle tasdiki gerekir.

Önce şunu belirtmeliyiz ki Allah Teâlâ, diğer insanlardan gizli tuttuğu, bazı hakikatleri Rasûlüne açmıştır. Rasûlullah (sav) ise, bunlardan bir kısmını insanlara açıklamış, bir kısmını ise sadece haber vermiştir. Çünkü diğer insanlar onun gibi değillerdi. Her hakikati apaçık görmeğe ve duymağa tahammül edemezlerdi. Korkup feveran ederler ve yapacakları işleri ihmal ederlerdi. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Eğer ölülerinizi defnetmemeniz endişesi olmasaydı, kabir azabından (bir kısmını) sizlere işittirmesi için muhakkak Allah'a duâ ederdim."(29) Hadisin diğer rivayetinde "...bana işittirdiğini" kaydı vardır ki,(30) Rasûlullah (sav) bunu Neccâroğullarına ait bir hurma bahçesine girdiğinde orada bulunan, câhiliyede ölmüş birinin kabrinden bir ses (azap sesi) duymuş ve o zaman söylemiştir. Ebu'l-Hasan el-Eş'arî(31) ve Beyhakî bu hadis-i şerifi kabir azabına delil olarak zikretmişler ve Beyhakî hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiştir.(32) Peygamber Efendimiz (sav) in, ashabına ve ümmetine kabir azabından Allah'a sığınmalarını emredişi de kabir azabının varlığına delâlet eder. Rasûlullah (sav), müteaddit defalar ashabına: "Kabir azabından Allah'a sığınınız" diye emretmiş(33) ve bizzat kendisi de kabir azabından Allah'a sığınmıştır. Hatta bir defasında Benî Neccâr bahçelerinden birinde bulunan müşrik kabirlerinden azap sesini duyup, yanındakilere kabir azabından Allah'a sığınmalarını emreder. Onlardan biri: "Ya Rasûlallah, onlar kabirlerinde azap mı olunuyorlar?" diye sorunca şöyle cevap vermiştir: "Evet, onlar kabirlerinde öyle bir azapla azap olunuyorlar ki, (onların azap seslerini) hayvanlar işitir."(34)

Kabir azabını hayvanların işittiği hususu, dikkatle izlenirse, gözlem yoluyla da tesbit edilebilir. Bazı müşrik ve âsîlerin kabirlerinin bulunduğu yerden hayvanlar, ya geçmekten çekinirler yahut da bilhassa geceleri, ürkek ve korkak bir vaziyete geçerler. Hatta "bir atın karnında bir ağrısı olsa da onu Yahudi, Hıristiyan ve münafıkların mezarlarının bulunduğu bir mezarlığa götürseler, oradaki azap seslerini işitir ve o seslerin şiddetinden kendi ağrısı geçer" derler.(35)

Bütün bunlar, kabir azabının var olduğuna delildirler. Çünkü eğer kabirde azap olmasaydı, Rasûlullah ondan Allah'a sığınmayı emretmez ve kendisi de sığınmazdı. Çünkü olmayan bir şeyden Allah'a sığınmak abes olur ve hâşâ Allah ile dalga geçmek olurdu. Allah'ın Peygamberi ise böyle bir şeyle meşgul olmaz. O, ancak Allah'ın dilediği gibi konuşur ve Allah'ın emrettiği gibi hareket eder. Bu nedenle kabirde azap olmasa O'nun Rasûlü ondan Allah'a sığınmazdı. Hâlbuki o, kıldırdığı cenaze namazında: "...Allah'ım, onu kabir azabından koru..." diye duâ etmiş(36) ve ümmetine şöyle emretmiştir: "Sizden biriniz namazı bitirdiği zaman şu dört şeyden Allah'a sığınsın: Cehennem azabından, kabir azabından, ölü ve dirilerin şerrinden ve Mesih Deccâl'in şerrinden."(37)

Peygamber Efendimiz (sav)bir defasında hanımı Ümmü Habîbe bt. Ebî Süfyân'ın: "Allahım, beni de kocam Muhammed (s), babam Ebû Süfyan ve kardeşim Muâviye ile birlikte öldür." diye duâ ettiğini görüyor ve yaptığı duâyı tasvip etmeyerek ona şöyle duâ etmesinin daha iyi olacağını öğretiyor: "...Eğer Allah'a sana afiyet vermesi için dua etsen ve Allah'tan seni Cehennem azabından ve kabir azabından korumasını istesen daha efdal ve daha hayırlı olurdu."(38) diyor. Burada da yine kabir azabından sığınma emredilmiştir. Hz. Âişe vâlidemize bir gün bir Yahudi kadın gelir ve ona kabir azabını zikrederek: "Allah seni kabir azabından korusun." der.(39) Hz. Âişe'nin kafasında bu hususta bir istifham belirir ve Rasûlullah (sav) gelince ona kabir azabını sorar. O da: "Evet, kabir azabı vardır." der. Hz. Âişe, bu olaydan sonra Rasûlullah (sav)'in namaz kılıp da sonunda kabir azabından Allah'a sığınmadığını hiç görmedim, der.(40) Yani her namazın sonunda mutlaka kabir azabından Allah'a sığınırdı. Aynı mahiyette bir başka olayı Hz. Âişe şöyle anlatıyor: Medine Yahudilerinden iki ihtiyar kadın yanıma geldiler ve: "Muhakkak ki kabir ehli, kabirlerinde azap olunurlar" dediler. Ben onları yalanladım. Yahudilerin yalancılığından dolayı onları tasdik etmek, bana hoş gelmedi. Onlar çıkınca yanıma Rasûlullah (sav) geldi, dedim ki: 'Yâ Rasûlallah, Medine Yahudilerinden iki ihtiyar kadın, kabirdekiler kabirlerinde azap olunurlar, dediler." Bunun üzerine Rasûlullah (sav): "Doğru söylemişler, onlar öyle bir azapla azaplanır ki, bütün hayvanlar duyar." buyurmuşlardır.(41) Hz. Âişe'nin Yahudi kadınlardan duyduğu bu söze inanmayışı, hakkında nass olmayan bir şeyi ilk defa Yahudi'den duyduğu ve bu gibi hususlara Peygamber (sav) den duymadıkça inanmak mecburiyetinde olmadığındandır. Rasûlullah (sav), önce Yahudilerin kabir azabı çektiklerini biliyordu. Daha sonra Müslümanların da kabirde sorguya çekilecekleri kendisine vahyolununca, Müslümanların da kabirde azap çekecekleri sabitleşmiş oldu.(42) Ondan sonra kendisi her namazın sonunda kabir azabından Allah'a sığındı ve ümmetine de bunu emretti.

Burada Rasûlullah (sav)'in işittiği ve hayvanların da işiteceğini söylediği azap sesi, kabirde azap görmekte olan kişinin feryadıdır. Nitekim bir hadisinde Peygamber Efendimiz (sav), kabir suâlini anlattıktan sonra, kâfir ve münafıklar cevap veremeyince onlara yapılan azabı şöyle anlatır: "Sonra demirden bir tokmakla ensesine öyle bir vurulur ve kâfir yahut münafık öyle bir bağırır ki, insan ve cinden başka ona yakın olan her şey, onun feryadını işitir."(43) Diğer bir hadiste, bu vuruşun etkisiyle kabirdekinin toprak olacağı ve tekrar ruhu kendisine iade edilerek azaba devam edileceği bildirilmiştir.(44) İnsan ve cinlerin bu azabı duymamalarının sebebi, onların mükellef olmalarıdır. Onlar, görmeden, Allah ve Rasûlünün haber vermesiyle inanacaklardır. Yoksa görseler ve duysalardı, dünyaya imtihan için gelişin gayesi gerçekleşmemiş olurdu. Kâfir ve münafıkların kabirlerinde azap gördüklerine, Ebu Eyyûb el-Ensârî'den rivayet edilen şu haber de delildir. Ebu Eyyûb şöyle anlatıyor: Bir gün güneş battıktan sonra Rasûlullah (sav) dışarı çıktı ve bir ses işitti. Bunun üzerine: "Yahudiler kendi kabirleri içinde azap olunuyorlar" buyurdu.(45) Enes b. Mâlik de şöyle anlatıyor: "Bir gün Rasûlullah (sav) ile Baki' mezarlığında yürürlerken Rasûlullah (sav), Bilâl'e: "Ey Bilâl benim duyduğumu duymuyor musun?" diye sordu. Bilâl: "Ey Allah'ın Rasûlü, duymuyorum vallâhi." deyince Rasûlullah (sav): "Duymuyor musun, şu kabirlerin sahipleri (yani kabrin içindekiler) azap olunuyorlar" demiştir ki, kastettiği kabirler, câhiliyyede ölmüş kişilerin kabirleriydi.(46)

Bütün bu hadis-i şerifler, mü'min olmayanların kabir azabı çektiklerine apaçık delildir. Yine Rasûlullah (sav), kabrin ya Cennet bahçelerinden bir bahçe yahut da Cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu haber vermiş(47) ve: "Dünya kâfirin cenneti, kabir azap yeri ve Cehennem de en son varacağı yerdir"(48) buyurmuştur. Böylece, kâfirlerin kabirlerinde azap gördükleri kesinlikle sabit olmuş oluyor. Acaba mü'minlerden de kabrinde azap görecek olanlar var mı?

Bu konudaki hadislerden günahlarından ötürü tevbe etmeden ölenlerin berzah hayatında günahlarına göre türlü çeşit azap gördükleri anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimiz (sav), bir gece rüyasında kabirlerinde azap gören günahkârlardan pek çoğunu görmüş ve ashabına anlatmıştır.(49) Aynı şekilde İsrâ ve Mi'râc gecesinde de kendisine berzahta azap çekenlerden bazıları gösterilmiştir.(50) Hz. Peygamber (sav)'in rüyası, rüyâ-i sâdıka ve vahiy olduğuna göre, günahkâr müminlere de kabir azabı vardır. Allah Teâlâ'nın affettikleri müstesna tabii. Şu hadis-i şerif de âsi mü'minlere kabir azabı olduğuna ve azaplarını kabirlerinde çektiklerine delildir: "İbn Abbas'tan, şöyle anlatır: Nebi (sav), iki kabre rastladı ve şöyle buyurdu: "Bunların ikisi de azap görüyorlar. Bunlar büyük günahtan ötürü azap görmüyorlar." (Yani yaptıkları günah insanlar indinde büyük günah sayılmaz, ama Allah indinde büyüktür.) Sonra şöyle buyurdu: "Evet, onlardan biri koğuculuk yapıyordu (insanlar arasında söz taşıyordu). Diğeri ise küçük abdestinden korunmuyordu." Abdullah b. Abbas dedi ki; sonra Hz. Peygamber (sav) bir yaş dal alıp ikiye böldü ve bunları kabirlerin üzerine dikti. Sonra şöyle dedi: "Ümit edilir ki, bunlar kurumadıkça onların azapları hafifletilir."(51)

Bütün bu hadis-i şerifler ve -konuyu fazla uzatmamak için burada zikretmediğimiz- daha pek çok hadis-i şerif, kabirde kâfire ve âsi, günahkâr mü'minlere azap olacağına delâlet etmektedir. Ve Rasûlullah (sav), kabir azabından duyduğu ve gördüklerini haber vermektedir ki, hadislerin hepsi "kabir azabının varlığını bildirmek" hususunda tevâtür derecesine ulaşmaktadırlar.

____________________

(1) İbn Abdilberr, Câmiu beyânil ilm, c.2, s.149, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut t.y.

(2) İbn Abdilberr, Age.. c.2, s. 148

(3) İbn Abdilberr, Age., c.2, s. 148

(4) İbn Hacer "İrcâ"nın "Te'hîr" anlamına geldiğini ve iki kısım olduğunu söylemiştir: Birinci kısım: Hz. Osman'dan sonra birbirleriyle savaşan iki müslüman grubtan hangisinin haklı olduğu görüşünü te'hir etme. İkinci kısım: Büyük günah işleyen ve farzları terk eden kişinin ateş ehli olacağı ile ilgili görüşü te'hir etme yani işi Allah'a havale etme. Çünkü îmân ikrar ve itikâttan ibarettir ve amellerin terki ona zarar vermez. Hedyu's-Sârî Mukaddimetu Fethu'l-Bârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî (Fethu'l Bârî ile birlikte basım), Dâru'l-Feyhâ, Dımaşk, 1421/2000, s. 646. Şehristânî de İrcâ'nın iki manasının olduğunu söylemektedir: Birincisi, amelin niyet ve inançtan sonraya bırakılması. İkincisi ise büyük günah işleyenlere ümit vermek. Muhammed b. Abdilkerîm eş-Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihâl, (thk. Muhammed Seyyid Keylânî), I-II, Dâru'l-Ma'rife, Beyrût, 1404, I, 138. Ayrıca Mürcie ile ilgili geniş bilgi için bkz. Abdulkâhir b. Tâhir el-Bağdâdî, el-Fark beyne'l-Firak ve Beyânü'l-Firkati'n-Nâciye, Dâru'l-Âfâki'l-Cedîde, Beyrût, 1977, s. 190- 95. İrcâ kelimesi bazen de amellerin imana dâhil olmadığı ve artıp eksilmenin olmayacağına inananlar hakkında kullanılmaktadır ki İmam Ebû Hanîfe ve ona tabi olanlar gibi. Hâlbuki muhaddislerin çoğu bunun tam aksini yani amelin imana dâhil olduğunu ve imanın artıp eksileceğine inanmaktadırlar. Kimi muhaddislerce bu iman hakkında kendileri gibi düşünmeyenler "Mürciî" şeklinde tavsîf edilmişlerdir. Leknevî, er-Ref'u ve't-Tekmîl, s. 327.

(5) Cerh terim olarak, hafız ve mutkin bir hadis âliminin, ravide veya rivayetinde bulunan kadih bir illet sebebiyle rivayetini reddetmesi; ta'dil ise aynı mertebede bulunan âlimin bir ravinin adalet vasfına sahip olduğuna hükmetmesidir.

(6) İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife'nin Hadis Anlayışı Ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, s.261-264, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1994

(7) Kendini 'Selefî' olarak lanse eden bazı çevreler İbn Teymiyye'nin İmam Ebû Hanîfe'yi mürcî dolayısıyla Ehl-i Bid'at gördüğünü iddia etmekteler. Hâlbuki İbn Teymiyye, 'Minhâcu's-Sunneti'n-Nebeviyye fî Nakdi Kavli'ş-Şîa ve'l-Kaderiyye' adlı eserinde şöyle demektedir: "İşte bunlar gece gündüz ilmî araştırma yapan insanlardır. Bunların herhangi bir kimseyle alıp veremedikleri yoktur. İnceledikleri şer'î delillere göre bazan bir sahabinin sözünü tercih ederler, bazan da bir başka sahabinin… Sufyan es-Sevrî, Ebû Hanîfe, İbn Ebî Leyla gibi."( Minhâcu's-Sunne, c.3,s.142,Bulak-1322)İbn Teymiyye Minhâcu's-Sunne'nin başka bir yerinde de şunu

der:"...Malik, Sevrî, Evzâî, Leys b. Sa'd, Şafiî, Ahmed, İshak, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf gibi dinde imamlıkla tanınan İslâm alimleri..." ( Minhâcu's-Sunne, c.1,s.215-6.) Yine bir yerde de şöyle söyler:"...İşte bu, Malik b. Enes, Sevrî, Leys b. Sa'd, Evzâî, Ebû Hanîfe gibi kendilerine tabi olunan imamların ve öğrencilerinin görüşüdür." (Minhâcu's-Sunne, c.1, s.173) İbn Teymiye, Ebû Hanîfe (r.a.) ve iki öğrencisini önde gelen büyük âlimlerin zümresinden saymakta ve onları bazen "Rehber imâmlar" bazen "dinde otorite oldukları bilinen İslâm önderleri", bazen "hadîs, tefsîr, tasavvuf ve fıkıh imâmları", bazen "ilim üzerinde düşünme ve onun hakîkatlerini açığa çıkarma noktasında insanların en büyüklerinden ve temizliklerini ve zekâlarını herkesin bildiği kişiler", bazen de "gece gündüz ilim öğrenen kişiler" şeklinde nitelemektedir.

(8) Leknevî, er-Ref ve't-Tekmîl fi'l-Cer ve't-Tadîl, (T. Abdülfettâh Ebû Ğudde), Dâru's-Selâm, Kâhire, 1421/2000, s. 385-386

(9) Bkz. Muhammed Zâhid Kevserî, Te'nîbu'l- Hatîb alâ mâ Sâkeh fî Tercemeti Ebî Hanîfe mine'l-Ekâzîb, Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, Beyrut 1401/1981, s. 111

(10) İsferâyînî, et-Tabsîr fi'd-Dîn ve Temyîzi'l-Fırkati'n-Nâciyeti ani'l-Firaki'l-Hâlikîn,S.114, Matbaatü'l-Envâr, Kahire 1359/1940

(11) Mehmet Okuyan, Kur'ân-ı Kerîm'e Göre Kabir Azabı Var mı?, s. 260-267, Sidre Yayınları, Samsun, 2007

(12) http://www.mustafaislamoglu.com./haber_detay.php?haber_id=131

(13) Cehmiyye, Cehm b. Safvân'a (128/745) uyanların mezhebidir. Cehm b. Safvân, amellerde cebr ve ızdırar olduğunu söyleyerek, insandaki iş yapabilme gücünü reddetmiştir. Kabir azabı, sorgu melekleri, mîzan, sırat, şefaatte bu mezhep tarafından inkâr edilmiştir.

(14) El- Fıkh-ul Ebsat, s. 55, 3. Paragraf, İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, Çeviren: Mustafa Öz, İstanbul, 1981

(15) Ebubekir Sifil, Hadislerin Kur'ân'a Arzı, https://ebubekirsifil.com/hadislerin -kurana-arzi,

(16) Taberî, Câmiu'l-Beyan An Te'vîli'l-Kur'ân, c.5, s.2070–2071, Dâru'l-Kütübi'l İlmiye, Beyrut, 1992.

(17) Ebu'l-Berekât en-Nesefî, s. 131,Çev. Hülya Alper, İz Yay., İstanbul 2007

(18) İbn Kesîr, Tefsiru Kur'âni'l Azim, c.13, s. 7001–7003, Çev. Bekir Karlığa- Bedrettin Çetiner, Çağrı Yay., İstanbul 1985

(19) Taberî, a.g.e, c.4, s.349–350

(20) Muhammed Ali Sabûnî, Safvetü't-Tefâsir, c.2, s.938, el-Mektebetü'l-Asriyye, I-III, Beyrut, 2006.

(21) Muhammed Ali Sabûnî, a.g.e, c.3, s.1233

(22) Kurtubî, el-Câmî li Ahkâmi'l Kur'ân, Çev. M. Beşir Eryarsoy, c.11, s.440-441, Buruc Yay., İst. 2000

(23) Taberî, a.g.e, c.3, s.1364–1365

(24) Kurtubî, a.g.e, c.9, s. 550–552

(25) Kurtubî, a.g.e., c.19, s. 310–311

(26) Cürcâni, Şerhu'l-Mevâkıf, c. 3, s. 243, İstanbul 1292; Taftazânî, Şerhu'l-Makâsıd,.c. II, s. 162, İstanbul 1277

(27) Cürcânî, a.g.e., c. 3, s. 243.

(28) Ebu'l-Mu'in en-Nesefî, Tebsıratü'l-edille fî usûli'd-dîn,c.5, s. 283, 1397/1977, Câmiatü'l-Ezher

(29) Müslim, Cennet, 17

(30) Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104-111.

(31) Eş'arî, el-İbâne an usûli'd-diyâne, Medine 1975, s. 65

(32) Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, v. 35 b.

(33) Müslim, Cennet. 17

(34) Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 362

(35) Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat Kabir Hayatı, s.314-334, Esra Yayınları, Konya, 2005

(36) Müslim, Cenâiz, 26

(37) Müslim, Mesâcid. 25; İbn Mâce, İkame. 26.

(38) Müslim, Kader, 7

(39) Diğer bir rivayete göre Hz. Âişe'den bir şey ister ve o da verince böyle duâ eder. bkz. Nesaî, Cenâiz, 115

(40) Buhârî, Cenâiz, 84

(41) Nesâî, Cenâiz, 115

(42) Suyûtî, Şerhü Süneni'n-Nesâî, c.4, s. 105.

(43) Buhârî, Cenâiz, 66

(44) Ebû Dâvûd, Sünnet, 27

(45) Müslim, Cennet, 17

(46) Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 259. Beyhakî, Enes'den rivayet edilen bu hadisin senedinin sa¬hih olduğunu söylemiştir.

(47) Tirmizî, Kıyamet, 14

(48) Süyütî, Şerhi Sudûr, v. 6 a.

(49) Buhârî, Ta'bir. 48

(50) Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 224.

(51) Buhârî, Cenâiz, 88.Burada Peygamber Efendimiz (sav)'in, kabirler üzerine yaş dal dikmesinin hikmeti, her yaş ve diri olan şey Allah'ı tesbih edeceğinden, onların tesbihleri hürmetine Allah Teâlâ'nın o kabirdekilerden azabı hafifletmesidir. Bu ruhi anlayış, nebatat ve cemâdâtın tesbih¬lerini müşahede etmesi sebebiyle Hz. Peygamber (sav)'e mahsustur ve onun özelliklerindendir.

 
Misak Dergisi 349. Sayı
Aralık 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya