Gafilleri Kur'ân'la Uyarmak
Kur'ân-ı Kerim'in Yasin Sûresi bize Kur'ân'ın, Peygamberin, sırat-ı müstakimin, âhiretin önemini anlatan bir sûredir. Yasin Sûresi sadece ölülere değil, dirilere de okunması gereken bir sûredir. Ama ne yazık ki günümüzde dirilere okunması gereken Yasin Sûresi sadece ölülere okunuyor. Yasin Sûresi'nin ölülerin ardından okunmasının Müslümanlar arasında bir geleneğe dönüşmesinin sebeplerinden birisi de, ölmeden ölmüş olanların Kur'ân'la dirilmelerini sağlamak içindir. Elbette okumuş olduğumuz Yasinlerin sevabını ölülerimize bağışlayabiliriz. Rasûlüllah (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Ölülerinize Yâsîn okuyunuz." Ehl-i sünnetin dört mezhep alimlerine göre, okunan Kur'ân'ın sevabı ölüye ulaşır. Sadece Şafiiler bu sevabın gitmesi için ardından dua etmeyi veya bizzat ölünün, kabrin başında okumayı şart koşmuşlar. Diğerlerinde böyle bir şart yoktur.
Mustafa YUSUFOĞLU
23.01.2020 11:00
187 okunma
Paylaş
RAHMAN Rahim Allah'ın adıyla
1-3) YÂSİN Hikmet dolu Kur'ân'a andolsun (ki) şüphesiz sen (Ey Muhhammed, ümmetine) gönderilmiş (peygamber)lerdensin.
4)Dosdoğru bir yol üzerinde (bulunmaktasın)
5) (Kur'ân) her şeye gâlib ve çok merhametli olan Allah tarafından indirilmiştir.
6) (Bu Kitap) ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri gaflet içinde kalmış bir kavmi uyarman için (sana indirilmiştir.)(1)
Kur'ân-ı Kerim'in Yasin sûresi bize Kur'ân'ın, Peygamberin, sırat-ı müstakimin, âhiretin önemini anlatan bir sûredir. Yasin sûresi sadece ölülere değil, dirilere de okunması gereken bir sûredir. Ama ne yazık ki günümüzde dirilere okunması gereken Yasin sûresi sadece ölülere okunuyor. Yasin sûresinin ölülerin ardından okunmasının Müslümanlar arasında bir geleneğe dönüşmesinin sebeplerinden birisi de, ölmeden ölmüş olanların Kur'ân'la dirilmelerini sağlamak içindir. Elbette okumuş olduğumuz Yasinlerin sevabını ölülerimize bağışlayabiliriz. Rasûlüllah(sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
"Ölülerinize Yâsîn okuyunuz."(2)
Âlimlerin büyük çoğunluğuna göre, burada yer alan "ölülerinize" ifadesi ölmüş olanlar değil, ölmek üzere olanlar demektir.  Nitekim bir hadiste yine "Ölülerinize ‘La ilahe illallah'ı telkin edin." ifadesi için de aynı şey söz konusudur. Burada "ölülerinize" ifadesinin "ölmek üzere olanlar" anlamına geldiği daha açıktır.(٣) Buna göre, "ölülerinize" ifadesinden asıl anlaşılması gereken ölen kimsedir. Nitekim, Ahmed b. Hanbel, Hakim, İbnHibban, Taberani, Beyhaki gibi hadis alimlerinin yaptığı rivâyete göre, Peygamberimiz;
"Ölülerinizi kabre koyduğunuzda 'Bismillahi ve Ala Milleti Rasûlüllahi' deyiniz"(٤) buyurmuştur.
Bu kaynaklarda yer alan ve kabul edilen rivâyetlerdeki "ölüleriniz" ifadesi ittifakla ölmüş kimseler içindir. Bizim görebildiğimiz kadarıyla  Darekutni bu hadis için zayıf demiş, İbnHibban ise bunun sahih olduğunu belirtmiştir. Şevkani de hadislerde gelen "ölüleriniz" ifadesinin asli manası ölen kimsedir. Başka bir karine/delil olmadığı sürece mecaz manaya gidilmez, demiştir.(٥)
Ehl-i sünnetin dört mezhep alimlerine göre, okunan Kur'ân'ın sevabı ölüye ulaşır. Sadece şafiiler bu sevabın gitmesi için ardından dua etmeyi veya bizzat ölünün, kabrin başında okumayı şart koşmuşlar. Diğerlerinde böyle bir şart yoktur. Nitekim, Şevkani de bu ve benzeri rivâyetlere dayanarak, "başkası tarafından, ölmüş kimse için yapılan, okunan her türlü hayır işlerinin ölüye ulaşacağını" belirtmiştir.(٦) Bununla beraber bilmeli ve inanmalıyız ki; Kur'ân ölülere değil, dirilere gelmiş bir kitaptır. Kur'ân, dirileri ölülerle buluşturan, ölüm hakikatiyle, ahiret inancıyla yüzleştiren bir kitaptır. Biz Müslümanlar ölü de olsak, diri de olsak hayat rehberimiz Kur'ân'dır. Dolayısıyla asli vazifelerimizden birisi de, dirilerimizi Yasin sûresiyle Hablulllah'a bağlamaktır.
Rabbimiz, bize rahmetinin gereği olarak Kur'ân'ı indirmiştir. Kur'ân olmasaydı, Kur'ân Hz. Peygamber (sav) tarafından hayata dönüştürülmeseydi, bütün insanlık âlemi karanlıkta kalırdı. Kur'ân, ölüleri uyarmak için değil, dirileri uyarmak için gönderilmiş bir hayat kitabıdır. Kur'ân, insanlar kendisiyle uyarılsınlar diye nazil olmuştur.
Burada Kur'ân'ın önemli bir özelliğine dikkat çekilmiş ve Kur'ân için "hakîm" ifadesi kullanılmıştır. "Hakîm" sözcüğü mübalâğa kalıbında bir ism-i fail olup esas anlamı "çok yasa koyan" demektir. "Hâkim" sözcüğü, aynı zamanda Rabbimizin sıfatlarından biri olduğu için, burada mef'ul anlamında "yasalaştırılmış, çok yasa içeren" anlamını ifade etmektedir. Bu anlam "muhkem" sözcüğünün tam karşılığıdır. Kur'ân-ı Kerim; hem hükümlerin ve hem de hikmetlerin kitabıdır. Yani Kur'ân içinde Rabbanî hikmetleri barındıran eskimez ve eskitilemez hükümlere sahip olan bir kitab-ı hâkimdir. Mahkûmluk, mehcurluk vasfı asla Kur'ân'a yakışamaz. Kur'ân'ı toplumun yegâne hâkim kitabı haline getirmek, imanı olan herkesin görevidir.
"Kur'ân-ı Hakîme andolsun." Bu âyet-i kerimeden açıkça anlıyoruz ki; ehl-i iman olarak hükümleri ve hikmetleri Kur'ân'dan alacağız. Hakîm olan, hikmetli olan, hikmetle dopdolu olan, hüküm ferma olan, hayata hâkim olan, hükmü, hâkimiyeti kıyamete kadar bâkî olan, kıyamete kadar tüm yeryüzü insanlığının problemlerini çözecek olan, okunan, okunması, elden düşürülmemesi gereken bu Kur'ân'a yemin olsun ki, hiç şüphesiz sen Rasûllerden, elçilik göreviyle görevlendirilenlerdensin. Kur'ân; Hakîm olan bir Allah'tan gelen bu Kur'ân Hakîmdir. Hayata etkin olan, hayata egemen olan, hayata karışan bir kitaptır.
Kur'ân, şunu yap, bunu yapma demeye, hayatın programını belirlemeye yetkili bir kitaptır. Peki, acaba gerçekten bizim de hayatımıza hâkim mi bu kitap? Acaba hayatımıza program yapmaya yetkili bir kitabımız var mı bizim? Yoksa hayatımıza hâkim olmayan, hayatımıza hükmetmeyen bir kitabımız mı var? Kur'ân, okuyucusunu hayatta önder kılan, beşeriyete öncü bir kitaptır. O zaman bir bakın bakalım hayata siz mi öndersiniz, yoksa başkaları mı?
Kur'ân "Karae" kökünden gelen bir kelimedir. "Okunan" anlamındadır. Bir şeyin, bir metnin, bir mesajın Kur'ân olabilmesi için okunması gerekmektedir. Okunmayan şeye Kur'ân denmez. Bir kitap ki eğer okunmuyorsa, okunmak için değilse ona Kur'ân denmeyecektir. Elimizdeki şu kitabı okumanın dışında nerede ve nasıl kullanırsak kullanalım, buna Kur'ân denmeyecektir. Okumak ise duyularla algılanan bir mesajın, kişiye onu amele sevk etmek üzere bir şeyler söylemesi, görevler yüklemesi anlamına gelmektedir. Okuma işi, dört âzânın eylemidir. Göz, dil, akıl ve kalp. Gözle görülür, dille telaffuz edilir, akıl okunanı tercüme eder, kalp te ona göre tavır alır. Göz görmüş, dil telaffuz etmiş ama akıl onu tercüme etmemiş, kalp de buna göre bir tavır almamışsa, buna okuma denmeyecektir. Meselâ bir odanın kapısında: "Buraya girmeyin" diye bir yazı var da siz onu gördüğünüz, okuduğunuz halde oraya girmeye kalkışmışsanız, bu mesaj size bir şey dememiş ve siz onu okumamışsınız demektir.
Emin ol ki peygamberim, sen Allah'tan bir haberci ve bu Allah haberini ulaştırması gereken her yere, herkese ulaştıracak bir Rasulsün. Rabbimiz, bu âyetiyle peygamber efendimizin peygamberliğini tescil buyuruyor. Sen muhakkak ki ey peygamberim, Adem'le (as) başlayan, Allah'ın insan hayatını düzenlemede odak nokta seçtiği, sözcü seçtiği peygamberlik zincirinin son halkasını teşkil etmektesin.
Kur'ân-ı Kerim, Hz. Muhammed (sav)'e nazil olmuştur. "Sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin" âyetinden anlıyoruz ki; Kur'ân'ı Allah'ın muradına göre anlamak ve Allah'ın muradına göre kendisiyle gafilleri uyarmak için, ancak ve ancak Hz. Muhammed (sav)'i örnek ve önder edinmekle mümkündür. Hz. Peygamber (sav)'in sünnetini ve siretini hiçe sayarak insanları Kur'ân ile inzar etmeye kalkışanlar, kendilerini ve başkalarını iki cihanda zarara, ziyana ve hüsrana uğratmaktan başka bir şey yapamazlar.
İnsanları Kur'ân ile inzar etmek için sırat-ı müstakim üzere olmak gerekir. Hz. Muhammed (sav) ve sahabesinin üzerinde bulunduğu yol, sırat-ı müstakimdir. Sırat-ı Müstakim; tevhid ve istikamet üzere olmaktır.(٧) Tevhid ve istikamet yoksa sırat-ı müstakim de yoktur.
Kendisine; "Ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarması için" vahyedilen "Hakim" Kur'ân'ı tebliğ etmek üzere peygamberimizin elçi gönderildiği toplumun durumuna değinilmiştir. Âyete göre bu toplum, ataları  uyarılmadığı için iyice gaflete dalmış, dini, imanı, Allah'ı, ahireti umursamaz olmuş bir toplumdur. Gaflette kalmış bir kavmi, bir toplumu gaflet uykusundan uyandırmak için Kur'ân olmazsa olmaz şarttır.
Burada hitabın özel olması, Hz. Peygamberin nübüvvetinin umumiliğine engel değildir. Çünkü AllahûTeâla şöyle buyurmaktadır:
"De ki: Ey İnsanlar! Şüphesiz ki ben, Allah'ın hepinize (gönderdiği) elçiyim."(8)
"Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik."(9)
İnzâr, korkutarak uyarma emri, bu sûrede özlü, etkili ve düşündürücü bir üslupla nakledilmektedir. Kıyamete, öldükten sonra dirilmeye ve ahiret hayatına vurgu yapılarak insanların inzâr edilmesi, bu sûrenin ana fikirlerindendir.
İnsanları Kur'ân'la uyarmak, insanları gaflet uykusundan uyandırmaktır. Kur'ân ehlinden olup insanları Kur'ân'la uyarmayanlar, Kur'ân'ın gönderilmiş maksadına aykırı hareket etmiş olanlardır. Kur'ân'la insanları uyarmak cihad cümlesindendir.
Hz. Muhammed (sav); genelde insanlığı, özelde ise Müslümanları Kur'ân'la uyardı. Sahâbeler, Rasûlüllah (sav)'in örnek ve önderliğinde ataları uyarılmamışları Kur'ân'la uyardılar. Kur'ân, insanın lehindeki ve aleyhindeki durumları haber veren bir kitaptır.
Kur'ân, Rabbimizin Rahîm sıfatının bir tecellisidir. Biz kullarına merhameti gereği, yeryüzünde ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı bilmez bir vaziyette bocalamamıza razı olmadığı için, rahmetinin gereği olarak bize bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmiştir. Eğer Allah bize merhamet buyurup ta bu kitabını indirmeseydi, bu kitabı vasıtasıyla bizi kendi bilgisiyle bilgilendirmeseydi, bizler karanlıklar içinde ne yapacağımızı bilmez bir vaziyette kalacaktık.
Rahmeti gereği Rabbimiz bizi yaratmış, yoktan var etmiş ve gönderdiği kitabıyla bize yol göstermişken, şimdi kendilerine karşı rahmet olarak gönderilen bu kitaba karşı kayıtsız kalan, ilgisiz kalan, hatta onu inkâr eden, bu hayat programından habersiz bir şekilde kendilerine hayat programı yapmaya kalkışan kimselerden daha zalim kim vardır? Kendilerini bu kitaptan, bu kitabı kendilerinden uzak tutan insanlardan daha zalim kim olabilir? Rableri kendilerine böyle bir rahmet kapısı açtığı halde, böyle bir hayat programı göndermişken, kendilerini muhatap kabul edip kendi bilgisini onlara açmışken, insanlardan kimileri bu rahmet kaynağına karşı ilgisiz kalarak kendilerini kulluk ortamından uzaklaştırıyorlar, Rablerinden başkalarına kulluğa koşuyorlarsa bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Bundan daha büyük bir nankörlük olur mu? Üstelik bu kitabın gelişi sadece bu kitaba iman edenler için değil tüm âlemler için bir rahmetse...
Bu kitap Azîz ve Rahîm olan Allah'ın indirmesidir. İnzal, tenzil, indirmek demektir. Allah kitabını yücelerin yücesinden, Levh-i Mahfuzdan indirmiştir. Neden? Kullarım istifade etsinler diye. Kullarım bununla yol bulsunlar diye. Elinizin altında olsun, size yakın olsun, siz sürekli onunla beraber olasınız, siz ondan istifade edesiniz, ona tutunarak yol bulasınız, onunla çölde yol bulasınız, ona tutunup çukurdan kurtulasınız, onunla hayatınızı düzenleyesiniz diye. Rabbiniz size değer verip, sizi muhatap kabul edip merhametinden dolayı yüce kelâmını sizin elinizin altına indirirken, sakın sizler onu kaldırmadan yana olmayın.Yâni o kitap sürekli elinizde olsun, sürekli elinizin altında bulunsun. Mademki Rabbiniz indirmiş onu, öyleyse siz de indirin onu hayatınıza. Siz de indirgeyin onu hukukunuza, siz de indirgeyin onu eğitiminize, kazanmanıza, harcamanıza, siyasal yapılanmanıza, hayatınıza, tüm beşerî ilişkilerinize indirin, indirgeyin bu kitabı. Tüm hayatınızı onunla düzenleyin. Tüm tavırlarınızı onunla belirleyin. Hareket noktanız bu kitap olsun. Peki, bu kitap ve bu peygamber niye gönderilmiş? Sebep neymiş? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu de şöyle açıklığa kavuşturur: "Babaları, ataları uyarılmamış olan gafil bir toplumu uyarmak için indirdi Allah bu kitabını. Bir toplumu uyarmak için ki, onların ataları uyarılmamıştı ve de onlar bu kitabın haberlerinden gafildi. Uzun bir süredir Mekke civarında yaşayanlara uyarıcılar gelmemişti. Âyetin indiği dönem açısından düşünecek olursak, kastedilenlerin Hz. Îsâ'dan (as) sonra kendilerine uyarıcıların gelmediği toplumları uyarmak için bu kitabın gönderilmiş olduğunu anlarız. Biliyoruz ki Araplara Hz. İbrahim'den sonra elçi gönderilmemiştir."(10)
Bı'set-i Muhammediyyeye kadar geçen Kurûn-ı vustâ zarfında Benî İsraîle bir çok Peygamberler gönderilmiş olduğu halde Arablara doğrudan doğruya bir Peygamber gönderilmemiş olduğundan büsbütün gaflet ve fetret içinde idiler. Bu suretle rahmet-i ilâhiyye Kur'ân'ın Arabî olmasını ve Hatemül enbiyanın Arabdan gelmesini ıktıza etmiş idi. Gerçi Kur'ân'ın inzarı Araba mahsus değil ve Rasûlullah kâffeten insanları da'vete me'mur bir beşîr-ü nezîr ise de bu da'vet ve inzar, evvel emirde  Arabdan başlayacaktı, çünkü bunlar bütün bütün gafil idiler. (11)
Gaflet kalpleri karartan bir haslettir. Gafil olan bir kalp görevini savsaklar. Algıdan, etkilenmekten ve hakkı kabul etmekten çok uzaktır. Böyle birinin karşısına hidâyetin delilleri çıkar veya kendisi ona rastlarsa onları algılayıp kavrayamaz. Bu deliller karşısında kılı kıpırdamaz ve onları kabul etmez. Bundan dolayı, Hz. İsmail'in soyundan gelen, onun arkasından hiçbir peygamber görmeyen ve nesiller boyu bir uyarıcı ile karşılaşmayan böyle bir topluluk için en uygun olan ikazdır. O halde kendilerine ve atalarına bir önder gelmemiş gözleri kapalı gafilleri ancak ikaz uyandırabilir. (12)
Ya da âyetin bir başka mânâsı da şöyle olacaktır: "Biz bu kitabı gafil bir toplumu uyarmak için gönderdik ki, onların ataları da uyarılmıştı zamanında. Atalarını uyardığımız gibi onları da uyarmak için indirdik bu kitabı" buyuruyor Rabbimiz. Atalarının daha önce uyarıldığı konularda gafil olan bir toplumu uyarmak için indirdik bu kitabı. Ataları, Âd kavmi, Nuh kavmi, Hûd kavmi, Lût kavmi, Salih'in kavmi, Tub-bâ, Eyke'liler veya bizim babalarımız, hepsi de zamanında uyarılmışlardı. Bunların hepsi gaflet içindeydiler de Rabbimiz rahmeti gereği onlara azap etmemek, onları cehennemden kurtarmak için sürekli peş peşe uyarıcılar gönderdi. Sürekli uyardı onları. Kendilerine gelen bir peygamberi dinlemediler, hattâ öldürdüler Allah elçilerini. Ama Rahmeti bol olan Rabbimiz arkasından bir elçi daha gönderdi. Bir önceki âyette ifade edilen ilk elçi Hz. Âdem'le başlayan Sırat-ı Müstakimden insanların saptığı her sapak noktasında, cennet yolundan cehenneme ayrılan her yol ayırımının başlangıcında Rabbimiz bir uyarıcı göndermiştir.
Burada kitabın ve Rasulullah Efendimiz'in görevi, fonksiyonu anlatılıyor. Kitap ve Rasûlullah kıyamete kadar tüm insanlar için bir uyarıcı makamındadır. Artık kıyamete kadar başka bir kitap, başka bir elçi gönderilmeyecektir. Öyleyse peygamberin misyonuna sahip çıkarak biz de insanları bu kitapla uyaralım ki, bize de merhamet edilsin. Biz de ona ulaşıverelim ki, biz de şereflenelim. Yâni peygamberi ölmüş bir dinin müntesibi olmayalım. Allah korusun insanlardan kimileri bırakın peygamberi, hâşâ Allah'ı bile öldürmüşler hayatlarında. "Allah bizi yarattı ama işi bitti" diyorlar. "Bizim hayatımıza karışmaz" diyorlar. Bizim hayatımızın tümünde, evimizde, dükkânımızda, okulumuzda, çarşımızda, pazarımızda Allah'ımızın kitabı ve peygamberimizin sünneti bulunsun. Yani Allah ve Resûlünün ölçüleri bulunsun.
Bu âyetle anlıyoruz ki bizim bir görevimiz varmış. Bizler eğer bu kitaptan gafilsek, uyanmak zorundayız. Kendimizi bu kitapla uyarmak zorundayız. Eğer kendimiz bununla uyarılmışsak, o zaman da bizim gibi gafil olanları bu kitapla uyarmak zorundayız. Bu kitabı bu insanlara ulaştırmak zorundayız. Eğer bizler kendimizin cennet yolunda olduğumuz iddiasındaysak, o zaman insanları da o yola çekmek zorundayız. Eğer cehennem yolundan kaçındığımızı iddia ediyorsak, insanların cehennem yollarına da barikatlar koymak zorundayız. İşte bu âyet bize böyle bir yük yüklüyor, bunu hiç bir zaman unutmayacağız inşâallah. Hiç bir zaman unutmayacağız ki, şu anda bizler babaları uyarılmamış bir toplumun içinde yaşıyoruz. Kitaptan habersiz yığınlarla yan yana, içice bulunmaktayız. Uyarıya müspet tavır alanları da, uyarıdan kaçanları da uyaracağız. Babası kaçanların oğlunu yakalayacağız, oğlu dinlemeyenlerin babasına gideceğiz. Unutmayacağız ki, babası çok şedit bir kâfir olduğu halde oğlu yiğit bir Müslüman olan niceleri vardır günümüzde ve tarihte. Öyleyse herkes uyarılacaktır, herkese uyarı götürülecektir. Seçilmeyecektir insanlar. "Bu lâyık bu lâyık değildir" denmeyecektir muhatap açısından. Bizim açımızdan da bize göre hiç bilmemişlere, hiç duymamışlara gitmek zorunda olduğumuzu unutmayacağız. "Biz ne biliyoruz ki anlatacağız" demeyeceğiz. Çünkü bu âna kadar sûre tanımış, okumuş, dinlemiş olan sizlerin şu anda bildiklerinize muhtaç nice binler, nice milyonlar var çevremizde?(13)
İmam-ı Kurtubi şöyle der: "Ataları uyarılmamış bir kavmi korkutasın diye" âyetinin ulemaya göre anlamı: "Senden önce atalarına korkutup uyaran bir kimsenin gelmediği bir kavmi uyarıp korkutasın diye..." demektir. Bunun: ism-i mevsul anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre âyet, "Ataları uyarılıp korkutulduğu gibi sen de kendilerini uyarıp korkutasın diye..." demek olur. Bu açıklamayı da İbn Abbâs, İkrime ve yine Katade yapmıştır.
Mastar anlamı verildiği zaman; "Atalarının uyarılıp korkutulmasına benzer bir şekilde bir kavmi uyarıp korkutasın diye..." demek olur. Çünkü Araplara tevatür yoluyla peygamberlerin haberlerinin ulaşmış olması mümkündür. O halde anlam, Bizzat kendilerinden gelmiş bir peygamber vasıtasıyla uyarılıp korkutulmamış..." demek olur. Bu hususta haber kendilerine ulaşmış olmakla birlikte (zamanla) gaflete düşmüş, yüz çevirmiş ve bunu unutmuş da olabilirler.
Ayrıca bu, herhangi bir peygamberin haberi kendilerine ulaşmamış kavme yönelik bir hitab da olabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Hâlbuki Biz, onlara okuyacakları kitablar göndermemiştik. Senden önce onlara bir nezir (uyarıp korkutucu bir peygamber) de göndermemiştik."(14)
"O senden önce kendilerine bir korkutucu gelmemiş olan bir kavmi kendisi ile uyarasın diye Rabbinden gelen haktır. Olur ki hidâyet bulurlar."(15)
Kendilerine herhangi bir peygamberin gelmemiş olduğu bir kavim...
Peygamberlerin haberlerinin kendilerine ulaştığı kimselerin sözkonusu edildiğini kabul edenlerin görüşlerine göre anlam şöyle olur: "Bunlar şu anda bu uyarmadan yüz çevirmekte ve gaflet içinde bulunmaktadırlar. Nitekim bir şeyden yüz çeviren kimse hakkında: 'o bundan gafildir' denilir."
Bir başka açıklamaya göre onlar Allah'ın vereceği cezadan yana gaflet içindedirler, demektir."(16)
"Uyarmak" elbetteki korkuyu çağrıştırıyor. Ancak Kur'ân'da korku, Allah'a nispetle anılıyorsa makbul karşılanır ve sahipleri övülür. Fakat Allah'tan başka her hangi bir şeye nispetle kullanılıyorsa bu uygun görülmez ve sahipleri ikaz edilir. Denilebilir ki Kur'ân'daki bütün çaba, O'ndan kaynaklanmayan bütün korkuları yok etmek ve insanın hem dünyevi hem de uhrevi mutluluğu temine yönelik olarak tek merkezden yönetilmesini sağlamaktır. Kur'ân'ın hedefi, Allah korkusuyla bütün korkuları yenen bir neslin ortaya çıkmasıdır. Şehid Seyyid Kutub (rha) der ki: "Yüce Allah Kur'ân üstüne yemin ederken, onu 'Hakim Kur'ân' diye nitelemekte... Oysa hikmet, akıllı varlıkların niteliğidir. Fakat ifade Kur'ân'a, hayat, canlılık, amaç ve irade nitelikleri kazandırmakta... Bunlar da, bu nitelikler de, Kur'ân'ın hakim olmasının gerektirdiği şeylerdir... Gerçi bu ifade mecaz olarak söylenmiştir, ama bir gerçeği de çağrıştırmakta ve ifade etmektedir. Gerçekten bu Kur'ân'ın bir ruhu vardır. Ve çünkü, eğer kalbin ona karşı saf olur, ruhun ona kulak verirse, duygu alış-verişinde bulunduğun canlılarda olan nitelikler bulursun onda... Ve çünkü kalbini ona açtığın ve gönlünü bütün benliğinle ona verdiğinde, Kur'ân penceresinden ne sırlar ve ne hazineler görürsün. Ve sen, onun güzelliğini ve havasını özlersin. Tıpkı bir süre arkadaşlık edip de kendisine alıştığın ve yanında huzur duyduğun bir arkadaşının yüzünü ve havasını özlediğin gibi... Rasûlullah başkalarından Kur'ân dinlemeyi severdi. Yoldan geçerken, bir kimsenin evi içinde Kur'ân okunduğunu duyarsa, onu dinler ve hatta kapıların önünde dururdu. Bir aşığın, heyecanla sevgilisinin hayatını dinlediği gibi... Evet, Kur'ân hakimdir. Herkese gücüne göre hitab eder. Herkesin kalbindeki o hassas tele dokunmasını bilir. Her insana bir ölçüye göre hitab eder ve ona yararına uygun olan ve onu yönlendiren bir hikmetle seslenir... Kur'ân hâkimdir. Dosdoğru akli ve ruhi bir sistem uyarınca hikmetle eğitir insanı... İnsanın tüm enerjisini doğru ve faydalı yöne kanalize ederek serbest bırakan bir sistemdir bu... Hayata düzen veren ve böylece insanın bütün faaliyetlerine bu hikmetli sistemin çizgisinde kalmak koşulu ile izin veren bir sistemdir... Kur'ân doğru yolun tek rehberidir. İnsan bu Kur'ân ile birlikte yürürse, Kur'ân'ın hakkı canlandırmasında, doğruya yönlendirmesinde, değerler konusunda ayrıt edici hükümlerinde ve her değeri titizce yerine oturtmasında bu doğruluğu görür."(17)
Gafillerin Kur'ân'la uyarılması, Kur'ân'ın gönderiliş maksadındandır. Fiilen gaflette kalmışları Kur'ân'la uyarmak, Hz. Muhammed (sav)'in de gönderiliş maksadındandır. Dolayısıyla Hz. Muhammed (sav)'e ümmet olanların vazifesi, Kur'ân'ı bir uyarı kitabı bilip gaflette kalmışları onunla uyarmaktır. Kur'ân-ı Kerim, yeniden ilk inzal olduğu zamandaki gibi insanlığa hayat vermeli ve insanoğlunu bugün içinde bulunduğu karanlıklardan aydınlıklara çıkarmalıdır. Asr-ı Saadet'te Kur'ân, iman edenleri şirkten, küfürden, cahili adetlerden, Yahudi ve Hıristiyanları taklid etmekten kurtardı. Şâyet bugün Müslümanların topraklarında Hıristiyanların yılbaşıları kutlanıyor, Yahudilerin filmleri oynatılıyorsa problem Kur'ân'da değil, Kur'ân'a inandıklarını iddia edenlerdedir. Kur'ân sahabenin elindeki Kur'ân olduğuna göre yapılması gereken ashabı güzinin ve Rasûl-i Kibriyanın Kur'ân'a yaklaştığı gibi Kur'ân'a yeniden yaklaşmaktır. Onlar gibi Kur'ân'ın rehberliğinde yeniden hayatı inşa etmektir. Çünkü net olarak biliyoruz ki bu dinin ilkleri Rasülü Kibriya ve ashab-ı güzindir. Bizler Rasûlüllah (sav)'in sünnet ve siretine yapışarak ashab-ı güzinin Kur'ân'a yaklaştığı gibi yaklaşırsak gafilleri gaflet uykusundan uyandırırız.
_____________________
(1) Yasin Sûresi/ 1-6
(2) Sünen-i Ebu Davud, Cenâiz 20; İbnMâce, Cenâiz 4
(3) Avnu'l-MabudŞerhu Sünen-i Ebu Davud, 8/268
(4) Avnu'l-MabudŞerhu Süneni Ebu Davud, 13/128
(5) bk.Şevkani, Neylu'l-Evtar, 4/29
(6) bk.Şevkani, 4/114; Tuhfetu'l-Ahvezi, 3/276
(7) Envaru't-Tenzil ve Esraru't- Te'vil (Beyzavi, Abdullah bin Omer bin Muhammed bin Ali el- Kadi) C: 2, Sh: 113, İstanbul/ 1285
(8) Â'rafSûresi/158
(9) FatırSûresi/24
(10) Besairu'lKur'ân (Ali Küçük) C: 8,Sh: 467-468, İst/ 2019
(11) Hak Dini Kur'ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 6, Sh: 4008, İst/1971
(12) Fizilal'ilKur'ân (SeyyidKutub) C: 5, Sh: 2959, Beyrut/1982
(13) Besairu'lKur'ân (Ali Küçük) C: 8,Sh: 468-469, İst/ 2019
(14) Sebe' Sûresi/44
(15) Secde Sûresi/3
(16) El- Cami-u LiAhkâmi'lKur'ân (İmam Kurtubî) C: 15, Sh: 6-7, Mısır/ 1967
(17) Fizilal'ilKur'ân (SeyyidKutub) C: 5, Sh: 2959, Beyrut/1982
 
Misak Dergisi 350. Sayı
Ocak 2020

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya