Siyer ve İtikad
Peygamberimiz Efendimiz'i (s.a.v.) tanımak, O’nun sünnet-i seniyyesi ve mekârim-i ahlâkını öğrenmek denilince genellikle zihinlerde yerleşik olan kabul; meselenin siyer, megâzî, menâkıb ve şemâil eserleri okumaktan ibaret görülmesidir. Hâlbuki mezkûr alanlarda aktarılmış olan rivayetleri İslâm’ın sunduğu peygamber tasavvuruna halel getirmeden anlamamızı sağlayacak olan yine Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili itikadi kabullerimizin, temelde tereddütsüz ve sahih olarak inşâ edilmiş olmasıdır. Bu temeli ihmal ederek İslâm tarihini yahud hadisleri parçacı bir okumaya tabi tutmak Allah'ın Rasülü (sav) ile ilgili, Müslümanları yanıltıcı neticeler verebilecektir, nitekim vermektedir. Âhir zaman din telakkisinin, modernist akımlar vasıtasıyla hayatımızdan çıkarmaya teşebbüs ettiği Hz. Peygamber (s.a.v.), O’nun sünneti ve nübüvvet konularındaki itikadi esaslar, aslında Müslümanları tarihin en ciddi imtihanı ile karşı karşıya getirmektedir. Allah Rasûlü'nün getirdiği vahyi, tebliğ edicisini ademe mahkûm ederek anlama ve yaşama garabeti tarihin en trajik vakıasıdır. Melikşah Sezen'in kaleme aldığı 'Siyer ve İtikad' isimli eser, bazı incelikleri ön plâna çıkaran güzel bir eserdir. Dikkatle okunmasında fayda vardır.
Mehmed Zahid AYDAR
16.02.2019 12:33
569 okunma
Paylaş

Kitabın Adı: Siyer ve İtikad

Yazarı: Melikşah Sezen

Basım Yeri ve Tarihi: İst 2018

Yayınevi: Kayıhan Yayınları

Sayfası: 144

Kapak Türü: Karton

 
 
Peygamberimiz Efendimizi (s.a.v.) tanımak, O’nun sünnet-i seniyyesi ve mekârim-i ahlakını öğrenmek denilince genellikle zihinlerde yerleşik olan kabul; meselenin siyer, megâzî, menâkıb ve şemâil eserleri okumaktan ibaret görülmesidir. Hâlbuki mezkûr alanlarda aktarılmış olan rivayetleri İslâm’ın sunduğu peygamber tasavvuruna halel getirmeden anlamamızı sağlayacak olan yine Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili itikadi kabullerimizin, temelde tereddütsüz ve sahih olarak inşa edilmiş olmasıdır. Bu temeli ihmal ederek İslâm tarihini yahud hadisleri parçacı bir okumaya tabi tutmak Allah Rasülü ile ilgili, Müslümanları yanıltıcı neticeler verebilecektir, nitekim vermektedir.
Ahir zaman din telakkisinin, modernist akımlar vasıtasıyla hayatımızdan çıkarmaya teşebbüs ettiği Hz. Peygamber (s.a.v.), O’nun sünneti ve nübüvvet konularındaki itikadi esaslar, aslında Müslümanları tarihin en ciddi imtihanı ile karşı karşıya getirmektedir. Allah Rasulünün getirdiği vahyi, tebliğ edicisini ademe mahkûm ederek anlama ve yaşama garabeti tarihin en trajik vakıasıdır. Müslümanın, ahir zamanın ayak kaydırıcı ve ebedî saadetten mahrum edici hezeyanlar karşısında dik durabilmesi ancak, Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında bilmesi gereken itikadi esasları tahkiki olarak kavramasıyla gerçekleşebilecektir.
Modernist akımların, suistimal ederek tahrip ve tahrif ettikleri noktaları işaretlemeye yönelik bu çalışma tüm yetersizliklerine rağmen Ehl-i Sünnet'in ilgili başlıklardaki kabullerini ortaya koymaya matuf mütevazı bir gayrettir.
O’nu layık-ı veçhile aktarmanın imkânsızlığı, fakat aktarma lüzumunun da zarureti içerisinde yazıldığı bilinerek okunursa zannediyorum ki çalışmadaki hatalar mazur görülebilir.
Tarihi süreçte bu çalışmada yer alan konulara eserlerinin muhtelif bölümleri içerisinde yer veren âlimlerimiz mevcut olmakla beraber bu tartışmalara genellikle siyer eserlerinde temas edilmekte, müstakil olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili itikaden tartışmalı noktaları toplayan Türkçe bir çalışma tarafımızdan bilinmemektedir. Bu açıdan ortaya çıkan eserin daha sonraki kâmil ve mufassal çalışmalara fikrî bir zemin ve fiili bir taslak olmasını da temenni ederim.
Kelâm eserlerinin nübüvvet bahisleri malum olduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili itikadi noktalara ve tartışmalara temas etmekle beraber kâhir ekseriyetle bu meselelerin teorik/ nazarî cephesini ele almakta ve aklî kabullere hitap ederek işlemektedir.
Mütekellimlerin umumunun Peygamber (s.a.v.) ile ilgili bu teorik zaviyeyi ifade eden izah ve istidlallerinin, tarihi rivayetleri ve hadislerin tamamını okuyan, tartışan ve çözümün rivayetler ile bizatihi irtibatını merak eden kimseler için eksik kaldığını teslim etmek gerekmektedir. Meseleyi müşahhaslaştıracak olursak mesela mucize bahsinin mümkîn oluşu üzerinden yapılan kelâmî izahatlar ve felsefecilere yapılan reddiyeler, nihayetinde Müslümanların yahud gayr-i Müslimlerin aklını ve kalbini bir noktaya kadar tatmin ve ikna etmekte son kertede iş bu mucizeleri bildiren rivayetlerin sıhhati ve anlam sınırı üzerine yoğunlaşmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili itikadi esaslardan bahsetmek sadece metafizik, aklî bir konu olmadığı için bunun tarih ve hadis ilimlerine dönük yüzüne vukufiyet de bir zaruret olmaktadır. Böyle bir vukufiyet iddiası taşımamakla beraber mezkûr problemleri aşmak adına ilgili başlıkların her birinde meselenin tarihi arka planını ve hadis rivayetlerini de aktarmaya gayret gösterdim. Bu aktarımların mütekellimlerin rivayetlere çokça atıf yapmadan getirdikleri izahlarla, muhaddis ve tarihçilerin bu tartışmaların rivayet yönüne ait değerlendirmeleri arasında -işin arka planında- var olan paralelliği kısmen aşikâr kılacağına inanıyorum.
Mütekellimler zaviyesinden yaşanan problem aslında siyer, hadis ve tarih âlimlerinin de yaşadığı bir müşküldür. Siyer, hadis ve tarih âlimlerinin pek çoğunun derin bir rivayet hâkimiyeti olsa da Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında yalnızca rivayet odaklı bir anlayış da nâkıs olacaktır. Çünkü rivayetlerin hem birbiri arasında hem de ayetler ile münasebetinin kurulmasında yakalanması gereken bütünlük şuuru ancak itikadi vukufiyet ile tesis edilebilir.
Herhangi bir rivayetin sıhhati; onun delâleti, te’vil edilip edilemeyeceği, ondan yapılabilecek istidlalin sınırı, nesh edilip-edilmediği konusunda bir bilgi sunmaz. İşin bu yönü usûl ilimlerinin ölçülendirmesi ile aşılabilecek bir mahiyet arz etmektedir. Bunun eksikliği, rivayetlere yeterince vâkıf olunsa bile bu rivayetlerden hatalı istidlaller, ihticaclar yapma neticesini verecektir. Mezkûr eksikliklerin de tesiriyle yalnız siyer yahud sadece kelâm çalışmaları teşekkül etmiş ise de Hz. Peygamber (s.a.v.) ile alakalı hem aklî hem nakli bütünlüğü ihtiva eden çalışmalar sınırlı kalmıştır. Bu problemi ancak bugün disiplinler arası diyebileceğimiz bir yöntemi tatbik eden âlimlerimiz aşabilmiştir. Mesela muhaddis Kadı İyaz’ın Şifa-i Şerif’i Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili pek çok başlıktaki rivayetleri ihtiva etmektedir. Mütekellim vasfı kuvvetli olan Aliyyü’l-Kârî’nin bu esere yazdığı şerh eserin itikadi ihmal ve noksanlıklarını asgarî düzeye indirdiği için daha kâmil bir eser oluşmuştur. Bugün de aslında yapılması gereken bu menheci devam ettirmektir.
Tek yönlü yapılacak çalışmalar ne denli kaliteli olursa olsun bahsi geçen eksiklikleri muhakkak hissettirmeye ne yazık ki devam edecektir. Bununla beraber bugün kelâmın hâkimiyetinin azalması ve diğer disiplinleri kontrolünün zayıflaması ile yukarıda belirtilen arızaların düzeltilmesi çok güçleşmiştir. Son dönem âlimlerinin yaptıkları yeni ilm-i kelâm çağrısına benzer olarak şunu belirtmeliyiz; yeni ilm-i kelâmı yalnızca Batı’nın söylediği bilimsel, felsefi ve ictimaî her beyanın İslâm ile çelişmediğini ortaya koymak adına onların peşinde koşmak olarak anlamak ciddi bir hatadır. Kelâm varlığı ve gayesi itibariyle önce Müslümanların şüphesini gidermek ikinci bir alan olaraksa diğer muhataplarının suallerine cevap getirmek vazifesini icra eder. Bu vazife bugün kadim cevaplarımızı hatırlatmak ve geçmiş ilmî müktesebatla bağımızı kuvvetlendirmek yoluyla gerçekleşecekse o zaman günün kelâmcısı kendisine bu irtibatı sürdürmeyi mükellefiyet bilmelidir. Bugün Batının bilimsel gelişmelerine cevap vermeyi teşvik ettiğimiz kadar kadim itikadi birikimimizi bugünün insanına ulaştırmayı da teşvik etmeliyiz. Çünkü bugün şüphenin adresi değişmiştir. Müslümanlar içeriden itikadi saptırmalara muhatap olmaktadırlar. Eskiden diğer dinlere mensup âlimler genel bilgiler ile Müslümanlara sorular yöneltip şüpheler saçarken bugün oryantalizm çalışmaları için müessese ve kürsüler açılıp, bizim eserlerimiz incelenmekte, hadislerimiz okunmakta, eserlerimiz müsteşrikler eliyle neşredilmekte ve bunlar kendi amaçlarına uygun olarak kurgulanıp, çarpıtılıp sunulmaktadır. Dolayısıyla günün kelâmî ihtiyacını doğru tespit etmek de yeni ilm-i kelâma dâhildir ve hep öyle olmalıdır.
Çalışmanın itikadi yönden hatalı beyanlarını işaretlediği ve tenkit etmeye odaklandığı iki ana grup bulunmaktadır. İlki İslâm tarihi boyunca itikadî hemen her meselede tahrif için rivayetler vazeden ve bu tahrifi fıtrat edindiği için kendi içerisinde de sürekli birçok alt fırkaya bölünen Şia’dır. İkinci grup ise oryantalist okumaların tesirinde kalan, usûl ve İslâmî ilimler bakiyesine sırt çeviren modernist hareketlerdir. Ana gruplar kadar yekûn tutmasa da Selefîlik adı altında serdedilmiş hatalı beyanlar da yeri geldikçe hatırlatılmaya ve tashihe çalışılmıştır. Bunlar dışında, tarih sahnesinden çekilmek zorunda bırakılmış, iddia ve tahrifleri cevaplanmış fırkaların görüşleri ise çoğunlukla zikredilmemiştir.” (S.7-11)
Hz. Peygamber’in (sav) Anne ve Babasının Akıbeti
“Genel bir duruş olarak itikad imamları fetret-i vahiy döneminde yaşayıp muharref dinler dışında hak dine ulaşmadan veya muharref dahi olsa bir dinî bilgiye erişmeden/erişemeden vefat eden kimselerin akıbetleri hakkında; iki izah yapılmıştır. İlki bu vaziyetteki kimselerin mesuliyetinin Allah’ın varlığı ve birliğine akıl yoluyla ulaşmaları olduğu diğer hükümlerin ancak şeriatla bilinebileceği şeklindedir. İkincisi ise marifetullaha ulaşmak dâhil hiçbir mesuliyetlerinin bulunmadığı çünkü Allah’ı bilmek de dâhil olmak üzere bütün memuriyetlerin şeriat ile bilinebileceği şeklindedir. Fakat fetret-i vahiy süreciyle ilgili bu genel çerçevedeki söylem Hz. Peygamber (s.a.v.)’in anne ve babası hususunda özelleştiğinde itikad imamları onların akıbetleri noktasında ayet ve hadislerin delâleti gibi başka verilerden de istifade ederek çeşitli yaklaşımlar göstermişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, anne ve babasının ilahi vahyin tebliğinden önce yani cahiliye döneminde ahirete intikal ettikleri malumdur.” (S.15)
“Allah resulünün anne ve babasının küfür üzere öldüğünün, cehennem ehli olduğunun ilk beyanını İmam Ebû Hanife’ye (ö. 150/ 767) ait el-Fıkhu’l-Ekber’in bir nüshasında yer alan ‘ve vâlidâ Resulillahi mâtâ ale’l-küfri’ ifadesiyle görmekteyiz. Hanefî-Mâturîdî çizginin önemli âlimlerinden Aliyyü’l-Kârî de (ö. 1014/ 1605) bu beyanı esas alarak aynı görüşü müdafaa etmiş ve bu konuda ‘Edilletü’l-mu’takadi Ebî Hanife fî Ebeveyi’r-Resul’ isimli bir risale kaleme almıştır. Fakat Zahid el-Kevserî (ö. 1371/ 1952), İmam A’zam’ın görüşü olarak bilinen bu beyanın müstensih vasıtasıyla gerçekleşmiş bir yazım/okuma/ aktarım hatası olduğunu ve kendisinin el-Fıkhu’l-Ekber’e ait iki nüshada ‘mâtâ ale’l-fıtra’ (fıtrat üzere öldüler) şeklinde bir kaydı gözleriyle gördüğünü aktarmaktadır. Dolayısıyla eserin bazı nüshalarında böyle bir beyan yer alsa dahi bu görüşün Ebû Hanife’ye ait olmadığı, istinsah hatası gibi harici sebeplerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.” (S.17)
“Şeyhu’l-İslâm İbn Kemal risalesinde her ne kadar bu meselenin itikadi meselelerden bir bahis olmadığını beyan etmiş olsa da hem kendisinin ehl-i necat görüşünü kabul edilemez görmesi hem de Ebû Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber’inde bu meseleye temas etmesi ve bugüne değin itikad imamlarının pek çoğunun konuya uzak kalmayışı bu konunun itikadi yönünü aşikâr kılmaktadır. Nitekim bu konuda en yoğun mesaiyi harcayan İmam Celâleddin es-Suyûtî meselenin derinlemesine incelendiğinde kelâm, hadis, usûl-i fıkıh ve fıkıh olmak üzere dört temele dayandığını ifade etmiştir. Zahid el-Kevserî de bu meselenin kelâmî bir bahis olduğunu ve zannî deliller ile hüküm verilemeyeceği bağlamında ifadeler serdetmektedir. Meselenin itikadî boyutuna dair müşkülün aşılabilmesinde rivayetlerin sıhhati büyük önem arz etmektedir. Nitekim İbn Teymiyye gibi isimlerin itirazlarını hadislerin mevzû oluşuna bağlamaları bunun en somut delilidir. Suyûtî, İbn Kemâl, Kevseri vb. âlimlerin beyanları göstermiştir ki bu konu etrafında zikredilen hadislerin tümünü mevzû olarak görmek hatadır. Bu hadisler zayıf senetlerle de olsa Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaşmaktadır. Öte yandan hayırlı bir nesepten gelişi, peygamber gönderilmeyen bir topluluğa azap edilmeyeceği vaadi, Hz. Peygamber’in incitilmemesi gibi diğer İslâmî ölçülerin bu konudaki tamamlayıcılığı meselenin açıklığa kavuşmasında önemli esaslardır. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet nazarında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in anne ve babasının akıbeti ile alakalı duruşu, telkini ve hassasiyeti müsellem bir şekilde ortaya çıkmıştır ki; kahir ekseriyet delillerini de zikrederek onların ehl-i necat (kurtuluşa erenler) olduklarını kabul etmektedir.” (S.28)
İsmet Sıfatı
Peygamberlik vazifesi Hak Teâlâ ile kulu buluşturan en yetkin kanal olduğu için Peygamberlerin özelliklerini tespit noktasında ihtiyatlılık en üst düzeyde olmuştur. Nübüvvetin imkânı, delilleri, hususiyetleri gibi başlıkların haricinde kendilerinin de beşer olmaları hasebiyle nebilerin insani durumları da merak edilmiştir. Dikkat cezbeden bu konularından bir tanesi de hem beşeriyetini hem de nübüvvetini alakadar eden bir bahis olarak peygamberlerin günah işleyip işlemediğidir. Peygamberlik vasıflarından ‘ismet’ yani günah işlemekten muhafaza olunmuşluk halinin her peygamberde nübüvveti süresince mevcut olduğu noktasında birkaç marjinal söylemi istisna edersek ittifak bulunmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.) özelinde de bu yaklaşım aynı istikamettedir, fakat bahsi geçen marjinal beyanlarla -ne yazık ki- onun da bilerek, iradî olarak günah işlediğini, işleyebileceğini iddia edenler olmuştur. Modern dönemin kadim birikim ile kesilen irtibatı neticesinde bugün de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in günah işlediği, Allah (c.c)’un, günahı dolayısıyla uyarısına maruz kaldığı gibi ümmet-peygamber münasebetine uymayan yaklaşımlar serdedilmektedir. Bu yazıdan gaye Hz. Peygamber (s.a.v.) özelinde günah meselesinin tarihi serencamını bugünkü tezahürleri üzerinden aktarıp nihayetinde Ehl-i Sünnet'in tavrını göstermektir.” (S.33)
“Peygamberlerin ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in iradî bir fiil ile günaha yeltenme/ yönelme göstermeyeceği, gayr-i iradî olarak -zahiren günah görülen fiillerin ise itikadi, şer-î tebliğ ve dini içtihat konularına taalluk etmeyeceği / edemeyeceği unutulmamalıdır.” (S. 40)
İntihar Meselesi
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’den rivayetler kanalıyla bize intikal eden her bilgi bizim için örneklik unsurları ihtivâ ettiği gibi âdeta imtihan unsurları da ihtivâ etmektedir. Nitekim bize ulaşan her habere, onu rivayet olarak sıhhat eleğine tâbi tutmaksızın, tarihî gerçeklik ile uyuşturmaksızın, itikadî arka planını hesaba katmaksızın yani bütüncül bir yaklaşım göstermeksizin sahiplenmek kimi zaman Allah Rasülü (s.a.v.)’in mirasına sahip çıkmaktan ziyâde onu tahrip ve dolayısıyla tahrif etmeye sebebiyet verecektir/vermektedir. Bu çerçevede bir kimsenin sıhhat tespitinden habersizce mevzû bir haberi esas alması; amel, menâkıb vb. sahalarda hüsn-ü zan ile tolere edilebilirse de itikadi bir esası ihlal eden rivayetlere karşı böyle bir tolerans göstermek mümkün olamaz. Dolayısıyla, Peygamber (s.a.v.)’in özelinde onun sıfatlarını, hususiyetlerini ve Kur’an’ın bu bağlamdaki beyanlarını yok hükmüne düşürecek mevzû yahud zayıf rivayetlere, sıhhatli nakillere gösterilen sadakatten daha fazla sarılmak ya da bir takım sahih rivayetlerden dolaylı yollarla böylesi yorumlar çıkarmak son derece tehlikeli bir mahiyet arz etmektedir.
Mevzuya bütün yönleriyle hâkim olmayanların bazı çıkarım ve değerlendirmelerden hareketle itikadi birtakım noktaları ihlal etme durumunda kaldıkları aktarımlardan bir tanesi de inkıta-ı vahiy sürecine dair ‘intihar hadisesi’ olarak bilinen vâkıadır. Hadis kaynakları ile siyer ve İslâm tarihi eserlerinde geçen mezkûr hadisenin tarihi sübutu noktasında bazı fikri ayrılıkları yaşanmakla beraber hadisenin sübutunu kabul edenlerde bu vâkıanın Peygamber (s.a.v.)’e ait bir kusur olup olmadığı noktasında ciddi tartışmalar yaşamışlardır. Bu bölümde hadisenin tarihî sübutunu ele alacak ve Peygamber (s.a.v.)’e bir kusur, ihlal yahûd günah olarak atfedilip edilemeyeceği eksenindeki görüşlerden aktarımlarla Ehl-i Sünnet'in mezkûr vâkıa bağlamındaki tavrını aşikâr kılmaya çalışacağız.” (S.44)
“Rivayetler ekseninde ortaya çıkan genel çerçeve göstemektedir ki ilk vahiy tecrübesinin peşinden inkıta süreci yaşanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) her ne kadar sahih rivayetlerle bilindiği üzere nübüvvet öncesi bazı hadiseleri müşahede etmiş, rüyalar görmüşse de ilk vahiy tecrübesi beşerî sınırların tahmin ve ötesinde bir tecrübe olduğundan bu ilk tecrübeye karşı insanî bazı reaksiyonlar göstermiştir. Bunlardan bir tanesi de intihar düşüncesidir. Hz. Peygamber (sav.)’in bu düşünceyi zihninde oluşturan âmil, yaratıcıdan haber alma tecrübesinin insani sınırlar içerisindeki anlaşılabilirliğinin ve kabulünün alelade bir kabul gibi gerçekleşememesidir. İş bu zorluk yukarıda da zikredildiği üzere vahyin yirmi üç senelik inzal sürecinde devam etmiş hiçbir zaman sıradanlaşmamıştır. Her ne kadar sathi nazarla bakıldığında intihar düşüncesi bir zaafın alameti olarak görülüp Hz. Peygamber (sav) ile ilişkilendirilmesi muhaldir şeklinde düşünülse de bunu sadece bu bakışla sınırlandırmak doğru olmayacaktır. Nitekim şer-i bir hükmün henüz nazil olmadığı dönemde peygamberler dâhil hiçbir kulun ilgili fiilinin günah olarak değerlendirilmediği/değerlendirilmeyeceği mütekellimlerin izahıyla açıklanmıştır. Bununla beraber bütün bu insanî reaksiyonların Hz. Peygamber (sav.)’in de bir kul ve imtihanda olduğu hakikatiyle birlikte düşünüldüğünde anlaşılması mümkün hale gelecektir. Öte yandan bu rivayetlerde zikredildiği gibi ihtilaflar ve çeşitlilik mevcuttur. Bu çeşitlilik âlimler nezdinde de farklı izah ve kabullerin oluşmasına neden olmuştur.
Rivayetlerin bildirdiği sınırlar içerisinde şunu da ortaya koymak gerekmektedir ki bu zaten bilfiil tahakkuk etmiş bir olayın aktarımı değil, bil-kuvve olan bir anlık tasavvurun ifadelendirilmesidir ki bu hüsn-kubuh meselesine ancak fiili açıdan değil teorik zaviyeden konu olabilir ki bu bir nakısa değildir. Çünkü şer-î ölçülerde malum olunduğu üzere -ki intiharın bu rivayetlerin nakledildiği dönemde henüz haram olmadığını tekrar hatırlatalım- günahı düşünmek ile bilfiil yapma arasında mesuliyeti açısından büyük farklar mevcuttur. Günah olduğu bilinen bir fiilin düşüncesinden vazgeçip yapmamayı tercih etmek sevap kazandıran bir özelliğe dahi sahiptir. Bütün bu ölçülerin nihayetinde aşikâr olmaktadır ki bu vakıanın Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yönelik bir kusur olması ve ismet sıfatına halel getirmesi söz konusu değildir.” (S.54)
Garânik Hadisesi
“Beyaz su kuşu, kuğu, turna; beyaz tenli genç ve güzel kız anlamlarındaki Gurnûk (Gırnîk) kelimesinin çoğulu olan Garânik, müşriklerin İslâm öncesi dönemde yöneldikleri putların büyüğü Lât, Uzzâ ve Menât’ı ulu kuşlar olarak görmelerine istinaden kullanılmaktadır. İslâm evvelinde melekleri Allah’ın kızları olarak gören Kureyşliler’in bu putları Allah katında muteber, kıymetli kızlara benzetmiş olmaları dolayısıyla bu kavramı kullanmış olabilecekleri de nakledilmiştir.” (S.58)
Mezkûr hadise ile ilgili bilgi veren kadim ulemâdan İbn Sa’d’ın (ö. 230/ 845) aktardığı bir rivayette, “Resûlullah (s.a.v.) kavminin kendisinden yüz çevirdiğini gördü; bir gün tek başına oturup, ‘Keşke onları benden uzaklaştıracak bir şey bana nazil olmasa’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) kavmine yaklaştı, onlar da O’na yaklaştılar. Bir gün Kâbe’nin etrafındaki topluluklardan birine oturdu ve onlara ’Necm’ suresini okumaya başladı. Ta ki ‘Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı?” (Necmettin Sûresi:19-20) mealindeki ayete geldiğinde şeytan, ’Bunlar yüce ulu garânikdir, elbette onların şefaati umulur’ sözlerini Peygamber (s.a.v.)’ın lisanına attı. Resûlullah (sav.) onları söyledi. Sonra devam etti; süreyi bitirdi ve secde etti. Kureyşliler de birlikte secde ettiler: Kureyş, Resûlullah (s.a.v.)’ın telafuz ettiği sözlerden memnun oldu ve ‘Biz, Allah’ın dirilttiğini, öldürdüğünü, yaratıp rızık verdiğini biliyorduk; ancak bu tanrılarımız O’nun yanında bize şefaatçi olur. Eğer sen tanrılarımıza bir pay vereceksen biz de seninle beraberiz.’ dediler. Onların bu sözleri Resûlullah (s.a.v.)’a çok ağır geldi ve evinde oturmaya başladı. Akşam olunca Cebrail (a.s.) geldi. Resûlullah (s.a.v.) Necm Sûresi’ni ona arz etti. Cebrail; ‘Sana o iki kelimeyi getirdim mi?’ dedi. Resûlullah (sav.), Allah’ın söylemediğini söyledim’ dedi. Bunun üzerine Allah kendisine, ‘Müşrikler sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnad etmen için seni, neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan kabul edeceklerdi… Sonra kendin için bir yardımcı da bulamazsın’ (İsrâ Sûresi:73-75) mealindeki ayetleri vahyetti.” şeklinde bir aktarımla rivayeti paylaşmaktadır. İbn Sa’d mezkûr rivayetleri eserine taşıma, aktarma konusunda yalnız değildir. Mütekaddim dönem pek çok âlimin eserinde ilgili rivayetlerle karşılaşmak mümkündür. Ebubekir Sifil hocanın tespiti ile ‘Bu noktaya yoğunlaştığımız zaman, karşımıza isnad fenomeninin ilk dönem uleması tarafından hangi telakki ile algılanıp uygulandığı, bir diğer değişle isnad müessesine yüklenen fonksiyon çıkmaktadır.’
İsnad müessesesi kendi iç işleyişinde çeşitli hassasiyetlere göre icra görmüş ve bir kısım âlimler bu müesseseyi sahih rivayetleri aktarmak ve tespit için kullanırken bir kısım âlimler ise rivayet bakiyesini herhangi bir sıhhat eleğine tabi tutmak yerine sahih olsun olmasın onları senediyle geleceğe taşımak maksadıyla kullanmışlardır. Abdulfettah Ebû Gudde (ö. 1997), Abdulhay el-Leknevî’nin (ö. 1304/ 1887) el-Ecvibetu’l-Fadıla isimli eserine yaptığı tahkikte İbnu’s-Salah’ın (ö. 643/ 1245) ’mütekaddimin dönemde birçok muhaddis, müfessir ve tarihçi, kullanılıp kullanılmayacağına bakmadan her sahabeden gelen rivayeti eserlerine almaktaydılar, isnadı tam olarak verdikleri için sıhhat derecesi zayıf, hatta mevzu dahi olsa eserlerine aktarmakta bir mahzur görmemekteydiler’ dediğini bildirir. Hatta Muhibuddin el-Hatîb’in (ö. 1974) zayıf rivayetlere eserlerinde yer veren âlimlerin durumunu; işe yarasın yaramasın her şeyin bir kıymeti olmasından dolayı eline ulaşan her delili toplayan savcının durumuna benzettiği nakledilmiştir. Aynı zamanda el-Hatîb bu âlimlerdeki hassasiyetin, zayıf olduğu için ihmal edilip rivayet edilmeyerek velev ki bir açıdan da olsa ilimden bir şeylerin kaybolup gitmesinden korkmalarından kaynaklandığını da ifade etmiştir. (S.58-60)
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatına taalluk eden itikadi meselelerin en spekülatif olanlarından bir tanesi şüphesiz ‘Garânik’ ismiyle bilinen hadisedir. Garânik ıstılahî bağlamında, ilahi vahyin beyanı esnasında şeytanın Hz. Peygamber (s.a.v.)’e etki ederek Cebrail (a.s.)’ın bildirmediği bazı şeyleri insanlara aktarması şeklinde zikredilmektedir. Mezkûr hadisenin tahakkukuna delil olarak gösterilen rivayetlerin tafsiline girmeden önce genel çerçeve içerisinde bir peygamberin nübüvvet sahibi olarak ittifakken muttasıf olduğu emanet, sıdk ve ismet vasıflarının bu hadisenin tahakkuku konusunda peşin bir tenakuz oluşturmaya yettiği belirtilmelidir. Kur’an’ı Kerim’in pek çok ayetinde hem Peygamber (s.a.v.)’in hem de Kur’an’ın ilahi koruma altında olduğunun açıkça beyan edilmesi Garânik hadisesi için istisnai bir durum kabulünü muhal duruma düşürmektedir.
Genel itikadi çerçeveye hâkim bir müminin dahi zihninde kabul görmeyecek bu hadise ne yazık ki tarihi süreçte bazı tefsir ve müstakil eserlerde zikredilmiş, hatta yakın dönemde ise bu rivayetlere adeta sıhhat zemini oluşturulmaya girişilmiştir. İtikad imamları başta olmak üzere âlimlerin kahir ekseriyeti böyle bir olayın vuku bulmadığını beyan ve müdafaa etmiş diğer bir grup ise tarihi bir hadise olarak vuku bulduğunu kabul etmişlerdir. Böylesi bir hadisenin gerçekleştiğini iddia edenler de kendi içerisinde iki grup halindedir ki, ilki bunun vuku bulmasının günah sebebi olmadığını ifade etmişler; diğer daha da azınlık bir grup ise bunu Peygamber’in düştüğü bir günah olarak telakki etmişlerdir. Çalışmanın ana örgüsü ve gayesi de son grup olan ve garânik hadisesinin hem gerçekleştiğini hem de günah olduğunu iddia edenlerin savunusunun asılsızlığını ortaya koyarak Ehl-i Sünnet'in bu hadise özelindeki itikadi tavrını aşikâr kılmaktır.” (S.58)
“Mütekaddim dönem isnad ve rivayet müessesinin gaye ve kapsamını bilmeksizin sadece rivayeti tarihi bir karine olarak görerek ve sıhhatine yönelik tenkitleri göz ardı ederek, İslâm’ın varlık mesajı ve bu mesajı bizlere ulaştıran Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dolayısıyla Kur’an’ın güvenilirliğini yerle yeksan edecek olan bu hikâyenin kabul edilmesi hem aklen hem naklen mümkün değildir. İlk dönem eserlerinden intikal eden rivayetlerin tahric faaliyeti neticesinde asılsızlığının muhaddisler tarafından sübût bulması ile tefsirlerde de bu asılsız rivayetleri aktararak yapılan izahatlar tenkid edilmiş, aynı zamanda itikadi açıdan da bu rivayetleri kabul edip Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilişkilendirmenin küfre düşme sebebi olabileceği de mütekellimler tarafından ihtar edilerek Ehl-i Sünnet'in bu asılsız rivayetlere olan yaklaşımı net bir şekilde beyan edilmiştir. Bütün bu zikredilen hususlar ile beraber bu asılsız rivayetlerden medet uman taifenin kimliği ve gayesi de bu rivayetlerin sıhhat durumu ile alakalı tersinden bir delil olması açısından mühimdir.” (S. 73)
İnşikak-ı Kamer Mucizesi
“Peygamberlerin nübüvvet iddialarının sübûtu konusunda muhataplarında oluşturmaları gereken kati delâletin hangi yolla gerçekleşeceği hususunda itikad âlimleri ittifakla ‘mucize’ izharının lüzumunu kabul etmişlerdir. ‘Acz’ kökünden türeyen bu kelime ıstılahî bağlamda, bir peygamberin iddiasını ispat için elinden zuhur eden olağanüstü hadise manasında kullanılmaktadır. Bu mucize tanımı, üzerinde mutabakat sağlanmış bir kesinlik ifade etmemektedir. Bazı âlimlere göre ise mucize sadece Allah’ın kudretinde olduğu bilinen, teslim edilen fiildir. Aslında iki tanımın da doğru nispetlerinin olmasından hareketle mucizeyi şöyle tarif edebiliriz; sadece Allah’ın kudretinde olabileceği bilinen, kabul edilen ve fakat nübüvvet iddiasını ispat için peygamberlerin elinden görülen olağanüstü hâldir.
Mucizenin olağanüstü hâl oluşu ile keramet, sihir, büyü ve istidrac gibi diğer olağan dışı olayların vukûuna sebep olan tesirlerden nasıl ayrılacağı, zaman ve mekân bağlamında sınırlarının olup olmayacağı ayrı bir tartışma konusu olarak yine muhakkik âlimlerin kelâm, tefsir ve muhtelif eserlerinde cevaplandırılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’inde nübüvvetine hüccet olan bazı hissî mucizeler kendisinden sadır olmuş ve bunlar rivayetler kanalıyla onları bilfiil müşahede edemeyen gelecek ümmetine aktarılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in büyük mucizelerinden olarak zikredilen ve mütevatir derecesinde (bazı âlimlerce meşhur) bir nakille bize ulaşan ‘inşikak-ı kamer’ hadisesi, ilk dönem tarih eserlerinde geçmemesi, hadis rivayetlerinde problem olarak nitelendirilecek hususların olması, bazı kıymetli âlimlerin başka manalara çıkabilecek izahlarının bulunması gibi çeşitli iddia ve mazeretler öne sürülerek inkâr edilmektedir. Bu çalışma ise şakku’l-kamer hadisesinin inkâr edilmesi yönünde kullanılan argümanların hakikatini irdelemek ve selef-i salihin nesli ile ümmetin âlimleri tarafından mezkûr rivayetlerin nasıl karşılık bulduğuna temas etmek niyeti ile kaleme alınmıştır.” (S.78)
“İnşikak-ı kamer mucizesinin konu edildiği pek çok ekole ve esere müracaat ederek bu hadisenin tahakkuku konusunda âlimlerin İslâm tarihi boyunca taşıdığı hâkim kanaati ortaya çıkarmaya çalıştık. Görüldüğü üzere İslâmî ilimlerin tefsir, hadis, kelâm ve tasavvuf sahasında -Ehl-i Sünnet'ten hiç kimse bu mucizeyi inkâr etmemekte ya görülme şeklini ve imkânını tartışmakta yahud el-Kamer Sûresi'nin ilk ayetinin bu mucizeye delâlet edip etmediğini konu edinmektedir. Mutezile içerisinden Nazzam ve Ebû Bekir el-Asam (ö. 235/ 949) gibi istisna isimlerin ve İslâm felsefecilerinin dışında yine kimsenin topyekün inkârına rastlamamaktayız. Fakat ne yazık ki dinimizi oryantalistlerden öğrenme garabetine duçar olduğumuz zaman diliminden bugüne bu inkâr tavrı artmakta ve İslâmî ilimler müktesebatına sırt çevrilmektedir. Netice olarak selef-i salihinden itibaren teşekkül eden İslâmî ilimler literatürüne müracaat edildiğinde inşikak-ı kamer mucizesinin hakikati bizce müsellem bir şekilde görülmektedir.” (S.94)
İsrâ ve Mi’raç Mucizesi
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve tüm nebilerin nübüvvet delili olan mucizeler Müslümanların ve İslâm araştırmacılarının en çok rağbet gösterdiği meselelerin başında gelmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tüm mucizeleri hakkında müspet-menfî bir takım şeyler söylenmiş ve tartışılmıştır. Aslında, Allah Rasulünün mucizeleri hakkındaki konular tek başına bir ilim sahasının sınırlarında çözülemeyecek uzantıları olan bir mahiyettedir. Dolayısıyla mucizelerin rivayetler ile ilgili boyutunu hadis ve hadis usulü, itikadi durumunu akâid-kelâm ilminden ve ayetler ile rivayetlerin münasebetini kâmil manada tespit ve tayin edebilmek için tefsir ilminden istifade etme zarureti aşikârdır. İşte bu genişliğin en belirgin olduğu mucizelerin başında İsrâ ve Mi’rac mucizesi gelmektedir. Meselenin siyer/İslâm tarihi, tefsir, akâid/kelâm ve hadis boyutlarının her biri o kadar önemli ve derindir ki bunlardan herhangi birinin ihmali dahi meselenin sağlıklı bir şekilde anlaşılmasının önünde ciddi bir engeldir.
İsrâ ve Mi’rac mucizesinin önemli bir diğer tarafı da bu konunun kendi içerisinde yine ciddi birçok alt başlığın oluşumuna sebep olmasıdır. Mi’rac’ın gerçekleşip gerçekleşmediği, gerçekleşme şekli, ru’yetin yaşanıp yaşanmadığı gibi bu önemli başlıkların her birinde kabuller ve itirazlar görülmüştür. Öte yandan rivayetlerin bütünlüğü içerisinde Mi’rac hadisesini cem etme, tenakuz ve ızdırap durumlarını aşıcı bir bütünlük sunma meselesi de yine bir problem olarak karşımızda durmaktadır. İş bu makale Ehl-i Sünnet'in İsrâ ve Mi’rac hadisesi karşısındaki tavrını göstermek ve Mi’rac hadisesini reddeden zümrelerin delillerinin durumunu ortaya koymak üzere kaleme alınmıştır.
İsrâ ve Mi’rac Ayırımı
İsrâ ve Mi’rac hadiseleri birbirinin öncesi ve sonrası olması hasebiyle genellikle aynı çerçevede ve bir değerlendirilmişse de İsrâ hadisesinin Kur’an’da bizzat geçmesi fakat Mi’rac’a dair ifade üslubunun işarî olması, bu konuda sarih bir ayetin bulunmadığı gerekçesiyle ayrı olarak incelenmiştir. İsrâ hadisesinin Kur’an’da sarahaten beyan edilmesi sebebiyle üzerinde Mi’rac hadisesi kadar ihtilaf ve inkâr gerçekleşmemiştir. Bizde meseleler üzerindeki kabul ve itirazları bütüncül manada tespit edebilmek için İsrâ ve Mi’rac hadiselerini ayrı olarak inceleyeceğiz.
İsrâ, gece yürüyüşü demektir ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mi’rac öncesi Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksa’ya intikalini ifade etmektedir. İsrâ Sûresi'nin ilk ayetinde ‘Eksiklikten uzak olan O ki kulunu geceleyin Mescid-i Harâm’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya yürüttü. Tâ ki ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim. Gerçekten O, işitendir, görendir’ (İsrâ Sûresi:1) şeklinde beyan edilmiştir. Mukatil b. Süleyman (ö. 150/ 767) Tefsir-i Kebir’inde hadisenin Recep ayında gerçekleştiğini aktarmaktadır. İsrâ hadisesi Kur’an’la sabit olmakla beraber detayları hakkındaki malumat sahih hadis eserlerinde mevcuttur. İsrâ hadisesi ile ilgili bütün rivayetleri zikretmemiz konumuz sınırlarını aşacağı için biz üzerinde ihtilaf bulunan hususları zikrederek devam edeceğiz. Kadı İyaz’ın (ö. 544/1149) belirtti gibi; ‘İsrâ olayının kesinliği konusunda, Müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur.’ (S.98)
“Tek bir cümle ve ifadeyle itikadi bir hükme bağlanamayacak kadar tafsilatlı ve çok vecihli bir mesele olan İsrâ ve Mi’rac hadisesi ile alakalı Ehl-i Sünnet'in nihai görüşü olarak şöyle söylenebilir; İsrâ hadisesi ayetle sabit bir olaydır ve icmâ ile Mescid-i Harâm’dan Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya olan intikali ifade eder, dolayısıyla inkârı küfürdür. Mi’rac hadisesi ise mütevatirliğinde icmâ olmamasına nazaran mütevatire yakın/ meşhur bir aktarımla bize ulaştığında ittifak olduğu için inkârının fasıklık olduğu ve kişiyi ehl-i bidat kılacağı beyan edilmiştir. Mi’rac hadisesi ile ilgili bir diğer hususiyet bu intikalin ruh ve beden birlikte gerçekleştiğinde mutabakatın olduğudur. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet âlimlerinin kahir ekseriyetince Mi’rac hadisesi uykuda/rüyada değil uyanık bir halde yaşanmıştır. Zaten İsrâ ve Mi’rac hadisesini genel kabulün dışında bir manaya hamletmek ve bu görüşe İslâm tarihi içerisinden sahih bir referans bulmak da mümkün görünmemektedir. Öte yandan Mi’rac günü ru’yetin gerçekleşip gerçekleşmediği meselesinde tercihin itikadi bir probleme dönüştüğü söylenemez. Lakin Ehl-i tasavvuf ağırlıklı âlimlerin dışında kahir ekseriyet Mi’rac gecesi ru’yetin gerçekleşmediğinde ittifak etmişlerdir. Nakli ve aklî delillerin götürdüğü ağırlıklı istikamet de bu yöndedir.
İslâm tarihinin hiçbir döneminde topyekün bir inkâra muhatap olmayan bu hadiseler XVIII. yy. sonrası âlimlerinin(!) bir kısmı tarafından ne yazık ki inkâr edilir vaziyete getirilmiştir. İş bu yazıda ortaya konulduğu üzere bu hadisenin inkâr edilmesi naklen ve aklen mümkün olmamakla beraber itikadi bir mesuliyeti taşıması açısından Ehl-i Sünnet nezdinde inkâr da edilemez.” (S.115)
Hz. Peygamberin(s.a.v.) Vefatı Akabindeki Bazı Hadiseler
İtikadi ihtilafların tarihini aktaran pek çok eserde bu ihtilafların başlangıcı Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahirete intikali olarak belirtilmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) aralarında olduğu süre zarfında ashab içerisinde bir ihtilaf zuhur etmemiş, bir ayrışma zemini oluşturacak kıvılcım mevkiindeki durumlar Allah Rasülünün müdahalesi ile anında çözümlenmiştir. Ashabın Peygamber (s.a.v.)’e yönelik sevgisinin şiddetinden, O’nun vefatını ilk etapta kabullenememe tavrı, kısa süreli bir reddediş hali ile başlayıp, Peygamber (s.a.v.)’in miras bırakıp bırakmadığı, defin yeri, imamet vb. bahislerde yine küçük büyük ihtilaflar görülmüştür. Bu ihtilaflardan bazıları anında müdahale ile çözüme kavuşmuş bazıları ise tarihi süreçte yankılanmaya devam etmiş ve kimi ihtilaflar bazı mezheplerin varlık iddiaları haline dönüşmüştür. Ehl-i Sünnet âlimleri de bu sürecin ihtilaflı meselelerine sessiz kalmamış ve mü’minlerin ne zemin kaybı yaşayıp Ashab-ı kiram ile ilgili hatalı düşüncelere meyletmesine ne de tarihî-ideolojik İslâm sunumlarına aldanarak itikadî bozukluğa uğramasına fırsat vermemek için bu konular çerçevesindeki doğru kabulü her dönemde tafsilatıyla beyan etmişlerdir.” (S.119)
Bu bölümde: Hz. Peygamber(s.a.v.)’in ölüp ölmediği, defin yerinin tesbiti, mirası, kırtas hadisesi ve mübarek bedeninin çürüyüp çürümediği meseleleri kısa kısa incelenmiştir.
Mehmed Zahid AYDAR
Misak Dergisi 336. Sayı 
Kasım 2018

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya