Şer’î Delillerin Kısımları I. Kur’ân-ı Kerîm
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in müctehid imamları; İslâm Fıkhı’nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara ‘Edille-i Şer’iyye’ denildiği gibi ‘Asli Deliller’ de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer’i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi’nin, usûl ilimlerini konu alan “Minhâcü’l-Muhammedî” isimli eserinin girişinde yer alan ve şer’i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir. Ali Hıbrî Efendi “Minhâcü’l-Muhammedî”
Mehmet TAŞKIN
16.02.2019 13:10
536 okunma
Paylaş
ÜÇÜNCÜ KISIM
Delil Olarak Kullanılan Kelimelerin Kullanım Şekilleri Beyanındadır. Bu dahî dörttür: Hakîkat, Mecâz, Sarîh ve Kinâyedir.
1. HAKİKAT: Şol lâfzın ismidir ki, onunla lügat olarak konulduğu anlam kastedildi.
Hakîkatin hükmü, mâ-vuzı‘a leh’in (kendisi için konulduğu anlamın kelimede) varlığı ve sübûtudur (ispatıdır). Kendisi için konulduğu mânâ gerek hâs ve gerek ‘âmm olsun [fark etmez].
[Okunuşu: Yâ eyyüha’l-lezîne âmenû’rke‘û...
Mânâsı: Ey iman edenler rükû ediniz!](1)
Âyet-i kerîmesi gibi. Ve dahi;
[Okunuşu: Velâ tekrabû’z-zinâ...
Mânâsı: Zinaya yaklaşmayınız!](2)
Kavl-i şerîfi gibi.
Pes, imdi bu nasslardan her biri me’mûr bih (kendisi ile emredilen şeyde) ve menhî anh’da (kendisinden yasaklanılan şeyde) hâs; me’mûr ve menhîde (emir ve yasaklama hususunda ise) ‘âmmdır (herkese şâmildir).
2. MECÂZ: Şol lâfzın ismidir ki, onunla lügat olarak konulduğu anlamın gayri (dışında başka mânâ) murâd olundu (kastedildi). Yani vaz‘ olunduğu mânânın dışında başka mânâda isti‘mâl olundu (kullanıldı). Bu (kullanım) iki mânâ arasında bir bağlantı içindir; o ittisâl (bağlantı) ya ma‘nevî ola; pelîde (inatçıya) “hımâr” (eşek) ve şücâ‘a (cesura) “esed” (aslan) denilmesi gibi. [Bu kelimelerin bu şekilde kullanımı, onların] belâdet (inatçılık) ve şecâ‘atte (cesarette) iştiraklerinden kaynaklanmaktadır. Veyahut min haysü’z-zât (kendi özelliklerinden) ola. Matara (yağmura) “semâ” (gökyüzü) ve hadese (dışkıya) “ğâ’ita” denilmesi gibi.
Amma konulduğu mânânın dışında isti‘mâli (kullanımı) ittisâl (aralarında bağ kurmak) için olmazsa ona mecâz denilmez, belki ona “mürtecel” veya “hatâ” denir.
Mecâzın hükmü, onun için isti‘âre olunan (ödünç alınan) mânânın vücudu (varlığı) ve sübutudur; gerek o mânâ hâs olsun, gerek ‘âmm olsun. Hâs olduğuna misal;
[Okunuşu: Ev lâmestümü’n-nisâ’e...
Mânâsı: Yahut kadınlara temas ettiğinizde...](3)
[Âyet-i kerîmesinde] mezkûr olan “lems” (temas) lâfzıdır ve bundan murâd cimâ‘dır, bu ise hâsdır.
Ve ‘âmm olduğuna misal; İbn Ömer (r.anhümâ)’nın; “Bir dirhemi iki dirhem karşılığında ve bir ölçeği iki ölçek (kap) karşılığında satmayın”(4) hadîsinde mezkûr olan “Sâ‘“ (Kap) lâfzıdır ki, “sâ‘“ içine hulûl eden (giren) ve “sâ‘“a mücâvir olan şeye ‘âmmdır. Amma İmam Şâfi‘î’ye göre mecaz için ‘umûm yoktur.
Ebû Hanîfe (rh.a.) ve ashâbı cevap verirler ki; “Hakikatin umûmu hakikat olduğu için olmadı, belki ‘umûm üzerine bir delâlet-i zâ’ide (fazladan bir işaret bulunduğu) için oldu. Yani hakîkatin genelliği zâtî değildir, belki kelimenin kullanıldığı hakiki mânâsına katılan bazı sebeplerin mislinin mecaza da katılması sebebiyle böyledir. “Müslimûn” (Müslümanlar) kelimesinde olan Vâv ve Nûn gibi. Ve “müslimât” (Müslüman kadınlar kelimesinde) olan Elif ve Tâ gibi. Ve “ahid” olmayan yerde (belirlilik takısı olan) Lâm-ı ta‘rîf’in kelime önüne girmesi gibi. İmdi hakikatte umûm bulundu ise mecazda dahi olmak vâcip oldu.
İmdi mecazda umûm cârî (genelleme geçerli) olduğundan dolayı İbn Ömer’in hadîsinde mezkûr olan “sâ‘“ lâfzını ulemamız sâ‘a giren şeye ‘âmm ettiler (genellediler). Zira hakikat cihetinden “sâ‘“ murâd değildir. Zira bir sâ‘ı iki sâ‘a satmak icmâ‘ ile caizdir. İmdi kastedilen sâ‘“ içine giren şeydir. Mahal için olan ismi hâle verme yoluyla kullanılır. Ve bu hadîste mezkûr olan “sâ‘“ lâfzı, Lâm-ı cins ile mahallîdir. Ve yenilecek şeyler ve benzeri sâ‘a giren eşyanın cümlesine şamil ve mütenâvildir.
Ve hakikat ile amel etmenin mümkün olduğu her defada, mecaz ile amel olunmaz. Zira mecaz hakikatin halefidir. Halef ise asla mu‘ârız olmaz. İmdi,
[Okunuşu: Velâ tenkihû mâ-nekaha âbâ’üküm...
Mânâsı: Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin.](5)
Âyetinde mezkûr olan nikâh, cinsel ilişkiye haml olunur, nikâh akdine haml olunmaz. İmdi âyetin mânâsı; “Babalarınızın cimâ‘ ettiği avradı nikâh ile almayınız” demek olur. Zira “nikâh” lâfzı “cimâ‘“da kullanılır. Nitekim [Okunuşu: Nâkihu’l-yed mel‘ûn] “Eline cimâ‘ eden mel‘ûndur”(6) hadîs-i şerîfinde “cimâ‘“ mânâsınadır. Ve akitte dahi kullanılır. Nitekim [Okunuşu: Fe’nkihû mâ-tâbe leküm. Mânâsı: Sizin için helal olan (kadınlardan) nikâh edin](7) âyetinde “akit” mânâsınadır. Lâkin “cimâ‘“da kullanılması hakikat ve “akit”te kullanılması mecâzdır. Zira nikâh [kelimesi], “zamm” (birleşme) için konulmuştur. Zamm ise, cinsel ilişkide mevcuttur, akitte değil.
Mâlûm ola ki bu zikrolunan Fahru’l-İslâm Pezdevî ve Allâme Nesefî’nin ihtiyarlarıdır. Lâkin ‘âmme-i meşâyih ve cumhûr-i müfessirîn bu âyette nikâh lâfzını “akd”e haml ettiler. Va’llâhü a‘lemü bi’s-savâb.
Ve hakîkat ve mecâz bâbının hükmündendir ki, bir lâfız ile bir vakitte mefhûmları murâd olduğu (anlamları kast edildiği) halde birleşmeleri muhâldir. Meselâ, “Lâ taktülû’l-esed” “Arslanı katletme!” deyip ve bu kelâm ile hem arslanı ve hem şecî‘ (cesur) olan kişiyi murâd etmek câiz olmaz. Pes, imdi hakîkat ile mecâzın bir arada bulunması müte‘azzir (güç) olduğu sebepten dolayı İmam Muhammed b. Hasan Şeybânî (rh.a.) “Câmi‘u’s-Sağîr” nâm kitabında dedi ki; “Kaçan Zeyd üçte bir malını Amr’ın oğullarına vasiyet etse ve Amr’ın oğulları ve oğlunun oğlu olsa, vasiyet edilen mal oğullarının olur. Oğlunun oğluna verilmez. Zira Amr’ın hakikat cihetinden oğlu bizzat kendi sulbünden yaratılandır. Amma onun sulbünden yaratılandan yaratılan mecaz cihetinden oğludur. İmdi hakîkî oğul murâd olduğunda, mecâz murâd olmaz.”(8)
3. SARÎH: Şol lâfzın ismidir ki, onunla lügat olarak konulduğu anlamın çok kullanılması ile ondan murâd mekşûf (açık) ola. Yani sarîh şol lâfızdır ki, kesret-i isti‘mâl (fazla kullanım) sebebiyle ondan murâd çok zâhir ve tümüyle açık ola; gerek hakikat olsun ve gerek mecâz olsun. “Enti tâlikun” ve “Ente hurrun” lâfızları gibi. Yani avradına; “Sen boşsun” ve kuluna “Sen âzâdlısın!” demek gibi.
İmdi “tâlik” lâfzı nikâh sahipliğini kaldırmada ve “hürr” lâfzı kölelik bağını izâlede (kaldırmada) şer‘î hakîkatlerdir ve bu mânâlarda sarîhlerdir. Ve bu lâfızlar hem hakikat ve hem mecâz için dahi misal olurlar. Zira bunlar, nikâh ve rikk (kölelik) izalesinde lügat olarak mecazlardır ve bu herkesçe bilinen mânâda sarîhlerdir.
Sarîhin hükmü, niyete ihtiyaç bırakmayacak şekilde mûcibinin (gereğinin) sübûtudur. Yani sarîh, îcap ettiği mânâ sabit olmaktır, eğer niyet etmediyse de... Zira sarîh vâzıh (açık) olduğu için hükmü îcap etmede mânâsı makamına kaimdir, bir özellik ile ki onunla gözetilen anlam ibarenin kendisi oldu, mânâsı değil. Hatta nida veya vasıf veya haber sîğalarından herhangi şekilde ibarenin kendisi zikrolunsa hüküm sabit olur, gerek niyet etsin gerek etmesin. Meselâ avradına; “Yâ tâlik!” (Ey boşanmış olan!) dese veyahut “Enti mutallekatün” (Sen boşsun!) dese veyahut “Tallektüki” (Seni boşadım) dese talâk gerçekleşir. Aynı şekilde talâk kastı vasıf yok iken dili dolansa... Mesela; “Sübhâne’llâh” demek murâd ettiğinde yanılıp “Enti tâlikun” dese talâk vâkî olur. Lâkin niyet ile sarîh kelâmın gerektirdiğinden muhtemel olana sarf etmek murâd etse diyâneten tasdik olunur. Kendisi ile Allah Te‘âlâ arasında ona mâliktir. Amma kazâen (yargı itibariyle) tasdik olunmaz. Yani kadı kavline [onun sözüne] itibar etmez. Meselâ “Enti tâlikun” demesiyle kayd-ı hissînin ref‘ine (duygusal bağının kalktığına) niyet etse, diyâneten tasdik olunur, yani kendisi ile Allah Te‘âlâ katında avradı boş olmaz. Amma kadı huzurunda “Böyle niyet ettim” diye ikrar etse sözüne itibar olunmayıp avradının boş olmasına hüküm olunur.
İmdi sarîhin hükmü, niyete hâcetsiz mûcibi (sözün gereği) sabit olmak olduğu sebepten dolayı, vakitten önce teyemmümün caiz olmasına ulemamız hükmettiler. Zira Rab Te‘âlâ’nın;
[Su bulamadığınız zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm ediniz!] kavl-i şerîfinden sonra;
[Mânâsı: Allah, sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez, fakat iyice temizlenmenizi ve üstünüzdeki nimetinin tamamlanmasını diler. Ta ki şükredeniniz.] (9) kavl-i şerîfi taharetin hâsıl olduğu konusunda sarîhtir.
Keşşâf’ta denilir ki: “Bu âyetin mânâsı, Hak Celle ve ‘Alâ tahâret konusunda sizin üzerinize zorluk ve meşakkatten bir şey kılmak irade eylemez ki bu takdirde sizin için teyemmümde ruhsat olmaya. Velâkin sizi toprak ile temizlemek irade eder; kaçan (ne zaman ki) su ile temizlikten ‘âciz olsanız...”(10) İmdi madem ki teyemmüm ile mutlak taharet hasıl olduysa teyemmüm taharet-i mutlaka (kesin temizlik) olup zaruret kadarıyla takdir olunmadı. Pes (o halde), vakitten önce teyemmüm etmek ve bir teyemmüm ile birkaç farz kılmak caiz oldu, abdest ile caiz olduğu gibi.
4. KİNÂYE: Şol kelâmdır ki, kullanım sebebiyle murâd (maksat) ondan müstetir (kapalı) olup anlaşılmadı, illâ bir karîne ile anlaşıldı, her ne kadar lügatte mânâsı açık ise de. Ve onunla kastedilen hakîkat veya mecaz olmak beraberdir.
Kinayenin hükmü budur ki, onunla şer‘î hüküm sabit olmaz ve onunla amel vacip olmaz, illâ niyet ile vacip olur veyahut niyet makamına kâ’im (yerine geçen) delâlet-i hâlden (kullanıldığı ortamın işaret ettiği) bir karîne ile vâcip olur. Zira tereddüt onunla kastedilen şeydedir. İmdi, ya niyet veya niyet yerine geçen bir karîne lâzımdır.
Malum ola ki kelâmda asıl sarîhtir. Zira kelâm (söz, [meramı]) anlatmak ve ifade [etmek] için konulmuştur. Bu maksadı edâda ise sarîh daha tamam ve daha uygundur. Kinaye ise maksadı beyan ve edada eksiktir. Zira ondan maksadın gerçekleşmesi niyete veya karineye bağlıdır. Ve bu zikrolunan, şüphelerin değişmesi ile sâkıt olan (düşen) hükümlerde zâhir olur; had cezaları ve kefaretler gibi...
İmdi bunları sarîh lâfız ile ispat caizdir, kinaye ile değil. Hatta Zeyd Amr’a; “Fülan avrat ile cimâ‘ ettin” dese, Zeyd haddolunmaz. Ve eğer “Onunla zina ettin” dese haddolunur.
DÖRDÜNCÜ KISIM
Müctehid İçin Kelâm ile Kastedilen Mânâya Vukûf Yollarının Bilinmesi Beyanınındadır.
Bu dahî dörttür: ‘İbâret-i Nass, İşâret-i Nass, Delâlet-i Nass ve İktizâ-i Nass ile istidlâldir.
Malûm ola ki istidlâl, zihnin eserden mü’essire intikâlidir; dumandan ateş istidlâli (çıkarımı) gibi. Ve bazen aksi üzere ıtlâk olur. Yani, müessirden esere zihnin iltifatı (yönelmesi) kastedilir. Burada dahi kastedilen aksidir ve ibâre-i lâfzın ismidir; “‘ubûr” (geçme) mânâsına. Zira işiteni ondan mânâya ubûr eder (geçirir). “‘Abbertü’r-ru’yâ” dersin, kaçan rüyayı tefsir etsen. Mânâ üzerine delâlet eden lâfızlara “ibârât” (ibareler) adı verildi. Zira zamîrde (kişinin içinde) olan şeyi tefsîrdir (açıklar). Ve nass bazen olur ki Kitaptan mânâsı, telâffuz edildiği anlam üzerine ıtlâk olunur, gerek zâhir olsun ve gerek nass olsun ve gerek müfesser olsun.
1. ‘İBÂRET-İ NASS’LA İSTİDLÂL: Kelâmın kendisi için sevk olunduğu mânânın zâhiri ile müctehidin hükmü ispat etmesidir. Ve nassın ibaresi ile sabit olan şol şeydir ki, kelâm onun için sevk olundu, o şey kelâmıyla (söylenmesiyle) kasten murâd oldu.
2. İŞÂRET-İ NASS’LA İSTİDLÂL: Ziyade ve noksansız nazım kelâmıyla (söz dizimi ile) sabit olan şeyle amel etmektir. Ve işaret dahi “ibâre” gibidir. Lâkin aralarındaki fark budur ki, işaret kelâmdan maksûd değildir ve kelâm onun için sevk olunmamıştır. Amma ibâre kelâmdan maksûd ve kelâm onun için sevk olunmuştur. Ve işarete “işaret” adı verildi, zira te’emmülsüz sırf kelâmdan fehm olunmaz (anlaşılmaz). Duyularla algılanan dünyadan bunun misali budur ki; kişi karşısında olan şeye nazar edip o şeyi gördüğünde kastı yok iken sağ ve solunda başka şeyi dahi görür. İmdi, karşısında olan şeyi maksûd bi’n-nazar (bizzat görmek maksadıyla), çevresindekileri ise nazarı (bakışı) üzerine vâki‘ olan şeyi görme kastedilmeksizin işaret yoluyla görmek istediği esas şeye bağlı olarak görür, kasten değil.
Ve “ibâre” ve “işâret” hükmü ispatta beraberlerdir. Yani ikisi dahi hükmü kat‘î ispat ederler. Bunların beyanı, Hak Celle ve ‘Alâ’nın;
[Okunuşu: F’e-âne bâşirûhünne
Mânâsı: Artık (bundan sonra geceleri) onlara yaklaşın]
Kavl-i şerîfidir. Pes, imdi bu âyet güneşin gurûbundan (batışından) sonra yeme, içme ve cimâ‘ mübâh olmasından ibarettir ve bundan önce haram olanı nesihtir ve cenâbetin oruç tutmaya mani olmadığına işarettir. Zira sabaha dek cimâ‘ın zaruretindendir ki cünüp olduğu halde sabaha dâhil ola. Ve gündüzden niyet ile orucun caiz olduğuna dahi işaret vardır. Zira fecre dek yeme, içme ve cimâ‘ın mübahlığından sonra “Sümme” (sonra) kelimesi ile itmâm-ı savma (orucu tamamlamaya) emredip;
[Okunuşu: Sümme etimmû’s-sıyâme ile’l-leyl
Mânâsı: Sonra orucunuzu akşama kadar tamamlayın(11)
Buyurdu. “Sümme” ise “terâhî” (bir şeyin ardından gelme) içindir. Malûm ola ki, fakihlerin cumhuru ve müfessirlerin geneli şu kanaate vardılar ki, İslâm’ın ilk yıllarında oruçlu kişi iftar ettiğinde yemek ve içmek ve cimâ‘ etmek ona helâl olurdu. Şol şart ile ki, iftardan sonra uyumaya ve yatsı namazını kılmaya. Ve eğer bunlardan birini ederse yeme, içme ve cimâ‘ ona haram olurdu. Sonra Rab Te‘âlâ bu hükmü işbu âyet ile neshedip değiştirdi. Pes, imdi güneşin batışından sonra yemek ve içmek ve cimâ‘ etmek oruçluya mübâh olmadan ibarettir. Ve bu âyette işaret vardır ki, kaçan cünüp gusül etmezden önce sabahlasa savmi (orucu) caiz ola. İmâmiyyeler ve İbn Ebî Hüreyre ve Hasan b. Salih katlarında savmi caiz olmaz. Amma âlimlerin çoğunluğu derler ki, Kaçan sabah fecrine değin oruçluya mübâşeret (cinsel ilişki) mübâh olduysa ona gusül almak mümkün olmadı, illâ sabah vakti girdikten sonra mümkün oldu.
Ve dahi bu âyette işaret vardır ki, gündüzden niyet etmekle [oruç] caiz ola. Pes, imdi hüküm ispatında ibare ile işaret müsâvîdir. Lâkin işâret ibâreye mu‘ârız olsa ibare ile amel olunur. Nitekim Peygamber (s.a.v.) nisvân (kadınlar) hakkında; “Tahkik avratlar akılda ve dînde nâkısalardır” deyu buyurdukta sahabeden hazır olanlar, “Yâ Rasûlellâh, akıllarının noksanını bildik, dinlerinin noksanı nicedir?” diye sual eylediklerinde, Peygamber (s.a.v.); “Avratlardan biri evi bucağında ömrünün nısfında (yarısında) oturur; ne sâim olur ve ne namaz kılar”(12) diye buyurdular.
Pes, bu hadîs avratların dindeki eksikliklerini beyan için sevk olundu ve bu hadiste işaret vardır ki; hayız müddetinin ekseri 15 (onbeş) gün ola. Nitekim İmam Şâfi‘î mezhebinde müddet-i hayzın (hayız süresinin) ekseri 15 gündür. Bu işaret ile Peygamber (s.a.v.); “Hayzın en azı üç gündür ve onun en çoğu on gündür”(13) diye buyurduğu hadîse mu‘ârız ve muhaliftir. Lâkin bu hadis ibâre’dir, zira hayzı beyan için sevk olundu. İbare ise kelâmdan maksûd olandır (söz ile kastedilen şeydir). İmdi, işaret üzerine tercîh ve takdîm olunur. Bu ecilden (sebepten) hayız müddetinin en fazlası Ebû Hanîfe ve ashâbı (rh.a.) katında on gün oldu. On günden sonra akan istihâzadır, hayız olmaz. Gusül edip sâim olur ve namaz kılar ve zevci ona cimâ‘ eder, kan dahi akarsa kayırmaz.
3. DELÂLET-İ NASS’LA SÂBİT OLAN: Şol hükümdür ki, lâfzından lügat mânâsı ile sâbit olur. Ve malûm ola ki bu mânâdan murâd, nassın lügat cihetinden olan zahirî mânâsı değildir, belki murâd olan (kastedilen), mânânın mânâsıdır. Lügat mânâsı o mânâya mü’eddî (sebep) olup ve maksûd bihî (o şekilde kastedilmiş) olur.
[Okunuşu: Felâ tekul lehümâ üf...
Mânâsı: Onlara “Öf” (bile) deme!(14)
Âyetinde mezkûr olan “te’fîf” lâfzından lügat itibariyle anlaşılan “ezâ” mânâsı[dır]. Pes, nassın zâhirî mânâsı te’fîf (“öf” demenin) haram olmasıdır. Ve bu lügat mânâsı yüksek bir ses ile nidâ eder ki, bundan maksûd def-‘i ezâdır. Hatta her şahıs ki evzâ­-‘ı lügata ‘âlim ve ‘âriftir (kelimelerin lügat anlamlarını bilir), bu nassı duyduğunda tevakkufsuz (duraksamadan) def-‘i ezâyı (onlara eziyet etmemek gerektiğini) anlar. Ve bundan darp (dövme) ve şetm (sövmenin) haram olmasına vukûf tahsîl eder. Ve bunlardan bilir ki haramlık, te’fîf (“öf” demek) mânâsına ta‘alluk eder suretinde değildir... Sanki “Lâ tü’ezzihimâ”. Güyâ ki; “Babanı ve ananı ezâ etme” denildi.
Ve delâlet-i nassla sabit olan ibâre-i nas ve işâret-i nassla sabit olan gibidir. Nassa izâfet ile kat‘îdir. Yani, bunlardan her biri ile kat‘î sâbit olur. Bu ecildendir (sebeptendir) ki hadler ve kefâretlerin, nassın delâletiyle isbâtı sahîh oldu, kıyâs ile sabit olmadı. Zira hadler, cinayet üzerine ceza ve ‘ukûbet için meşrû‘ kılındı. Ve şeriat sahibinin şehadetiyle had cezalarında “tahâret” mânâsı vardır. Ve kefâret ise esbâbını (sebeplerini) irtikâp ile hâsıl olan günahları silici olduğu halde cinâyetler üzerine ceza için meşrû‘ kılındı. İmdi, suç oranları ve günahların giderilmesi kendisiyle hasıl olan şeyin ma‘rifetinde (bilinmesinde) re’y için medhal yoktur. Pes, binâsı re’y üzere olan kıyâs ile bunları ispat mümkün olmadı. Amma delâlet-i nassla (nassın delâletiyle) sabit olan lügat cihetinden sabittir, onda ise şüphe yoktur.
Delâlet-i nassla had cezalarının sâbit olmasına misal; Mâ‘iz’den başka muhsan olup zina eden kimesneye recmin vâcib olmasıdır. Rivayet olundu ki Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında Mâ‘iz namında bir kimesne muhsan olup muhsanlığı halinde iken zina edip recm olundu.(15) Pes, kat‘an malûmdur ki Mâ‘iz muhsan olup zina ettiği için recm olundu, Mâ‘iz olduğu için recm olunmadı. İmdi bu hüküm bu nassın delâletiyle Mâ‘iz’den başka kimesne hakkında dahi sabit olur.(16)
Ve delâlet-i nassla kefâretlerin sübûtuna misal budur ki, Peygamberimiz (s.a.v.) Ramazan’da gündüz vakti kasten cimâ‘ eden a‘râbî (bedevi) üzerine kefâret îcâb eyledi. Pes, yakînen malûmdur ki Peygamberimiz (s.a.v.) kefâretleri a‘râbî olduğu için îcâb etmedi, belki Ramazan orucuna cinayeti itibariyle... İmdi bu cinayetin vücudu ındinde (işlenmesi durumunda) bu nassın delâleti ile başkası üzerine dahi vâcip olur.
Kezalik, Ramazan’da gündüz vakti yemek ve içmek ile dahi kefaretin vâcip olması delâlet-i nass ile sabit olur, kıyas ile sabit olmaz. Bunun beyanı budur ki, Peygamber (s.a.v.) Ramazan’da gündüz vakti cimâ‘ eden a‘râbî üzerine kefareti îcâb etmedi, illâ hürmet-i şehri hetki (Ramazan ayına olan hürmeti bozması) ve oruç üzerine naks (eksiklik) ve ifsâd (bozma) ile cinayet ettiği için îcâb etti, cimânın kendisi için etmedi. Şol delil ile ki, eğer sâim (oruçlu) olduğun unutup da cimâ‘ etse kefaret vâcip olmazdı.
Ve kefaretin vücûbu zecr (zor kullanma) ve ‘ukûbet (cezalandırma) yoluyladır. İmdi onun vücubunda mü’essir (etkili) olan cihet ma‘siyettir. Hâlbuki kişi zevcesiyle cimâ‘ etmek cinâyet değildir, kendi yetkisinde olan bir hususta tasarruf etmiştir. Malûm oldu ki îcâb mânâsına ta‘alluk eyledi –ki o oruç üzerine cinâyettir cimâ‘ onun için alettir. İmdi delâlet-i nassla yemekte ve içmekte dahi bu hüküm sabit olur. Zira yeme-içme, cinayet cihetinden cimâ‘ın fevkindedir ve orucu bozması daha şiddetlidir. Ve tabî‘at yeme ve içmeye daha eğilimli ve yeme-içmeye sabretmenin meşakkati daha fazladır. Zira oruç vakti olan gündüz, âdeta şehvet-i batnı (midenin ihtiyacını) kazâ (giderme) vaktidir. İmdi [orucun] bunlar için zâcir (önleyici) kılınması daha doğru ve evlâdır.
Ve malûm ola ki kaçan delâlet-i nass işaret-i nassa mu‘ârız ve muhalif olsa işâret-i nass delâlet-i nass üzerine takdim olunur. Zira işarette nazm (kelime) ve lügat mânâsı bulundu, delâlette ise ancak lügat mânâsı bulundu. Pes, iki mânâ mütekâbil (karşılıklı) olup nazm işarette mu‘ârazadan (çelişkiden) sâlim [olarak] bâkî kaldı. İmdi bu vecihle işâret tercîh olundu.
Ve delâlet-i nassla sâbit olan [hüküm] tahsîse muhtemel değildir. Zira onun için umûm yoktur. Zira umûm lâfzın vasıflarındandır, delâlette ise lâfız yoktur. Zira delâlet-i nassla sabit olan nassın lügat mânâsı ile sabittir; mânânın kendisi birdir, onda ta‘addüt (çoğalma) olmaz. İmdi (buna göre) delâlette umûm ve husûs yoktur.
4. İKTİZÂ-İ NASS’LA SÂBİT OLAN: Şol hükümdür ki, onun ispatında nass amel etmedi (etkili olmadı).
Malûm ola ki burada dört ümûr (husus) vardır: Biri: Muktazî, İkincisi: Muktezâ Üçüncüsü: İktizâ Dördüncüsü: Hükm-i muktezâdır. Muktazî nassdır. Muktezâ nass üzerine bir ziyadedir ki mansûsun (hakkında nas bulunan şeyin) sıhhati için şart olduğu halde sabit oldu. Hâsıl-ı kelâm muktezâ, mantûku tashîh (hakkında nassla söyleneni düzeltmek) için gayr-i mantûku (hakkında açık nass olmayanı) mantûk (hüküm söylenmiş) kılmaktır. Ve iktizâ anılan ziyadeyi taleptir. Ve hükm-i muktezâ, iktizâ-i nassla (nassın gereği olarak) sabit olandır ki beyan eyledik. Bunun misali;
[Okunuşu: Fe-tahrîru rakabetin
Mânâsı: Bir köle azat etmek...(17)
Âyetidir. Pes, bu âyet iktizâ eder ki, “rakabe” (köle) azad edende memlûkü (köleye sahiplik) ola. Zira Âdemoğlunda mâlik olmadığı şeyde “‘ıtk” (azat etme) tasavvur olunmaz. Pes, “rakabetin memlûketin” olması nas üzere ziyadedir. Takdîr-i kelâm [Fe-tahrîru rakabetin memlûketin] demek olur. Bu takdir ile kelâm evvelki mânâsından tebdîl ve tağyîr (değişmiş) olmaz.
Ve iktizâ ile sâbit olan, delâlet ile sabit olan gibidir. Zira ikisi de nassa izâfette müştereklerdir. Lâkin mu‘âraza ındinde (çelişme durumunda) delâlet ile sabit olan muktezâdan akvâdır (daha güçlüdür). Zira delâlet ile sabit olan lügat mânâsı ile sabittir, lâfzın zuhûru (ortaya çıkması) ile bile... Amma muktezâ muzmerdir (gizlidir), zarûreten sabit olur.
Malûm ola ki, bu zikrolunan dört kısmı bildikten sonra bir kısım dahi vardır; bu aksâmı (kısımları) bilmek onu bilmeye bağlıdır. Güyâ ki [yukarıdaki] dört kısım için beşinci kısımdır. Yoksa dört kısımdan bi-hasbi’l-hakîkat (gerçekte) beşinci kısım değildir, lâkin cümlesine şâmildir. Ve bu dahi dört kısımdır:
Kısm-ı Evvel: Kitabın kısımlarının isimleri olan lâfızların mevâzı‘ı, yani me’haz-i iştikâkı ma‘rifettir (lâfızların türediği kökleri bilmektir). Nitekim “Hâssun-İhtassa bi-kezâ kavillerinden me’hûzdur (bunun gibi sözcüklerden alınmıştır)” denir. Sâir kısımları dahi buna kıyas eyle.
Kısm-ı Sânî: Bu dört kısmın te‘âruzu (çelişmeleri) durumunda tertîpleri ilmidir. Meselâ; muhkemi müfesser üzerine takdîm gibi. Ve başka örnekler gibi ki, diğer kısımların anlatımı esnasında beyan eyledik.
Kısm-ı Sâlis: Dört kısmın mânâları ve hakâyık-ı ıstılâhiyesi ma‘rifetidir (ıstılâh anlamlarının bilinmesi ilmidir). Yani, ibareden anlaşılan mânâyı bilmektir, gerek lügavî olsun ve gerek şer‘î olsun.
Kısm-ı Râbi‘: Dört kısmın ahkâmı ma‘rifetidir (hükümleri ilmidir). Yani, dört kısmın her kısmı ile sabit olan hükm-i kat‘î midir (kesin hüküm müdür) veyahut ol zannî midir veyahut vâcibü’t-tevakkuf mudur (tevakkuf gerektiren bir hüküm müdür) veyahut o hükümde murâdu’llâh hak olmasın (Allah’ın muradının o olduğuna) i‘tikât mıdır, bunları bilmektir. Nitekim dört kısmın her bir kısmında beyan eyledik.
Pes, imdi Kitab’ın [Kur’ân’ın] şer‘î hükümlerle ilgili olan kısımları yirmi oldu. Ve beşinci kısım itibariyle bunlardan her biri dört kısma münkasim olup (ayrıca dört kısma ayrılıp) seksen kısım oldu. Hak Celle ve ‘Alâ’nın ‘inâyetiyle bir bir beyan olundu.
__________________
(1) Kur’ân-ı Kerîm, Hacc Sûresi, Âyet: 77.
(2) Kur’ân-ı Kerîm, İsrâ Sûresi, Âyet: 32.
(3) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 43.
(4) Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 10, s. 124-125, Hd. 5885; Serahsî, Temhîd, c. 1, s. 171; Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 2, s. 39-42; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 1, s. 163; İbn Emîri’l-Hâc, Takrîr, c. 2, s. 23; Signâkî, Kâfî, c. 2, s. 755; İbn Nüceym, Fethü’l-Gaffâr, s. 147-148.
(5) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 22.
(6) Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 1, s. 288 ve c. 2, s. 85; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 1, s. 427; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. 2, s. 330 ve c. 3, s. 221; Aliyyü’l-Kârî, Esrâru’l-Merfû‘a, s. 376, No: 569; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 393, No: 2838.
(7) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 3.
(8) Bu örnek Hanefî fıkıh usulü kitaplarının çoğunda yer almaktadır. Ancak, Hıbrî Ali Efendi bunu bizzat İmam Muhammed’in kitabına nispetle vermektedir. Örnek için bkz. Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 2, s. 40-50; İbn Melek, Şerhu Menâr, s. 113; İbn Nüceym, Fethu’l-Gaffâr, s. 152; Kâsânî, Bedâyi‘, c. 7, s. 344.
(9) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 43 Mâide Sûresi, Âyet: 6.
(10) Zemahşerî, Keşşâf, c. 1, s. 612. Ayrıca bkz. Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, c. 2, s. 117, Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, c. 1, s. 431.
(11) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 187.
(12) Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 2, s. 210 ve c. 3, s. 93; Serahsî, Mebsût, c. 6, s. 142, 174 ve c. 26, s. 85; Cessâs, Şerhu Muhtasari’t-Tahâvî, c. 1, s. 484 ve c. 6, s. 9, 170; Kudûrî, Tecrîd, c. 1, s. 366, No: 1568; Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 4, s. 89-90; Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, c. 7, s. 151-152; Humeydî, Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 2, s. 303, 452 ve c. 3, s. 272.
(13) Cessâs, Füsûl, c. 3, s. 391; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 1, s. 261; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. 1, s. 160-162; Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 1, s. 191-192.
(14) Kur’ân-ı Kerîm, İsrâ Sûresi, Âyet: 123.
(15) Humeydî, Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 1, s. 371-372, No: 596; İbn Dakîk, İmâm Bi-Ehâdîsi’l-Ahkâm, c. 2, s. 750-754, No: 1462-1466; Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 3, s. 307-332.
Misak Dergisi 336. Sayı
Kasım 2018
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya