Mü’minler Birbirlerinin Velileridir
Mü’min erkeklerin ve mü'min kadınların birbirlerinin velileri olduğu muhkem âyetlerle sabittir. 'Mü'min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.' (Et Tevbe Sûresi: 71) Adaletin mülkün/iktidarın temeli olduğuna inanan, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoymaya çalışan Müslümanların; şartlar ne olursa olsun, hakkı hak sahiplerine vermeleri, Allah’ın (cc) ve O’nun yarattığı kullarının hukukunu muhafaza etmeleri birbirlerini veli/dost, yardımcı ve idareci edinilmeleri, Allah’ın emridir. Bu emri ilahiyi gereksiz görüp Küffardan, Yahudi ve Hıristalardan, müşrik ve mürtedlerden dostlar, yardımcılar ve idareciler edinme, bir iman ihmali ve ihlalidir. Eğer müslümanlar; malâyâni işlerle meşgul olurlarsa veya birbirlerini tahkir, teyzif ve tekfir etmekten vazgeçmezlerse, münkeri/kötülükleri emreden ve ma’rufu/iyilikleri de yasaklayanların durumuna düşmekten kendilerini alıkoyamazlar.
Mustafa YUSUFOĞLU
18.02.2019 11:30
477 okunma
Paylaş
MÜ’MİN erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(1)
Mü’minlerin birbirlerine veli olmaları birbirlerine dost, yardımcı ve idareci olmalarıdır. Bu dünyada mü’minlerin mü’minlerden başka dostları yoktur. Mü’minleri bırakıp Yahudilerden, Hıristiyanlardan kâfirlerden, müşriklerden ve mürtedlerden dostlar, yardımcılar ve idareciler edinenler, mü’minlik vasfını kaybetmiş olanlardır.
“Âyette yer alan 'Birbirlerinin velileridirler' buyruğundan maksad; candan sevgi, muhabbet, birbirlerine âtıfetleri bakımından kalpleri birlik içerisindedir. Münafıklar hakkında ise: 'Birbirlerindendirler' ifadesi kullanılmıştır. Çünkü onların kalbleri ayrılık içerisindedirler. Fakat hüküm itibariyle biri diğerine katılır. 'İyiliği emrederler'; Allah’a ibâdeti, O’nu tevhid etmeyi ve buna bağlı olan diğer bütün hususları emrederler. 'Kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar'; Putlara tapmaktan ve buna bağlı olan her husustan vazgeçirmeye çalışırlar. Taberî, Ebu’l Âliye’den şöyle dediğini nakleder: Kur’ân-ı Kerim’de yüce Allah’ın sözünü ettiği iyiliği emredip, münkerden alıkoymaya dair buyrukların hepsi putlara ve şeytanlara ibâdeti yasaklamak anlamındadır.“(2)
Bu âyet-i kerime, önceki ümmetlerde de ma’rufu emretmenin, münkerden alıkoymanın vacip (farz) olduğunu göstermektedir. Risaletin ve nebevî hilafetin asıl faydası da budur. El- Hasen der ki: Rasûlüllah (sav) buyurdu: “Her kim iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsa o Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Rasûlü'nün halifesidir, Kitabı'nın halifesidir.”
Ebu Leheb’in kızı Dürre’den ise şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlüllah (sav) minber üzerinde (hutbe irad etmekte) iken adamın birisi gelip dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, insanların en hayırlısı kimdir? Rasûlüllah (sav) buyurdu: “Aralarında ma’rufu en çok emreden, münkerden en çok alıkoyan, Allah’tan en çok korkan, akrabalık bağlarını en çok gözetendir.” (3)
Allahû Teâlâ, ma’rufu (iyiliği) emredip münkerden (kötülükten) alıkoymayı, mü’minler ile münafıklar arasındaki alâmet/fark olarak kılmıştır. İşte bu da mü’minin en belirgin özelliklerinden birisinin, iyiliği emretmek, münkerden de alıkoymak olduğunu göstermektedir. Bunun başı ise davet etmek ve bu uğurda savaşmaktır.” (4)
Maruf, şerîatın emrettiği; münker, şerîatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur'ân ve Sünnet'e uygun düşen şeye maruf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir (5) Yani marufu emretmek iman ve itaata çağırmak; münkerden nehyetmek de küfür ve Allah’a başkaldırmaya karşı durmaktır.(6) Mü’min erkek ve kadınlardan ma’rufu/şer’i şerife ve akl-ı selime uygun olanı emretmekten, münker/şer’i şerif ve akl-ı selime muhalif olanı da nehyetmekten başkası beklenemez. Şâyet bunun zıddına bir durum meydana gelmişse; o zaman mü’min erkek ve kadınların mü’minliklerinde bir problem, bir sorun var demektir.
Toplumda “Emr-i Bi’lMa’ruf ve Nehyi Ani’lMünker” yapmak, pısırık olanların değil, kahraman olanların, cesur olanların işidir. Sabrü sebatı olmayanlar, bu vazifeyi yerine getiremezler. Şehid Seyyid Kutub (rha) der ki: “Mademki, münafık olan kadınlar ve erkekler hep aynıdır, birbirinden farklı değildir; karakterleri aynı ve yapıları aynı ise, mü’min olan kadınların ve erkeklerin de hep aynı olması, birbirinden farklı olmaması gerekir. Yapıları, özellikleri bir de olsa, münafık kadınlar ve münafık erkekler birbirlerinin dostu olacak düzeye yükselemezler. Zira dostluk, cesaret, yüreklilik ve yardımlaşma ister. Birtakım yükümlülükler getirir. Münafıklar arasında dahi olsa, münafıklığın yapısı, karakteri bunu kabul etmez, kaldırmaz. Aslında münafıklar tek başına kalan güçsüz, basit insanlardır. Yoksa dayanışma içine giren kenetlenmiş, güçlü bir cemaat/topluluk, kitle değillerdir... Evet, yapıları, karakterleri, ahlâkları ve yaşantıları benzerlik arzetse de durumları budur. Kur'ân-ı Kerim’deki bu ifade üslûbu, bu gerçeği her iki tarafı da tasvir ederken ihmal etmiyor.
“Erkek-kadın bütün münafıklar hep birdirler.”
“Erkek-kadın bütün mü’minler birbirlerinin dostu, dayanağıdırlar.”
Mü’minin yapısı, aynen mü’min ümmetin yapısı gibidir; birlik yapısı, dayanışma yapısı, yardımlaşma yapısı. Fakat bu dayanışma, iyiliği gerçekleştirme ve kötülüğü bertaraf etme alanında görülen bir dayanışmadır.
“İyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar.”
İyiliği gerçekleştirme ve kötülüğü bertaraf etme dostluğu, dayanışmayı ve yardımlaşmayı gerektirir... İşte bu noktada mü’min ümmet tek bir yumruk olur. Arasına ayrılık etkenleri sızmaz. Mü’min cemaatte ayrılığın olduğu her yerde mutlaka yapısına, inanç sistemine yabancı bir unsur karışmış demektir. İşte bu yabancı unsur, bu cemaatin içine ayrılık tohumları sokar. Orada karışıklıktan önceki yapıyı, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan yüce Allah’ın belirlemiş olduğu temel yapıyı bozan bir hastalık vardır!
“Birbirlerinin dostu, dayanağıdırlar.”
Mü’minler bu dostluk ile iyiliği emretmeye, kötülüğü yasaklamaya, Allah’ın sözünü, dinini yüceltmeye, İslâm ümmetinin yeryüzünde gerçekleştirmesi gereken hedefe doğru yönelirler.
“Namazı kılarlar.”
Bu, onları Allah’a bağlayan bağdır.
“Zekâtı verirler.”
Bu da müslüman toplumu birbirine bağlayan, dostluğun ve dayanışmanın hem maddi, hem de manevi şeklini gerçekleştiren bir görevdir.
“Allah’a ve peygamberine itaat ederler.”
Allah’ın emri ve peygamberinin emri dışında onların bir isteği, bir arzusu olmaz. Allah’ın ve peygamberinin şeriatından başka onların bir anayasası, bir ilkesi olmaz. Allah’ın ve peygamberinin dini dışında onların bir yolu, bir programı olmaz. Allah ve peygamberi hüküm verdiğinde artık onlar için seçme hakkı kalmaz. Böylece onların programları birleşir, hedefleri bire indirgenmiş olur, yolları birleşir. Dosdoğru hedefe ulaştırıcı olan yegâne yol, önlerinde çatallaşmaz, ayrı ayrı yollar ortaya çıkmaz.
“Allah işte onlara rahmet edecektir.”
Rahmet sadece âhirette olmaz. Önce bu dünyada gerçekleşir. Allah’ın rahmeti, iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan, namaz kılan ve zekât veren tüm fertleri kapsamına aldığı gibi, böyle iyi fertlerden oluşan cemaati, topluluğu da kuşatır. Kalbin huzura kavuşturulmasında, kalplerin Allah’a bağlanmasında fitnelerden ve belalardan korunmada ve kollamada Allah’ın rahmeti... Topluluğun, toplumun düzelmesinde, yardımlaşmasında ve dayanışmasında Allah’ın rahmeti... Teker teker her ferdin hayatta huzura kavuşmasında, Allah’ın rızası ile huzura kavuşmasında Allah’ın rahmetinin kuşkusuz etkisi büyüktür.
Mü’minlerin iyiliği emretme, kötülüğü yasaklama, namaz kılma ve zekât verme şeklinde sıralanan bu dört sıfatı (özelliği), münafıkların kötülüğü emretme, iyiliği yasaklama, Allah’ı unutma ve ellerini sıkı tutup cimrilik etme şeklinde sıralanan dört özelliğinin karşılığıdır. Yüce Allah’ın mü’minlere rahmet etmesi münafıklara ve kâfirlere lanet etmesinin karşılığıdır... İşte yüce Allah’ın mü’minlere zaferi vâdetmesi, onları yeryüzüne hakim kılması, onları insanlık için güzel, ideal bir yönetime kavuşturması hep bu sıfatlara, özelliklere bağlıdır.
“Hiç şüphesiz Allah güçlü iradelidir ve her yaptığı yerindedir.”
Bu yükümlülükleri yerine getirerek birbirlerinin dostu, yardımcısı olmaları için mü’min olan topluluğu galip kılmaya gücü yeter. Yeryüzünde iyiliği yaygınlaştırmaları, kullar arasında Allah’ın sözünün, dininin bekçiliğini yapmaları için mü’minlere zafer ve üstünlük vermesi anlamında da hikmet sahibidir.
Madem ki, cehennem azabı münafıkları ve kâfirleri beklemekte, Allah’ın laneti onları gözetmekte, Allah’ın onları unutması da kendilerine güçsüzlük ve mahrumiyet ile damgalamaktadır; öyleyse, cennet nimetleri de mü’minleri beklemektedir:
“Allah erkek-kadın bütün mü’minleri altlarından nehirler akan ve içlerinde sürekli kalacakları cennetlere, Adn cennetlerinde konforlu konutlara yerleştireceğine söz vermiştir."
Orada rahat etmeleri için... Onlara bundan daha büyüğü ve değerlisi vardır:
“Allah’ın hoşnutluğu ise bunlardan daha büyük bir ödüldür.”
Cennet, içindeki bütün nimetlerine rağmen, bu onurlandıran, şereflendiren hoşnutluğun o güzelim atmosferinde sönük kalır ve gözlerde küçülür.
“Allah’ın hoşnutluğu ise bunlardan daha büyük bir ödüldür.”
Allah ile bağ kurma anı, O’nun yüceliğini görmenin, müşahede etmenin anıdır. Yeryüzünün ağırlıklarından, yüklerinden kısa vadeli isteklerinden ve bu bedensel arzuların kafesinden kurtuluş anıdır... Bu anda insan kalbinin derinliklerinde gözlerle görülmesi mümkün olmayan ışık kaynağından bir ışık yayılır. Bu an, Allah’ın ruhundan bir kor parçasıyla ruhların her tarafının aydınlandığı bir andır. Çok nadir insanlarda görülen ve bir göz kırpması kadar kısa bir anda gelip geçen bu zaman dilimlerinin herbirinin yanında bütün dünya nimetleri ve bütün umutlar sönükleşip değersizleşir. Peki, bu ruhları çepeçevre kuşatan onlar tarafından sürekli biçimde algılanan Allah rızası hakkında ne diyebiliriz ki!
“İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur.” (7)
Allah Azze ve Celle ümmet-i İslâmiyyeyi vasıflandırırken, düşmanlarına karşı te'yid ederken, yeryüzünde devletlerini kurma imkânlarını kendilerine verirken Namaz, Zekât vazifeleri ile birlikte Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehyi Ani’l Münker (iyilikleri emretme ve kötülüklerden menetme) vazifelerini de saymıştır. Gerek ferd, gerek toplum ve gerekse ümmet olarak Müslümanların daimi vasıfları, Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehyi Ani’l Münkerdir. Müslümanlar ne zamanki bu vasıflarını zayi’ etmişler, parçalanmışlar ve düşmanları için yağlı yemeğe dönüşmüşlerdir. Cemaatleri de, devletleri de ortadan kalkmış Müslümanlar kendi vatanlarında, kendi memleketlerinde azınlık konumuna düşmüşlerdir
“Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehyi Ani’l Münker”in ihyası, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların birbirlerinin velileri olduklarını gösterir. Çünkü İslâm toplumunda her ferd, kötülükleri önleme hususunda sorumludur. Mü’minler nassla sabit olan durumları muhafaza etmekle mükelleftirler. Nassla sabit olan durum şudur ki; ma’rufu emredip, münkerden nehyetme vazifesi, daimi bir ameldir. Ma’ruf olanı hatırlatmak, onun Allah’ın emri olduğunu hatırlatmaktır. Münkeri hatırlatmak, onun Allah tarafından yasaklandığını hatırlatmaktır. Mü’minlerin birbirlerine veli olmalarının muktezası, ma’ruf olanı/şer’i şerife ve akl-ı selime uygun olanı emrederken, münker olandan/şer’i şerife ve akl-ı selime muhalif olandan alıkoymaya çalışırken yardımlaşmalarıdır. (8)
Müfessirin ulemadan Mehmed Vehbi Efendi (rha) der ki: “Bu âyetin lafzı ihbârî ise de manası inşâî ve emirdir. Yani; mü’minlerin birbirlerinin velisi olmaları vaciptir (farzdır). Çünkü Müslümanların birbirlerine muâvenet etmemesi, Ehl-i İslâm’ın inkırazına sebep olacağından bütün Müslümanların bir şahıs menzilinde olarak yekdiğerinin acısına acıyıp süruruyla mesrur olmaları ve muâvenette bulunmaları ehem ve elzemdir. Zira Cenab-ı Hak dostluk manasına olan velâyetle tavsiye ediyor. Velâyet ise adavetin zıddıdır. Şu halde mü’minler birbirlerine daima dost olup adavet etmemeleri lazımdır. Amma bazı mü’minin umur-u dine ehemmiyet vermediğinden dolayı onun hakkında buğz-u fillâh caizdir. İsmi Müslüman kendisi münafık olan kimselerle dostluk ve onlara muâvenet asla caiz olmaz.” (9)
Asrımızda kâfirlerin ve münafıkların birbirlerine velâyeti ile Mü’minlerin birbirlerine velâyetsizliklerinin neticelerini yaşıyoruz. Şunu bilelim ki; velâyet imana dayanan bir hadisedir. Veli kavramı, aralarında su sızmayacak derecede sevgiden kaynaklanan yakın dostluk ve bu dostluğun tezahürü olarak dostunu koruyup kollama, ihtiyacı olduğunda yol gösterme ve rehberlik etme; onun iyiliği için gayret gösterme, onu sahiplenme ve gerektiğinde elinden gelen her türlü yardımı yapma gibi çok geniş bir anlam alanına sahiptir. Birisine velilik etmeye ve birisinin kendisine velilik etmesini kabul etmeye ise velâyet denmektedir. Mü’min erkek ve kadınların birbirlerine veli olmaları, imanlarının pratik bir tezahürdür. Bu âyet kıyamete kadar Mü’minlerin özelliklerini, değişmez vasıflarını ortaya koyuyor. Orada dediğimiz gibi mü’minler de birbirlerinin velîleri, dostları, karar mercileridirler. Birbirlerini cennete ulaştırmak üzere onlar da birbirlerine iyiliği emrederler, kötülükten de nehyederler. İyiliklerin toplumda yayılması, kötülüklerin de kökünün kazınması adına sa'y ederler. Herkesin iyi olmasını, herkesin cennete gitmesini arzu ederler. Namazlarını ikâme ederler. Toplumlarında namazı ayağa kaldırırlar. Namazın önündeki engelleri kaldırmaya, toplumda namaz eğitimi vermeye sa'y ederler. Zekâtı da verirler. Bedenlerinde Allah’ı egemen bildikleri gibi malları konusunda da Allah’ın egemen olduğunu bilirler. İşte Allah bunlara merhamet edecek, bunlara yardım edecek, bunları dünya ve ukba’da muvaffak edecektir. Muhakkak Allah Azîz ve Hakîmdir. Allah’ın gücünden, kuvvetinden şüphe edilmez. Allah’ın kudretinden, kuvvetinden miskal-i zerre kadar şüphe eden mü’min sayılmaz.
Müfessirin ulemadan Ebu Hayyan (rha) der ki: “AllahûTeâlâ, münafıkların avsaf-ı kabiha ve a’mal-i faside üzere olduklarını beyan ettikten sonra mü’minlerin durumunu beyan etmiştir. 'Münafıkların bazısı bazısındandır, ' 'Mü’minler birbirlerinin velileridir'. İbn-i Atiyye (rha) dedi ki: 'Münafıklar arasında ne velâyet vardır ve ne de şefaat vardır. Onların bazısı bazısı için duada bulunmazlar. Burada murad; velâyetin hassaten Allah için olmasıdır.' (10) Ebu Abdullah er- Razî (rha) der ki: “Münafıklar için 'Onların bazısı bazısındandır' buyruğu delalet ediyor ki: Şüphesiz onlarda nifakın sebebi, ekâbirleri takliddir. Bu geleneklerin ve âdetlerin muktezasıdır. Amma mü’minlerin arasında meydana gelmiş olan muvafakat böyle değildir. Mü’minlerin arasındaki muvafakatin sebebi meyil ve taklid değil, meşveret, istidlal, Tevfik ve hiyadettir. Velâyet, adavetin zıddıdır. Mü’minlerin birbirlerine veli olmaları zikredildikten sonra mü’minleri münafıklardan temyiz eden şu beş şart sayılmıştır: Münafık münkeri emreder, ma’ruftannehyeder, namazı kılmaz kılsa bile tembellik gösterir, zekât hususunda cimrilik eder, nefsini hep cihaddan geriye bırakır. Cihada katılmamak için kendine meşguliyetler icad eder. Mü’min ise bütün bunların zddına hareket eder. Ma’rufu emreder, münker olandan da nehyeder, namazı ikame eder, zekâtı verir ve cihad eder. İşte bu âyette 'Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler' buyruğundan murad budur. Ebu’l Âliye (rha) der ki: 'Allahû Teâlâ Kur’ân’da emr-i bi’lma’ruf diye her neyi zikretmişse ondan murad; şirkten İslâm’a davettir. Münkerden nehyetmek diye her neyi zikretmişse ondan da murad; putlara ve şeytanlara kulluktan nehydir.” (11)
Mü’minler; dinde, kelimede ittifak etmede/söz birliği etmede, yardımlaşmada/dayanışmada birbirlerinin velileridir. Onlar insanlara imanı, Allah’a itaati ve hayrı emrederler. Şirkten, ma’siyetten ve şeriatte bilinmeyen/yeri olmayan şeylerden menederler. (12) Âyette mü’minlerin birbirlerine veli olmaları, “Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehyi Ani’l Münker” den önce zikredilmiştir. Mü’minler kendi aralarında otoriteyi tesis etmeden, şer’i velâyetlerine ve siyasi vekâletlerine sahip olmadan harekete geçmeleri uygun değildir. Çünkü “Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehyi Ani’l Münker” vazifesi, şer’i otoriteyi, şer’i velâyeti gerektirir. Bu hususta İmam-ı Kurtubî (rha) şunları kaydediyor: “İyiliği emretmek, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Öncelikle bunu sultan (İslamî devlet yetikilisi) yerine getirmelidir. Çünkü hadlerin uygulanma yetkisi ona aittir, ta’zir de onun ictihadına göre yapılır. Hapsetmek, serbest bırakmak, sürgün etmek, gurbete göndermek, onun yetkisi içerisindedir. O her bir şehirde salih, güçlü, âlim ve emin bir kimseyi tayin eder ve bunları yerine getirmesi için emir verir. Herhangi bir ziyade sözkonusu olmaksızın o da gereği gibi hadleri uygular. Nitekim AllahûTeâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” (13) Kötülüğü yasakalayan kimsenin adaletli bir kimse olması, Ehl-i Sünnete göre şart değildir. Bu görüş bid’atçilerin konu ile ilgili kanaatlerine muhaliftir. Çünkü bid’atçiler: Münkeri ancak adil olan bir kimse değiştirmeye kalkışır, derler. Bu ise yersizdir. Çünkü (kâmil manada) adalet, insanlar arasında çok az kimsede ancak bulunabilen bir özelliktir. Buna karşılık ma’rufu emretmek, münkerden alıkoymak ise bütün insanlar hakkında geneldir.”(14) Ma’rufu emretmek, münkerden alıkoymak vazifesi, ertelenmeyi ve ötelenmeyi asla kabul etmeyen bir vazifedir.
Adaletin mülkün/iktidarın temeli olduğuna inanan, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoymaya çalışan Müslümanların; şartlar ne olursa olsun, hakkı hak sahiplerine vermeleri, Allah’ın (cc) ve O’nun yarattığı kullarının hukukunu muhafaza etmeleri birbirlerini veli/dost, yardımcı ve idareci edinilmeleri, Allah’ın emridir. Bu emri ilahiyi gereksiz görüp Küffardan, Yahudi ve Hıristalardan, müşrik ve mürtedlerden dostlar, yardımcılar ve idareciler edinme, bir iman ihmali ve ihlalidir. Eğer müslümanlar; malâyâni işlerle meşgul olurlarsa veya birbirlerini tahkir, teyzif ve tekfir etmekten vazgeçmezlerse,  münkeri/kötülükleri emreden ve ma’rufu/iyilikleri de yasaklayanların durumuna düşmekten kendilerini alıkoyamazlar.
____________________
(1) Tevbe Sûresi/ 71
(2) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 8, Sh: 203, Mısır/ 1967
(3) el- Müsned (Ahmed b. Hanbel) C:5, Sh: 432
(4) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 4, Sh: 47, Mısır/ 1967
(5) Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, Sh: 505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, IV, 2357-2358; V, 3118
(6) Kadî Beyzâvî, Envârü’t-Tenzil ve Esraru’tTe’vil, 2/232
(7) Fizilal’il Kur’ân (Seyyid Kutub) C: 3, Sh: 1675, Beyrut/ 1982
(8) Fıkhu Daveti İllallah (Abdurrahman Hasan Habenneket el-Meydanî) C: 1, Sh: 224-227, Beyrut/ 1996
(9) Hulâsatü’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’ân (Konyalı Mehmed Vehbi Efendi) C: 5, Sh: 2061, İst/ 1960
(10) el Muharraru’l Vecîz Fi tefsiri’l Kitabi’l Azîz (İbn Atıyye el-Endelûsî, el-Kâdî Ebû Muhammed Abdülhak b. Gâlib) C: 3, Sh: 58, Beyrut/ 2001
(11) Bahru’l–Muhit (Ebû Hayyan) C: 5, Sh: 71, Beyrut/ ty.
(12) El- Lübab Fi Ulûmi’l Kitab (İbn-i Âdil) C: 10, Sh: 144, Beyrut/ 1998
(13) Hacc Sûresi/ 41
(14) el- CamiuLiAhkâmi’lKur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 4, Sh: 47-48, Mısır/ 1967
 
Misak Dergisi 337. Sayı
Aralık 2018

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya