Muhabbet Sapıklığının Neticesi Azâbdır
Yeryüzünde Müslümanların muhabbet kaynakları Kur’ân, muallimleri ise Hz. Muhammed (sav)’dir. Müslümanlar meşru olan sevmeyi, sevindirmeyi ve sevilmeyi Peygamberimiz Efendimiz'den (sav) öğrenmişlerdir. Çünkü Peygamberimiz (sav) Kur’ân’ı hem tefsir eden, hem beyân eden hem de pratiğini öğretendir. Müslümanlar için bütün zamanlarda ve mekânlarda öncelikli olan Allah’ın sevgisi ve Peygamberi'nin sevgisi ve daha sonra da Allah yolunda savaşma gelir. Bu hakikat muhkem nassla haber verilmiştir: 'De ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez' (Et Tevbe Sûresi/24)Âyet-i kerime Allah ve Rasûlünün sevgisi bir de Allah yolunda cihad etme hususunda yanlışlık yapıldığı takdirde bu sayılanların cennet yolunda barikat olabileceklerini bize hatırlatmaktadır.
Mustafa YUSUFOĞLU
06.02.2019 12:42
190 okunma
Paylaş
 

DE Kİ: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.”(1)

Yeryüzünde Müslümanların muhabbet kaynakları Kur’ân, muallimleri ise Hz. Muhammed (sav)’dir. Müslümanlar meşru olan sevmeyi, sevindirmeyi ve sevilmeyi Peygamberimiz Efendimiz'den (sav) öğrenmişlerdir. Çünkü Peygamberimiz (sav) Kur’ân’ı hem tefsir eden, hem beyân eden hem de pratiğini öğretendir. Müslümanlar için bütün zamanlarda ve mekânlarda öncelikli olan Allah’ın sevgisi ve Peygamberi'nin sevgisi ve daha sonra da Allah yolunda savaşma gelir. Müslümanın kalbinde hiçbir sevgi Allah ve Peygamber sevgisinin yerine ve önüne geçemez. Hiçbir dünyevi makam, mevki ve menfaat Müslüman’ı Allah yolunda savaşmaktan alıkoyamaz. Bu âyetin tefsiri açılımı şöyledir: Ey peygamberim de ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, mensubiyetiniz, grubunuz, kliğiniz, kazandığınız mallarınız, kesatından kötüye gitmesinden korktuğunuz ticaret ve içine kurulduğunuz hoşunuza giden evleriniz size Allah ve Rasûlünden, Onun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa Allah’ın buyruğu gelinceye kadar bekleyin. Eğer şu sayılanlar hatırına, onlar sevgisi sebebiyle Allah yolunda cihadı terk ederseniz Allah’ın sizin için yazdığı kötü sonu, zillet ve meskeneti, horluk ve hakirliği bekleyin. Allah yolunda terk-i cihad, zillet ve meskenete davetiye çıkartmaktır.

Allah yolunda cihad, hesapçı olmayı değil, hasbi olmayı gerektirir. Allah ve Peygamber sevgisini zirvede tutmayı gerektirir. Allah yolunda savaş insanı bu sevdiklerinden koparır. Savaş tüm dünyayı gözden çıkarma işidir. Savaş insanın rahatını kaçırır. Esasen şu yukarıda sayılanlar Allah’a kulluk yolunda kullanıldığı zaman güzeldir. Ama bunlar insanı Allah’a kulluktan engellemeye, Allah’ın istediklerini icra etmekten kösteklemeye ve Cennet yolunda barikatlar olmaya başlamışlarsa işte tehlike başlamış demektir. Âyet-i kerime Allah ve Rasûlünün sevgisi bir de Allah yolunda cihad etme hususunda yanlışlık yapıldığı takdirde bu sayılanların cennet yolunda barikat olabileceklerini, Allah’ın rızasının önüne geçebileceklerini de bize hatırlatmaktadır.

Âyet-i kerime, babalarımızla, kardeşlerimizle kavga etmemizi bize emretmiyor. Baba, evlât, çoluk, çocuk, eş, kardeş, hısım, akraba, mal, mülk, ticaret, ev, bark bunların hepsi Allah’ın bu dünyada bize lütfettiği birer metâdır, geçimliktir. Rasûlüllah efendimizin bir hadisinin beyanıyla bütün bunlar ana karnından itibaren Cenâb-ı Hakk'ın biz kullarına tahsis buyurduğu rızıklardır. Yine Rabbimiz'in Âl-i İmrân sûresinin beyanıyla bütün bunlar insana sevdirilmiştir, süslü gösterilmiştir. Ama unutmayalım ki dünya hayatının bu geçici metaları yanında Allah katında olanlar çok daha hayırlı, çok daha kalıcıdır. Bunların hepsi bir gün gelecek bitecektir. Ama Allah yanında olanlar, Allah katında olanlar ise bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak ebedî güzelliklerdir. İşte bakın Rabbimiz bunlarla onların bir mukayesesini yapıyor. Söyleyin bakalım ey mü’minler, sizin için bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah mı? Bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah yolunda cihad mı? Eğer bunlar sevgili geliyor ve o yüzden cihadı terk ediyorsanız Allah’ın belâsını bekleyin.

Sevgi Allah içinse değerlidir. Allah ve Rasülü'nün sevgisi her şeyin sevgisinden üstte olmalıdır. Hiç bir şey mü’mine Allah ve Rasûlü kadar sevgili olamaz. Çünkü hiç bir şeye ve hiç bir kimseye Allah’a borçlu olduğumuz kadar borçlu olamayız. Bunlar hatırına Allah yolunda cihaddan uzaklaşanlar fâsıklardır ve Allah asla fâsıkları doğru yola ulaştırmaz, başarıya ulaştırmaz, hidâyete ulaştırmaz. Dünyada da, ukba’da da rezil ve perişan eder onları.

Bu âyet Müslümanların hayatına bir düzen getiriyor. Allah ve Rasûlü'nün sevgisini zayi’ eden, Allah yolunda cihadı terk edenlerin üzerine Allah’ın azabı yağmur gibi yağar. Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evleriniz bir tarafta, Allah sevgisi, Peygamber sevgisi ve Allah yolunda cihad diğer tarafta karşı karşıya geldikleri zaman tercihiniz tereddütsüz Allah’tan, Peygamber’den ve Allah yolunda cihad etmekten yana değilse siz muhabbet sapıklığına kurban gitmişsiniz demektir. Allah yolunda cihadın bu sayılanlardan ayıran bir hicran tarafı vardır. Savaş insanları, sevgili babalardan, oğullardan, kardeşlerden, zevcelerden, hısım ve akrabadan, konu komşudan, eşten dosttan ve hemşehrilerden ayırır. Uğraşıp kazandığı kıymetli mallardan eder, ticareti durdurur, rahat döşeklerde yatmaya engel olur. Bu yüzden de savaş sevilecek şeylerden değildir. Bundan dolayı durup dururken savaş çıkarmak da iyi değildir.
Fakat rahatı sevmenin de bir sınırı vardır. Bunlar insanoğlu açısından ne son gaye ve maksattır, ne de ebedi kurtuluş için yeterli olan şeylerdir. Bunlara sevgi göstermek, din ve Allah yoluna hizmete vesile olduğu müddetçe güzel şeydir, din sevgisine ve Allah yolundaki hizmete ters düştükleri ve engel oldukları zaman da birer bela ve musibettirler.

Bunları her sevgiye tercih edecek şekilde sevenler, insanlıkta ve ahlâkta yükselemezler; hakkı ve hukuku ihlal ederler, zulüm ve haksızlıklara sebebiyet verirler, her türlü bayağılığa rıza gösterirler de gerektiği zaman Allah yolunda mücadele edemezler, cihada gidemezler. Can ve mal, evlat ve iyal kaygısıyla her zillete, her alçaklığa boyun eğerler. Onun içindir ki, bunlara şöyle deniliyor: Eğer bütün bu sayılanlar size Allah ve Resulü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde bekleyiniz ta ki, Allah’ın emri gelsin. Bu durumda size yapacağını yapsın, başınıza ne felaket verecekse versin, işinizi bitirsin, belasını başınıza musallat etsin, ne haliniz varsa görün. O vakit kurtulmak ümidi var mıdır, yok mudur yakından görürsünüz. Var mı zannediyorsunuz? Hayır, asla yoktur. Biliniz ki, Allah fasık bir kavmi hidayet etmez. Yoldan çıkmış fasıklar güruhuna doğru yolu bulmayı nasip etmez. Yani siz, Allah’ı ve Rasulü’nü ve Allah yolunda cihad etmeyi, mal, mülk ve evlad u iyal sevgisine üstün tutup, onlardan daha çok sevmedikçe yapacağınız en iyi şey, başınıza gelecek felaketi durup beklemektir.

Rasûlüllah (sav)’e Mekke’den Medine’ye hicret etme emri verilince, kişi babasına, baba oğluna, kardeş kardeşine, koca hanımına: Bize hicret etme emri verildi, demeye başladı. Onlardan kimi hicret etmekte elini çabuk tuttu. Kimisine de hanımı ve çocuğu asılıp duruyor, ona, "Allah aşkına gitme, biz senden sonra kaybolur gideriz" diyordu. Onlardan kimisi rikkate gelir, bundan dolayı hicret etmekten vazgeçer, onlarla birlikte kalırdı. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Yani, eğer Mekke’de küfür üzere kalmayı Allah’a iman edip Medine’ye hicret etmeye tercih edecek olurlarsa, onları veli edinmeyin demek istemektedir.

Âyet-i kerime’de Allah ve Rasûlünü sevmenin vücubuna delil vardır. Zaten bu hususta ümmet arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Allah ve Peygamberine duyulan sevginin her sevilenden önce geldiği hususunda da görüş ayrılığı yoktur.

“ve O’nun yolundaki cihaddan” buyruğunda cihadın faziletine, onun nefsin rahatına, nefsin aile ve mala bağlılığına tercih edileceğine delil vardır. Sahih hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz ki şeytan Âdemoğluna karşı üç yerde oturmuş (pusu kurmuş)dur. Ona karşı İslâm’a giden yolda oturmuş ve ona: 'Niçin kendi dinini ve atalarının dinini bırakıyorsun?' demiştir. Kişi ona muhalefet ederek İslâm’a girer. Yine şeytan ona karşı hicrete giden yolda oturur ve ona: 'Malını ve aileni mi bırakacaksın?' der. Kişi ona muhalefet eder ve hicret ettikten sonra bu sefer cihada giden yolda ona karşı oturur ve ona şöyle der: 'Sen cihad edeceksin ve öldürüleceksin. Hanımını başkası nikâhlayacak, malın ise paylaştırılacak.' Kişi bu hususta da ona muhalefet eder ve cihad ederse, artık Allah’ın onu cennetine koyması Allah üzerindeki bir hakkıdır.” Bu hadisi Nesâî Seber b. Ebi Fakih yoluyla rivayet etmiştir.(2) Buharî: (Sebere b. Ebi Fakih değil de) Sebere b. el- Fakih diye adını anmakta ve hususta herhangi bir görüş ayrılığını sözkonusu etmemektedir.(3) İbn-i Ebi Adiy de der ki: İbnü’l Fakih de, İbn-i Ebi Fakih de denilmektedir.(4)

Âyetin bize söylediği şudur: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz ve aşiretiniz, birlikte yaşadığınız, düşüp kalktığınız yakın akrabalarınız ve aile fertleriniz ve kazanıp biriktirdiğiniz mallar, yani mal varlığınız ve kesadından korkacağınız ticaret ve hoşunuza giden meskenler, içlerinde yaşamak arzusunda bulunduğunuz evler, konaklar, köşkler, bahçeler, iller, obalar, yani bütünüyle bunlar, aile ve akrabalar, mal ve ticaret, vatan ve meskeninde rahat ve huzur içinde oturmak, insan grupları arasında başlıca dostluk ve kaynaşma sebepleridir. Ve savaşın bunlardan ayıran bir hicran tarafı vardır. Savaş insanları, sevgili babalardan, oğullardan, kardeşlerden, zevcelerden, hısım ve akrabadan, konu komşudan, eşten dosttan ve hemşehrilerden ayırır. Uğraşıp kazandığı kıymetli mallardan eder, ticareti durdurur, rahat döşeklerde yatmaya engel olur. Bu yüzden de savaş sevilecek şeylerden değildir. Bundan dolayı durup dururken savaş çıkarmak da iyi değildir. Fakat rahatı sevmenin de bir sınırı vardır. Bunlar insanoğlu açısından ne son gaye ve maksattır, ne de ebedi kurtuluş için yeterli olan şeylerdir. Bunlara sevgi göstermek, din ve Allah yoluna hizmete vesile olduğu müddetçe güzel şeydir, din sevgisine ve Allah yolundaki hizmete ters düştükleri ve engel oldukları zaman da birer bela ve musibettirler. Bunları her sevgiye tercih edecek şekilde sevenler, insanlıkta ve ahlâkta yükselemezler, hakkı ve hukuku ihlal ederler, zulüm ve haksızlıklara sebebiyet verirler, her türlü bayağılığa rıza gösterirler de gerektiği zaman Allah yolunda mücadele edemezler, cihada gidemezler. Can ve mal, evlat ve iyal kaygısıyla her zillete, her alçaklığa boyun eğerler. Onun içindir ki, bunlara şöyle deniliyor: Eğer bütün bu sayılanlar size Allah ve Resulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde bekleyiniz ta ki, Allah'ın emri gelsin. Bu durumda size yapacağını yapsın, başınıza ne felaket verecekse versin, işinizi bitirsin, belasını başınıza musallat etsin, ne haliniz varsa görün. O vakit kurtulmak ümidi var mıdır, yok mudur yakından görürsünüz. Var mı zannediyorsunuz? Hayır, asla yoktur. Biliniz ki, Allah fasık bir kavmi hidayet etmez. Yoldan çıkmış fasıklar güruhuna doğru yolu bulmayı nasip etmez. Yani siz, Allah’ı ve Rasûlü’nü ve Allah yolunda cihad etmeyi, mal, mülk ve evlad u iyal sevgisine üstün tutup, onlardan daha çok sevmedikçe yapacağınız en iyi şey, başınıza gelecek felaketi durup beklemektir. Böylece Allahû Teâlâ tarafından sizin iradi sevginize ve tercihinize bağlı olarak farz kılınan cihadı terketmekle siz taatten çıkmış, vazifenizi yapmamış, kendi mukadderetanızı kendiniz ihlal etmiş fasıklar olacağınızdan artık her türlü helaki ve cezayı bekleyip durmanız gerekir.

Görülüyor ki, önceki âyet imana karşı küfrün velâyetinden uzak durmayı, ondan teberriyi emretmektedir. Bu âyet de Allah ve Peygamber sevgisine aykırı düşen ve dinî görevlerin yerine getirilmesini engelleyen her türlü sevgi ve ilişkiden uzak durmayı emrediyor. Bundan dolayı önceki âyette yalnızca baba ve kardeşler zikredilmiş olduğu halde bu âyette eşler, çocuklar ve hatta hısım akraba ve aşiret dahi zikredilmiştir. Çünkü sevgi ve muhabbet bunların hepsinde geçerli olduğu halde, velayet işi yalnızca baba ve kardeşlere mahsustur, hatta zevce ve oğullar için bile velayet mutad değildir. Bütün bunlara iyilikle emrolunduğu halde, bilinmelidir ki, bunların hiçbiri; “Allah’a hiçbir şeyle ve hiçbir şekilde şirk koşmayınız!” emrine göre; bunlara gösterilecek sevgi hiçbir zaman Allah’a şirk derecesine varmamalıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne aykırı düşecek bir noktaya vardığı zaman hepsi hiçe sayılmalıdır.(5)

Müfessirin ulemadan İbn-i Adil (rh.a.) der ki: “Bu âyet-i kerime şuna delalet ediyor: Dinin maslahatlarından her hangi bir maslahat ile dünyanın mühimmatları arasında tearruz meydana gelse, din dünyaya ya tercih edilir.” (6) Bu tercih, selim olarak dinin bekası için vaciptir/farzdır.(7)Dünyadan vaz geçilir ama asla ve kat’a dinden vaz geçilmez. Dünyasını yamamak için dininden parçalar yırtanlar, kendi dinine karşı savaşanlardır.

Âyette “Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin” buyruğu, Allah’tan, Rasûlüllah’tan ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok muhabbet besleyenlere olanlara şiddetli azabı haber veren bir tehdittir.(8) Bazı âlimler de bu buyruktan murad; 'Allah’ın savaş emridir, Mekke’nin fethidir' demişlerdir. Ancak rivayet edildiğine göre bu âyetin yer aldığı Tevbe suresi Mekke’nin fethinden sonra nazil olmuştur. Dolayısıyla bu buyruktan murad; Allah’ın acil olarak gelecek olan şiddetli azabıdır.(9) Şehid Seyyid Kutub (rh.a.) der ki: “Bu âyet bütün insanlar arası ilişki, bütün dünyalık nimet ve tüm haz türlerini ayrıntılı biçimde gözler önüne sererek hepsini terazinin bir kefesine ve bu inançla onun gereklerini öbür kefesine koyuyor. Âyette sözü edilen babalar, evlâtlar, eşler, akrabalar, kan, soy, akrabalık ve eş ilişkileri; mallar, ticarî ilişkiler insan fıtratındaki arzu ve istekleri; gönül açıcı evler, konaklar, köşkler, hayatın nimet ve hazlarını temsil ediyor. Terazinin öbür kefesinde ise Allah sevgisi, Peygamber sevgisi ve Allah yolunda cihad etme aşkı var. Bütün gerekleri ve sıkıntıları ile cihad. Beraberinde getirdiği bütün yorgunlukları ve zorlukları ile cihad. Yol açtığı bütün baskı ve mahrumiyetleri ile cihad. Birlikte taşıdığı bütün acıları ve fedakârlıkları ile cihad. Ucunda karşılaşılacak yaralanmaları ve şehit düşmeleri ile cihad. Bütün bunlardan sonra "Allah yolunda girişilmiş" cihaddır. Şöhretten; dillere düşmekten, ortalıkta boy göstermekten; pohpohlanmaktan, övünmekten, caka satmaktan, kendini beğenmişlikten; yeryüzü halkının saygısından, insanlar arasında parmakla gösterilmekten, törenlere ve gösterilere konu olmaktan arınmış bir cihaddır. Yoksa sahibine ne ödül kazandırır ve ne de sevap. Âyet, mü’minlerden bir arınmışlık istemektedir. Bu arınmışlık, bu ortak tanımaz bağlılık sadece müslüman fertlerden istenmiyor. Müslüman toplumdan, İslâm devletinden de ayni şey isteniyor. Buna göre ne müslüman toplum ve ne de İslâm devleti inanç sisteminin ve Allah yolunda cihad etmenin üzerine çıkan hiçbir ilişkiye, hiçbir çıkara önem vermemeli, itibar etmemelidir.”(10) 

Dünyevi kaygılar, makamlar, meşrepler ve mansıplar uğruna Allah yolunda cihadı terk edenler, Allah’ın azabını hak edenlerdir. Her kim ki kendisinde Allah’ın dininden, Allah’ın yolunda cihad etmekten daha sevimli şeyler bulmuşsa, o muhabbet sapıklığına yakalanmış demektir.

Din; Allah’a muhabbettir, Peygambere muhabbettir, mü’minlere muhabbettir. Muhabbeti yanlış olanın dostları da, yardımcıları da, idarecileri de yanlış olur.

__________________

(1) Tevbe Sûresi/24

(2) Sünen-i Nesâî, Cihad: 19; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/483

(3) Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/ 483’te: “Sebere b. Ebi Fakih” diye; Sünen-i Tirmizî, Tahare: 23’te: “İbnu’l Fakih” diye kaydetmektedir.

(4) el- CamiuLi Ahkâmi’lKur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 8, Sh: 94-96, Mısır/ 1967

(5) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 4, Sh: 2490-2491, İst/ 1971

(6) El- Lübab Fi Ulûmi’lKitab (İbn-i Âdil) C: 10, Sh: 55, Beyrut/ 1998

(7) Fethu’l Beyân Fi Makâsıd-ı Kur’ân/Muhammed Sıddîk Han b. Hasan b. Ali El-Kannevci, C: 5, Sh: 261, Beyrut/ 1996

(8) Fethu’lKadir el- Câmiu Beyne Fennî Rivayeti ve Dirayeti Min İlmi Tefsir (İmam Şevkânî) C: 2, Sh: 496, Kahire/ ty.

(9) Fethu’l Beyân Fi Makâsıd-ı Kur’ân/Muhammed Sıddîk Han b. Hasan b. Ali El-Kannevci, C: 5, Sh: 261, Beyrut/ 1996

(10) Fizilal’ilKur’ân (SeyyidKutub) C: 3, Sh: 1616, Beyrut/ 1982

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya