Şer’î Delillerin Kısımları I. Kur’ân-ı Kerîm
Ehl-i sünnet ve’l cemaat’in müctehid imamları; İslâm Fıkhı’nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinnin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara ‘Edille-i Şer’iyye’ denildiği gibi ‘Asli Deliller’ de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer’i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi’nin, usul ilimlerini konu alan “Minhâcü’l-Muhammedî” isimli eserinin girişinde yer alan ve şer’i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usul konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
06.02.2019 09:39
172 okunma
Paylaş
Ali Hıbrî Efendi  “Minhâcü’l-Muhammedî”
 
NAZM-I ŞERÎF’den murad olan mânâyı izhâr ve beyân ve tefâvüt (farklılaşma) zuhurunun keyfiyeti beyanındadır.
Bu dahi dörttür: Zâhir, Nass, Müfesser ve Muhkemdir. Ve bu dörtten her birinin zıtları vardır, bunlara mukabil olur. Zâhirin zıddı, Hafîdir, Nassın zıddı Müşkil, Müfesserin zıddı Mücmel ve Muhkemin zıddı Müteşâbihdir.
1. ZÂHİR: Usûl ehli ıstılâhında şol kelâmın ismidir ki, sîğanın kendisi ile yani o kelâmı dinleyici işitmekle onunla murad olan mânâ dinleyene vâzıh ve âşikâr olur. Eğer dinleyen kişi ehl-i lisândan (dil uzmanı) ise ve talep ve teemmüle muhtaç olmaya. Lâkin te’vîl ve tahsîse muhtemel olur.
Zâhirin misali; 
“Allah alış-verişi helâl, faizi haram kıldı” âyet-i kerîmesi(1) gibilerdir. Pes, bu âyet helâl ve haram kılmada zâhirdir ve bey‘ (alış-veriş) ile ribâ (faiz) arasını ayırmakta nassdır. Zira bu âyet, küffarın; “Bey‘ (alış-veriş) ribâ (faiz) gibidir” demelerini red için varit oldu.
Zâhirin hükmü budur ki, o kelâmdan zuhûr eden mânâ ile amel etmektir. Bazı fukahâya göre zan tarîki üzeredir, mecaza muhtemel olduğu için. Amma müte’ahhirînin (sonraki âlimlerin) geneline göre onunla amel kat‘iyyet yoluyla vâciptir. Zira delilin dışından nâşî olan (kaynaklanan) ihtimale itibar yoktur. Hatta zâhir ile hadler ve kefaretleri isbât sahihdir.
2. NASS: Şol kelâmdır ki zâhir üzerine bir mânâ ziyade eder. Yani, zâhirden fehm olunmayan (anlaşılmayan) mânâ, nassdan fehm olunur, Şu sebep itibariyle ki, o ziyade mânâ, onu söyleyenin garazı olup, kelâm dahi o mânâ sebebi için sevk oluna. Yoksa nefs-i sîga (söz diziminin kendisi) ile değil. Meselâ;
[Okunuşu: Ahsinû ilâ fülân ellezî yefrahu bi-ferahî ve yeğummü bi-ğammî]
“Sürûrum ile mesrûr ve gamım ile mahzûn ve mağmûm olan filana ihsan edin!” denilse, bu kelâm, filâna ihsan ile emretmekte nass olur ve onun mûcibince beyânda zâhir olur. Amma ilk başta “Filan benim sevincim ile sevinir ve kederim ile gamlanır” [Fülânün yefrahu bi- ferahî ve yeğummü bi-ğammî] denilse, ancak filânın ona muhabbeti beyanında nass olur.
Nassın hükmü, onunla zuhûr eden (açığa çıkan) mânâ ile te’vîl ihtimali üzere amel etmenin vâcip olmasıdır. Velhâl bu te’vîl hayyiz-i mecâzdadır ve bu ihtimâl nassı kat‘î olmaktan çıkarmaz. Nitekim hakikatin mecaza ihtimali hakikati kat‘î olmaktan çıkarmadığı gibi...
3. MÜFESSER: Şol kelâmdır ki zuhûru ve vuzûhu (açıklığı) nass üzerine ziyade [yapılan ilave açıklama ile] olur; bir vecihle ki o zuhûr ile onda te’vîle ve tahsîse ihtimal kalmaz. Müfesserin misali;
“Meleklerin hepsi toptan O’na (Cenâb-ı Allah’a) secde ettiler”(2) âyeti gibilerdir. Pes, imdi melâike (melekler) kelimesi genel bir isimdir, tahsîse muhtemeldir. Nitekim 
“Melekler, “Ey Meryem...” dediklerinde...”(3) âyetinde “melâike” ile Cibrîl irade olundu. Pes, [bu âyette ise] “küllühüm” (hepsi) kavli ile bu ihtimal kesildi. Lâkin te’vîl muhtemel olur, yani; meleklerin secdesini tefrika haml ile te’vîl olunmağa muhtemel olur. İmdi “Ecma‘ûn” (tamamı) kavli ile bu ihtimal dahi kesilip müfesser oldu.
Müfesserin hükmü, kat‘an ve yakînen onunla amel vâcip olmaktır, nesih ihtimali üzere... Yani müfesser, müfesser olduğu haysiyetten (cihetten) neshe muhtemeldir veyahut genelde neshe ihtimali vardır. Amma haber olduğu haysiyetten (cihetten) neshe ihtimali olmaz. Zira haberlerde nesih cârî olmaz.
4. MUHKEM: Şol lâfızdır ki onunla murad olan mânâ tağyîr ve tebdîlden ve tahsîs ve te’vîlden mümteni‘ (engellenmiş) ve me’mûndur (korunmuştur). [El-cihâdü mâzın ilâ yevmi’l-kıyâme] “Küffâr ile kıtâl ve onları dîn-i İslâm’a davet etmek kıyâmet gününe dek bâkîdir”(4) hadîs-i şerîfi gibi...
Nesih ve tebdîl ihtimalinin kesilmesi gâh olur ki zatından bir mânâ için olur. Yaratıcının varlığına ve sıfatlarına delalet eden âyetler gibi. Meselâ;
 [İnn’allâhe bi-külli şey’in ‘alîm “Allah her şeyi bilir”](5) gibi ve buna “muhkem li‘aynihî” denir.
Bir nevî dahi Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefatıyla münkatı‘ olandır (kesilendir); buna “muhkem li-gayrihî” denir.
Muhkemin hükmü ihtimalsiz onunla amel etmek vâcip olmaktır.
Bu zikrolunan dört ismin her biri kat‘an hükmü mûciptir (gerekli kılar). Lâkin bunların tefâvütü (farklılaşması), ta‘âruzları (çatışmaları) durumunda zâhir olup (açığa çıkıp) ednâ (daha zayıf olan) a‘lâ (daha öncelikli olan) ile terk olunur. Pes, imdi kaçan zâhir nassa mu‘ârız olsa (ters düşse) zâhir terk olunup nass tercih olunur. Bu ikisi müfessere mu‘ârız olsa müfesser tercih olunup zahir ve nass terk olunur. Müfesser muhkeme mu‘ârız olsa muhkem tercih olunup müfesser terk olunur.
[ZITLARI]
1. HAFÎ: Şol lâfızdır ki bir ‘ârız (problem) sebebiyle ondan murad müstetir (gizli) ola. Yani, kelâmın sîgası mevzû-‘i lügavîsine (lügat mânâsına) nazaran zâhir (anlamı) kastedilmiş görünür. Lâkin bir ‘ârız (problem) sebebiyle hafî olup, ona ulaşmak mümkün olmaz; illâ talep ve te’emmül ile olur.
Hafî’nin hükmü oldur ki, ona bakıla, ihtifâsı (gizliliği) ziyâde mânâ için midir, yoksa noksan için midir biline. Eğer ziyâde (fazla) mânâ için ise delâlet cihetinden zâhir’e ilhâk mümkün olur, eğer noksan için ise mümkün olmaz.
[Es-sâriku ve’s-sârikatü f’akta‘û eydiyehümâ
“Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin”](6) âyetinin yan kesici ve kefen soyucu hakkında hafâsı (gizliliği) gibi. Pes, imdi bu âyet, ecnebi kimsenin (başkasının) korunaklı malını saklanan yerinden gizlice alan kimse hakkında zâhirdir. Başka bir isme muhtas (özel) olan kimseye nispetle “tarrâr” (yan kesici) ve “nebbâş” (kefen soyucu) gibi... Yani bu âyet, yan kesici ve kefen soyucu hakkında hafîdir. Zira “tarr” bir kimse uyanık olup malının yanında hazır ve malını muhafazaya kastederken, bir nevî gaflet ile onun malını almaktır. “Nebş” [ise] ölü defnolunduktan sonra kabrini açıp kefenini almaktır. Pes, bunların başka bir isme ihtisasları (has kılınmaları) iktizâ eder (gerekli olur). “Tarr” ve “Nebş” fiilleri “Seraka” (çalmak) fiilinden başka ola. Zira bunlardan her birinin fiili her ne kadar “Sârik” (hırsız) fiiline müşâbih (benzer) ise de, lâkin isim ihtilâfı zahiren isimlendirilen şeylerin ihtilâfına (değişmesine) delâlet eder. Zira kelâmda asıl budur ki, her isim bir müsemmâ (isimlendirilen şey) ile münferit ola. Pes, “sârik” (hırsız) hükmü bu ikisi hakkında müştebeh (benzer, karıştırılır) ve hafî oldu. İmdi, talep ve te’emmül edip gördük ki, “sirkat” (hırsızlık) manâsı yan kesicide kâmil ve kefen soyucuda nâkısdır. Zira “sârik” (hırsız), malını koruyan kişinin yokluğu veyahut uyuması halinde gizlice alır. Tarrâr (yan kesici) ise malını koruyan kişinin huzûru (malının yanında olması) ve intibâhı (uyanıklığı) durumunda ahz eder (alır). Lâkin işinde hâzik (usta) olduğu için başka bir ad muhtas oldu (verildi).
İmdi târrârın fiili, sârik’in fiilinden ziyade olup, cinâyeti akvâ (daha güçlü, fazla) olduğu için onun hakkında hükm-i sirkati (hırsızlık hükmünü) ispat ettik ki, kat-‘ı yeddir (elinin kesilmesidir). Amma nebbâş (kefen soyucu) hırz-i nâkıstan [korunaksız ve] hâfızı olmayan malı alır. Pes nebbâşın fiili, sârikin fiilinden ednâ (daha düşük) ve nâkıs olmakla sârika katılmayıp onun hakkında kat-‘ı yed (el kesme cezasını) ispât etmedik.
Kezâlik âyet-i zinâ ki Hak Celle ve ‘Alâ’nın; 
[Okunuşu: Ez-zâniyetü ve’z-zânî fe’clidû külle vâhidin menhümâ mi’ete celde.
Mânâsı: “Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz celde vurun!”](7) kavl-i şerîfidir; işbu âyet, her zânî hakkında zâhirdir ve Lût Peygamber (a.s.) kavminin amelini edenler hakkında hafîdir (kapalıdır); ism-i âhere ihtisasları (başka bir özel isim aldıkları) için ki ol isim “Lûtî” lâfzıdır. Zira zina, mâ-i muhteremi (haram ve saygın olan spermi) onun için şehvet verilen mahalde döküp akıtmanın ismidir ki, zevci vâkıf olsa (kocası öğrense), karısını boşamakla istihlâk-i firâşa (ailenin dağılmasına ve namusun tehlikeye atılmasına) veyahut ferşi (ailesi, eşi) olmamakla doğacak çocuğun telef olmasına müeddî (sebep) ola. Livâta ise bu mânâda eksiktir; istihlâk-i firâş (ailenin dağılması) ve ihlâk-i veledden (çocuğun telef olmasından) hiç birine sebep olmaz. İmdi hadd cezasının vacip olmasında “lûtî”, zânîye mülhak olmadı (katılmadı).
2. MÜŞKİL: Şol lâfızdır ki ondan murâd (kastedilen mânâ), emsâline dâhil ola ve ona neyl ve vüsûl (ulaşmak) talepten sonra te’emmül ile mümkün ola. Ve “nass” zuhûrda (açıklıkta) zâhir fevkinde (üstünde) olduğu gibi, müşkil dahi hafâ’da (kapalılıkta) hafînin fevkindedir. Zira iştibâha (benzerlikten dolayı karıştırmaya) girenin kapalılığı ekserdir (daha fazladır). İmdi ona mücerred (sırf) talep ile nâ’il olmak (ulaşmak) mümkün olmaz. Belki talepten (hükmünü aradıktan) sonra te’emmül (derin tefekkür) ile olur.
Müşkil’in hükmü budur ki ondan murâd olan (kastedilen) mânâyı, işiten kişi, hak olduğuna itikat ede, daha sonra bütün şekil ve misallerini talep ve mefhûmât-ı lâfzına (lâfzın mânâlarına) nazar ve zapt edip sonra emsâli beyninde (misaller arasında) te’emmül ede. Ta ki kastedilen mânâ zâhir ve matlûb (istenen şey) malûm ola.
Müşkilin misali;
[Okunuşu: Nisâ’üküm harsün leküm f’etû harseküm ennâ şi’tüm.
Mânâsı: Kadınlarınız sizin (evlât yetiştiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi yaklaşın](9) âyetinde zikredilen “ennâ” lâfzıdır. Pes, imdi “ennâ” lâfzı, “min eyne” (nereden) mânâsına isti‘mâl olunur (kullanılır). Nitekim;
 [Okunuşu: Ennâ leki hâzâ?
Mânâsı: (Zekeriyâ mihrapta Meryem’in yanına her girdiğinde yiyecek görünce; “Ey Meryem!) Bu sana nereden (geliyor?” dedi)](10)
âyetinde “min eyne leki hâzâ” (Bu sana nereden) mânâsınadır. Bu mânâ ise kubülde (önde) kullanımı gerektirdiği gibi, dübürde dahi itlâkı (kullanımı) îcap eder.
Ve [bu kelime] “keyfe” (nasıl) mânâsına dahi işkâl olunur. Nitekim;
[Okunuşu: Ennâ yekûnü lî ğulâm]
Âyetinde(11) “Keyfe yekûnü lî ğulâm?” [Yani, “Benim nasıl oğlum olur?] mânâsınadır. Bu mânâ ise evsâfa (niteliklere) kullanımı îcap eder. Pes, âyetin mânâsı; “Avratlarınız sizin mezra‘alarınızdır, ne keyfiyet ile dilerseniz mezra‘alarınıza varın.” Yani, varış yeri -ki fercdir- bir olduktan sonra ayakta, yatakta, yüzüstü yahut sırt üstü ne halde olursa olsun onlara cimâ‘ edin” demektir.
Pes, imdi “ennâ leki” [kelimesinin] anlamlarını talep edip onu iki bulduk. Ve her birinde te’emmül edip bildik ki, bu âyette murâd, “keyfe” (nasıl) mânâsıdır. Şol karîne ile ki, Hak Celle ve Alâ avratları “mahâres”e (tarlaya) teşbîh edip onlara “hars” ismini verdi. Ve şol nutfe ki ondan nesil yaratılır, ondan onların rahimlerine ilkâ olunan (bırakılan) nutfeleri tohumlara teşbîh ve bu teşbîh ile cinsel ilişkiden esas maksadın nesil talep etmek olup, kazâ-i şehvet olmadığına işaret etti. Dübür ise ekim yeri değildir, belki fers (necaset) yeridir. Görülmez mi ki, Rab Te‘âlâ ferce mücâvir olan ‘ârizî ezâ –ki hayızdır- sebebiyle avratlara yaklaşmayı haram eyledi. İmdi aslî ezâ necâsettir, o sebeple [onun bulunduğu mahalle] yaklaşmanın haram olması katî (daha) zâhir ve daha evlâdır.
Ve “ennâ”nın bu âyette “keyfe” mânâsına olduğunu sebeb-i nüzûlü dahi teyit eder ve kuvvetlendirir. Zira rivayet olundu ki, Yahûdiler, “Her kim avradını ardından fercinde ona cimâ‘ etse bu ilişkiden doğacak olan çocuk şaşı olur” derlerdi. Pes, Yahûdîlerin bu itikatlarını tekzîb için bu âyet nazil oldu.(12)
3. M ÜCMEL: Şol lâfızdır ki, onda mânâlar müzdahim (yığınla mânâ) olup hangisinin kastedildiği bir vecihle müştebih (karışık) ola ki ibarenin kendisi ile idrâk olunmaya (anlaşılmaya), belki icmâl edenden (cümlenin sahibinden) istifsâra rücû‘ ile (sormakla) ondan talep ve ondan te’emmüle rücû‘ ile idrâk oluna. Ve izdihâm-ı ma‘ânîden (anlam yığılmasından) murâd, birisini başkası üzerine tercîhsiz mânâların lâfız üzerine tevârüdüdür (ardı ardına gelmesidir). Lâkin mânâların ardı ardına gelmesi, bazen vaz‘ (kelimenin aslı) itibariyle olur ve bazen lâfzın garâbeti itibariyle olur ve bazen de söyleyenin kelâmı müphem kılması itibariyle olur. Zira mücmel üç nevîdir: 
1) Bir nevî, kable’t-tefsîr (açıklama yapılmadan önce) sırf lügata bakarak ondan mânâ anlaşılmaz.
[Okunuşu: El-insânü hulika helû‘an izâ messehü’ş-şerru cezû‘an ve izâ messehü’l-hayru menû‘an.
Mânâsı: Hakikat insan, hırsına düşkün (ve sabrı kıt) yaratılmıştır. Kendisine şer dokundu mu feryadı basandır. Ona hayır dokununca da çok cimridir.] (13) âyetinde mezkûr olan “Helû‘“ lâfzı gibi.
2) Ve bir nevî dahi lügat olarak mânâsı malûmdur, lâkin lügat mânâsı murâd değildir; “Ribâ” lâfzı gibi.
3) Ve bir nevî dahi lügat cihetinden mânâsı malûmdur, [ancak] o mânâ müte‘addittir, te’emmül ile idrâk olunmayan “müşterek” gibi.
Mücmelin hükmü, [onunla] kastedilen mânânın hak olmasını i‘tikâd edip ve onunla amel etmek hakkında tevakkuf etmektir. Ve kaçan mücmele beyân lâhik olsa (mücmel beyân edildiği zaman) onunla amel etmek vâcip olur. İmdi eğer beyân kat‘î ise müfesser olur. “Salât” ve “Zekât” beyânı gibi. Ve eğer beyân zannî ise “mü’evvel” olur. Meshin miktarını beyân gibi. Ve eğer beyân kat‘î veya zannî değil ise icmâlden çıkar ve işkâle dâhil olup, talep ve te’emmül vâcip olur. Peygamber (s.a.v.)’in;
[Altın altın karşılığında; ağırlık ölçüsü ile peşin olarak, misli misline satılır, fazlalık ribâdır. Gümüş gümüş karşılığında ağırlık ölçüsü ile peşin olarak, misli misline satılır, fazlalık ribâdır. Buğday buğday karşılığında peşin olarak ölçekle misli misline satılır, fazlalık ribâdır. Arpa arpa karşılığında peşin olarak ölçekle misli misline satılır, fazlalık ribâdır. Hurma hurma karşılığında peşin olarak ölçekle misli misline satılır, fazlalık ribâdır. Tuz da tuz karşılığında peşin olarak misli misline satılır, fazlalık ribâdır.](14) Hadîs-i meşhûr ile “ribâ”yı beyan etmesi gibi. Bu beyan ise şâfî (doyurucu) değildir, hatta Ömer ibnü’l-Hattâb (r.a.); “Peygamber (s.a.v.) dünyadan çıktı, hâlbuki ribâ ebvâbını bize beyân eylemedi” dedi.(15) Zira bu beyan “ribâ”yı icmâlden işkâle çıkarır.
Tahkîki budur ki, “Ribâ” lâfzı Lâm-ı İstiğrâkkıye ile mahalli ism-i cinstir. İmdi [bu Lâm ile] “ribâ” nevîlerinin tümü müstağrak olup, cümlesine şâmildir. Peygamber (s.a.v.) ise ribânın hükmünü bu hadîste mezkûr olan altı şeyde beyan etti. Yani, hadîste zikrolunan altı şeyün –ki altun, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzdur- hükmünü beyan etti. Ve lâkin bu anılan şeyler üzerine hükmü kasr etmedi. Zira bu hadîste kasr (tahsis) edatlarından biri bulunmadı. Ve altı şeye maksûr (mahsus) olmadığına icmâ dahi mün‘akid oldu. Pes, ribânın hükmü altı şeyde bilinip geri kalanında gayr-i malûm bâkî kaldı. Lâyık olur ki, geri kalanında mücmel ola. Lâkin bu beyânda ve bu beyan ile istidlâlde muhtemel olur ki, te’emmül ile mâverâsında (geri kalanında) vukûf tahsîl oluna. İmdi buna “müşkil” adını verdik ve te’emmül ile mânâ-yı mü’esser (gelen hadisteki mânâ) üzerine vukûftan sonra “mü’evvel” oldu. Ve bu beyan ve istidlâl ile zann-ı galip tarîki üzere onunla amel vâcip oldu.
4. MÜTEŞÂBİH: Şol lâfızdır ki, onun derk ve marifetine (bilinip anlaşılmasına) dâr-ı dünyada asla tarîk yoktur. Zira akıl asla müteveccih (onu anlamaya müsait) değildir. Ve onda kastedilen mânâ bir vecihle müştebih (karışık) oldu ki, te’emmül ile ona vukûf mümkün olmadı. Ve beyanı dahi rica olunmaz (istenmez). Hatta kastedilen şeye işaret eden mânânın talebi dahi sâkıt oldu.
Ve müteşâbihin hükmü, teslîm ve onda tevakkuf ve “Rab Te‘âlâ’nın ondan murâd ettiği mânâ haktır” diye itikat etmektir. Ve bu zikrolunan ‘ubûdiyettir ve selef-i salihînin mezhepleri (tuttukları yol) dahi budur. Amma müteşâbihten murâd münkeşif (keşfedilince) olunca talepte im‘ân (geri durma), ciddiyet, gayret ve te’emmül-i tâm etmek ibadettir. Velhâl (Oysa) ubûdiyet ibâdetten daha kuvvetlidir. Zira ubûdiyet, Rab Te‘âlâ’nın işlediği şeye rızâ ve teslîmdir. İbadet ise Rab Te‘âlâ’nın rızâsına muvafık iş etmektir. Ve ibadet âhirette sâkıt olur, ubûdiyet sâkıt olmaz.
İmdi, müteşâbihin beyânını istememek ibtilâ (imtihan) için olduysa, [bu], dâr-ı ibtilâ (imtihan yurdu) olan dünya ile kayıtlıdır, âhirette münkeşif olur. 
Ve müteşâbihin misali, Kur’ân’da sûrelerin başlarında olan hurûf-ı mukatta‘ât gibidir. Meselâ; 
(Elif Lâm Mîm), (Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd), (Sâd), (Hâ-Mîm), (Kâf), ve (Nûn) gibilerdir.
Ebûbekr-i Sıddîk (r.a.); “Her kitapta sır vardır. Kur’ân’da Rab Te‘âlâ’nın sırrı bu hurûftur” [demiştir].(16) Ve şol âyetler ki onlarda Rab Te‘âlâ için “Yed” ve “Vech” ve “Ayn” zikrolunur, onlar dahi müteşâbihâttır. Pes onlarda itikat edersin ki; Rab Te‘âlâ için bu sıfat vardır. Ol sıfat “Yed” ile tabir olunur. “Vech” ve “Ayn” ve gayride dahi hal budur. Her ne kadar onlardan murâd olunan bilinmez ise de...
Ve bu miktarın marifeti (konu hakkında bu kadar bilgi) şeriat ahkâmındandır. Ve bu zikr eylediğimiz, meşâyih-ı Semerkant’tan bütün Ehl-i Sünnet mezhebidir. İmam Serahsî (17) ve Fahru’l-İslâm Pezdevî (18) ve İmam Pezdevî ve Allâme Nesefî bunu ihtiyar etmişlerdir.(19) Ve Ehl-i Sünnetten meşâyih-i Irak ve tefsîr imamları şu kanata vardılar ki, ilimde râsih olan fâzıllar müteşâbihin te’vîline ‘âlimlerdir. Ve bu kavil, Mutezile’nin de ihtiyâr eylediğidir. Tarafeynin (Her iki tarafın) delilleri “Minhâc-ı Muhammedî” (20) ve “Hidâyetü’s-Samediyye” nâm kitaplarımızda tafsîl üzere mezkûrdur.
____________________
(1) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 275.
(2) Kur’ân-ı Kerîm, Hıcr Sûresi, Âyet: 30 ve Sâd Sûresi, Âyet: 73.
(3) Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i Imrân Sûresi, Âyet: 45.
(4) Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 3, s. 377, No: Siyer, 1; İbn Hacer Askalânî, Dirâye, c. 2, s. 114, No: 690; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 1, s. 239-241, c. 2, s. 66; İbn Hümâm, Fethü’l-Kadîr, c. 5, s. 438-439; Fenârî, Füsûlü’l-Bedâyi‘, c. 1, s. 98, c. 2, s. 90, 152; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 3, s. 18, No: 2532.
(5) Kur’ân-ı Kerîm, Enfâl Sûresi, Âyet: 75; Tevbe Sûresi, Âyet: 115; Ankebût Sûresi, Âyet: 62; Mücâdele Sûresi, Âyet: 7.
(6) Kur’ân-ı Kerîm, Mâide Sûresi, Âyet: 38. Bkz. Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, c. 10, s. 294; Mekkî ibn Ebû Tâlib, Hidâye, c. 3, s. 1696; Zerkeşî, Bürhân, c. 1, s. 336 (Not: Âyetin Mushaftaki şekli şöyledir:7) Kur’ân-ı Kerîm, Nûr Sûresi, Âyet: 2.
(8) Bkz. Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 2, s. 230; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 1, s. 257; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. 5, s. 264; Signâkî, Kâfî Şerhu’l-Pezdevî, c. 3, s. 1063; İbn Emîr Hâc, Takrîr Ve’t-Tahbîr, c. 1, s. 114.
(9) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 223.
(10) Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i Imrân Sûresi, Âyet: 37.
(11) Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i Imrân Sûresi, Âyet: 40; Meryem Sûresi, Âyet: 8 ve 20.
(12) Bkz. Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, c. 4, s. 402, 409-412; Zemahşerî, Keşşâf, c. 1, s. 266; Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, c. 1, s. 427; Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 75-77.
(13) Kur’ân-ı Kerîm, Me‘âric Sûresi, Âyet: 19-21.
(14) Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 4, s. 35, Ribâ, 1; İbn Hacer Askalânî, Dirâye, c. 2, s. 156, No: 791; Merginânî, Hidâye, c. 3, s. 81; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. 7, s. 4; Mavsılî, İhtiyâr, c. 2, s. 30.
(15) Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 361 ve 425, No: 246 ve 350; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 764, No: 2276; İbn Ebî Şeybe, Musannef, c. 4, s. 448, No: 22009; Abdülaziz Buhârî, Keşf, c. 1, s. 54 ve 308; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 1, s. 244; Şâtıbî, Muvâfakât, c. 4, s. 134.
(16) Bkz. Sa‘lebî, Keşf ve’l-Beyân, c. 1, s. 136; Begavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, c. 1, s. 80; Hâzin, Lübâbü’t-Te’vîl, c. 1, s. 22.
(17) Bkz. Temhîdü’l-Füsûl, c. 1, s. 169-170.
(18) Bkz. Kenzü’l-Vüsûl, s. 10.
(19) Bkz. Abdülaziz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 1, s. 40-60; Siğnâkî, El-Kâfî, c. 1, s. 238-250.
(20) Bkz. Selimiye Kütüphanesi, No: 659, vr. 339/A-340/B ve 344/B-346/A 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya