Kelimeler Kavramlar
Düşüncelerimiz “vehimlerimizin çarpıttığı” kelimelerin tasallutunda. Bunlarla düşünüyor, bunlarla konuşuyoruz. Anlamak ve anlatmak için öncelikle kelime ve kavramlarda anlaşmak gerekir. Elinizdeki bu kitap işte bu ihtiyaçtan doğdu.
Yusuf KERİMOĞLU
11.02.2019 00:00
29 okunma
Paylaş
...

 

Ocak 2015
448 Sayfa, Küçük Boy,
2. Hamur Kağıt,
Sıvama Kapaklı Lüks Ciltli.

Fiyatı: 40.00 TL. Ücretsiz Kargo
Kredi Kartıyla 3 Taksit İmkanı.

ISBN: 978-605-4294-19-3

İnsanın yaratılış hikmetini, yeryüzündeki hilâfet vazifesini, insan-eşya ilişkilerini ve insanların birbirleriyle olan münasebetlerini izah edebilmek için kelimelere muhtacız. Kaynaklarda ‘anlaşma maksadıyla kullanılan sesler ve işaretler sistemi’ şeklinde tarif olunan dil, Allahû Teâlâ’nın (cc) insanlara bahşettiği bir nimettir. Bütün kardeşlerimizin yakinen tanıdığı, günümüzün fakihlerden Yusuf Kerimoğlu Hocaefendi’nin yıllar önce kaleme aldığı “Kelimeler ve Kavramlar” isimli kitaptır. Kavram kargaşasının yaşandığı bir zamanda, hem de kavramların içlerinin boşaltıldığı, İslami ıstılahların üzerlerinin tozlandığı, bilinçli bir şekilde ıstılahi kavramların Müslümanların gündemlerinden   düşürüldüğü bir zamanda, Hocaefendi’nin böyle  eseri kaleme alarak müslümanların gündemine taşıması,  müstekbirlerin  müslümanların zihinlerinde kurdukları tuzakları altüst etmiştir.   Yusuf Kerimoğlu Hocamızın bu  hizmetinin,  Müslümanlar için  ne kadar faydalı  olduğunu kelimelerle anlatmak kolay değildir! Bu eserin  kaleme alınmasıyla birlikte, bir yandan müslümalarda  siyasi bir hareketlilik olmuş, bir yandan da bu tür eserlerin yazılmasına vesile olmuştur.
Bu eser; “Türkiye Yazarlar Birliği” tarafından 1983 senesinde, yılın en başarılı eseri seçilmiştir. İlk baskısı 1983 yılının ilk aylarında yapılan bu eserin çoğu baskısına yeni maddeler ilave edilerek genişletilmiştir.

Kitabın ücretini (40 TL.) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


 
 
Bütün kardeşlerimizin yakinen tanıdığı, günümüzün fakihlerden Yusuf Kerimoğlu Hocaefendi’nin yıllar önce kaleme aldığı “Kelimeler ve Kavramlar” isimli kitaptır. Kavram kargaşasının yaşandığı bir zamanda, hem de kavramların içlerinin boşaltıldığı, İslami ıstılahların üzerlerinin tozlandığı, bilinçli bir şekilde ıstılahi kavramların Müslümanların gündemlerinden   düşürüldüğü bir zamanda, Hocaefendi’nin böyle  eseri kaleme alarak müslümanların gündemine taşıması,  müstekbirlerin  müslümanların zihinlerinde kurdukları tuzakları altüst etmiştir.   Yusuf Kerimoğlu Hocamızın bu  hizmetinin,  Müslümanlar için  ne kadar faydalı  olduğunu kelimelerle anlatmak kolay değildir! Bu eserin  kaleme alınmasıyla birlikte, bir yandan müslümalarda  siyasi bir hareketlilik olmuş, bir yandan da bu tür eserlerin yazılmasına vesile olmuştur.
 
Hastalarını uyuşturmak isteyen anestezi uzmanları ne yaparlar? Hastalarına narkoz verirler. Toplumları uyuşturmak isteyen toplum mühendisleri ne yaparlar? Toplumların kullandıkları kelime ve kavramların içlerini boşaltırlar. O toplumu uyuştururlar. Bir kavramın içini boşaltmakla, anestezi uzmanının hastasına  narkoz vererek uyuşturması arasında büyük benzerlik vardır, hatta daha beterdir.  Bir misal verecek olursak; “ulu’l-emr”, “veliyyü’l-emir”, “imam”, “halife” kavramları aynı anlamlara gelen kavramlardır.  Bu kavramlar hilafet sisteminde  otoriteyi ifade eden kavramlardır.  Zira, hilafet sisteminde Halife olan Hz. Ebubekir Efendimiz (R.A), devlet başkanı idi. Küba’daki Fidel Castro da devlet başkanı idi!  İsrail’deki Peres de devlet başkanı. Lakin birisi Vahiy sisteminin  temsilcisi idi, diğerleri ise küfür sistemlerinin temsilcileri idi!. Bu kavramların müradifi gibi gösterilerek “devlet başkanı” kavramını bu kavramların yanına korsanız hastasını narkozla uyuşturana benzersiniz!  Narkoz alan hasta belli bir süre sonra  kendisine gelir!  Ancak kavram kayması ile narkoza girerek uyuşan bir hastanın kendine gelmesini beklemek beyhudedir.  Mükelleflerin bu kavrama  dayalı  teklifler  karşısında  narkoza girmiş hasta misali, canlı ceset gibi durmalarının sebebi budur. Maalesef günümüzde bu emperyal metod bilinçli bir şekilde  uygulanmaktadır.  İslam topraklarının tamamında bu  operasyon  olanca hızıyla sürmektedir. Buna siz ister,  ümmeti  köklerinden koparma operasyonu deyin,  ister kültürel emperyalist istila  deyin, ne derseniz deyin vakıa budur!  Ümmet  bir  asırdır  kendilerine dayatılan  bu cahili  eğitim sistemleriyle  boğuşmaktadır.
 
Bir misal de Yusuf Kerimoğlu Hocaefendi’nin girişinden verelim: “Meselâ: Türkiye Cumhuriyeti lâik bir devlettir. Bu gerçek ışığında “Türkiye Cumhuriyeti gayri-meşrû bir devlettir” denilse yadırganır, hatta savcılar hemen harekete geçer. Buradaki “gayrimeşrû” kelimesi “şer’î olmayan” manasınadır. Dolayısıyla, “Türkiye Cumhuriyeti şer’î bir devlet değildir” şeklinde izahı mümkündür. Bugün, bunun gibi binlerce kavram anlaşılmaz hâle gelmiştir.” (sh: 26)
 
“Kelimeler ve Kavramlar” isimli bu eser; “Türkiye Yazarlar Birliği” tarafından 1983 senesinde, yılın en başarılı eser seçilmiştir. İlk baskısı 1983 yılında yapılan bu eserin 21. baskısına 15 yeni madde daha ilave edilmiştir. (azimet-ruhsat, cemaat, dava, hoşgörü, hurafe, ihlâs, ihtilâf, nasihat, örf ve âdet, rüşvet, temekkün, tevekkül, ümmet, vasiyet, zaruret) Ayrıca, “adâlet, icma-i ümmet ve tağut” maddeleri ise yeniden gözden geçirilmiştir. İlk baskısı küçük boy olarak iki cilt halinde basılmıştır. Daha sonra karton kapaklı tek cilt halinde basılmıştır. En son şekli, yine tek ama güzel bir ciltle  ve orta boy olarak, okuyucusuna ulaşmıştır.
 
Eserle ilgili sözü fazla uzatmadan önce “içindekiler”, “takdim” yazısını ve ardından da “önsözü” sizlere aktarmak istiyoruz. İçindekileri aktaralım: “Abd: 27, Adalet: 30, Adem: 33, Afv-İstiğfar: 37, Ahd: 38, Ahlâk: 41, Aile (Nesil emniyeti): 44, Akıl emniyeti: 44, Anayasa: 47, Atalar dini: 52, Âyet: 55, Azimet Ruhsat: 56, Bağy: 60, Bâtıl: 64, Bel’am: 68, Besmele: 71, Bey’at (Sadâkat yemini): 73, Bid’at: 76, Chiliye: 81, Can emniyeti: 86, Cemaat: 90, Cihad: 95, Cin-Cinler: 99, Cuma namazı: 102, Cumhuriyet: 115, Dalâlet: 120, Dar anlayışı: 124, Dâva: 130, Deccal: 134, Dırar mescidi: 135, Din emniyeti: 138, Edebiyat:143, Fahşâ-Fuhuş: 147, Fesad: 151, Fıkıh: 156, Fırka: 158, Fısk-Fâsık: 163, Fitne: 168, Fütüvvet: 170, Gayb: 174,, Günah: 178, Halk: 180, Helâl-Haram: 182, Hevâ-Heves: 188, Hicret: 192, Hilâfet-îmâmet: 198, Hoşgörü: 202, Hudud: 207, Hurafe:211, Hüküm: 222, Hürriyet: 226, Icmâ-i ümmet: 229, Îctihad: 232, İdeoloji: 234, Îhlâs: 236, İhtilâf: 243, İktidar-ltaat (Velayet): 248, İlâh: 249, İman: 252, İnfak: 256, İrtidat: 261, İsraf: 263, Kavm-Kıyâm: 265, Kıyas-ı fukaha: 271, Kur’ân-ı Kerim: 272, Küfür: 274, Mal emniyeti: 276, Ma’ruf-Münker: 280, Maslahat: 286, Mele-Mutref: 288, Millet: 295, Mîsak: 299, Mucize:302, Muhkem-Müteşâbih: 306, Mülkiyet-Milkiyet.311, Münazara: 313, Nasihat: 317, Nesil emniyeti: 321, Nifak-Münafık: 324, Örf ve âdet: 331, Rızk: 337, Rüşvet: 341, Sadaka: 346, Siyaset.: 349, Sünnet: 351, Şehid-Şehâdet: 354, Şeriat: 360, Şirk: 364, Şûra-Müşavere: 368, Şuur: 375, Tâğût: 379, Takiyye: 384, Takva: 385, Tasavvuf: 387, Ta’zir: 392, Temekkün: 394, Tevekkül:401, Ümmet: 406, Vahy: 411, Vakıf:416, Vasiyet: 419, Velayet:427, Zaruret:434, Zikir: 441, Zulüm:444”
 
TAKDİM
“Düşüncelerimiz, “vehimlerimizin çarpıttığı” kelimelerin tasallutunda. Bunlarla düşünüyor, bunlarla konuşuyoruz. Zanların ve şahsî kanaatlerin hâkim olduğu ortamda -ki, bu zan ve kanaatler çoğunlukla cahili eğitimin birikimine dayanır- nasıl bir gerçeği belirleyecek ve kimi, neye, nasıl çağıracaksınız? Kelime ve kavramlarda anlaşamayan insanlar nasıl düşünür ve neyi konuşurlar? Bu şartlarda muhakkaktır ki, her insan ayrı düşünüp konuşacaktır. Hak ve hakikat “bir” olduğuna göre, bu “bir”e götüren yol üzere olmamızdan daha doğru ne olabilir?
 
Elinizdeki bu eser; Kur’ânî düşünmenin yolu olan kelime ve ıstılahların bir bölümünü oluşturmaktadır. Açıklamalarda, günlük yaşantımızda çok kullanılan kelime ve kavramlar seçilmiş, kitabın tebliğe ağırlık vermesi tercih edilmiştir. Bu baskıda yeni bazı kelime ve kavramlar ilâve edilmiş, önceki metin baştan sona gözden geçirilmiştir.
 
İnkılâb yayınlarının bu ilk kitabı okuyucunun geniş teveccühleriyle karşılaşmış ve kısa sayılabilecek aralıklarla tekrar baskılarını yapmıştır. Türkçe’de, Kur’ânî kelime ve kavramları ele alarak inceleyen ilk eser olma başarısını gösteren bu kitabın yayınlanmasından sonra, yayıncılığımızda bu konudaki ihtiyaçların gözönüne alınmasıyla te’lif eserler verilmeye başlanmıştır. Yayınevimiz, konuları ele alışında ve takdiminde başarısını ispat etmiş olan böyle bir eseri tekrar yayınlamaktan dolayı bahtiyardır. Gayret bizden, başarı ise yüce Rabbimizdendir. ” (sh: 9)
 
Şimdi “Kelimeler ve Kavramlar”dan önsözün bazı yerlerini  vermeğe çalışalım.  
“İnsanı sadece “biyolojik” bir varlık olarak ele alan ve “Tabiat Kanunları”nın temel ilkelerine göre değerlendiren ideolojiler, birer sihirli hurafe hükmündedir. Bilimin yapısını, gayesini ve şartlarını araştıran, bilim dışındaki bütün inançları inkâr eden pozitivist düşünce; “Bilim bir dindir, bundan sonra amentüleri yalnız bilim yazacaktır; ahlâkî ve edebî meseleleri bilim çözecektir”(1) inancını zihinlere yerleştirmiştir. Halbuki bilim de dahil hiçbir ideoloji “Tabiat nedir?” sualine, kesin bir cevap veremez. Çok hassas mikroskoplarla görülebilen mikrop tabiatın bir parçası olduğu gibi, ışığı binlerce yıl sonra dünyaya ulaşabilen yıldız da tabiatın bir parçasıdır. Ayrıca hiçbir bilim dalı, kesin olarak kanunların tamamını ortaya koyduğunu iddia edemez, sürekli değişim halindedir.
 
Scientisme (Bilimcilik) akımı(2) İslâm topraklarında şirkin ve zulmün yayılmasında büyük rol oynamıştır. Sosyal olayları determinizmle(3) izaha çalışan ve ilkel toplumdan modem topluma doğru sürekli bir evrimin bulunduğunu iddia eden filozoflar; başta sosyoloji olmak üzere yüzlerce bilim dalının kurucusu olmuşlardır. İlkel toplumu genel anlamda “Yazılı uygarlığa geçmemiş olan toplum”(4) olarak tarif eden ve “sürekli evrim” ilkesini ilâhlaştıran modern putperestler; İslâm topraklarında güçlerini göstermişlerdir.
 
“İnsan nedir, nasıl yaratılmıştır?” Bu suale bütün ideolojiler; “belirli bir evrimin, bir tabiat kanununun sonucunda ortaya çıkan varlık” diyerek cevap vereceklerdir. İhtilâf ettikleri mesele, bu evrimin şekli, sebepleri ve şu anda hangi noktada olduğudur. İnsanı tarif ederken bile ortak bir uslûba sahiptirler: “İnsan konuşan hayvandır, insan düşünen hayvandır vs..” Bu tariflerini kendi mantık kalıpları içerisinde tersine çevirirsek, şu hükümler ortaya çıkar: “Hayvan, konuşmayan insandır, hayvan düşünmeyen insandır vb...” Nitekim bu çelişkiler, son yüzyılda kendisini iyice hissettirmiştir. Bilimsel ve felsefi ideolojilerin insanı tarif etmekte ve mahiyetini kavramakta yeterli olmadığı itiraf edilmiştir.(5) İnsan, Bu Meçhul! diye haykıran Dr. Alexis Carrel’in, “Nobel” ödülüne lâyık görülmesi bunun en güzel delilidir. (....)
 
İnsanlık Tarihi
İnsanlık tarihi hakkında doğru bir bilgiye ulaşmak için ne yapılmalıdır? İnsan; bilgilerini haber, duyu organları ve istidlâl (akıl yürütme) ile elde ettiğine göre,(6) hepsini değerlendirmek zorundayız. Bize ulaşan bütün haberleri iki grupta toplamak durumundayız: Birincisi; Kur’ân-ı Kerim, İncil ve Tevrat gibi vahye dayanan, Müslümanların, Hıristiyanların ve Yahudilerin inançlarını belirten kitaplar. Tabii bu dinlere ait bütün temel eserler de bu haber kaynağı ile yakından alâkalıdır. İkinci gurup ise; Scientisme’i (Bilimciliği) esas alan ve vahyi inkâr eden insanların kaleme aldığı haberler; -buna laik kültür de diyebiliriz-, duyu organları ve akıl yürütme, elde edilen haberlerle yakından alakalıdır. Önce Kur’ân-ı Kerim, İncil ve Tevrat’ın insanlık tarihinin başlangıcı ile ilgili olarak kaydettiği bilgileri ele alalım.
 
Kur’ân-ı Kerim, İncil ve Tevrat’ta; ilk insanın Hz. Âdem (as) olduğu konusunda ittifak vardır.(7) Dolayısıyla müslümanların, hıristiyanların ve yahudilerin “evrim teorisine” inanmaları mümkün değildir; aksi takdirde kendi kitaplarının hükmünü kabul etmemiş olurlar. İslâm’a göre Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetini inkâr, insanı irtidata sürükler.(8) İncil ve Tevrat’ta da, hükmü inkâr edenler hakkında “dinsiz” tabiri kullanılır:
Şurası muhakkaktır ki, Allah (c.c) katında hak din olan İslâm’a göre, “ilkel insan” ve “ilkel komünal toplum” gibi teorilere inanmak küfürdür. Bugün Dinler Tarihi, Din Sosyolojisi ve Din Psikolojisi gibi isimler altında yayınlanan ve dinî eğitim veren müesseselerde ders kitabı olarak okutulan eserlerde Scientisme (Bilimcilik) bütün çirkinliği ile sırıtmaktadır.(9)
 
Genellikle “Dinlerin Evrimi” başlığı altında ilkel toplumlarda, totemizm (veya animizm)in hâkim olduğu, daha sonra belirli evrimler geçirerek “evrensel dinlere” geçildiği, ilmî gerçekler olarak sunulur. Bilimsel olma kaygusuyla işlenen bu korkunç zulüm, başta Hz. Âdem (as) olmak üzere bütün Peygamberlerin inkâr edilmesini beraberinde getirir. Çünkü “evrensel dinler Allah (cc) tarafından değil, belirli bir tekâmül sonucu ortaya çıkmışlardır” tezi esas alınmıştır. Esasen “evrim” denilmesinin tek sebebi de budur.
 
İnsanların Farklılaşması
İslâm’a göre ilk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Âdem (as)’dan itibaren bütün Peygamberler, insanları tek bir istikamete (Sırat-ı Müstakim’e) sevketmek için mücadele vermişlerdir. Buna, “tevhid mücadelesi” denir. Esasen ilk insan toplumu, aynı inanç etrafında teşkilâtlanmış, tek bir ümmettir. Kur’ân-ı Kerim’de bu husus şu şekilde haber verilmektedir:
“İnsanlar tek bir ümmet idi; sonra kimi iman etmek, kimi küfre sapmak suretiyle ihtilâfa düştüler de, Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi........”(10)
 
 Bütün müfessirler, insanlığın; biri Hz. Âdem (as)’in döneminde, diğeri tufandan sonra Hz. Nuh (as)’ın döneminde olmak üzere iki defa (iman üzere ittifak ederek) tek ümmet durumuna geldikleri hususunda müttefiktirler.(11) Ancak dünya yaratıldığından beri, kâfirlerin hiçbir dönemde (tek millet halinde) hakimiyet sağlayamadıkları, her dönemde mü’minlerin bulunduğu açıktır.
 
Peygamberler, insanların yalnız Allah (cc)’a iman etmeleri ve yalnız O’na kulluk etmeleri gerektiği hususunda ortak bir tebliğ sunmuşlardır. Nitekim Hz. Nuh (as)’ın kavmine: “Şayet (davetimden, tebliğimi kabulden) yüz çevirirseniz, ben sizden bir ücret istemedim. Benim ücretim Allah’dan başkasına ait değildir. Ben MÜSLÜMANLARDAN olmakla emrolundum.”(12) şeklinde hitap etmesi, Hz. Yakub (as)’ın oğullarına:
“Ey oğullarım, Allah sizin için İSLÂM dinini beğenip seçti, o halde siz de ancak MÜSLÜMANLAR olarak can verin”(13) şeklinde nasihat etmesi bunun en güzel delilidir. Yine Hz. Musa (as)’ın kavmine: “Ey kavmim, eğer siz gerçekten Allah’a iman ettiyseniz, O’na samimi olarak teslim olmuş MÜSLÜMANLAR iseniz, artık O’na güvenip dayanın.”(14) diye emretmesi, Hz. İsa (as)’ın havarilerinin kendisine: “….Biz Allah’ın (dininin) yardımcılarıyız. Sen şahit ol ki (Ey İsa) biz hiç şüphesiz MÜSLÜMANLARIZ (dediler).”(15) şeklinde itirafları, meseleye açıklık getirmektedir. İslâm kelimesi (S-L-M)’den türemiştir. Allah (c.c)’a teslim olmak anlamındadır. Bütün Peygamberlerin tebliği de mahiyet itibariyle,,Allah (cc)’a iman etmek ve aslâ şirk koşmamaktır. Kur’ân-ı Kerim’de bütün Peygamberlerin insanları Allah’a kul olmaya ve asla şirk koşmamaya çağırdıklarına dair, birçok âyet-i kerime vardır. “Biz Peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz” (16) ve “Her Peygamberin bir ümmeti vardır” (17) âyet-i kerimelerinden de anlaşılacağı üzere dâvetten uzak kalmış hiçbir kavim yoktur. Ayrıca her kavme kendi dilleriyle konuşan, kendi içlerinden Peygamber gönderilmesi insanlar için bir lütûftur.(18)  (......)
 
Hz. Âdem (as)’den başlayan insanlık tarihini İslâm ûlemâsı “el-Milel ve’n-Nihal” temeline göre incelemiştir. “Milel” vahye dayanan, “Nihal” ise vahyi inkâr eden zihniyetleri esas alır.(19) Daha açık bir ifadeyle Kitabu’l-Milel, Hz. Âdem’den günümüze kadar süren ve kıyamete kadar devam edecek olan mü’minlerin tarihi; Kitabu’n-Nihal ise Kabil’le başlayan, Allah (c.c)’ı inkâr ederek, hevâ ve heveslerini ilâhlaştıran kâfirlerin tarihidir. (.....)
 
Tarih İskeletleri
(.......) 1789 Büyük Fransız İhtilâlinden önce cezaların zihnî temeli, suçluların sindirilmesi esasına dayanıyordu. Müstekbirler ve tâğutlar suçluya istediği cezayı uygulayabilirdi, bu hususta tamamen serbesttiler. Genellikle cezalar; suçlunun tekerleğe gerilmesi, çuval içerisine konarak nehre atılması ve suda boğulması, diri diri yakmak, kaynar su içerisine daldırıp çıkarmak, diri diri toprağa gömmek, kollarını ve bacaklarını dört beygire bağlayıp vücudunu parçalamak şeklinde cereyan ediyordu.(20) Aynı dönemde İspanya’da, kiliseye karşı gelenler, krala ve kral ailesine saygısızlıkta bulunanlar bir araya toplanır, diri diri ateşe atılmak suretiyle cezalandırılırlardı.(21)
 
Bütün bu gerçekler iyi değerlendirilirse,1789 Büyük Fransız ihtilâlinin ve kilise-bilim çatışmasının tarihî temellerini kavramak kolaylaşır. Sicientisme (bilimcilik) sözcülerinin, kiliseyi ve ruhban sınıfının yorumlarını inkâr edip, “hür düşünce” çığlığı atmalarının temelinde, bu olaylar mevcuttur. İşte karanlık çağdan mağara devrine, ilk çağdan günümüze kadar gelen tarih iskeletleri ve ilkel dinlerden, evrensel dinlere kadar varolduğu iddia edilen “evrim teorileri” bu savaşın bir sonucudur. Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümleri inkâr edenler, temelde demokrasiye ve hümanizme dayanan insanlık dinini kurmaya karar vermişlerdir.(22) Bu noktada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Peki bunda muvaffak olabildiler mi? Bu suale “evet” dememek için insanın başını kuma sokması gerekir. Dikkat edilirse halkının büyük bir çoğunluğu İncil’e inanan devletlerin tamamı demokrasiyi ve laikliği esas almışlardır. Nitekim Abdülvahid Yahya (Rene Guenon) şu tesbitte bulunmaktadır: “Modem Batı’nın Hıristiyan olduğu söylenir, ama bu yanlıştır. Modern tavır temelde din düşmanı olduğu için, Hıristiyanlığa da düşmandır.”(23)
 
Demokrasinin ve politikanın kaynağı kabul edilen eski Yunan toplumunu ele alalım. Politika kelimesi, bugün kullandığımız “polis” kelimesinden türemiştir. Daha açık bir ifadeyle, Yunan siyasî düşüncesinin (Hellenist kültürün) temelini polis kavramı oluşturur. Atina’da, kadınlar ile sayıları 365 bin olan köleler ve yabancı kökenli metoikler siyasî hakka sahip değildir. Sayıları 20 bin civarında olan bir zümre (başta filozoflar olmak üzere) yönetimi sağlamaktadır.(24) İşin ilginç tarafı, köleler eğitim yoluyla “köle” olduklarının şuurundan uzaklaştırılmışlardır.(25) İşte hellenist kültürün mahiyeti... (......)
 
Klasik Hellenizm; M.Ö. IV. ve V.nci yüzyıllarda Yunan şehirlerinde gelişen Yunan kültürü demektir. Bilindiği gibi eski Yunan kültüründe, nitelikleri, yetkileri ve hünerleriyle tıpatıp insana benzeyen binlerce ilâh mevcuttur. Bir Yunan tarihçisi “Bu insan özellikleri taşıyan ilâhları Homeros’la Hesiodos yaratmıştır” demektedir.(26) İnsanın hevâ ve heveslerini ilâh edinmesi, hellenist kültürün temelidir. Batı medeniyeti (nâm-ı diğer, çağdaş uygarlık) temelde hellenist kültüre dayandığına göre, karşımıza “modern putperestliğin” çıktığı gerçeği kolayca kavranır.  (.....)
 
Hakikatin Şâhitleri
Tanzimat’la birlikte gündeme giren Batılılaşma hareketinin; Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle (Hicrî 1326, Milâdî 1908) İslâm topraklarına hâkim olduğu gerçeği gizlenemez. Nitekim kısa bir süre sonra, bütün İslâm toprakları Avrupalılar tarafından işgal edilecektir.  (....) Nitekim Cezayir’in işgali sarasında Jön Türkler’den Abdullah Cevdet şunları zikrediyordu: “Medeniyet-i hâzıra bir seyli hurûşandır. Önüne çıkan her engeli darmadağın eder. O’na teslim olmaktan başka yol yoktur.”(27) İşte Jön Türklerin ve İttihat Terakki eşkıyalarının ihanet psikolojileri bu ifadede görülmektedir.
 
Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi bu gelişmeyi şu şekilde izah etmektedir: “Müslümanların inkırazını şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu “Batıyı taklid” hastalığı... Bu hastalık kötülük ve hasarda frengiden daha şiddetli... İşin garip tarafı, tedavi için gayret sarfedenlere. de bulaştı.”(28)
 
Müslümanlar, insanlığa karşı hakikatin şâhitleri iken, birbirlerini takip eden devrimler sonucu “dâru’l-İslâm” (Şer’î devlet) hususundaki hassasiyetlerini kaybetmişlerdir.
 
Kur’ân-ı Kerim’de: “Böylece sizi vasat bir ümmet yapmışızdır ki, insanlara karşı hakikatin şâhitleri olasınız, bu Peygamber de sizin üzerinize tam bir şâhit olsun diye...” (29) buyurulmaktadır. Müfessirler bu âyet-i kerimede geçen “vasat ümmet” tâbirinin “âdil” anlamına geldiğinde müttefiktirler.(30) Her mü’min adâletin, Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerle hükmetmek olduğunu bilir. Bunun mânâsı açıktır: Mü’minler istilâ altında bile olsalar, müstekbirlere ve tâgûtlara karşı her vasıta ile mücadele etmek zorundadırlar. Müstevliler, ister gayrimüslim olsun, ister mürted olsun, onlara dilleri ve malları ile yardım etmeleri haramdır.
 
Bu eseri, İslâmî’ ıstılâhların bir bölümünü gündeme getirebilmek için kaleme alıyoruz. Ortaya koyabildiğimiz bütün doğrular İslâm’a aittir. Hatalarımızdan ve yanlışlarımızdan dolayı esirgemesi ve bağışlaması bol olan Allahû Teâla (c.c)’ya sığınırız.” (sh:11-20
 
Şimdi   “Kelimeler ve Kavramlar”  isimli eserden  “cemaat” maddesini olduğu gibi aktaralım: 
Yeryüzünün halifesi olan insanoğlu, cemiyet hâlinde yaşayan mükerrem bir varlıktır. Akıl, zekâ ve hafıza gibi kaabiliyetlere haiz olan, ünsiyet, velayet ve berâet duygularını farklı şekillerde ifade edebilen insanların vahşi bir hayat yaşamaları kolay değildir. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi: İnsanoğlu hayatını ve neslini devam ettirebilmek için, cemiyet hâlinde yaşamak zorundadır. Aile nizamı, cemiyet hayatını zaruri kılan bir unsurdur. İkincisi: İnsanların yiyecek, giyecek ve diğer zaruri ihtiyaçlarını temin etmek, çocuklarının eğitimini sağlamak ve zaman içinde ortaya çıkan problemleri çözebilmek için, birbirlerine muhtaç olduklarını söylemek mümkündür. Bazı Sosyoloji uzmanları cemiyeti şöyle tarif etmişlerdir: “Belirli bir ülkede yaşayan; ortak menfaatlerini sağlamak için işbirliği yapan, bazen ihtilâf etmekle birlikte ortak bir kültüre sahip olan insanların, kendi aralarındaki münasebetlerini düzenli hâle getirmelerine cemiyet denilir.” Cemiyet, gelişigüzel veya geçici olarak teşekkül etmiş insan yığınlarından farklı bir karektere haizdir. Bir trendeki yolcular veya bir spor müsabakasını seyretmek için biraraya gelenler, belli bir hâdisenin ortaya çıkardığı insan yığınlarıdır. Yolculuk bittiği veya seyrettikleri spor müsabakası sona erdiği zaman dağılır, giderler. Cemiyetin teşkilatlanmış belli bir düzeni, yapısı ve izafi de olsa bir sürekliliği vardır.(31) Bazı klasik lugatlarda “cemiyet” kelimesi, “tefrika”nın zıddı olarak kullanılmıştır. Meselâ: İmam Seyyid Şerif Cürcânî, Kitabû’t-Ta’rifat isimli eserinde cemiyet terimini izah ederken şöyle demiştir: “Allah’a(cc) yönelmekte istek ve gayretlerin cem edilmesi, ilahi hakikatlerden başkasını bir kenara bırakıp, sadece Allah (cc) ile meşgul olunmasıdır. Cemiyetin zıddı tefrikadır.”(32)
 
İnsanoğlu ister-istemez, içinde yaşadığı cemiyetin değer hükümlerinden etkilenir. Çünkü cemiyetin esas özelliği; birbirleriyle karşılıklı tesir ve münasebetlerde bulunan insanların, siyasî ve sosyal bir sistem içerisinde bir araya gelmiş olmalarıdır. Müşterek inançlara, tutumlara ve hareket tarzlarına sahip olan bu insanların faaliyetleri, birtakım umumi ve müşterek hedeflerin etrafında toplanmıştır.(33) Her cemiyette mutlaka bir siyasi otorite ve o otoritenin siyasî tercihlerine göre teşkilatlanan insanlar vardır.
 
Günümüzde yaygın olarak kullanılan cemiyet terimi ile cemaat kavramını birbirinden ayırmak kolay değildir. Bilindiği gibi cemaat kelimesinin aslı, toplamak veya ortak bir usulle bir araya getirmek anlamındaki cem fiilidir. Fıkhî bir terim olan cemaat; beş vakit farz olan namaz ibadetini, bir imamın arkasında birlikte edâ eden mü’minleri ifade eden bir terimdir. İslâmî literatürde cemaat; bir fikir veya inanç etrafında toplanan ve aynı usûlü benimseyen insanları ifade eden bir keyfiyete haizdir. Bazı muteber kaynaklarda; “Malûm bir hedefe varmak için, belirli bir âdet (usûl) üzerinde ittifak eden insan topluluğuna cemaat denilir.”(34) tarifi esas alınmıştır. Tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlara cemaat vasfını vermek mümkün değildir. Bir topluluğun cemaat vasfına haiz olabilmesi için, o topluluğu meydana getiren insanların belli bir inancı benimsemesi, malûm bir hedefi gerçekleştirmek üzere bir araya gelmesi, aynı usûle bağlı olması ve kendi içlerinden birisini emir tayin etmiş olmaları gerekir.
 
İslâm cemaatinin en güzel misâli, müslümanların beş vakit namazda bir araya gelmeleridir. Cemaatle edâ edilen namaz, İslam fıkhına göre teşekkül eden hizmet cemaatleri için en güzel misâllerden birisidir. Bilindiği gibi mü’minler; kendi aralarından seçtikleri bir imamın arkasında, farz olan beş vakit namazı edâ ederler. Bu esnada imamı öne geçirir ve onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde imamın komutuyla rükû’ ve secde yaparlar. İmamın kıraati, cemaatin de kıraati hükmündedir. Namaz için bir imama uyan mü’min, namazdaki bütün hareketleri imamla birlikte, ancak ondan sonra yapar. Dolayısıyla cemaatle namaz ibadetini edâ eden müslümanlar, kendi tercihleri ve arzularına göre hareket edemezler.
 
Cemaatle kılınan namaz ibâdetinin adabı ve erkanı (düzeni) müslümanların oluşturacağı hizmet cemaatinin siyasî sistemi için, güzel bir misaldir. Namaz ibadeti edâ edilirken öne imam geçer, bütün cemaat yerin genişliğine göre onun arkasında sıra hâlinde saf tutarlar. Buradaki düzen piramit düzeni değil, eşitlik ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde; eşraf, soylular ve imtiyazlılar sınıfı gibi hiyerarşik düzen sözkonusu değildir. Takva hâli müstesna, hiç kimse diğerinden üstün olmadığı muhkem nasslarla haber verilmiştir. Tâbi oldukları imam da “kendi aralarından” seçtikleri birisidir ve yalnızca onların bir adım önündedir. Bilindiği gibi cemaatle kılınan namazın derecesi (sevabı) tek başına kılınana göre yirmibeş veya yirmi yedi derece daha fazladır.(35)
 
Müslümanların cum’a (cemaat) ve bayram namazlarını cemaatle kılmaları zaruridir. Zira cum’a ve bayram namazlarının, ferdi olarak (tek başına) edâ edilmesi mümkün değildir. Şüphesiz Cum’a ve bayram namazları; mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendiren, onları birbirine yaklaştıran, aralarındaki ünsiyet duygusunu artıran ibadetlerdir. Tıpkı namazda saf tuttukları ve birlikte ibadet ettikleri gibi “iyilik ve takva hususunda yardımlaşmayı” dikkate almak zorundadırlar. Tıpkı namazlarını kılarken seçtikleri imam gibi, cemaat imamının yetkileri de sınırlıdır. Allah (c.c)’a  itaat ettiği müddetçe mü’minlerin, kendi içlerinden seçtikleri imama itaat etmeleri gerekir.
 
Hizmet cemaatlerinde görev alan mü’minlerin; hem tesbit ettikleri temel esaslara riayet etmeleri, hem diğer hizmet cemaatleri ile iyilik ve takva hususunda yardımlaşmayı esas almaları zaruridir. Belli bir amacı ve hizmeti gerçekleştirmek üzere bir araya gelen bir cemaatin ferdi, tefrikaya sebep olmamak için elinden gelen gayreti sarfetmekle yükümlüdür. Bu noktada Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v); “Cemaatten hoşunuza gitmeyen (tiksindiğiniz) bir hâl, ayrılık hâlinde beğendiğiniz halden daha hayırlıdır. Cemaatte rahmet, ayrılıkta (tefrikada) azab vardır”(36) mealindeki tesbitini, asla unutmamaları gerekir.
 
Cemaat hâlinde yaşayan mü’minlerin; birbirlerini iyi tanımaları, Allah (c.c) için din kardeşlerini sevmeleri, saymaları ve birbirlerine destek olmaları zaruridir. Bir hizmet cemaatine mensup olan müslümanların; tıpkı bir vücudun organları gibi, birbirlerinin acılarını paylaşmaları gerekir.(37)
 
İslâmî hareket; müslümanların zaruri, hâci ve tahsini olan maslahatlarının temini için (düzenli olarak) yapılması gereken faaliyetleri ifade eden bir kavramdır. Meşru esaslara ve prensiplere göre teşekkül eden cemaat, İslâmi hareketin “olmazsa olmaz” şartlarından birisidir. İslâm âlimleri cemaatin “Sünnet-i Hûda” olduğunu beyan etmişlerdir. Bu beyanın ve tesbitin delili, şu hadis-i şeriftir: “Cemaat, sünnet-i hüdadan bir sünnettir. Cemaatten ancak münafık olanlar uzak dururlar.”(38)
 
Bazı ibadetlerin ve sâlih amellerin edâ edilebilmesi için, mü’minlerin kendi içlerinden birisini emir seçmeleri ve cemaat hâline gelmeleri şarttır. Hangi sâlih amellerin ne zaman, nasıl, kiminle ve hangi şartlara göre edâ edileceğini tesbit etmek ve faaliyetlerin düzenli olarak yapılabilmesini sağlamak için, yetki silsilesini belirlemek, zaman kaybını önleyen bir unsurdur. Yaşadıkları beldede azınlığı teşkil eden veya ülkeleri istilâya uğrayan mü’minlerin; hem velayet haklarını muhafaza etmek, hem de izzet ve şereflerini korumak için, İslâm cemaatini (bütün müesseseleriyle birlikte) kurmaları şarttır. Peygamberimiz Efendimiz(s.a.v) sırat-ı müstakimden ayrılmamanın; müslüman olarak yaşamanın ve ölmenin zaruri şartlarını haber vermiştir. İhlâsı, nasihati ve cemaati hafife alan kimselerin yüklendikleri mukaddes emaneti muhafaza etmeleri ve imtihanı kazanmaları kolay değildir.” (sh:90-94)
 
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. “Kelimeler ve Kavramlar” isimli eser, içerisinde bulunan yüzden ziyade kelime ve kavramı ıstılahi olarak incelemiş ve izah etmiştir. İçleri boşaltılan ve ıstılahi anlamları kaybolan kavramları yeni baştan ele alarak görmek,  gerçekleri öğrenmek ve anlamak isteyen kardeşlerimiz vakit geçirmeden bu muhteşem esere sahip olmalıdırlar.
 
Yusuf Kerimoğlu hocamıza bu hayırlı hizmetlerinden dolayı ne kadar teşekkür  etsek azdır. Kendilerine  teşekkür ediyor, hizmetlerinin devamını diliyoruz. Rabbim kendilerinden razı olsun. Ayrıca bu eserin madde sayısının artırılarak, daha da genişletilmesini faydalı görmekteyiz. Allahü Teala (cc)’ya emanet olunuz…
____________________ 
(1) Ernest Renan, Bilimin Geleceği, c. I, sh. 135. (Ernest Renan, [1923- 1982) Fransız filozofu. “İslâmiyet ve Bilgi” isimli nutku, Osmanlı devletinde tartışmalara yol açmıştır. Namık Kema1’in, Renan Müdafanâmesi [l.Baskı: 1910, 2. Baskı: 1962) meşhurdur. Kur’ân’a ve Hz. Muhammed (sav)’a saldıran, bu filozofun eserleri T.C. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından tercüme ettirilmiştir.)
(2) Scientisme (Bilimcilik): Genel anlamda bilime iman etmek, bilim dışında hiçbir şeyi kabul etmemek olarak tarif edilebilir.19’ncu yüzyılda ortaya çıkan pozitivist bir akımdır. Buna göre, Allah fikrinin kaynağı olan “Mutlak bilinmeyen” diye birşey yoktur. (Atilla Tokatlı, Felsefe Sözlüğü, Ank.1973, sh. 70, Meydan Larousse, c. II, sh. 375).
(3) İhsan Sezal, Sosyal Bilimlerde Temel Kavramlar, Ank.1981, sh. 47-48 (Determinizm: Her hâdise, sebebini bizzat kendi içinde saklar. Aynı sebepler her yerde aynı sonuçlan verir, iddiası. Günümüzde yanlışlığı ortaya çıkmıştır, olaylar tek sebebe irca edilemez.)
(4) Prof. Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü, İst.1969, sh.145 
(5) Dr. Alexis Carrel, İnsan Bu Meçhul, İst.1971, sh. 23.
(6) Ebû Yusr Muhammed Pezdevi, Ehl-i Sünneı Akaidi, İst.1980, sh. 9. 
(7) Bkz., Kur’ân-ı Kerim, Nisâ Sûresi: 1; Zümer Sûresi: 6; Taha Sûresi: 121,122. (Bu âyetlerde, Hz. Âdem (as)’ın ve Hz. Havva’nın yaratılış ve Cennetteki hayatı konu alınır.) Kitab-ı Mukaddes, İst. 1949 (Tekvin, Bab:1, cümle: 27, bab: 2, cümle: 21-23, bab: 3, cümle:1-6,17.) 
(8) Dr. Numan es-Semerrai, Mürted’e Ait Hükümler, İst.1970 sh. 88. 
(9) Osmanlı Pazarlı, Sosyoloji, İst.1978 sh.55 (İmam-Hatip Okullarında okutulan bu eserde [z.bölüm] “İlkel boylarda görülen dinler, totemizm” iddiası yer alır. A.Ü. İlâhiyat Fakültesinde okutulan Prof.Dr. Mehmet Taplamacıoğlu’nun Din Sosyolojisi, Y.İ. Enstitüsü’nde okutulan Dinler Tarihi aynı özelliği taşır).
(10) İsmail Ferruh Efendi, Mevakıb Tefsiri, İst. c. j, sh. 47-48, (Bakara Sûresi: 213).
(11) Mehmed Vehbi Efendi, Hülâsatü,l Beyan fi Tefsiri’f Kur’ân, İst.l966 c. I, sh. 365-367. (Bakara Sûresi: 213’ün tefsiri).
(12) Yunus Sûresi: 72.
(13) Bakara Sûresi:132. 
(14) Yunus Sûresi: 84.
(15) Âli İmrân Sûresi: 52.
(16) İsra Sûresi:15. -
(17) Yunus Sûresi: 47.
(18) Bkz: İbrahim Sûresi:4; Â1-i İmrân Sûresi:164.
(19) Bu hususta Ebu’l Feth Muhammed b. Abdülkerim eş-Şehristani’nin el Milel ve’n Nihal, Beyrut 1395, ve Ebû Muhammed Ali b. Ahmed İbn Hazm’ın Kitabu’I Fisal fi’l Milel ve’l Enva Ven Nihal, Kahire,1317- 1321 eserleri çok ünlüdür.
(20) Marcel Rouselet, a.g.e. sh.50,51.
(21) Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üstüne Doğan İslâm Güneşi, İst.1972, sh.468.
(22) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, İst.1977, sh.115.
(23) Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı, İst.1979, sh.137.
(24) Toktamış Ateş, Demokrasi, İst.1976, sh.23.
(25) E.A. Ruter,”Wie eine Meinung in Einem Kopf Entsth,(Düzene uygun kafalar nasıl oluşturulur?)”, Tevhid Gazetesi,9 Temmuz 1979, sayı: 29, sh.7.
(26) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, İst.1977, c. II, sh.335. Aynca Harry J. Dell, Encyclopedia Americane, c. XIV, sh.73-74 “Hellenizm” maddesi.
(27) Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri, Ank.1964, sh.173.
(28) Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’I-Beşer, Kahire,1352, sh.7.
(29) Kur’ân-ı Kerim, Bakara Sûresi:143.
(30) Ebu Bekir Ahmed b. Ali el-Cessas, Ahkâmu’I-Kur’an, Beynıt 1351, c.I, sh.88. Aynca İmam-ı Kurtubi, el-Camü li Ahkâmu’l-Kur’ân, Kahi- re,1976(3. bsk.) c. II, sh.156.
(31) Özer Ozankaya, Toplum Bilim, Ankara: 1979, s. 3.
(32) İmam Seyyid Şerif Cürcanî, Kitabû’t Ta’rifat, İst: ty., s. 77
(33) Kerch-Crutchfield Ballachey, Cemiyet İçinde Ferd, İst: 1971, s. 55
(34) İmamı Şehristani, el-Milel Ve’n Nihal, Beyrut: 1392, c. II, s. 47.
(35) Sahih-i Buharı, İst: 1401 K. Ezan: 30, c. I, s. 66. Ayrıca bkz. Sahihi Müslim, İst: 1401 K. Mesacid: 42 Hadis No: 649, Sünen-i İbn-i Mace, K. Me-sacid: 16, Sünen-i Tirmizi, K. Salât: 245, c. II, s. 150 Hadis No: 330.
(36) Hüsameddin el-Hindi, Kenzul Ummal, Halep: ty, c. III, s. 269
(37) Sahih-i Buharı, İst: 1401 K. Edeb: 27. Ayrıca bkz. Sahih-i Müslim, İst: 1401 K. Birr: 17 Hadis No: 2586.
(38) İbn-i Hümam, Fethûl-Kadir, Beyrut: 1315, c. I, s. 243.
 
 
İçindekiler
 
  • Abd
  • Adâlet
  • Âdem
  • Afv-İstiğfar
  • Ahd
  • Ahlâk
  • Aile
  • Akıl emniyeti
  • Anayasa
  • Atalar dini
  • Âyet
  • Azimet-Ruhsat
  • Bağy
  • Bâtıl
  • Bel'am
  • Besmele
  • Bey'at
  • Bid'at
  • Câhiliyye
  • Can emniyeti
  • Cemaat
  • Cihad
  • Cin-Cinler
  • Cuma namazı
  • Cumhuriyet
  • Dalâlet
  • Dâr anlayışı
  • Dâvâ
  • Deccal
  • Dırar mescidi
  • Din emniyeti
  • Edebiyat
  • Fahşâ-Fuhuş
  • Fesad
  • Fıkıh
  • Fırka
  • Fısk-Fâsık
  • Fitne
  • Fütüvvet
  • Gayb
  • Günah
  • Halk
  • Helâl-Haram
  • Hevâ-Heves
  • Hicret
  • Hilâfet-İmâmet
  • Hoşgörü
  • Hudud
  • Hurâfe
  • Hüküm
  • Hürriyet
  • İcma-i ümmet
  • İctihad
  • İdeoloji
  • İhlâs
  • İhtilâf
  • İktidar-İtaat
  • İlâh
  • İman
  • İnfak
  • İrtidat
  • İsraf
  • Kavm-Kıyam
  • Kıyas-ı fukaha
  • Kur'ân-ı Kerim
  • Küfür
  • Ma'ruf-Münker
  • Mal emniyeti
  • Maslahat
  • Mele-Mutref
  • Millet
  • Mîsak
  • Mucize
  • Muhkem-Müteşâbih
  • Mülkiyet-Milkiyet
  • Münazara
  • Nasihat
  • Nesil emniyeti
  • Nifak-Münafık
  • Örf ve Âdet
  • Rızık
  • Rüşvet
  • Sadaka
  • Siyaset
  • Sünnet
  • Şehid-Şehâdet
  • Şeriat
  • Şirk
  • Şûra-Müşavere
  • Şuur
  • Ta'zir
  • Tağut
  • Takiyye
  • Takvâ
  • Tasavvuf
  • Temekkün
  • Tevekkül
  • Ümmet
  • Vahiy
  • Vakıf
  • Vasiyet
  • Velâyet
  • Zaruret
  • Zikir
  • Zulüm

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya